Modernleşme ve Milliyetçilik

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Tarihi olayları kendi iç dinamikleri ile ele alırken eş zamanlı olarak başka toplumlara da bakmak ve karşılaştırmalı bir yöntem izlemek gerekir. Osmanlı devletinin muhteşem yüzyılını anlamak için aynı dönemde Avrupa’da olanları göz önünde bulundurmak ve nelerin değişmekte olduğunu, nelerin farklılık yarattığını takip etmek gerekir. İslam dünyasının 9-11. yüzyılda yaşadığı kültürel ve bilimsel gelişmelere baktığımızda tüm dünyayı ilgilendiren gelişmelerin yaşandığını, tıpta, matematikte, kimyada, astronomide çığır açacak yeni buluşların meydana geldiğini görürüz. Bu gelişmelerin ardında ise yeni bir dünya anlayışı vardı. İslam dininin fetih politikasıyla desteklenen bu gelişmeler sayesinde Endülüs’te İslam bayrağının dalgalandığını, Çin sınırlarında Müslüman fatihlerin at koşturduğunu; bilim ve teknolojinin siyasetle bütünleşmesi sonucu parlak bir İslam Ortaçağının teşekkül ettiğini biliyoruz. Buna ilaveten Türklerin İslam dünyasında siyasete dahil olmalarıyla (840’tan sonra gelişen ve 1055’te artık tamamlanan süreçle) Batı’nın küçük bir coğrafyaya sıkıştığını biliyoruz.

         

         

        Bu sıkışmışlık durumundan kurtulmak ve Hristiyan dünyası için kutsal mekan olarak görülen Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak; Türkleri Anadolu’dan geri püskürtmek için 11. yüzyılın sonlarından itibaren iki yüzyıl boyunca Haçlı seferleri düzenlenmişti. Sonuçta bu savaşlar esnasında, gelişmiş Müslüman doğu ile Kilise taassubunda dar bir alanda sıkışıp kalmış olan Batı’nın ilk etkileşim dönemi yaşanmıştır. Bu sürece paralele olarak Batı dünyasının içine düştüğü olumsuz ve sıkışmışlık durumdan kurtulmak, kilise ve soylulardan oluşan yönetim ekseninin yanında bu iki alana hizmet veren ve nispeten bağımsız duran şehirli esnaf ve tüccar kesiminin başını çektiği hürriyetçi eğilimler ortaya çıkmaya başladı. Öncelikle İtalya ve Orta Avrupa’nın “bourg”ları çevresinde oluşan bu kentli zümreler, sundukları hizmetlerle hem soylulara hem de kiliseye karşı daha hareketli ve gelişmeye açık duran kesimleri oluşturuyordu. Haçlı seferleri sayesinde Doğu’dan alınan bilim ve teknolojiyi geliştirme çabalarıyla papalık ve egemen anlayışına karşı fikirler geliştiren, hakim dogmatik bilgi anlayışını ters yüz edecek ürünleri ortaya koyan bu kentli zümreydi. Bu kentlerde kurulan üniversiteler Rönesans (yeniden doğuş) ve ardından Reformun çekirdeğinin tohumlandığı mekanlardı. Ressamlar, mimarlar, tüccarlar, zanaatkarlar, haritacılar, gemiciler vb sıkıştıkları coğrafi ve fikri darlıktan çıkış çareleri üretmeye mecbur kalmışlardı. Bu çerçevede 15. yüzyılın ortalarından itibaren haritacılık, gemi teknolojisi, mimarlık, sanat, coğrafya, pusula ve matbaa gibi kritik alanlarda yenilikçi gelişmeler yaşandı. Bunun beklenmeyen kazanımı ise yeni dünyanın keşfi ev Ümit Burnu’nun dolaşılması oldu. Böylece Batı, kendi ufkunu genişletip yeni bir zaman dilimine sıçrayarak “modern” zamanlara girmiş oluyordu.

         

         

        Batı’nın karşısında ise 1453’te Bizans’ın siyasi hayatına son verecek ölçüde gelişmiş bir askeri ve siyasi yönetime sahip, 1517’den sonra da Batı’yla komşu tüm İslam topraklarını tek bir yönetimde birleştirmiş; Viyana’yı kuşatmış; Kara Denizi çevrelemiş; Akdeniz’de yegane güç haline gelmiş bir Osmanlı İmparatorluğu teşekkül etmiş bulunuyordu. Osmanlı bu derece geniş bir alanda hüküm sürüyor olmasıyla birlikte, klasik yapıda fetih politikası, dönemine göre erken gelişmiş bürokrasi ve taşra yönetimi, güçlü merkeziyetçi yapısı; farklı dinlerdeki kimselere uyguladığı “istimalet” politikası ile çağına göre oldukça güçlü ve ileri bir yönetim uyguluyordu. Bunun adı “Osmanlı barışı” idi. Ayrıca İspanya’dan 15. yüzyıl sonlarına doğru kovulan Müslüman ve Yahudilere de kucak açılmıştı. Bilim ve teknolojide ise çağına göre kendisini yenileyebilen bir dönemde idi.

         

         

        Osmanlı Devleti’nin bu görece üstün ve gelişmiş görünümüne karşın siyaset alanında güçlü merkeziyetçi yapı ile Safavi-Şii tehlikesine karşı gittikçe içine kapanan ve korumacı bir zihniyet dünyasına bürünmeye başladı. Dahası bu kadar geniş bir coğrafyada rafine bir sistem kurmak; Balkanlarda ve Akdeniz’de savaş meydanlarında rakip tanımamak gibi hususlar; zaferlerle pekişen bu tablo içinde toplum ve yöneticilerde aşırı bir kendine güven duygusunun oluşmasına sebep oldu. Batı’da aynı dönemde ortaya çıkan değişim rüzgarına Osmanlı biraz da tepeden bakmaktaydı. Batı, içinde bulunduğu kilise-soylular kavgasında rekabetçi bir tavır sergilerken, yeni gelişmekte olan kentler de bu rekabet ortamında pozisyon almaya başlamışlardı. Amerika’nın keşfi sürecinde oradan gelen altın ve gümüşün tüm Akdeniz pazarları aracılığı ile Osmanlı ekonomisine girmesinin de etkisiyle denge anlayışını esas alan Osmanlı iktisadi sistemi değişmeye başladı. Osmanlı iktisadi yapısının dışarıdan olumsuz etkilemesi, bir takım doğal koşulların tarıma dayalı Osmanlı yönetimini sarsması, nüfus artışı ve Avusturya-Macaristan ve daha sonra Rusya tarafından düzenli ordularda teknoloji ve teknik bilgilerin kullanılmaya başlaması gibi gelişmeler paralel dönemlerde meydana geldi. Dahası Avrupa’da matbaanın hızla yaygınlaşması ve kilisenin tekelinde bulunan “eski” bilgiye karşı “yeni” üretilen bilgilerin diğer bölgelere yayılması; birbiriyle savaş halinde olan devletlerin bu teknoloji ve bilgiyi hızla savaş alanına devşirmesi Osmanlı ile Batı arasındaki dengenin Osmanlı aleyhinde bozulması sürecini beraberinde getirdi. II. Viyana kuşatması bu sürecin kırılma noktasıdır. 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması bunun tescil edildiği bir metindir. 18. yüzyıl boyunca yapılan savaşlarda durum tersine çevrilmeye çalışıldıysa da her defasında Osmanlı aleyhinde gelişti. Tüm bu kötü gidişatın durdurulması için önerilen ilk dönem tedbirleri ise “kanun-ı kadime” dönmek, ve “şeriatı doğru uygulamak” olarak tezahür etti. 18. yüzyıl sonlarına gelindiğinde ise artık Batı’da “bir şeylerin değiştiği” ve bu değişikliklerin Osmanlı tarafından da benimsenmesi gerektiği gerçeği kabul edildi. Bu gerçekler Osmanlı yönetimi ve Sultan tarafından kabul edilmeye ve buna göre yeni bir sistem oluşturulmaya karar verildi.

         

         

        Yeni sistemin adı yeni düzen demek olan “nizam-ı cedit”ti ve tabii ki bu, savaş meydanlarındaki yenilgiyi ve toprak kaybını önlemek için ilk önce askeri alanda başlayan bir süreçti. Çok geçmeden bunun sadece askeri alandaki bir değişim olamayacağı fark edildi ve bürokrasi, taşra yönetim, yargı sistemi ve eğitim alanında da Batı’daki gelişmeleri dikkate alan değişimler başladı. Yönetilen-yöneten ilişkisi, tebaanın canı, mal ve namus güvenliği, etkin ve adil bir yargılama için hukukta reform, bilginin teknolojiyle bütünleştiği bir eğitim sisteminin askeri alanın dışında da yaygınlaştırılması, sağlık, ulaşım, beledi hizmetler ve hepsinden önemlisi iktidar erkinin yasama ve yürütme şeklindeki ayrışımı, Türk modernleşmesinin icra alanlarıydı. III. Selim’le başlayan, II. Mahmut’la devam eden bu süreçte yenileşmeye ve nizam-ı cedide geleneksel direnç noktaları olarak duran Yeniçerilik ortadan kaldırıldı; direncin diğer ayağı olan ulemaya alternatif “Kalemiye” sınıfı geliştirildi. Tanzimat süreci ve ardından gelen Islahat ve I. Meşrutiyet dönemleri sistemin tamamen değişmekte olduğunun göstergesiydi. Aslında değişimin motor gücü Sultan ve bir avuç bürokratı iken bu süre içinde kurulan Askeri okullar ve Askeri Tıbbiye, Batı’da gelişen siyasi fikirlerin hızla benimsendiği ve bu meyanda taleplerin dile getirildiği kurumlar oldu. Batı’ya göre geç de olsa gelişen haberleşme ve matbuat sayesinde benzer siyasi fikirler (hürriyet, eşitlik, adalet vs) hızla yayılıyor ve taraftar sayısı artıyordu. Osmanlı Sultanları ve yüksek devlet ricali, kurulması için çok çaba sarf ettikleri modern askeri ve sivil okullarda yetişen vatandaşlarının daha fazla hak, hürriyet ve çözüm talepleriyle karşı karşıya kalıyorlardı. Bu arada Batı’da kentli sınıf artık yönetimde pay istemeye başlamış ve “hürriyet, eşitlik ve kardeşlik” sloganlarıyla 1789’da Fransa’da İhtilal yapmıştı. Aynı zamanda Sanayi Devrimi yepyeni bir dünya manzarası sunmaya başlamış; Batılı devletler kendi koloniyal sistemlerini oluşturmaya başlamışlardı. Tüm dünya Batı’nın siyasi, ticari ve ekonomik nüfuz alanına girmeye başlamıştı. Batı karşısında kendisini yenileme çabasında olan Osmanlı ise bir taraftan yıllarca süren savaşlar diğer taraftan içeride meydana gelen kurumsal direnişler sonucu yenileşme çabalarını hızlı ve etkin bir şekilde yürütemiyordu. Batı’yla savaşan ve aynı zamanda yenileşmeye çalışan Osmanlı Devleti toprak kayıplarına mani olamadığı gibi bünyesindeki Hristiyan unsurların ulusal bilinçlenme süreçlerini engelleyemiyor, kötü idarecileri ve taşradaki mütegallibe askerlerin zorbalıkları yüzünde mağdur olan halkın eşkıya ile mücadelesinin yavaş yavaş bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmekte olduğunu frak edemiyordu. İçeride imparatorluktan ulus devletlerine giden bir siyasal süreç yaşanırken Batı da her durumda müdahaleci oluyor; daha da ilerisi, Osmanlı’yı bulunduğu coğrafyadan tamamen silmek için zaman zaman doğrudan planlar üretmeye ve bu planları hayata geçirmeye başlıyordu. Bu sürecin son safhası ise Birinci Dünya Savaşı oldu. Savaş sonunda Osmanlı yoktu ve eski coğrafyasında çok sayıda yeni devlet zuhur etmişti. Osmanlı Devleti’nin doğal varisi olan devletin adı ise Türkiye Cumhuriyeti idi. Türk modernleşmesi bu dönemde de devam etti ve başta Anayasa ve seküler bir hukuk sistemi olmak üzere, eğitim, sağlık, sanayi, haberleşme ve ulaşım gibi temel alanlarda olmak üzere topyekûn bir değişimi kurumsal hale getirdi. Bunda da önemli başarılar sağladı. Cumhuriyetin ilanı ile hızlanan bu süreçte bazen aşırıya kaçan pozitivist uygulamalara başvurulduysa da kurumsal manada yenileşme devam etti. Değişimin en yavaş yaşandığı alan ise zihniyet dünyası oldu. Temel hak ve hürriyetler alanı, eleştirel bir bakış acısı, hakkını aramakta kararlı bir “Türk milleti” tesis etme yolunda değişim süreci devam etmektedir.

         

         

        Bütün bu tarihsel süreçlerden ortaya çıkan sonuca göre modernleşmeyi “çağın/dönemim ihtiyaç ve gereklerine göre toplumun/bireyin kendisini yenileme ve varlığını devam ettirme eylemidir” şeklinde tarif etmek de mümkündür. Zaman içerinde ihtiyaçları ve var olma refleksine cevap veremeyen toplumsal zihniyet ve tutumların değişen bu şartlara göre yine toplum veya birey tarafından yeniden üretilme sistematiğidir. Bu genel tanımlamayı Rönesans ve Reform süreci için de mutlakıyetçi monarşik süreçler için de aydınlanma ve sanayi devrimi için öne sürebiliriz. Aynı şekilde Türk modernleşmesi de bu tanımlama ile ifade edilebilir. Bir farkla ki Türk modernleşmesi kendi iç dinamikleri içinde evrilmek yerine evrensel hale gelmiş Batı modernleşmesi çerçevesinde geriden takip süreciyle varlık göstermiştir. Bu sebeple reaksiyonerliği bir taraftan kendi geleneksel kurumlarına karşıdır bir taraftan da Batı modernleşmesinin sanayi devrimi ile ortaya çıkan öteki yüzüne yani sömürgeci cephesinedir. Bu sebeple iki yönlü bir mücadele alanı taşır. Fakat burada da farklılıklar görülür. Türk modernleşmesinin dört ana yönü hem son dönem Osmanlı düşünce akımlarıyla tebarüz etmiş hem de her bakımda geleneksel toplumla çelişkiler yaşamıştır. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık (pozitivist anlamda) bu sürece dahil olmuş fikir akımlarıdır. Bunların tamamı da artık toplumsal ve siyasal ihtiyaçlara/dayatmalara cevap veremeyen geleneksel yapıya karşı “yeni” fikirlerle ortaya çıkan modernleşmeci akımlardır. Geleneksel Osmanlı’da olmayan Osmanlıcılık, İslam’da olmayan İslamcılık, geleneksel Türklükte olmayan Türkçülük ve geleneksel Batı’da olmayan Batıcılık aslında Türk toplumunda birer var olma ve hayatını devam ettirme refleksleridir. Bu şekilde siyaseten ve fiziki olarak yok olmak yerine mevcut ihtiyaç ve dayatmalara karşı “yeni/modern” çözüm arayışlarının ta kendisidir. Bu bağlamda tüm bu akımlar 19. yüzyıl Osmanlı toplumu ve 20. yüzyıl Türk toplumunun var olma ve hayatını sürdürme hedefiyle ürettiği modernleşme hamleleridir. Başka bir deyişle Batı’da Yeni Çağlar (ki bu döneme Avrupa’da Yeniçağ yerine Modern Zamanlar- Les Temps Modernes- adı verilir), akıl, bilim ve teknolojinin imtizacıyla Ortaçağ’ın yok olma tehlikesi yaratan ortamına karşı ürettiği bir hamleyi simgelerse, Osmanlı için de yenileşme/nizam-ı cedit olarak ortaya çıkan hamleler de aynı özelliği taşır. Osmanlı’daki bu hamleler Batı’dakini takip ettiği için devşirilmiş hamleler gibi durursa da Batı’daki hamleler beşerî, aklî ve toplumsal yönleri itibariyle insan odaklı olması bakımından da evrenseldir. Bu sebeple Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Türk yenileşme/modernleşmesi bu beşeri/evrensel yönleriyle tüm akımlarda ve sonraki inkılaplarda geniş kitleler üzerinde ve fazla tepkisiz uygulama alanları bulmuştur. Türk toplumu modernleşerek, ama Batı’dakinden farklı olarak ikici elden modernleşerek varlık alanını korumaya çalışmıştır. Bu mecburî bir durumdur, zira kendi değerleri üzerinden rekabetçi bir modernleşmeye girişecek zamanı yakalayamamıştır. Bu durumun yine tarihsel sebepleri vardır ki başka bir incelemenin konusudur. Bu ölçekte bakıldığında modernleşmenin milliyetçilikle çelişmesi sadece bu ikinci el olmanın ötesine geçmez. Özünde aynı eksende Batı’daki modernleşmenin temel nitelikleri olan seküler, eşitlikçi, demokratik, teknolojik, aklî ve bilimsel olması bakımında Türk modernleşmesi, Batı’dakinden farklı değildir ve milliyetçiliğin de özünde bu vardır: mevcut şart ve ihtiyaçlara göre toplumun varlığını sürdürme ve mümkünse diğer toplumlar için takip aracı olabilecek yeni ve yaratıcı çözümler üretme reflekslerini gösterme becerisi. Bu beceri, söylemde “muasır medeniyetler seviyesine çıkmak” şeklinde ifade edilmiştir. Aynı zamanda başka bir morenleşme kanadında “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” ifadesine bürünür. Bir başka yerde de Batı modernleşmesinin insani olmayan çehresine eleştirirken “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ifadesinde kendisini bulur. Tüm bunlar Türk modernleşmesinin ikici el yönlerine delalet eder.

         

         

        Toplumların kendini yenileme becerisini ve insan-çevre-toplum ilişkilerinde diğer toplumlarca takip edilecek çözüm ve ürünler üretme becerisini söylemle yüceltme ve ideoloji haline getirmeye de milliyetçilik denir. Burada göz ardı edilmemesi gereken husus, bu yeni ve yaratıcı çözümler üreten kesimin milletin ta kendisi olduğudur. Üreten ve uygulayan, takip edilmeyi hak edecek önemli yeni/ileri hamleler ortaya koyan, tüm sosyal ve siyasal katmanlarıyla milletin topyekûn kendisidir. Milliyetçilikse bu bağlamda kendi milletinin bu hasletlerine önem verme ve söylem bazında formüle etmeye denir. Bazen bu söylemler siyasetle bütünleşir ve kitleleri peşine takarak başka mecralara sürükler, imparatorluk veya dünya kutbu haline gelir. Daha ilerisi işgalci ve sömürgeci yapılara götürür ki, bu da felaketleri beraberinde getirir.

         

         

        Tüm bu süreçlerde birey ve onun zihinsel evreleri değişime uğrar. Geleneksel motiflerle hareket etmeye alışan birey ve zihni, onu çevreleyen mevcut şart ve kıskaçlardan kurtulmak amacıyla çırpınır ve kendisini bağlayan zincirlerden kurtulma sürecine girer. Bu da modernleşmenin bireysel ve zihinsel yönüdür. Böylece birey de kendi çapında mevcut şartların dayatmalarına karşı çözümler üretir. Bu çözüm üretme biçimlerinde toptan geleneğe ve geçmiş değerlere sarılma şeklinde bugünü reddiyeci bir anlayışa bürünürse köktenci/entegrist bir duruma düşebilir. Bazen de topyekûn değişip başka bir kimliğe bürünür ki buna da özünü kaybetme, başkalaşma denebilir. Her iki durum da mevcut şart ve dayatmalar karşısında direnememenin, yeni ve uygulanabilir çözümler üretememenin sonucudur ve her ikisinin de sonucu kaybolmadır. Oysa modernleşme ile birey de toplum da kaybolma yerine mevcut şart ve dayatmalar karşında yeni çözümlerle yeni pozisyonlar yaratma durumudur. Milletin, dil, din, aile ve toplumsal örgütlenme ile davranış biçimleri alanlarında yeni biçim ve sentezler üretmesine milliyetçilik karşı durmaz, aksine toplum böyle hayatiyet bulduğu için bu süreçleri destekler. Bu destek de zihinsel ve maddi üretime, mücadeleye yeni ivmeler kazandırır. Mesele modernleşmenin milliyetçilikle uyuşup uyuşmadığı meselesi değildir. Mesele modernleşmenin hacim ve boyut olarak bir başkalaşmaya dönüşüp dönüşmemesi meselesidir. Buna dair örnekler tarihte mevcuttur (Bulgarlar gibi) ve bazen yavaş bazen de ani dönüşümlerle böyle bir başkalaşma yaşanabilir. Burada önemi olan birsel ve kitlesel bazda bilinçlenme; sorun, şart ve dayatmalar karşısında toplumun ikici el bir modernleşmeden birincil modernleşmeye yani özünde yaratıcı ve diğer toplumlarca da takip edilmeyi hak edecek teknoloji, simge, değer ve davranışlar üretebilmeye sıçrama momentumudur. Bu momentumu Türk milleti tarihin değişik evrelerinde farklı koşullarda üretebilme kabiliyetini göstermiştir. Göktürklerde, 840’taki göçle Uygur ve Karahanlılarda, İslamiyet’i kabulle Oğuzlarda, İstanbul’un fethiyle Osmanlı’da, Beylikten cihan devletine geçişle İmparatorlukta, Moğolistan’dan on bin km uzakta Anadolu’da aynı Türkçeyi kullanmayla dilde, Birinci Cihan Harbi’nde cephelerdeki başarısıyla 20. yüzyılda, Sevr Antlaşması’nı yırtıp atmasıyla Cumhuriyet’te ve son dönemlerde yaşadığı hızlı değişimle bunu kanıtlamıştır. Tüm bu veriler, Türk milletinin her dönemin şart ve dayatmaları karşısında modern olanı, yeni olanı kabul ederek veyahut üreterek varlığını devam ettirme becerisine delalet eder. Son 200 yıldan bu yana yaşanan hızlı değişimle birlikte bu milletin bireysel, toplumsal ve kurumsal bazda modernleşerek var olunduğunu görmek gerekir. Milliyetçilikse bunun formüle edilmesidir.   

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele