Yücel Hacaloğlu ile Geçmişe Yolculuk “İnsanımızın İçinde Bulunduğu Durum Dikkate Alındığında Türk Ocağı Güzel Çalışmalar Yapmıştır”

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

 “İNSANIMIZIN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUM DİKKATE ALINDIĞINDA TÜRK OCAĞI GÜZEL ÇALIŞMALAR YAPMIŞTIR”

 

 

 

        ■Sayın Hacaloğlu, 27 Mayıs 1960’daki 27 Mayıs Darbesi’nden sonra İstanbul’daki basın camiası ve bu camianın yanısıra Türk milliyetçilerinin 27 Mayıs Darbesi’ne karşı olan tutumları hakkında bize bilgi verir misiniz?

         

        YÜCEL HACALOĞLU- 27 Mayıs’tan evvel Demokrat Parti aleyhinde müthiş bir propaganda yürütülüyordu. Bu propagandaların büyük bölümü, Demokrat Parti’nin aleyhinde idi. Demokrat Parti’nin yaptığı bazı yanlışlar, büyütülüyor, halk tahrik ediliyordu. Esas mesele Demokrat Parti’nin Batı blokundan Doğu’ya kayması ihtimali idi. Bu husus Amerika’nın işine gelmedi ve 27 Mayıs darbesinin destekleyicisi oldu.

         

        ■Peki, Basın Demokrat Parti’nin aleyhindedir, ama Demokrat Partisi’nin de bir besleme basını vardı değil mi? Zafer gazetesi, Güneş Matbaacılık, o gazetelerin hiç bir etkinliği yok muydu?

         

        Y. HACALOĞLU- Vardı da, Zafer gazetesi falan pek ciddiye alınmıyordu. Bir kere Mükerrem Sarol’un gazetesi vardı. Bunlar, biraz da menfaate dayalı organlardı. 27 Mayıs’tan sonra bunların tavrı değişti. Yalnız 27 Mayıs’tan sonra Havadis gazetesinin, başında Gökhan Evliyaoğlu, Hami Tezkan vardı. Onların sayesinde gazete bu yapılan propagandalara karşı bir karşı propaganda yapmaya başladı, onların hukukunu ve hakkını savunuyordu. Daha sonra Son Havadis gazetesi satın alındı. Son Havadis gazetesi, Demokrat Partililere, daha doğrusu demokratlara yapılan gayri hukuki hususlara karşı müthiş bir mücadeleye başladı. Mitingler düzenleniyordu. Daha sonra Yeni İstanbul gazetesi satın alındı. Yeni İstanbul gazetesinin yeri Cağaloğlu’nda değil Beyoğlu tarafında Şişhane’de idi. Yeni İstanbul gazetesi o zaman mücadele bayrağını adamakıllı açtı. Türkiye çapında tirajı bir hayli arttı, etkisi fazla oldu. Hatta o kadar ki Cumhuriyet Halk Partisi ve 27 Mayıs taraftarları Yeni İstanbul gazetesinin aleyhine mitingler düzenlediler, gazeteyi basmaya teşebbüs ettiler. Öğrenciler gazetenin önünde toplandılar. Ben de o zaman bu gazetede çalışıyordum.

         

        ■Kimler vardı başka, Yeni İstanbul gazetesinin yazarları içinde?

         

        Y. HACALOĞLU- Gökhan Evliyaoğlu vardı, başyazıları yazıyordu. Hami Tezkan gazetenin sahibi pozisyonundaydı. Pratik zekâsı vardı. Gökhan Evliyaoğlu biliyorsunuz, aslen Malatyalı, şair, gençliğinde biraz da mistik bir havaya giren milliyetçi bir insandı. Ama bu mücadelede bir hayli başarılı oldu. Eli kalem tutan da bir adamdı. Hukuk mezunu olan Hami Tezkan yazı yazmazdı, fakat idaresinde, manşetlerin, haberlerin verilmesinde bir numara olanlardan biriydi. Birinci sayfada Yeni İstanbul imzasıyla Mümtaz Soysal’ın ağabeyi Muzaffer Soysal yazı yazardı. Hatta Mümtaz Soysal da gazeteye geldi, o zaman tanışmıştık kendisiyle. Muzaffer Soysal sosyal demokrat anlayışlı, vatanperver, ama soğukkanlı düşünen bir adamdı. Ali Fuat Başgil yazıyordu. Ahmet Güner vardı, ama o sıra Almanya’ya gitti, gazete göndermişti. Bir Alman gazetesinde 7-8 ay çalıştı, geldi. Sonra Ahmet Güner’le beraberdik, beraber çalıştık. Ergün Kaftancı muhabir arkadaşımızdı. Argun Berker vardı, Kütüphaneler Eski Genel Müdürü Aziz Berker’in oğlu. Güzel Sanatlar Akademisi mezunu bir arkadaş. Şu anda sağ benim bildiğim kadarıyla. Yani 81-82 yaşlarında. Ondan sonra başka muhabirler vardı, ama bunlar öyle milliyetçi bir tavırdan çok sadece çalıştığı gazetenin havasına uygun haberler falan yazıyorlardı. Mesela Ali Karakurt vardı, polis muhabiri. Günvar Otmanbölük, Gündüz Serdengeçti, Ahmet Baharoğlu, Günal Sayın, Sökmen Baykara, Ergun Hiçyılmaz vardı. Düşünen Adam dergisi çıktı, haftalık bir dergiydi. Ben onun 20. sayısından sonra Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptım. O dergide bir takım insanlar yazılar yazıyordu. Ağırlıklı olarak Yassıada duruşmaları ilgili haberler yer alıyordu. Düşünen Adam’da rahmetli Peyami Safa da yazıyordu.

         

        ■Kayınbiraderiniz Prof. Dr Mehmet Çavuşoğlu da müstear adla yazdı.

         

        Y. HACALOĞLU- O, Ömer Behiç Alka müstear adıyla yazılar yazdı. Başka orada müstear adla yazanı pek hatırlamıyorum. Selahattin Şar vardı, bu esas Yugoslav göçmeniydi, bizden bir hayli yaşlıydı, tasavvufla ilgili çalışmaları, kitapları olan sevdiğim bir adamdı.

         

        ■Sayın Hacaloğlu, benim merak ettiğim husus, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra milliyetçilerin duruşu. Yani gerek basında, gerekse üniversitede, akademisyen kesim. 147’ler hadisesi var, İstanbul’u bu anlamda bir değerlendirir misiniz? İstanbul’da üniversitenin tepkisi, üniversitenin Milli Birlik Komitesi ile ilişkileri?

         

        Y. HACALOĞLU- Üniversite hocalarından ben bir tepki gördüğünü zannetmiyorum, duymadım da, bilmiyorum. Yalnız şöyle şeyler anlatırlardı, biraz da mizahi tarafı olan bir şey; mesela Rahmetli Nurettin Topçu vapura binermiş, vapurla Yassıada’nın önünden geçer, ondan sonra dönermiş filan, böyle psikolojik bir şey içine girermiş. Yani bizim milliyetçi büyüklerimiz de dâhil diyelim, mesela Nihal Atsız da dâhil, bunlar Demokrat Partili değillerdi. Ama Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı oldukları için ister istemez Demokrat Partili diye vasıflandırılıyordu, anlatabildim mi? Yani o zaman milliyetçilerin Demokrat Parti içinde çok fazla bir ağırlığı yoktu. Üniversitede hiç yoktu. Ben bilmiyorum.

         

        ■Ama milliyetçilerin içine sağ görüşlü olanlar da dâhil edilmiş değil mi?

         

        Y. HACALOĞLU- 147’ler içerisinde mesela Fuat Sezgin vardı, şu anda Türkiye’de galiba.

         

        ■Evet, bilim tarihçisi.

         

        Y. HACALOĞLU- Kürtçü diye adamı suçlamışlar, hâlbuki Kürtçülüğü de yoktu. Hatta Millî Birlik Komitesi üyelerinden Muzaffer Karan vardı, bu sonra Türkiye İşçi Partisi’ne falan girdi, solumtrak olan bir adamdı. O dedi ki, ağzından duydum bizzat, homoseksüelleri de listeye kattık falan dedi. O ölçü tabii doğru bir şey değil, yani ihbarlara göre yapılmış bir şey, yanlış uygulama. İçinde belki üniversiteden uzaklaştırılması gereken insanlar vardı, ama böyle falana da, filana da, bunlar yanlış şeylerdi.

         

        ■Siz gazeteci sıfatıyla Yassıada duruşmalarına gittiniz mi? Oralarda gözlemleriniz, yaşadıklarınız nelerdi?

         

        Y. HACALOĞLU- Bir sefer gittiğimde, benim arkamda Çetin Altan ile Yaşar Kemal oturuyordu, bebek davası görüşülüyordu. Ayhan Aydan, “Onu seviyordum, ondan bir çocuğum olsun istiyordum. Çocuğumu niye öldüreyim” falan filan, böyle bir şey yapar mıyım diye söyleyince, Çetin Altan, “falanlı kadın” dedi yani bunun davası mı güdülür falan dedi orada. Bu tabii bir eski artist vardı, öldü sonra; o bu işin organizatörüydü, alkışlatıyordu, aleyhinde şeyler yaptırıyordu falan.

         

        ■Ahmet Tarık Tekçe mi?

         

        Y. HACALOĞLU- Evet, Ahmet Tarık Tekçe. Organizatör o, alkışlayın, aleyhinde tezahürat yapın, diyen bir tavır içerisine girdi. Yassıada duruşmaları aslında tabi hukukla ilgisi olmayan; emirle karar veren bir mahkemeydi. Salim Başol’un Samet Ağaoğlu’na söylediği bir şey var: “Sizi buraya tıkan kuvvet bunu böyle istiyor”

         

        ■Peki, Milli Birlik Komitesi üyelerinden tanıdıklarınız oldu mu? Bunların içinde önemli şahsiyet olarak gördüklerinizi anlatır mısınız?

         

        YÜCEL HACALOĞLU- Benim tanıdığım Milli Birlik Komitesi üyeleri içerisinde yakından tanıdıklarım, mesela Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Numan Esin var. İrfan Solmazer’le bir kaç defa konuştuk, çok yakından tanımadım. İrfan Solmazer lise mezunu, askerlikte teskere bırakmış. Kendisiyle askeri kâtip diye alay ederlerdi. Fikri, kültürü olan bir adam değildi.

         

        ■Dündar Taşer, tabi onu da tanırsınız.

         

        YÜCEL HACALOĞLU- Dündar Beyi ben çok sonra tanıdım, çok saygı duyduğum birisi idi.

         

        ■Ama İstanbul cenahındayken bu kişileri tanıyordunuz.

         

        Y. HACALOĞLU- Evet bunlarla çok konuşmalarımız oldu. Mesela Sami Küçük’le konuştum, Sami Küçük dedi ki, herkes Alparslan Türkeş’ten bahsediyor, ben de albayım, benden niye bahsetmiyorlar. Orhan Erkanlı ile konuştum, sosyal demokrat anlayışlı bir adamdı, Kırşehirli. Sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili oldu, Hürriyet gazetesinin Genel Müdürlüğünü yaptı. Orhan Erkanlı hatıralarını yazdı, Anılar Sorunlar isimli. Orada, biz bu darbeyi yaptık içimizde yarın ne yapacağımıza dair bir fikri olan bir tek adam vardı, o da Alparslan Türkeş’ diye, yazdı. Münir Köseoğlu ile epey dostluğumuz vardı. Allah rahmet eylesin. Hayatı yaşayan bir insandı. Şefik Soyyüce’yi bir kaç sefer gördüm, ama bir samimiyetim olmadı. Mustafa Kaplan’la oldu. Mustafa Kaplan da aklı başında bir insandı. Hâlâ sağ, yani 86-87 yaşlarında. Ahmet Er vardı. Ahmet Er Milli Birlik Komitesi üyesi olmadan evvel rahmetli İlhan. Darendelioğlu’nun matbaasına gelirdi; orada tanımıştım. Jandarma yüzbaşısı, halim selim iyi bir adam, Allah selamet versin, sağ. Onu Komite’ye Türkeş aldı.

         

        ■Evet, Türkeş Bey’i yakından tanıdınız. Türkeş Bey’in daha sonra, darbeye bakışı veya 14’lerin bakışı nasıldı, Kendilerinin yurtdışına gönderilmesini nasıl yorumluyordu?

         

        Y. HACALOĞLU- Şimdi 14’ler meselesinde şu var, Türkeş ben liderim diyordu, lider olunca da etrafında bir takım adamların bulunması lazım. Bunun karşısında Orhan Kabibay var, ben liderim diyordu. Orhan Kabibay Türkeş’e muhalifti. Hatta bir gün kaza geçirmiş, Türkeş’le beraber, ben de Başbakanlıktayım o zaman, geçmiş olsun ziyaretine gittik, Gülhane’ye. Orhan Kabibay öyle fikri falan olan bir adam değildi. Beni bir gün Günseli Özkaya’nın kocası ile tanıştırdı.

         

        ■Şükran Özkaya.

         

        YÜCEL HACALOĞLU- Şükran Özkaya, Milli Birlik Komitesi üyesi, ben kendisini tanırım dedim. Babası 150’liklerdendir dedim, çok bozuldu Şükran Özkaya. Galiba sağ, herhalde ölmedi, benim bildiğim kadarıyla. Madanoğlu’nun babası da biliyorsun 150’liklerden.

         

        ■Şimdi Türkeş Bey’in Hindistan’dan döndükten sonra siyasi hayata girişini anlatır mısınız, o dönemi, nasıl oldu, nasıl bir siyasi karar verildi?

         

        YÜCEL HACALOĞLU- Bunlar biliyorsunuz, 14’ler çeşitli toplantılar yaptılar Brüksel’de, fakat anlaşma olmadı. Aralarında fikri tesanüt yoktu. Aralarında solcu olanlar vardı. Türkiye’ye döneceği zaman Şubat ayıydı, 63’ün Şubat ayı. Ben gazetenin yazı işleri müdürü olarak yanıma bir foto muhabiri ile bir muhabir alıp Edirne’ye gittim ve karşıladık. Ben kendisini daha önceden tanıdığım için yanına aldı. İtibar etti. Tabii çok gazeteci vardı. Gazeteciler, sana özel şeyler anlattı, diyerek benim etrafımda dolandılar. Benim eski dostluğum var, dedim. Ben Yunanistan tarafına geçtim orada karşıladım, 3 gün kaldık Edirne’de, birlikte İstanbul’a geldik. Topkapı’da Türkeş’i muazzam bir kalabalık karşıladı.

         

        ■Bu karşılamayı organize eden oldu mu?

         

        YÜCEL HACALOĞLU- Organize edilmeden aklına kim geldiyse herkes vardı orada. Altan Deliorman’dan Hami Tezkan’a kadar. İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, benim gördüğüm bir yığın adam vardı. Divan Oteli’nde basın toplantısı yaptık. Dernek kuracağından bahsetti. Sonra biliyorsunuz dernek kurma düşüncesi akamete uğradı. Türkeş’te ben şunu gördüm, bir kere azimli bir adam, kararlı bir adam, yarın ne yapacağıyla ilgili planını yapan bir adam. Diğerlerinde pek öyle bir şey görmedim. Tabi daha sonra biliyorsunuz siyasi partiye girdi. Şunu düşünmek lazım: Darbe yapmış bir insan darbeciliğin kötü taraflarını görmüş, en kötü demokrasi en iyi darbeden daha iyidir diye beyanat verdi, halka gitti, seçimlere girdi, milletvekili oldu, hükümetin ortağı oldu. Böyle insan yok. Elbette Türkeş de insandır, yanlışları olabilir, hataları olabilir, ama çok azimli, kararlı bir adamdı. Yurt gezilerinin çoğuna katıldım. Bana gel diyordu.

         

        ■Türk milliyetçiliğinin siyasi bir aksiyon haline gelişinde...

         

        YÜCEL HACALOĞLU- Çok büyük bir rolü var. Türk milliyetçiliğini siyasî platforma taşıyan, bugün Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, yaşı belli bir noktanın üstüne gelmiş insanlar fikrî bakımından hep onun yetiştirmeleridir.

         

        ■Sayın Hacaloğlu, Yeni İstanbul’un Gökhan Evliyaoğlu’ndan sonraki dönemi hakkında bildikleriniz?

         

        Y. HACALOĞLU- Yeni İstanbul’a 1964’de Amiral Müfit Özdeş ortak oldu. Müfit Özdeş de Kemal Uzan’ı getirdi, gazetenin ortağı oldu. Ben 64’de askere gittim, döndüm, Gökhan Evliyaoğlu, Hamit Tezkan, gazeteden ayrılmışlardı. Kemal Uzan bunları tasfiye etmişti. Kemal Uzan hatta askerliğini de yapmamıştı. Cemal Tural Birinci Ordu Komutanıydı, onun hanımı Suna Tural benim liseden hocamdı. Cemal Tural’la tanışmıştım, konuşuyordum. Kemal Uzan bunu bildiği için ricası üzerine yedek subaylığa gittiğinde Kâğıthane’de kalmasını sağladım. Kemal Uzan çalışkan bir adamdı, ama menfaatlerini çok iyi bilen, bir tarafı Çerkez, bir tarafı Boşnak bir ailenin çocuğudur. Bir kaç kardeşi vardı, biri Doktor Yavuz Uzan’dır. Diğer kardeşi Bahattin Uzan, mahkûm oldu, hapiste yattı.

         

        ■Peki, o dönemde gazetede Tarık Buğra var mıydı?

         

        Y. HACALOĞLU- Tarık Buğra, yok.

         

        ■Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu?

         

        Y. HACALOĞLU- Nizamettin Nazif vardı, birlikte resimlerimiz var. Necip Fazıl vardı.

         

        ■Biraz da onlardan bahseder misiniz?

         

        Y. HACALOĞLU- Nizamettin Nazif, çok renkli bir adamdı; 14 defa evlenmiş, ayrılmış. Taşöz Adası’nda doğmuş, bir oğlu vardı, hiç unutmuyorum ismi de Akbulut. Benimle arası çok iyiydi Nizamettin Nazif’in. Bir gün kendisine, Üstad dedim, Mustafa Kemal kimdir? O, bir dâhidir, dedi. Peki, Atatürk, dedim, “Ayrı bir anlam” dedi. Nizamettin Nazif, çapkın ruhlu bir adamdı, ama Türkeş’in bir kitabı var, 1944 Olayı, onu yeni baştan gözden geçiren ve yazan odur. Şen ve neşeli bir adamdı Nizamettin Nazif.

         

        ■Eşlerinden biri komünist bir kadın olan romancı Suat Derviş’tir.

         

        Y. HACALOĞLU- 14 defa evlendiğini boşandığını kendisi anlatmıştı. Renkli bir adamdı, gazetede çalışan Rauf Tamer’le çok şakalaşırdı. Rauf Tamer Çerkezdi. Rauf Tamer’e, kendi yazılarında bahsetti bir kaç defa, yazı yazmayı ben teklif ettim, ben yazdırdım ilk defa. Yalnız Rauf Tamer öyle kültürlü filan bir adam değildi, ama solcu falan değildi.

         

        ■Sonradan çok popüler oldu.

         

        Y. HACALOĞLU- Şimdi nerede yazıyor bilmiyorum. Necip Fazıl Yeni İstanbul’da tefrikalar yazdı. Son Asrın Din Mazlumları’nı orada yayımladı. Günlük fıkralarını kendi el yazısı ile yazardı. Necip Fazıl, tabii ayrı bir fenomen.

         

        ■Peki, o dönem milliyetçileri Necip Fazıl’a nasıl bakardı?

         

        Y. HACALOĞLU- Bizim milliyetçi derken kimi kastettiğinizi bilmiyorum!

         

        ■80 öncesinde milliyetçiler biraz daha Necip Fazıl’a yaklaştı.

         

        Y. HACALOĞLU- Birçoğu Necip Fazıl’a pek müspet bakmıyorlardı. Necip Fazıl kumarcı, istismarcı diye bakıyordu. Mesela 1958 yılında mecmua biçiminde çıkan Büyük Doğu’da Nihal Atsız’ın hatıraları yayınlanıyordu “Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz” başlığıyla. Bu demek değildir ki Nihal Atsız, Necip Fazıl’la aynı fikri çizgidedir. Necip Fazıl ile ve Osman Yüksel Serdengeçti geçmişte çok sıkı dost olmalarına rağmen Yeni İstanbul’da çalıştığım dönemde araları limonu idi. Necip Fazıl sağ düşüncenin bütün kesimlerine hitap eder ve kendisine sempati beslenirdi. Necip Fazıl 1970’ten sonra Erbakan’ı siyaseten destekledi. Ama giderek onunla arası bozuldu. 1977 seçimleri öncesinde MHP ile sıkı bir işbirliği yaptı. Seçimlerde MHP’nin kullanması için bazı sloganlar hazırladı. Bu sloganlardan el yazısı ile kaleme aldığı örnekleri gösterebilirim: ‘İçi Nurlu Müslüman / Dışı Parıltılı Türk / İçi Dışına Hâkim / Dışı İçine Köle’, ‘Tanzimat’tan Bu Yana Türkün Ruh Köküne Bağlı İlk Kuruluş’, ‘Türk Tarihinin Mazi ve İstikbaline Göstermeye Gelen’, ‘Türkün Dinini Dilini Irzını Ahlakını Geleneğini Tarihini Ruhunu Maddesini Çürütenlerden Cellâdı’, ‘İslam’dan Önce / İslam’dan Sonra Nur / Şuurunun Ocağı’, ‘İşçiyi İşçiden / Köylüyü Köylüden / Her Sınıf Her Sınıftan / Daha Çok Düşünecek / Ve Gözetecek Sistem’

         

         

         

         

         

        ■Nizamettin Nazif’de aslında CHP’li biliyorsunuz, onun Parti’den ayrılması da zannederim 67’den sonra, Ecevit’in partiye tamamen hâkim olmasından sonradır. Tepedelenlioğlu sağ çizgideki gazetelerde yazmasına rağmen eski Cumhuriyet Halk Partilidir.

         

        Y. HACALOĞLU- Klasik Halk Partililer. Komünist falan değil, asla komünist olmamış, İnönü taraftarı anlayışı içinde olan insanlar. Osman Yüksel Serdengeçti, Münevver Ayaşlı da vardı. Münevver Ayaşlı’nın evine bir iki defa gittim. Münevver Ayaşlı, Beylerbeyi’nde oturuyordu. Herhalde, ben, oraya iki defa gittim. Demokrat Partili, hasta bir Demokrat Parti taraftarıydı, Türkeş’e düşmandı. 27 Mayıs’a karşıydı.

         

        ■Cevat Rifat Atilhan’ı gördünüz mü?

         

        Y. HACALOĞLU-Cevat Rifat Atilhan’ı gördüm. Oğlu Atilla’yı tanıdım. Cevat Rifat’ın Beşiktaş’taki evine gittim. O sırada Türk İşte Düşmanını Tanı, gibi kitapları yazıyordu. Masonluk aleyhine kitaplar yazan, milliyetçi bir adamdı Cevat Rifat. Milis generali, Samih Rifat’ın kardeşi.

         

        ■Evet, böyle bir unvan kullanıyordu. Oğlu sinemacı, rejisör Bülent Oran’ı pek gündeme getirmedi.

         

        Y. HACALOĞLU- Ama araları iyi mi kötü mü onu bilmiyorum. Ben çok sonra Bülent Oran’ın onun oğlu olduğunu öğrendim.

         

        ■Cumhuriyetçi Köylü Millet Parti’si oluşumunu anlatır mısınız? 1965’deki, bu partinin yapısını değiştirmesi nasıl oldu? Bu partiden kimleri tanıdınız, Alparslan Türkeş Bey’in dışında, yanında bulunan önemli şahsiyetler kimlerdir?

         

        Y. HACALOĞLU- Türkeş, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne evvela Genel Müfettiş olarak girdi. Daha sonra Kongrede Genel Başkan oldu. Gökhan Evliyaoğlu Kongre Divanı Başkanıydı. Orada tanıdıklarım içerisinde İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Mehmet Altınsoy, Hâzım Dağlı, Ahmet Tahtakılıç vardı.

         

        ■Bunlar arasında Türkeş’e muhalif olanlar vardı.

         

        Y. HACALOĞLU- Evet muhalif olanlardan biri Ahmet Oğuz idi. Onunla samimiyetim olmadı. Seyfi Öztürk sonradan. Adalet Partisi’ne girdi. Adalet Partisi’nden bakanlık yaptı. Eskişehirli Seyfi Öztürkle konuştum, ama öyle çok fazla samimiyetim olmadı.

         

        ■Bu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nden Milliyetçi Hareket Partisi’ne dönüşün hikâyesini de anlatır mısınız? İsim değiştirmesi hadisesini.

         

        Y. HACALOĞLU- İsim değiştirme hadisesi 1969’da Adana Kongresinde oldu. Partide Mustafa Kemal Erkovan vardı. Başka isimler de var, şu anda aklıma gelmiyor. Türkeş tabii Partiye girince, gençliğe önem vermeye başladı. Mesela ben hayatımda bir defa bir siyasi partiye girdim, 1957 yılında. Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin İstanbul Vezneciler Ocağı Başkanıydım. 7 ay başkanlık yaptım. İl Başkanı mason büyükelçi Tevfik Kamil Koperler, idi. Kendisiyle aramız açıldı ve istifa ettim. Sadece ben değil, bir kaç kişi istifa ettik. Koperler masondu. Biz de milliyetçi gördüğümüz partinin il başkanının mason olmasını kabul etmedik.

         

        ■O zaman Genel Başkan Osman Bölükbaşı değil mi?

         

        Y. HACALOĞLU- Evet, Bölükbaşı Genel Başkandı. Partinin ağır topları Mustafa Kentli, Enis Akaygen, bunlar bir numaralı Cumhuriyet Halk Partisi’nin düşmanıydı. Sonra bunlar CHP’ye girdi. Şaşırdım kaldım.

         

        ■Günümüzde de aynı şeyler olmuyor mu? Bir partiden öbür partiye çok rahat bir şekilde geçebiliyor insanlar.

         

        Y. HACALOĞLU- Olur, ama Mustafa Kentli geçişi bir mevki uğruna yapmadı. Türkeş gençlerle meşgul olmaya başlayınca partide yeni bir hava, yeni bir hareket doğdu. Partinin adının değişmesi fikri ortaya çıktı. Amblem, Bozkurt mu olsun, hilal mi olsun? Böyle münakaşalar, kavgalar. Türkçülük, İslamcılık meselesi haline getirilmeye çalışıldı. Neticede bir orta yol bulundu, Milliyetçi Hareket Partisi adı kabul edildi. Ülkü ocakları, gençlerin amblemi ay içinde bozkurt, partinin amblemi de üç hilal olarak kabul edildi, orta yol bulundu.

         

        ■Bu önemli bir gelişme, partinin ambleminin üç hilal olması. Milliyetçi adını taşıyan bir partinin aynı zamanda Osmanlı dönemine sıcak baktığının da bir göstergesiydi, değil mi? Sizce bunun bir etkisi oldu mu seçmen üzerinde?

         

        Y. HACALOĞLU- Valla onunla ilgili bir şey söyleyemem.

         

        ■Yoksa tarihe bakışımızda, aydın kesimin tarihine bakışında mı bir etkisi oldu?

         

        Y. HACALOĞLU- Yalnız şunu gördüm, Türkeş çok iyi bir tarih meraklısı, okuyucusu ve bilgisi olan bir kişidir. Tarihi iyi biliyordu. Tarihe bakışı bizim bir takım insanlarımız gibi değildi, çok farklıydı. Bu bakışında çok şuurluydu, bu yönünü tavırlarında, yazılarında, hareketlerinde müşahede ettim.

         

        ■Söz burada Milliyetçi Hareket Partisi’ne, üç hilale gelmişken Dündar Bey’in bu konularda bir etkisi olmuş mudur?

         

        Y. HACALOĞLU- Valla Dündar Taşer’ı ben tabii sonra tanıdım. Bilhassa 1971’de Ankara’ya geldiğim zaman iki akşamda bir orduevine giderdim. O zamanlar orduevine siviller girebiliyordu. Bizi orada bir takım insanlarla tanıştırıyordu. Dündar Seyhan ile orada tanıştırdı. Dündar Seyhan kenarda oturacak bir adam değildi, 27 Mayısçılardan bir adam. Dündar Bey bana göre çok zeki, mantığını çok iyi çalıştıran, tarihi iyi bilen bir insandı. Genç yaşta, 48 yaşında trafik kazasında vefat etmesi Türk milliyetçiliği için büyük bir kayıptır. Devlet dergisinde yazdığı yazılarla, sıradan bir adam olmadığını göstermiştir.

         

        ■Dündar Bey’in Osmanlı tarihine bakışı nasıldır?

         

        Y. HACALOĞLU- Dündar Bey partide ağırlığı olan bir adamdı. Mesela öyle laflar ediyordu ki, Genel Başkanımın yanlışı benim doğrumdan daha iyidir derdi. Bunu söylerken Genel Başkanın yanlışını ille belirtmek bakımından söylemiyordu. Ona bağlılığı, otorite bakımından ona itaat etmenin doğru olacağını gösteriyordu. Ülkücüleri çok savunan bir adamdı. Bu sol takımın komando kampları dediği gençlerin eğitildiği, tamamen Türk tarihinin öğretildiği, spor yapıldığı yerlerin organizasyonu Dündar Taşer tarafından yapılmıştır. Bu bakımdan büyük gayreti vardır.

         

        ■Atsız Bey’le üniversite camiasının arasında nasıldı?

         

        Y. HACALOĞLU- Arasının iyi olduğu adamları ben söyleyeyim, bildiğim kadarıyla: Mükremin Halil Yinanç’la arası iyiydi. Ondan sonra Ahmet Ateş’le arası iyiydi, Toktamış’ın babasıyla. Mesela Agâh Sırrı Levent’le arası iyiymiş. Agâh Sırrı CHP’li, dediğimde ilmi tarafı bulunduğunu söyledi. Bana kitaplarını gönderiyor, öyle sıradan bir adam değil dedi. Muharrem Ergin ile çok yakındı. Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Eröz ile ilişkileri iyi idi. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile çok fazla samimi olduğunu bilmiyorum. Hatta bir takım profesörleri falan gördükten sonra lisede hocalık yapan Orhan Şaik Gökyay gibi isimlerin niye üniversitelerde hocalık yapmadığını anlatır dururdu. Nihat Sami Banarlı, Fevziye Abdullah Tansel’in bir takım profesörleri cebinden çıkaracak ilme sahip olduklarını belirtirdi.

         

        ■Müstear olarak kaleme aldığınız Masonlar ve İsimler isimli eseriniz hakkında bilgi verir misiniz?

         

        Y. HACALOĞLU-Sözünü ettiğiniz kitabı gazeteci arkadaşım Ahmet Güner ile birlikte hazırladık, ama müstear kullandık. Onun adı İzzet Nuri Gün benimkisi Yalçın Çeliker idi. Adnan Menderes’in idam edilişinin birinci yılında idamlarla ilgili resimleri, ilk defa yazı işleri müdürü olduğum Yeni İstanbul gazetesinde yayımladık. Resimleri bir astsubaydan 500 lira karşılığında satın almıştık. Resimlerin çıktığı nüsha dönemin şartları içinde 100 binden fazla basıldı. Resimler yayımlanınca ertesi günü 38. Sayılı Tedbirler Kanunu’na muhalefetten ağır ceza mahkemesi kararı ile tevkif edildim. Şimdi İstanbul’un lüks otellerinden biri haline getirilen Sultanahmet cezaevinde üç ay yattım. Üçüncü duruşmada 7.000 lira kefaletle tahliye edildim, bilahare af kanunu ile dava dosyası düştü. Bu Türk basının ilk defa yapılan bir atlatma haberdi. Bir gece İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu 1944 Türkçülük Davası sanıklarının tutulduğu tarihi Sansaryan Hanı’nda kaldıktan sonra hapishaneye kondum. Masonlukla ilgili belgeler önce Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edildi. Belgeleri adını bilmediğimiz mason locasına kayıtlı bir şahıstan alınmıştı. Gazetede her locanın üyeleri resimleri hatta üye kayıt defterlerinde ki bilgiler resimli olarak gazetede çıktı. Bu tefrika gazeteye tiraj kazandırdı. Masonlardan bir takım açıklamalar gelmesine rağmen neşriyatın durdurulması yönünde herhangi bir baskı gelmedi. Türk müziği sanatçısı Alaaddin Yavaşça’nın loca kaydı gazetede çıktıktan sonra masonların genel merkezinden bu şahsın ihraç edilmesi sebebiyle artık üyeleri olmadığı bilgisi geldi. Müstear isimle çıkan kitabımız İsmail Dayı’nın sahibi olduğu Yağmur Yayınları arasında çıktı. Üç baskı yapan kitaptan herhangi bir telif ücreti almadım.

         

        ■Türk Ocaklarının 1986’dan sonraki yeni döneminin hep içindeydiniz, Bu çeyrek asrı Türk Ocakları açısından, Türk Ocaklarının milliyetçiliğe yapmış olduğu katkılar açısından değerlendirir misiniz?

         

        Y. HACALOĞLU- Türk Ocağı 86’da yeniden açılmaya başladığı zaman, tarihi Türk Ocağı binasında Başbakan Turgut Özal, açılışa geldi. Hatta bir de sergi vardı, makası ben verdim. Makas bir türlü kesemedi, kör bir makasmış. Anadolu’daki bir takım şubelerin açılışlarına Bakanlar geldiler. Bu da tabii millette Türk Ocağı’na bakış değişiyor, milliyetçi bir hava oluşuyordu. O zaman benim bildiğim kadarıyla Turgut Özal Türk Ocağına 50 milyon lira para verdi. Hatta ocağın kuruluşunun 80. yılı dolayısıyla Hilton’da resepsiyon verildi. Resepsiyona Turgut Özal ve bakanlar geldi. Ben arkadaşlara Başbakanı konuşturalım dedim. Resepsiyonda konuşma olur mu dediler. Biz konuşturursak olur dedim. Turgut Özal’a, efendim burada kürsü var, bir kaç cümle söylerseniz çok memnun oluruz dedim. Ama resepsiyon, olur mu deyince olabilir dedim. Orada güzel bir konuşma yaptı. Bu yakınlıktan sonra o dönemde tarihi binanın niye geri alınması için teşebbüse geçilmediğini kafamda soru olarak kaldı. Başbakanın bir sözü ile bu husus halledilirdi. Daha sonra teşebbüs edildi. Onun zamanında teşebbüs edilseydi, Turgut Özal binayı verebilirdi.

         

        ■25 yıllık dönemde Türk Ocakları, sempozyumlar, yayın organı olarak Türk Yurdu çeşitli özel sayılar yaptı. Genel olarak Türk Ocaklarının milliyetçiliğe bir faydası olmuş mudur?

         

        Y. HACALOĞLU- Çok faydası olmuştur. Niye faydası olmuştur? Bir kere Orhan Düzgüneş yirmi sene Türk Ocakları Genel Başkanlığı yaptı. Sonra 1,5 sene kadar Sadi Somuncuoğlu yaptı, 15 senedir de Nuri Gürgür Başkanlık yapıyor. Türk Ocağı Anadolu’da, Ankara’da, İstanbul’da, her tarafta şubeler açmaya başladı. Bu şubeler vasıtasıyla paneller, sempozyumlar yapılmaya başlandı, milliyetçilik fikri işlenmeye başlandı: Kitaplar yayımlandı, konferanslar oldu, televizyonlarda konuşmalar yapıldı. Bunlar çok faydalı oldu. Türk Ocağı bana göre son 15-20 senelik zaman diliminde çok faydalı işler yaptı. Ayrıca yeni bir genel merkez binası yapıldı. Bu bile çok önemli bir şeydir. İşte 100. yılını kutladığımız Türk Yurdu dergisi. Unutulmayacak hacimli sayılar çıkarıldı 12 sayı; her sayı 300-350 sayfadan aşağı değil. Bunları yapmak, bunları ortaya koymak başlı başına bir başarıdır. İnsanımızın içinde bulunduğu durumu dikkate aldığımızda Türk Ocağı güzel çalışmalar yapmıştır. Eksiği yok mudur? Daha güzel şeyler yapılamaz mıydı? Bu iş bir gönüllü işidir, gönüllü kuruluştur. Gönüllü işler de ancak bu kadar yapılabilir.

         

         

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele