Tarih, Millet ve Milliyetçilik Üzerine Bazı Notlar

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Millet, tarih içinde yoğrulan ve ortak tarih, inanç, kültür ve dile dayalı sosyo-kültürel bir yapıyı ifade eder. Bu varlığın oluşumunda hangi unsurların ve ne derecede etkili olduğunu tarihî arka plan, bulunulan coğrafyanın stratejik konumu, uluslararası konjonktür vb. faktörler belirler. Gerek millet, gerekse bir millete dayanarak kurulan millî devlet kavramlarını katı kalıplar çerçevesinde değerlendirmekten ziyade değişen tarihî tecrübelere göre geniş bir yelpazede ele almak makul bir yaklaşımdır. Mesela, Türkiye’de Cumhuriyetin çeşitli dönemlerinde ve farklı bakışlar açısından farklı tanımlar getirilmiştir. Kuruluş aşaması, esas itibariyle Osmanlı mirasının Anadolu ve Rumeli’deki Müslüman “anasır”ı temeline dayanan Cumhuriyetin millet kavramı, 1928’den sonra ve bilhassa 1930’larda Tarih ve Dil Kurumlarının da kurulmasıyla Osmanlı mirasının reddi istikametinde gelişti. Anadolu’nun kadim tarihi ve Türklüğün İslamdan önceki devirlerine atıfta bulunulurken bazı aşırılıklara gidildi. Burada hem Osmanlı’dan hem de İslam medeniyetinden bilinçli bir uzaklaşmanın yanında, Anadolu toprakları üzerindeki iddialara karşı bu toprakların kadim Türk yurdu olduğunun kanıtlanması gayreti de rol oynamıştır.

         

        Bazı teorisyenler, milletin “hayalî” veya “icat edilmiş” olduğunu, milliyetçiliğin de millî devletler tarafından yaratıldığını söylerler. Milliyetçilikle ilgili bu görüş kısmen doğrudur, zira Avrupa’da XVI. yüzyıldan başlayarak merkezi-teritoryal ulus-devletlerin oluşmaya başlaması söz konusudur. Bilhassa 1648 Westfalya Antlaşması, sonrasında oluşan devletler sistemi itibariyle bu süreçte önemli bir dönemeçtir. Bir yanda Avusturya-Macaristan, Osmanlı imparatorlukları gibi çok-kültürlü yapılar, öte yanda da etnik açıdan derin çeşitlilikler arz etmemekle birlikte, bir hanedanın yönettiği küçük prenslikler mevcuttu. İmparatorluklar milliyetçilik hareketleri ile parçalanırken küçük prenslikler ortak kültür unsurları ve ekonomik çıkarlar etrafında birleşiyordu. Fransız devrimi sırasında millî devlet Fransa’da ideal standart haline geldi ve oradan da bütün dünyaya yayıldı.  Bununla birlikte,  Almanya, İtalya ve Türkiye gibi örnekler, millî devletlerin meydana gelmesinde milliyetçiliğin oynadığı rolü ortaya koyarlar. Yani milliyetçilik, bu örneklerde, millî devletin oluşumunda rol oynayan başlıca unsurlardandır. Öte yandan bu millî devletler, tabiatıyla, oluştuktan sonra ülke halkındaki millî bilinci geliştirmeye de çalışırlar.

         

        Ancak burada bir hususu vurgulamalıyız: Millet, milliyetçilik gibi kavramları millî devletlerin çağındaki anlamlarına göre tanımlamak genellikle kabul edilen bir yaklaşımdır, bu da bir ölçüde doğrudur... Bununla birlikte, kişilerin kendi mensup oldukları itibarî bir kategori olarak “millet” kavramının ve milliyetçilik duygusunun tarihini ulus-devlet döneminden öncesine götürmek mümkündür. Kendi tarihimizden örnek vermek gerekirse Orhun Abidelerinde bu abideleri yazdıranların, Divanü Lügati’t-Türk’te bu eseri yazanın zihninde, bir Türk milleti bilinci ve milliyetçilik duygusu vardır. Yine, aksine bir takım iddialar ve veriler varsa da özellikle XV. yüzyıla ait Osmanlı devri metinlerine bakıldığında da Türklük bilincinin varlığını gösteren ifadeler vardır (Âşık Paşa’da, Anonim Tevarih-i Âl-i Osmanlarda, Gazavatnâmelerde, Aşıkpaşazade’de Türk kavramının yer yer nötr bir tanım olarak, ama yer yer de olumlu anlam yüklenilerek kullanıldığı görülmektedir.).

         

         

        [1] Mesela, ulema kökenli Neşrî’de Türkler (bugünkü Türkçe ile) şöyle tanıtılır:

         

         “Seçkin tarihlerde  (şöyle) denir. Mevcut olan Türkler, birçok sınıflara ayrılır. Bazıları şehirler ve kaleler sahibidirler; bazıları çadır ehlidirler; yani derlenen-toplanan-evleri ile dağ başlarında ve sahralarda otururlar. Bunların kimisi güneşe, kimisi puta, kimisi sığıra, kimisi ağaca, kimisi taşa tapar; bazıları da vardır ki, hiç din nedir bilmezler; bazıları Yahudiliği taklit ederler.”[2]

         

        Burada açıkça görülmektedir ki, Neşrî, şehirli, köylü, konar-göçer veya putperest, Yahudi, Müslüman ayırımı yapmadan çeşit çeşit Türklerden bahsetmektedir.  Daha sonra Nuh’tan itibaren (Yasef, Bulcas, onun iki oğlu Türk ve Moğol) Oğuz Han, oğulları ve 24 Oğuz boyunun şeceresi verilir.

         

        Bunları, modern milliyetçilikten farklı olmakla birlikte, bir tür milliyetçilik (önsel/primordial milliyetçilik) olarak tanımlamak bir çarpıtma değildir. Bunun XIX. yüzyılda millî devletlerin yükseliş çağındaki ideolojik milliyetçilik ve millet kavramlarıyla benzer ve farklı yönleri tartışılabilir. Bununla birlikte, sadece Türklerde değil diğer kadim milletlerde de benzer duyguların var olduğu tespit edilmelidir. Firdevsî’nin Şahnamesi’nin İran millî şuuru açısından önemi sadece bir örnektir. Demek ki, millî devletten önce de bir millî bilinçten ve milliyetçilik duygusundan bahsedilebilir.

         

        Tarihçi veya kültürle uğraşan her fikir ve ilim adamı, millet, entisite, kimlik vb. konulara tarihî ve kültürel bağlamı dikkate alarak ve dönemin şartlarında bakmaya çalışır. Günümüzde kamuoyunu oluşturmada çok önemli rol oynayan ve kanaat önderliğine soyunan medya mensuplarının böyle kaygılar taşıması beklenemez. Ancak bazen akademisyen unvanlı kişilerin de popüler veya moda düşüncelerin rüzgârına kapılarak millet ve etnik grup kavramlarını karıştırdıkları, Türk kavramını ırka veya bir etnik gruba indirgemede bir beis görmedikleri, işi, ırkî özellikler açısından, aslında Türkiye ahalisinin yüzde 3’ünün veya 10’unun Türk olduğunu öne sürmeye kadar götürdükleri de görülebiliyor.

         

        Yine, özellikle medyada, Osmanlılıkla Türklük arasındaki sıkı ilişkiyi, Osmanlı Devleti’nin bir Türk devleti olduğu gerçeğini çarpıtan ve inkâr edenler; Türk kavramının kullanımıyla ilgili olumsuz örnekler üzerinde durur. Ne var ki bu konu zannedildiği kadar da basit değildir. Burada bunun üzerinde durmayacağız. Evet, Osmanlılık salt Türklüğe, ama Türk kavramını 20. yüzyılda kullananların anladığı manada... Hâlbuki tarihe daha yakından bir bakış Osmanlı’nın Roma mirasına da sahip çıkan bir Müslüman Türk devleti olduğunu tespit edecektir. Özetle, iyi bilinmekle birlikte, şu hususları hatırlatmakla yetiniyoruz:

         

        1-Osmanlı Beyliği bir Oğuz-Türkmen grubu tarafından kurulmuştur. (Kayı boyu tartışılsa da bu bir gerçektir).

         

        2-Osmanlı Beyliği uç bölgesinde kurulduğundan başlangıçtan itibaren halk itibariyle heterojendir.

         

        3-Osmanlı Devleti’nin yöneticileri baştan itibaren Türkçe konuşmuşlar, önce pençik sonra da devşirme yöntemiyle yönetici-kul taifesine dâhil ettikleri kişileri öncelikle Türk-İslam kültürü ve Türkçe ile teçhiz etmişlerdir (Devşirmelerin köylü-çitçi ailelerin yanına verilmesi, Türk’e vermek, Türk üzerine vermek şeklinde ifade edilirdi).

         

        4-Timur hadisesinden sonra hanedanın meşruiyetini ortaya koymak için Oğuz geleneğini canlandırmışlar ve Türkçe eser yazımını ve önemli eserlerin Türkçeye çevrilmesini teşvik etmişlerdir.

         

        5-İmparatorluk aşamasına eriştikten sonra tarihlerinin Türkçe yazılmasını teşvik etmişler, bu meyanda II. Bayezid’in emriyle Kemalpaşazade Tevarih-i Âl-i Osman’ı kaleme almıştır.

         

        6-İmparatorluk aşamasında Türk kelimesi giderek daha az kullanılır olmuş ve özellikle devşirme kökenli veya ulemadan bazı kişilerin eserleriyle edebi eserlerde “etrâk-i bî-idrak” gibi ifadeler Osmanlıların Türklüğü aşağıladığı şeklinde yorumlanmıştır. Osmanlı kaynaklarının derinliğine analizinden, Etrâk kavramının giderek salt etnik veya millî bir etiketten ziyade sosyo-ekonomik yapıya ilişkin olduğunu, bu kavramın ve aynı şekilde diğer etnik grup adlarının olumsuz kullanıldığı bağlamlarda bu gruplara mensup herkesten ziyade belirli kesimlerin kastedildiği anlaşılır.

         

        7-Osmanlıların kendilerini ifade ediş biçimleri bir yana dışarıdan onlara bakanlar Osmanlı Devleti’ni Türk İmparatorluğu, Osmanlı sultanını Büyük Türk, Osmanlı ordusunu Türk ordusu, devşirmeler dâhil Anadolu ve Rumeli’deki Müslüman Osmanlı tebaasını Türk olarak tanımlamışlardır. Herkesin bildiği gibi Müslüman olanlara “Türk oldu” denilmekteydi.

         

        8-Zaman zaman bazı tarihçi ve âlimlerin Osmanlı’nın Türklüğünü vurguladığı da gerçektir. 16. yüzyıl başlarına kadar (Kemalpaşazade dâhil) tarihçilerin eserlerinde bu çok açık görülür. 17. yüzyılın büyük âlimlerinden Vânî (Vanlı) Mehmed Efendi bir istisna gibi dursa da belirli bir hassasiyeti yansıttığı kesindir.

         

        Bu noktada Vani Mehmed Efendi ve onun Türklük anlayışı üzerinde bir nebze de olsa durmamız çok yararlı olacaktır. Özellikle günümüzde Türk kavramının etnik yönünü öne çıkarıp ülkemizdeki otuz küsur etnik gruptan biri olduğunu, hatta genetik açıdan Anadolu insanının Türklüğünün çok şüpheli olduğunu ileri süren sözde liberal-solcu gerçekte etnikçi-ırkçı bazı aydın zevatın bu tanımı iyi anlamasını temenni ederim. Vânî Mehmed Efendi bilindiği gibi IV. Mehmed’e hocalık yapmış bir âlimdir. Tefsirlerdeki Türklerle ilgili olumsuz yorumlara karşı çıktığı gibi Kur’an-ı Kerim’de Müslüman Araplara, Allah yolunda mücadeleye yeterince gayret göstermemeleri halinde Allah’ın onların yerine bir kavim getireceğine dair ayetlerde[3] kastedilen kavmin Türk kavmi olduğunu ileri sürmüştür:

         

         “…Biz deriz ki bu kavm, Arap kavmine mugayeret-i tamme ile mugayir bulunan Türk kavmidir… Zira biz uzun zamanlardan beri karada ve denizde, Şarkta ve Garpta Rumlar ve Frenklerle mücahedede bulunan gazilerin bütün Bizans ülkelerini zaptedip oralarda tavattun etmiş olan Türkler olduğunu görüyoruz; bu suretle Rum, Ermeni ve Gürcü ülkeleriyle Frenk memleketlerinin bazıları ve Rus diyarının bir kısmı Türk memleketi haline gelmiş, Türk Dili oralarda taammüm ve intişar etmiş, Türkler tarafından bu memleketlerde İslam ahkâmı tatbik ve icra edilmiş ve Türklerin yümn ü bereketi sayesinde Hristiyan cemaatlerinin ekserisi İslam dinini kabul ederek evvelce Rum, Frenk ve Rus oldukları halde bilahare Türkleşmişlerdir ve bu da Allah’ın Türklere nasip etmiş olduğu bir fazl-ı ilahîdir…”[4]

         

        Yani Arapların yerine gelecek olan millet, onlardan tamamen farklı olan Türklerdir. Uzun süredir Romalılar ve Avrupalılar ile doğuda ve batıda cihad eden, Bizans topraklarını ele geçirip yurt tutan, Rum, Ermeni, Gürcü ülkeleri ile bazı Avrupa ülkelerini Türkleştiren Türkler, bunu İslamiyeti yayarak yaptılar (IV. Mehmed devrinde İslamlaşmaya ve gazâ siyasetine verilen önem yeterince üzerinde durulmamış bir husus olup bu siyasette Vanî’nin çok önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.).[5] Vânî Mehmed Efendi, günümüzün çoğu milliyetçisinden daha şuurlu bir bakış açısına sahip olduğu gibi günümüzün sözde liberal-demokrat çoğu aydınından da daha realist ve milleti ırka ya da etnisiteye indirgemeyen bir millet anlayışını savunuyordu.

         

        Vânî Mehmed Efendi’nin bu kapsayıcı ve kuşatıcı Türklük anlayışı esasen İmparatorluk devri Türk milliyetçisi aydınlarınca da paylaşılıyordu. Türkçülük fikri ırka değil, harsa yani kültüre dayanıyordu. Ziya Gökalp Türklük, İslamlık ve Çağdaşlık kavramları etrafında bir fikriyat oluşturmaya çalışmıştır. Bilahare hars-medeniyet ayırımında Osmanlı medeniyeti hakkındaki eleştirileri Erol Güngör ve diğer bazı milliyetçi aydınlar tarafından tenkit edilmiş, Güngör, Osmanlı’yı ‘Türk Tarihinin Dokuzuncu Senfonisi’ olarak tavsif etmiştir. Güngör, bir manada tarihin muhassalası olan, tarih içinde tekevvün eden- oluşan- Türklüğe, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yapılan müdahaleyi tashih etmiş ve Türk tarihinin bütünlüğü temelinde bir millî tarih ve kültür anlayışını işlemiştir.

         

                    Bugün Türkiye’nin geleceği inşa edilirken tarih içinde oluşan bu millet ve Türklük kavramı esas alınmalıdır. Bu ise bir yanıyla Orta Asya geçmişine ve o geçmişin bugünkü diğer uzantılarına, diğer yanıyla Osmanlı medeniyet coğrafyasının unsurlarına açılmayı gerektirir. Bu noktada, günümüz Türk düşüncesinin hasbî tefekkür erbabından S. Seyfi Öğün’ün Türklük kavramının geçmişteki anlamına ve gelecekte hangi çerçevede tanımlandığında Türkiye’nin bölgemizdeki etkisini arttırıp barışa hizmet edeceğine dair tespit ve yorumlarını zikretmeden geçemeyeceğim. Şöyle diyor Öğün:

         

        “Bu coğrafyada hakkını teslim etmek gerekir ki, paganlaşmamakta en fazla direnen Türklük olmuştur. Hazin olan bu direnişin boşa çıkması ve var olabilmek için paganlaşmadan başka bir yolun kalmamasıdır.

         

        “Daha hazin olan Türklük kavramının doğrudan bir paganlaşmanın ürünü olmamasıdır. Bu kavramın bir etnik mahiyeti olduğu çok aşikârdır. Ama kadim dünyada tedavülde olan Türklük, bu etnikliğe indirgenemeyecek o kadar çok şeyi haviydi ki, pagan dünyaya özgü bir tek dereceli bir bağ olarak sınırlandırılması ancak bütün bu kültür katmanlarını ihmal etmek pahasına yapılabilir. Türk, etniklik anlamında Türklüğe indirgenemeyecek o kadar çok şeyi ihtiva ediyordu ki...[a.b.ç.] Türk demek Şarklı demekti. Türk demek aynı zamanda Müslüman demekti.”[6]

         

        Zannediyorum ki özellikle Erol Güngör’e aşina olan aydınlar bu perspektife yabancı değildir. Ama problem şurada: Yaklaşık 30 yldır yaşanan etnik-bölücülük olgusu ile Irak’ın kuzeyinde ve Orta Doğu’da yaşananlar, zihinleri Sevr sendromuyla işgal etmiş ve millî hassasiyetleri güçlü çevrelerde bunun karşılığı içe kapanmacı, savunmacı bir milliyetçi tepki şeklinde tezahür etmiştir. Siyasî ortamın ve gazete köşe yazarlarının kanaat önderliğindeki kutuplaşmanın etkileri de bu tavrı beslemektedir. Tuhaf olan, entelektüellerin de derinlikten yoksun, kalıplaşmış düşüncelerin hâkimiyetinden kendilerini kurtaramamalarıdır. Türkiye artık İmparatorluğun parçalanma dönemindeki Türkiye değildir. Sathî bazı benzerlikler paranoyaya sebebiyet verebilir, ama hem dünyayı hem de Türkiye’yi sıhhatli ve derinliğine tetkik etmeden, adeta insiyakî biçimde verilen tepkiler de fazla abartılmış özgüven gösterileri de meseleleri anlamaktan ve hal çareleri üretmekten ziyade reaksiyoner yaklaşımları besliyor. Türkiye’de herkes tarih ve din konuşuyor, ama dönüp tarihin en büyük imparatorluklarından birinin nasıl adım adım, tedricî bir şekilde inşa edildiğini araştırmıyor. İmkânlarımıza ve gelecek tasavvurumuza dair kafa yorarken paranoyak olmayan bir teyakkuz hali ile tarihin en büyük imparatorluklarından birinin varisleri olmanın verdiği özgüvenin dengeli bir bileşimine ihtiyacımız var.

         

        XXI. yüzyılın değişen dünya şartlarında Türkiye’de milliyetçilik; milleti, onun kültürünü, imanını, hukukunu, geleceğini esas almak, tarihî medeniyetimizin insanlığın ortak iyiliğine yönelik hususiyetlerini dikkate almak suretiyle, asrın idrakine yeni bir medeniyet tasavvuru sunmak durumundadır. Bu medeniyet tasavvurunun temeli, hayalî ve icat edilmiş bir millet değil tarihî bir gerçeklik olan, İslam’la yoğrulmuş bir Türklüktür. Etnik ayrılıkları körükleyen entelektüel ve medyatik atmosfer karşısında, milletin organik aydınlarını, kapsayıcı ve içerici bir Türklük şuurunun geliştirilmesinde hayatî bir rol beklemektedir.


        


        

        [1] Bu konuda çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bir örnek olarak bkz. Mehmet Öz, “Bazı XV-XVI. Yüzyıl Osmanlı Kaynaklarında Türk ve Türkmen Kavramları”, Türk Kimliği-Ayvaz Gökdemir’e Armağan  II, ed. Çağatay Özdemir, İstanbul 2009, ss.316-340.


        

        [2] Mehmed Neşrî, Neşrî Tarihi, Haz. M. Altay Köymen, c. I, Ankara 1983, s. 12. (Metnin genel okuyucu tarafından daha iyi anlaşılması için sadeleştirilmiş versiyon kullanıldı).


        

        [3] “Eğer siz emrolunduğunuz gazaya çıkmazsanız Allah sizi azab-ı elim ile tazib edecek ve sizin yerinize sizden olmayan başka bir kavmi ikame edecektir…” (Tevbe suresi: 40) ; “Ey müminler, içinizden bazıları dininden döndüğü takdirde Allah yakında öyle bir millet getirecektir ki O onları sever, onlar da Onu severler; onlar müminlere karşı mütevazı ve kafirler karşı kahirdirler..” (Maide suresi: 57).


        

        [4] İ. Hami Danişmend, Türklük Meseleleri, 112-113; krş. M. David Baer, IV. Mehmet Döneminde Osmanlı Avrupası’nda İhtida ve Fetih, çev. Ahmet Fethi, İstanbul 2010, s. 319.Hakkında bir araştırma için bkz.  Erdoğan Pazarbaşı,, Vânî Mehmed Efendi ve Arâisü'l-Kur'an(Vânî Mehmed Efendi and Arâisü'l-Kur'an ), Ankara 1997.


        

        [5] Bkz. M. David Baer, IV. Mehmet Döneminde Osmanlı Avrupası’nda İhtida ve Fetih.


        

        [6] 22 Ağustos 2010, Zaman.


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele