“Türk Milliyetçiler Derneği”nden “Türkiye Milliyetçiler Cemiyeti”ne

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

         “Milliyetçiler Derneği”nin Kuruluşu

         

        Millet tanımımız” ve anlayışımızla birlikte “milliyetçiğimizin dünden bugüne nasıl bir süreç izlediğini bilmek”, bugünden geleceğe daha sağlıklı bakmamızda önemli ipuçları vereceği gibi, - “Yeni Anayasa Çalışmaları”nın konuşulduğu zamanımızda - yarınları kurmada yetki ve sorumluluk sahibi olanlarımıza da yardımcı olabilir, düşüncesindeyiz. Buradan hareketle, düşünce tarihimizden yeni birkaç sayfayı daha açmak niyetindeyiz.

         

        Bizde her zaman yapıla gelen odur; fikirleri ve onların etrafında oluşan sosyal örgütlenmeleri yasal yollardan engellemek kolay bir çözüm şekli zannedilir, oysa çok geçmeden yanlış olduğu fark edilir. Türk Milliyetçiler Derneği’nin 1953 Nisan’ında mahkeme kararıyla temelli kapatılmasıyla da aynı yanlış yapılır; nitekim hemen ardından, merkezi İstanbul’da olmak üzere yenisinin kurulması çalışmalarına başlanır.[1] İlk planda dernek adının hem öncekini çağrıştırması, ama hem de kapatılmasına meydan verecek “hukukî bir muvazaadan kaçınılması” düşünülür. “Milliyetçiler Derneği” adı bu ihtiyaçlara cevap verir nitelikte görülür. Gaye maddesi, Üniversite’de birisi hukuk diğeri edebiyat talebesi olan Ferruh Bozbeyli ile Orhan Okay tarafından özenle hazırlanır. Şöyle denir: “Gayesi”, “Milletimizi vücuda getiren kıymetlerin muhafaza ve tekâmülüne hizmet etmek ve tarih şuuruna, ilim zihniyetine, feragat, fedakârlık, hak ve fazilet duygularına sahip örnek Türk Milliyetçileri yetiştirmektir.” Bu tüzükte, kapatılan Türk Milliyetçiler Derneği’nin tüzüğünde olduğu gibi ayrıca bir “millet tanımı”na gidilmiyor, ama “gayesi”ndeki “milletimizi vücuda getiren kıymetler” ibaresiyle, öncekindeki “unsurlar”ı çağrıştırmak istedikleri şüphesizdir. Türk Kültür Ocakları’ndan beri milliyetçi derneklerin arka planında bulunup zamanın İstanbul’unda “milliyetçi gençlerin ağabeyi” sıfatıyla anılan “Elbistanlı Rahmi Eray” (Rahmi Ağabey) bu derneğin de hazırlık kadrosunun önemli isimlerindendir. Rahmi Eray’ın da tecrübesi ışığında gayet yalın ve teferruatsız bir tüzük hazırlanır ve İstanbul Valiliği’nce - istemeyerek de olsa - kabul edilir.[2] Tarih: 3 Temmuz 1953.

         

        Çemberlitaş’ta, eski Atik Ali Paşa Medresesi’nin (aylığı 50 liraya kiralanmış) bir odasında, 20-25 kişinin oturabileceği genişlikteki Dernek; mefruşatı bir masa, birkaç sandalye ve 20 civarında tabureden ibaret, kışın ısınma diye bir derdi olmayan (!) ilginç bir mekândır; bu yüzden hocalar paltolarına bürünerek seminer verirler.[3]

         

        Ve kurucuları: Mehmet Emin Alpkan (serbest meslek, sonra matbaacı), Ahmet Ferruh Bozbeyli (İ.Ü. Hukuk Fak. talebesi, sonra avukat, siyasetçi - TBMM. Bşk, Demokratik P. Gen. Bşk.), Hüsnü Demirkıran (Yük. Ekon. ve Tic. talebesi, sonra serbest muhasip), Celâl Erçıkan (İ. Ü. Tıp talebesi, sonra prof.), Cemâl Külahlı (İTÜ talebesi, sonra mühendis, siyasetçi - Bakan.), Orhan Okay (İ. Ü. Edebiyat talebesi, sonra prof.), İdris Yamantürk (Yüksek mühendis, sonra iş adamı.)

         

        Milliyetçiler Derneği, 1953 yazında kurulup Mart 1964’de yapılan kongresindeki bölünme olayına kadar -bir zamanlar Türk Ocakları’nın yüksek faaliyet dönemi hariç– sanırım milliyetçi derneklerin en faal örneklerinden birini vermiştir. Hem de öylesi mütevazı, şube sayısı son derece sınırlı tutulmuş, üstelik bugün için gülünç denecek imkânlarla. Bu devrede, Derneğin birçok faaliyet ve çalışmalarına bizzat iştirak eden 20. yüzyıl düşünürlerimizden Nurettin Topçu’nun büyük hizmetleri olur”[4] (Topçu, teşkilatın âdeta mânevî lideri kabul edilmektedir). Bu cümleden olarak, kuruluşundan on yıl sonra Derneğin faaliyetlerinin anlatıldığı bir broşürde Nurettin Topçu’nun kaleminden çıktığı fark edilen  “Önsöz”de, işaret taşları ya da ilke niteliğinde ifadeler kullanılmaktadır. “Millî kültüre hizmet” amacından söz edilerek başlansa da “gaye”lerinin bundan ibaret olmadığı açıkça görülmektedir. Dâvalarının “bütün memleket münevverlerini hakikatin ışığı altında toplayabilmek” olduğu, seçtikleri “ruhçuluk dâvası”nın “hukukî, ahlâkî, iktisadî esaslarını” araştırırken, Doğu ile Batı’nın ilmî görüşlerine ayni önemi verdikleri, ilim ve fazilet temellerine dayanan milliyetçilik anlayışlarının özünde “kin ihtirasını değil, Hakk’a hizmet ve feragat emellerini” aradıkları, “insanlığın hiçbir zümresine, cephesine karşı düşmanlık dâvası gütmeyen aşk ile telkin yolunu cihad” kabul ettikleri, ard arda sıralanmakta. Devamında, “bütün(lük) şuuruna” sahip gençliğin tek bayrak altında toplanacağı inancından da bahsedildikten sonra “şiarımız, bizden olanlara hizmet, bizden olmayanlara hürmetle tahammüldür” denmektedir.[5]  

         

        Burada ilk bakışta dikkat çeken bir husus, çok özel bir milliyetçilik yorumuyla karşı karşıya olduğumuzdur. Hemen bütün milliyetçiliklerin - şimdiki moda deyişle - bir “öteki unsur” üzerine kurulmak istendiği bilinir. Bu “öteki unsur” gerçi Batıda millet ve milliyetçiliklerin oluşum safhasına göre farklı farklıdır. Fakat genel bir âmil olarak, Nurettin Topçu’nun ifadesiyle "merhametsiz bir milliyet anlayışı"ndan kaynaklanan maddeci felsefe, önce Avrupa milletlerinin birbirlerine düşmanlığını, sonra da dışarıdaki ülkelerin sömürülmesi sonucunu doğurur.[6] Yani, birbirine düşman “ötekiler”, Avrupa’daki milliyetçiliklerin temeli sayılır. Keza, her iki Dünya Savaşı’nın da arkasında “kendi milletlerini yükseltmek için” bu, “ötekine hükmetme” ve “daha ötedekileri sömürme” arzusuyla karışık bir tür “milliyetçilikler” olduğu bilinir. Oysa Topçu, ülkesinde manevî lideri kabul edildiği bir Milliyetçiler Derneğinin temellerini hemen ayni zaman diliminde - İkinci Dünya Savaşı’nın külleri henüz soğumuşken - “ötekine düşmanlık” esasına dayanmayan, “insanlığın hiçbir zümresine, cephesine karşı düşmanlık dâvası gütmeyen” bir anlayışla kurmak istiyor. Öyle bir milliyetçilik düşünün ki, “aşk ile telkin”i hizmet yöntemi saysın ve faaliyetlerini “cihad” kavramı üzerine bina etsin!.. Yeni kurulan bu Derneğin -özellikle Topçu’nun şahsiyetinden kaynaklanan sebeplerle- Türk Milliyetçiler Derneği’ne nazaran daha “ruhçu” ve (“mukaddesat” vurgusu güçlü olmakla) “moral değerlere daha çok düşkün karakteri” apaçık gözükmektedir. Nitekim onun bu vasfı, on yıllık çalışma sürecinde bütün faaliyetlerine sinmiş olarak karşımıza çıkacaktır.

         

        Derneğin, ağırlıklı olarak bu çerçeve içerisinde, zamanın önemli simalarının katıldığı bazı faaliyetlerinden örnekler verirsek, yukarıdaki iddialarımızın ne kadar haklı olduğu görülebilir. (Bkz: Ek Metin-A)

         

         

        Başbakan Menderes’e Çekilen Telgraf Meselesi

         

        Okuyucuların aklına şöyle bir soru gelebilir: Derneğin faaliyet döneminde 1960 İhtilâli’ne kadar ülkede “sağ ve muhafazakâr” bir iktidar bulunduğuna göre, bu DP iktidarıyla, “milliyetçi-mukaddesatçı” ilkelere sahip olmakla “sağda” gözüken Milliyetçiler Derneği arasındaki ilişkiler nasıldı?

         

        Dönemin tanıklarından İsmail Dayı’ya göre, Nurettin Topçu, DP’nin “inkıraza uğrayacağını” daha 1952-1953’te toplanan I. Ahlâk Kongresi’nde anlar ve bunu dile getirir. Topçu, “Onların barajlardan, yollardan, fabrikalardan bahsettiklerini, bunun heyecanını duyduklarını, ama kültür meselesine eğilemeyeceklerini” söyler. Hoca, 1950’de işbaşına gelen kadronun aslında samimi olduğuna inanır. Fakat İ. Dayı, daha sonra bu kadronun idaredeki ağırlığını kaybettiği ve etkinin Ahmet Emin Yalman düşüncesinde olanlara geçtiği kanısındadır.[7]

         

        1960 İhtilâli’ne yaklaşan günlerde Dernek ile DP İktidarı arasında şöyle bir olay yaşanır: Tam da İhtilâl arifesinde, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın –mânidar bir şekilde- “olayların elebaşı rolündeki sanıkları dahi salıverdiği” bir sırada, DP Hükümeti sivil örgütler ve gençlik desteği bakımından yapayalnız kalmıştır - Komutan’ın da “Komite”ye dâhil olduğu sonra anlaşılacaktır. Hatırlanacağı üzere (Derginin 289. sayısındaki bölümde genişçe arz ettik), DP İktidarı bu derneğin selefi durumundaki Türk Milliyetçiler Derneği’ni, haksız yere, bir bakıma sudan bir bahaneyle (Malatya’da A.E.Yalman’a yapılan suikast teşebbüsü yüzünden) 1953 Nisanında kapatmıştı. İktidarın o zamanki fahiş hatasına rağmen, şimdi İhtilâl’e giden yolda, “İnönü CHP’si + Bir Kısım Askerler + Sol Basın” ittifakının eseri tehlikeli gidiş karşısında, Milliyetçiler Derneği olarak Başbakan Menderes’e bir “bağlılık telgrafı” çekilir. Menderes ertesi gün mukabil telgrafla şu duygulu cevabı verir: “Türk Milleti’nin gerçek evlatları sizlersiniz. Demokrasiye indirilmek istenen darbeyi sizlerden aldığımız güç ile önlemeye çalışıyoruz.” Ezel Erverdi’nin ifadesiyle, Başbakan yedi yıl sonra bir hakikati anlamıştır”; ama ne yazık ki, (27 Mayıs sabahı itibariyle) “hem millet hem de kendisi kaybetmiştir.”[8] 

         

        İhtilâl sabahı saat altıda, kendisini ziyaret eden Dernek mensubu Ferruh Bozbeyli ile İsmail Dayı’ya Topçu, “çok önemli anlar ve günler yaşıyoruz. Bunları anında zapt etmelisiniz, yazmalısınız. Bu hareket Türkiye’yi en az yirmi yıl geriye götürecektir” der ve darbeyi 1908 Meşrutiyet hareketine benzetir.[9]

         

         

        “Milliyetçiler Derneği”nden “Milliyetçiler Cemiyeti”ne Doğru

         

         Milliyetçiler Derneği, 27 Mayıs 1960 İhtilâli’ne kadar İstanbul’da merkez dâhilinde tek şube olarak çalışırken, İhtilâlle birlikte diğer dernekler gibi o da kapanır; 1961’de ise tekrar açılır. Yeniden açıldığında belki de o günkü psikolojik şartlar gereği derneğe rağbet artar, şube açılma talepleri başlar. İlk şube, Cemil Kıvanç’ın başkanlığında, üniversiteli gençler eliyle İstanbul’da kurulur. Dr. Ayhan Yücel, hazırlıksız olarak hızla Anadolu’ya yayılmaya karşıdır.[10] Nurettin Topçu ve onun gibi düşünen gençler, “Türkiye’ye yayılmak, arayış içindeki insanlara yol göstermek için gelen şube açma tekliflerine” müspet cevap vermekten yanadırlar. Anadolu’da 1963’te - 9 ay içinde - 12 şube açılır.[11]

         

        Bu arada Nurettin Topçu’nun, yazılarında yer yer –başında “İslâmî” ve “ruhçu” sıfatları da olsa– “sosyalizm” kelimesini kullanması, hoşnutsuzluklar yaratmaya başlar. Topçu, “sosyalizm” kelimesini aslında on yıldan beri kullandığı hâlde, son zamanlarda buna tepki olarak “zemzeme katran karıştırılıyor” diyenler bile çıkar. Nihayet Mart 1964’de yapılan Milliyetçiler Derneği kongresinde olağanüstü bir hava oluşur; Bursa Şubesi’nin önayak olduğu bir başkaldırış yaşanır ve Divan Başkanı, doğrudan Nurettin Bey’e hitaben “biz Müslüman’ız, sosyalist değiliz” gibi sözler söyler, yakışıksız hareketler yapar. Yedi-sekiz kişinin yürüttüğü bu hareket, Anadolu’dan gelen delegelerin şaşkınlığı arasında sonuç alır ve bu grup tarafından kongre kazanılır. Nurettin Topçu, fevkalâde üzülmüştür (ertesi sabah ziyaretine gelenler, dudağını uçuklamış görürler). “İyi ki, Rahmi (Eray) bugünleri görmedi” der. Hoca’ya bağlı olanlar bu hadisenin etkisiyle, Milliyetçiler Derneği’nden ayrılıp Kasım 1964’de “Türkiye Milliyetçiler Cemiyeti” adlı yeni bir dernek kurarlar.[12]  

             

         

        “Türkiye Milliyetçiler Cemiyeti” ve Kuruluş “Manifesto”su

         

        12 Kasım 1964 tarihinde, ana nizamnamesi (tüzüğü) ilân edilen Türkiye Milliyetçiler Cemiyeti, söze başka derneklerde pek görülmeyen, “manifesto”ya benzer bir giriş ile başlamaktadır. Özetle: Dernek, “Türkiye sınırları içinde, milliyetçilik fikir ve dâvasını yaymak için kurulmuş bir fikir ve ahlâk cemiyetidir.[13] Gayesi, “Türk Gençliği’nin kendi mâzi ve mukadderatına bağlı, insanlığın yüzyıllar içerisinde ortaya koyduğu fikir ve ilim eserine minnettar, asil bir ruh ve ahlâk disiplini ile yetişmesine hizmet etmektir. (…) Benliğini millet ve mukaddesat aşkına feda eden faziletli, gösterişsiz, kurtarıcı elini düşmanlarına bile uzatıp onları da kurtarmasını bilen bir hizmet ve hakikat ordusunun teşkilatlanmasıdır.” Derneğin kurucuları, gençlik hareketlerine ve ihtilâllere nasıl bakıyorlar? “Her biri kendine bir başka menfaat ve iktidar temini yolunda ve çeşitli iddialarla ortaya atılan birçok gençlik teşekküllerinin yanında biz, her şeyden önce kendi ruhlarımızı yoğurmak için çalışacağız ve bu yolda birbirimize ışık tutacağız. Nümayişlerden ve putperestlik taassuplarından uzak duracağız; ihtilâlci hareketlerden nefret edeceğiz. Türk çocuğunu vazifeye bağlılık, samimiyetle inananlara itaat, zulme isyan duygularıyla yetiştirmek hedefimizdir.” Hangi insanı esas alıyor ve ideolojilere nasıl bakıyorlar? “Bağlı olduğumuz millet cemiyetinin asil ve büyük insan tipi, Anadolu köylüsüdür. (…) İçtimaî nizamda, ruh ve imanımızı yok etmeyi hedef tutan komünizme olduğu kadar, mason dâvasını bütün dünyada olduğu gibi Anadolu’da da yaşatmakta olan kapitalizme karşıyız. Kurtuluşumuzu dışarıda değil, kendi mâzi ve mukadderatımızın zemininde arayacağız. Çeşitli adlarla milliyetçilik savunan (ırkçı, Turancı, garpçı, kozmopolit, sermayeci, menfaatçi, hurafeci, ithamcı, saldırıcı, ihtilâlci) zümrelerin dışındayız.” Peki, Kurucular, milliyetçiliği nasıl tanımlıyorlar?.. “Milliyetçilik, bütün bu (olumsuzlukları zikredilen) çerçevelerin dışında barınan, sonsuzluğa çevrilmiş bir hakikat aşkı ve insan sevgisidir.” (Vurguları tarafımızdan yapılmış bu ifadelerin yine Nurettin Topçu’nun kaleminden çıktığı her satırından belli.)

         

        Esas gaye, bir bakıma yukarıdaki girişte bulunmasına rağmen, tüzüğün ikinci maddesinde formel olarak da şöyle ifade edilir: “Türk Gençliği’ni, ilim, sanat ve ahlâk meseleleri üzerine düşündürmek, millî ve manevî değerlerin, örf, âdet ve ananelerimizin korunmasına ve tekâmülüne çalışmak, karşılıksız sevgi ve saygıyı telkin etmek suretiyle Türk Milleti’ne hizmet etmektir.

         

        Burada bir parantez açıp Derneğin nelere bağlı, nelere karşı olduğunu tasnif edersek, dünya görüşünü anlatmak bakımından daha faydalı olacak sanıyoruz: Tük gençliğinin milletinin geçmiş (mazi) ve mukadderatına, mukaddesatına, düşmanına bile el uzatacak kadar diğerkâmlığa, vazifeye, samimi inanca,  ahlâkî disipline bağlı; insanlığın fikrî ve ilmî eserlerine minnettar olacak şekilde yetiştirilmesi… Bir de “Anadolu”ya, bizzat “Anadolu Köylüsü”ne yapılan vurgu dikkat çekici... Köylü, toplum için “asil ve büyük insan tipi” nitelemesiyle “model” gösterilmekte.[14] Derneğin fikren karşı oldukları: İnsanın içini boşaltan gösteri hareketleri[15], her çeşit taassup ve zulüm, nihayet, kapitalizm, kozmopolitizm kadar, “ırkçılık, Turancılık ve ihtilâlcilik”…

           

        Derneğin Kurucuları:

         

        Ercüment Konukman (Dr. Üniversitede asist.; sonra prof.; Özal döneminde Bakan), Ezel Erverdi (Tıp talebesi, sonra dr.; yayıncı), Muzaffer Civelek (İ.T.İ.A. talebesi, sonra prof.), Abidin Işık (İTÜ. Mak. talebesi, sonra mühendis), Cemil Kuanç (Kıvanç) – (İ.Ü. İktisat talebesi, sonra prof.; M.E.B. müsteşarı), Turgut Yemişçi (İ.Ü. İktisat talebesi, sonra iktisatçı), Fikret Sevsen (avukat).[16]

         

        Bu kurucu heyet ve sonradan görev alanların -hocaları başta olmak üzere- yanlarına aldıkları zamanın olgun veya genç şahsiyetleriyle katıldıkları kültürel faaliyetler de meraka değer. (Bkz: EK METİN-B)

         

        Konumuz özellikle millet ve milliyetçilik olduğuna göre, bu derneğin önce nasıl bir milliyetçilik anlayışı öngördüğünü tahlil etmek gerekiyor. Hatırlanırsa, 1950 başlarındaki bütün milliyetçileri birleştirdiği izlenimini veren Türk Milliyetçiler Derneği, ağırlıklı olarak “Türkçüler” ile “Anadolucular” arasında bir birlik sağlamış görünüyordu. Bunda, zamanın önde gelen “Anadolucu milliyetçileri”nden Remzi Oğuz Arık’ın birleştirici tavrıyla o zamanki kongrelerde rol oynadığı anlaşılan etkin rolünü unutmamak gerekir. 1951 yılı 28 Ekim’inde Ankara’da toplanan Türk Milliyetçileri Hazırlık Kongresi’nin (İstişârî Toplantı) sonuç bildirisini bizzat kaleme alan da toplantıya başkanlık eden Remzi Oğuz Arık’tır.[17] Ancak parantez açarak şu hususu belirtmekte yarar var: O günkü şartlarda milliyetçiler arasında sağlanmış gözüken ittifak, şüphesiz teorik planda, yani inandıkları farklı milliyetçilik anlayışlarından tamamen vazgeçerek herkesin tek bir görüş etrafında toplanması demek değildir. Sadece güç zafiyetine yol açan lüzumsuz tartışmalardan uzak durarak temel ilkeler etrafında birlik sağlama endişesidir ki, bu amaç rahmetli Remzi Oğuz Arık’ın herkeste saygı uyandıran idealist kişiliği ve ilmî otoritesi sayesinde bir müddet – belirli ölçüde - gerçekleşmiştir. 1960 sonrası ise, ağır sosyal ve ideolojik tartışmalar ortamında gerek “sağ”da gerekse “sol”da herkesin ayrıntı derecesinde kendi dâvasına sarıldığı ve o yüzden II. Meşrutiyetten günümüze, ne kadar sosyal ve siyasî akım varsa hepsinin - yeni renklerle de çeşitlenerek - su yüzüne çıktığı yıllardır.

         

         

        Anadolucu Milliyetçilik ve Temelleri

         

        Türkiye Milliyetçiler Cemiyeti’nin öne çıkardığı Anadolucu milliyetçilik anlayışı da bilindiği gibi, II. Meşrutiyet değilse bile Millî Mücadele yılları ve Cumhuriyet’in başlangıcına kadar giden bir tarihe sahiptir. 1921’de Yahya Kemal’in öncülüğünde yayımlanan Dergâh dergisi ve 1924’te Anadoluculuk fikri etrafında toplanmış bilim, sanat ve siyaset adamlarının desteğiyle çıkan Anadolu mecmuası bu anlayışın temellerini oluşturur. Özellikle iki ismi burada hatırlamak gerekir: Birisi -Fustel de Coulange, Camille Julian, Albert Sorel gibi -çağdaş Fransız tarihçilerinden etkilenen, ayni zamanda büyük şair ve yazarlarımızdan- adını andığımız- Yahya Kemal’dir. Hareket noktası ise Camille Julian’ın “Fransa’nın toprağı bin yılda bir Fransız milleti yarattı...” sözüdür. O bu söz için “beni, milliyetimizin ve vatanımızın oluşmasına dair dağınık düşüncelerden birdenbire, yeni bir istikamete sevk etti” diyor. Yahya Kemal, tıpkı Fransız milletinin teşekkülü gibi, 1071’den bu yana Selçuklu ve Osmanlı asırları içerisinde bu toprakların da Anadolu, Rumeli ve İstanbul’da, sekiz-dokuz yüz yıl içerisinde manzarası, mimarisi, dili, devleti ve bütün medeniyetiyle yepyeni bir millet yarattığına inanır.[18] İkinci anmamız gereken isim ise, başka etkiler altında değil, bizatihi Türk tarihinin tetkikinden çıkardığı sonuçtan hareket eden ünlü Ortaçağ tarihçimiz Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’tır. O da, daha 1924’te Anadolu mecmuasında yazdığı makalelerde “millî tarihimizin adını ve sınırlarını” gündeme getirmiştir. Mükrimin Halil Bey’e göre, her ikisi de birer hânedan isimleri olması hasebiyle ne Selçuklu, ne de Osmanlı milletinden söz edilemeyeceğine göre, bir Selçuklu ve Osmanlı (keza bir Karamanlı ve Dulkadirli) tarihlerinden de söz edilemez. Dolayısıyla ancak bir “Türk Tarihi”nden söz edilebilir. Fakat  “Türk Tarihi” de, bütün dünyanın muhtelif kıtalarında yaşayıp gelmiş geçmiş bütün Türk kollarına ait olaylardan bahisle büyük ve âlemşümûl bir konuyu ihtiva eder. O halde bu isim de özel olarak bizim “millî tarihimizin adı” olamaz. Selçuklu ve Osmanlı hânedanlarının kurdukları “millî birlikler” sayesinde “Anadolu Türkü”nün cihangirliği başlamış ve bu dönemlerde kıtaları fethedenler, Rumeli’den, Suriye’den, Yemen’den, Mısır’dan Kuzey Afrika’ya kadar bu topraklara hükmedenler hep Anadolu Türkleri olmuştur. O halde millî tarihimizin adı, bütün bu coğrafyalarda geçmekle “Anadolu Türkleri Tarihi” veya sadece “Anadolu Tarihi”dir. Mükrimin Halil Yinanç’a göre, bu anlamda bin yıllık tarihe ve meydana getirilmiş olan hazır bir vatana sahip milletimizin, diğer Türklerden ayrı bir devleti, tarihi ve medeniyeti vardır.[19]  

         

        Yahya Kemal ve Mükrimin Halil’in bu görüşlerini geliştiren birçok bilim ve fikir adamı olmakla birlikte, biz bu bağlamda temsil kabiliyetlerinin en yüksek olduklarını düşündüğümüz ve yukarda da sıkça zikrettiğimiz iki örnek şahsiyete dönmek istiyoruz: Remzi Oğuz Arık ve Nurettin Topçu. Bu konuda yayımladıkları ilk yazıların tarihleri birbirine yakın olsa da (1939, 1942) fikirlerinin daha önce teşekkül etmiş olması ve henüz Paris’teki beraberlikleri sırasında Topçu’yu cezbetmesi bakımından Remzi Oğuz’a öncelik vermek gerekiyor.  

         

         

Anadoluculuk ve Remzi Oğuz Arık

 

        Remzi Oğuz Bey, bir toprağın nasıl vatan olduğuna dair görüşleriyle meşhurdur: İlkel insanı, ilk insanı toprağa bağlayan midesi idi. Bunun için dövüşmüşlerdir de. Fakat bunlar, vatanın doğuşunu göstermez. “Ne zaman ki bu insanlar, bu topraklar üstünde sağladıkları menfaate eş, hatta üstün menfaatleri kendilerine vaad eden, temin eden yurtlara kendi topraklarını tercih edecek bir anlayışa kavuşurlar, işte o zaman vatan doğuyor demektir. Kendimize madde olarak menfaat temin etmediği zaman bile yoluna can verilebilecek toprak; işte vatan budur!” Peki, insanların, menfaatlerinin üstünde yoluna can verebilecekleri bu toprakta ne gibi unsurlar yaratılmıştır? Tek kelimeyle, hatıralar…  “İnsana yaşamanın değerini, tadını, mânasını, gayesini çizen hatıralar. Bunlar olmadıkça insanın toprağı vatan edinmesi,  imkânsızdır. Onun yoluna -kendi gönlü ile- can vermesi imkânsızdır. (…) Hatıraların yumağı: Buna tarih diyoruz. Yaşayan nesiller bu yumağı çözerler, çözerler, şuurlarının gergefinde işlerler: Vatan denen büyük gerçek böyle doğar.”  O sebepten, vatanların kuruluşu, tarihe, yani yazıya bağlanır.[20] Anlaşıldığı üzere Remzi Oğuz’da vatan, soyut yahut çıplak bir toprak parçası asla değil!.. Ya nedir? Üzerinde kan akıtılan, can verilen, yani tarih yapılan ve yaratılan toprak. Bu bağlamda yazısının bir yerinde o da Mithat Cemal’e atıf yapar:

         

        “Toprakları toprak yapan üstündeki kandır,

        Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

         

        Remzi Oğuz Arık, kendisinin başkanlık ettiği 1951 yılı 28 Ekim’inde yapılan Türk Milliyetçileri Derneği’nin istişarî toplantısı öncesinde, 28 Nisan 1951 tarihinden başlayarak Ankara Radyosu’nda haftada bir, milliyetçilik üzerine bir seri konuşma yapar. 1954 yılında “Türk İnkılâbı ve Milliyetçiliğimiz” adıyla kitaplaştırılan, aslında bütün bir konferansın bölümlerinden ibaret olan bu konuşmalara baktığımız zaman, o güne kadar milliyetçilik üzerine yazmış olduğu makalelerinin bir özetini görüyoruz. Osmanlı’nın son yıllarındaki azınlık milliyetçilikleri ve bunun Türk Milleti’ne neye mal olduğu, imparatorluğun hangi şartlarda yıkıldığı ve cumhuriyet ile birlikte milliyetçiliğin aldığı yeni şekiller;  yer yer tenkitleriyle beraber Türk Ocakları ve Türkçülük ideolojisinin görevi ve benzeri konular bu konuşmalarda ayrı ayrı ele alınır. Nihayet Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber gelinen noktayı şu cümlede özetler: “Artık; vatan Türk Vatanı; millet Türk Milleti; devlet Türk Devleti’dir.” Ardından yorumlar: “Bu çok basit görünen gerçekleri, içimizde açıkça duymak, herhangi bir korkuya, compromis’ye (uzlaşmaya, tavize) yer bırakmadan dilimizde söyleyebilmek için 900 yıl beklemiş bulunduğumuzu düşününüz: O zaman bu çok basit gerçeklerin ne büyük nimetler olduğu anlaşılır. (…) Bugünkü millete “Türk Milleti” deyişimiz, bir soy aslını hepimizin kabul ettiğini göstermektedir. Fakat bu milliyetçilik, tarih içinde bu soyun, kendisine katılanlarla birlikte yarattığı kültürü şimdiki varlığının büyük dayanağı biliyor. Bu itibarla da şimdiki milliyetçiliğimiz, kendimize mal ettiğimiz ve bizim kalan insanları, bizim saymakta tereddüt etmeyen bir karakter taşımaktadır.[21]  Böylece Anadolucu Milliyetçilik hareketinin milliyetçiliğin temel faktörü olarak, toprağı (coğrafyayı) öne çıkarmasına rağmen soy unsurunu da gözden ırak tutmadığını anlamaktayız. Fakat bütün mesele, soydan ne anlaşıldığını ortaya koymaktadır. Yine burada, bir önceki yazımızda önemsediğimiz, Türk Milliyetçiler Derneği’nin “soy tanımı”nı hatırlıyoruz. Ne demişlerdi soy için? “Tarihî ve içtimaî menşe birliği” Remzi Oğuz ne diyordu az önceki satırlarda? “Tarih içinde bu soyun, kendisine katılanlarla birlikte yarattıkları”ndan bahsediyordu. Biz ekleyelim: “Tarih içinde” ve şüphesiz “içtimaî (sosyal) kaynaşma” hâlinde… İşte bize göre en gerçekçi olan soy telakkisi bu olsa gerek. Batı kaynaklı rasizm (ırkçılık) ideolojisi çerçevesindeki bir soy telakkisi, aynı zamanda “şu veya bu soyun üstünlüğünü öngörmesi” dolayısıyla Remzi Oğuz’da “megalomani” sıfatıyla anılmakta, buna dayalı milliyetçiliğin de insanlığın başına bela olduğu hatırlatılmaktadır. Ona göre, yalnız soyu esas alanlar; milleti tamamiyle muayyeniyete (belirliliğe) bağladıklarına inanırlar. Hâlbuki der, “dikkat edilirse bu belirliliğin menşei tesadüften başka bir şey değildir. Çünkü hiç kimse içinde yetişeceği soyu; doğacağı anayı babayı seçmekte serbest olmamıştır.” Ve ekler: “Fakat bir soy meydana geldikten sonra artık bellidir, belli bir içtimaî hadisedir[22]. Sonuç olarak Remzi Oğuz milleti, ne sadece - Gökalp gibi - kültür birliğiyle, ne de  - Batılı ırkçılar gibi -  soy birliğiyle açıklıyor; fakat “soy aslına dayanan, kültür birliğini benimsemiş insan kütlesidir” diye tanımlıyor. Yani, Türk milleti “Türk soyundan gelenlerle birlikte, bu soyun yarattığı kültürü benimsemiş, bu kültür hayatını benimsemiş, bu kadere katılmayı benimsemiş olanlardan meydana gelir.” (Bu anlamda, Sokullu Mehmet Paşa’yı örnek verir.)[23] O sebeple milletimizi tanımlarken somut üç önemli unsuru dâhil ediyor: Tarih birliği, kader birliği, özellikle de vatan birliği. Burada da Gökalp’ın sınırları belirsiz “Turan” adlı vatan tasavvuruna karşılık, somut bir vatan tanımı yapıyor: “Meriç’ten Ağrı dağına kadar uzanan yekpare Anadolu coğrafyası..” [24]

         

        Yeri gelmişken, Remzi Oğuz acaba Turancılık hakkında –şu, Türk Milliyetçiler Derneği’nin sonuç bildirisindeki nispeten karşıt ifadesi dışında– özelde ne düşünüyordu?

         

        Her şeyden önce Remzi Oğuz, Turancılık ideolojisinin sistemleştiricisi Ziya Gökalp’ı hep “büyük idealist” nitelemesiyle anar. Gençlik döneminde (14-15 yaşından itibaren) Türk Ocaklıdır, ilk yazıları da Türk Yurdu’nda yayımlanır. Ama Nihal Atsız’ın dediği gibi O, sonuçta bir “Anadolucu idi” ve ekler; (ama Onun) “Turancılığı düşman sayan zavallılarla ilgisi yoktu.”[25] Remzi Oğuz’un Turancılık hakkında olmasa da o zaman için “Dış Türkler” hakkındaki görüşleri kesindir. Kendi kurduğu partisinin 1952’deki kongresinde Genel Başkan olarak şunları söyler: “Asya’da bütün bir Türklük,  kütleler hâlinde yahut birer birer yok edilmektedir. (…) Dünyanın 50-60 milyonluk büyük tarihî bir kavmi, ortadan kaldırılmak isteniyor. Hindistan, Pakistan, Afganistan gibi henüz insanlığını yitirmemiş milletlerin sınırları yurtlarından kaçan, dehşet içindeki Türklerin göçmenleriyle kaynaşıyor. (…) Bizim Türkoğlu Türk diyarımızda, bu Türk faciaları, Amerika radyoları kadar bile akis bulamamaktadır.” [26] 

         

          

Anadoluculuk ve Nurettin Topçu

 

        Nurettin Topçu’ya gelince; o belki de bu anlayışın hem sistematik planda en son temsilcisi, hem de onu fikrî-felsefî boyutla temellendiren en son düşünürüdür.

         

        Madem önceki makaleden beri ülkemizde milliyetçilerin “millet” ile “soy” ilişkisi üzerinde, bilinenden farklı yorumları üzerinde özellikle duruyoruz; 1950 ve 60’lı yıllardaki Milliyetçi Derneklerde çoğu zaman manevî lider konumunda görülmüş olan Nurettin Topçu, bu konuda acaba ne düşünüyordu? O, meşhur “Turancılık karşıtlığı”ndan öte, soy konusuna nasıl bakıyordu? Bir yerde şöyle der: “Soy meselesini, eski sınıflamalardan kurtararak, bir coğrafya üstünde aynı medeniyet seviyesinde insanların, aynı tarihî devirlerde kaynaşmalarından doğan birlikleri ele almak şartıyla böyle bir soydan insanların aynı bir toprağın mukadderatı ile kaynaşarak bir iktisat hayatı içinde birleşmesinden, en saf demekten korkmayacağımız milletler doğuyor. Alman milleti, Fransız milleti, İngiliz milleti, İtalyan milleti gibi. Bunlar, bozulmamış ve şu anladığımız mânada karışmamış milletlerdir.” [27]Görüldüğü gibi Topçu, soy konusunda “eski sınıflama” dediği fizikî-antropolojik tasniflerin sırf maddî ölçülerinden başka âdeta yeni kıstaslar öneriyor. Bunlar, kabaca ikisi maddî kıstas olarak ortak coğrafya (toprak, vatan) ile iktisadî hayat; ikisi de manevî kıstas olarak ayni tarihî-sosyal devir ile ayni medeniyet seviyesinden ibarettir. Dikkat edilirse manevî kıstaslar, ince farkları hesaba katmazsak teke de indirilebilir. Yani genellikle ayni medenî seviyeye sahip topluluklar, müşterek bir tarihî devri de yaşamış olurlar (tabiî, farklı örnekleri de bulunabilir). Demek oluyor ki düşünürümüz, soyların oluşumunda ayni toprak üzerinde benzer iktisat hayatını paylaşan toplulukların, hem de belli bir ölçüde sosyal gelişmişliğe ve medenî seviyeye ihtiyaç duyacağını, aksi takdirde ortak kaderi (mukadderatı) “paylaşma” ve nihaî “kaynaşma”da başarısız olunacağını öngörüyor. Burada, Topçu’nun soy oluşumundaki anahtar kavramı bize göre “ortak kader” yahut “mukadderat”tır. (Bu kavram Topçu’nun “kaderci” felsefeye sahip olduğu yorumuna yol açmaz; hareketi ve hürriyeti, “insanın kendi eliyle kendisini ve tabiatı değiştirmesi” olarak anlayan bir düşünür, kaderci olamaz. Ayrı bir konu.) Bir soy (yahut bir “soy”a mensup bir “aile”), her ne kadar kendi seçimiyle bir coğrafya üzerinde farklı soydan bir topluluğa (yahut aileyle) yakınlaşıyor, böylece yeni bir iktisadî-sosyal hayatı kabulleniyorsa da, “medenî seviye”nin de dâhil olmasıyla meydana gelen terkip (sentez), bazen iradeyi de aşan manzumelere yol açabilir; bu anlamda bir mukadderattan bahsetmek mümkündür. Ayrıca ortak kaderi paylaşma, topluluklar ya da aileler arasında birlik ve ahengin de zaten ön şartı değil midir? İşte bütün bu birleşmelerle geçekleşecek yeni manzume ve sosyal oluşumlar, soylar için de yenileşmeler, sonuçta kaynaşmalar şeklinde olacaktır elbette.

         

        Burada bir parantez açalım: Türk Yurdu’nun 100. Yıl Özel Sayılarından birinde (Eylül 2011, S: 289) İkbal Vurucu kaleminden “Anadolucu Türk Milliyetçilerinde Milliyetçilik Algısı” başlıklı, tarihî seyri de çok iyi veren kapsamlı ve önemli bir makale yayımlandı. Orada Topçu’nun “evlilik yoluyla da soyların karışmasına olumlu bakmadığı” yazılmakta ve delil olarak düşünürümüzün “yabancı soyların birleşmesinin aileyi çürüteceği”ne dair satırları verilmekte. Sonra yazardan şu alıntı yapılmakta: “Başka soylara bağlanan bu insanlar, bir vazife ve merhamet ocağını mı yakacaklar?  Bu yabancı soyların çocuklarının ülkü yaratmaları imkânsızdır. Eğer aile bir iktisat, bir terbiye, bir din ve dilek müessesesi ise ve bir geleneğin temellerini kuruyorsa bunu, yabancı soylardan gelme, yabancı menfaatlere bağlı, yabancı gelenek çocuklarının birliğinden beklemek beyhudedir.”[28] Bizce yadırganacak fazla bir şey yok ve yukarıdaki tahlilimiz kabul ediliyorsa eğer, gayet açık. Çünkü o, idealist bir filozof olarak aileyi de “ülkü yaratan bir vazife ve merhamet ocağı” saydığına göre, birleşecek ailelerin bir terbiye, bir din ve dilek bakımından “birbirine yabancı” olmasını nasıl hoş karşılar? Ayrıca düşünürümüzün, “yabancı gelenek çocukları”ndan kastettiği de işte yukarda anılan, soyların oluşumunda manevî etken kabul ettiği “medenî seviye”dir. “Soy” ile “aile”yi birbirinin yerine koyarak düşünürseniz, hüküm açıkça anlaşılır. Topçu’nun birbirine “yabancı” saydığı soylar ve aileler, gerek meslek ve meşrep olarak gerekse medenî seviye olarak “ayrı dünyalar”ın zümre ve insanlarıdır. Klasik dönem Avrupa medeniyetini yıkan kuzeyin “barbar kavimleri” ile Klasik dönem İslâm medeniyetini alt-üst eden doğunun Moğol güruhunu hem Avrupa hem biz “yabancı soylar” saymıyor muyuz?  Bu arada, Nurettin Topçu Osmanlı Sultanları’nın yabancı soydan hatunlarla evlendiğini bilmiyor olabilir mi? Ama mâlum, evleninceye kadar Sarayda tâbi tutuldukları Osmanlı-Türk terbiyesi onları birer “yabancı soy” özelliğinden âdeta arıttıktan sonra!.. (Bunun istisnaları olsa da büyük çoğunluğun böyle olduğunu hep biliyoruz.) İkbal Vurucu ve benzer araştırmacıların hatalarının sebebi, Topçu’nun bütün felsefesini göz önüne almadan (yahut bilmeden), - iyi niyetlerine rağmen – ona ait parça meseleler hakkında fikir yürütmeleridir. Sonuçta İ. Vurucu’ya ait şu hüküm, bu izahlarımız karşısında temelsiz kalmaktadır: “Turancıları ırkçılıkla itham eden Topçu, ırkçılığın tezahür ettiği davranış ve düşünce kalıplarını, Anadolu Türk milletinin korunması arkasında benimsemiştir.[29] Topçu’nun tarih ve sosyolojiden habersiz olduğunu söylemek gibi bir şey bu… Geçelim.

         

        N. Topçu, Avrupa’daki belirli bir bütünlük kazanmış milletlerinin soy oluşumunu, her birinin kendi maddî ve manevî kıstasları çerçevesinde hayli sağlıklı görmüş olmalı ki, onlar hakkında “bunlar, bozulmamış ve şu anladığımız mânada karışmamış milletlerdir” diyor ve devam ediyor:

         

         “Vatan coğrafyası denen mukaddes unsurun üstünde maziden gelen bir kader birliği ile yaşayan, bu toprakta aynı iktisadi kuvvetleri paylaşarak birbirlerine kollarının hedefiyle olduğu gibi kafasının biçimi ve yüzünün şekli, gözlerinin manası gibi maddi benzeyişleriyle yaklaşan insanlar, millet dediğimiz insani birliğin hakikati içinde toplanıyorlar. Din, dil ve dilek birlikleri, insan iradesinin hür eseri oldukları halde, acaba bir kader halinde tabiat tarafından hazırlanan bu maddi birliklerin üstünde, iradeyi de hükmü altına alan bir zaruret gibi doğmuyorlar mı? Soyla toprak ve emeği birleştiren, önceden hazırlanmış bir dil, din veya dilek bağlılığı değildir. Belki bir soy halinde kaynaşan aynı görünüş ve seviyedeki insanların toplandıkları bir toprak üstünde el ele vererek aynı kaderin çemberi içinde çalışmaları, onların arasında bir dil ve sanat doğurmuş, beraberce ilerledikleri mukadderata onları selâmetle kavuşturacak bir ahlâk yaratmış ve onlar bir dini seçmişlerdir. Maddi olan soy, toprak ve emek unsurlarının zengin terkibi içinde din ve dil gibi, manevi kuvvetlerin çiçeklenmesi, dilek birliğini meydana çıkarıyor.[30] “Bizce, her içtimai dâva, insan, tabiat ve iktisadın, bu üçlü hakikatinmeydana gelişini, yakından takip etmektedir.” [31]

         

        Bu sosyal analize bakan bir sosyal bilimci eğer altındaki N. Topçu imzasını görmese ve onun felsefî-mistik metafiziğinden haberi olmasa, bunu Marksist bir kalemden çıkmış sanabilir; çünkü soyu hesaba katmazsa toprak ve emek “alt - yapı” olarak sanki dil, din ve dileği, yani “üst-yapı”yı belirliyor anlamını çıkarabilir. Oysa mistik metafiziği bir yana, yukarda gördük ki, Topçu soyun dahi oluşumunda, toplumların içinde bulundukları tarihî devir ve medeniyet seviyelerini, adeta bağımsız değişkenlerden iki unsur olarak kabul etmektedir. O zaman bu analizin dayanağı nedir dersek,  onun bir milletin oluşumunda coğrafyayla birlikte temele koyduğu tarihî ve sosyal (içtimaî) etkenlere bağlamamız gerekir. Nitekim metnin devamında bu hususlar topluca zikrediliyor ve sonu “Turancı” ve “İslâmcı” kabullerin reddine kadar varıyor:

         

        “Görülüyor ki, biz milleti kuran unsurları, mücerret görüşler halinde ayrı ayrı ele almıyoruz. Bir millet kurmak için bir soyun çocukları olmak yetmiyor. (…) Latin kavminin Fransız, İtalyan, İspanyol milletlerini kurmuş olması gibi Türkler de Asya’nın her tarafında ve küçük Asya’da birçok göçlerle burada yeni bir millet kurdular. Bu insanları küçük Asya’da bir millet halinde birleştiren büyük zaruret, toprakla iktisadın bir arada yarattıkları zarurettir. Toprak ve emek birlikleri, dilek birliğini yaratıyor. Bu manada tabiat insan yaratıcı oluyor. Bu milletin halkını, bu toprak yaratmıştır. Bu hakikatten gafil olan memleket çocuğu, zaman zaman soydan ve vatandan ayrı İslâmcılık, yine vatan toprağından kaçan Turancılık gibi, bedenden ve kalpten ayrılmış sevdalar peşinde koşmaktan yorulmuş, aldanmış ve aldatmıştır.” [32]

         

        Evet, Kara Avrupası’nın millî oluşumunu yorumlayan Fransız düşünürleri ve onların talebesi sayılan bizim Yahya Kemal’imiz gibi, devamında Mükrimin Halil ve Remzi Oğuz gibi Nurettin Topçu da benzer şeyi söylüyor: “Bu milletin halkını, bu toprak yaratmıştır” diyor; ama ne ile birlikte? “Dilek birliği” ile yani, “bugünde ve gelecekte bir arada yaşama iradesiyle”; tabii onu da oluşturan bu topraklarda geçen “bin yıllık” diye sürekli vurguladıkları tarihî maceramızı, sosyal oluş ve birlikteliğimizi unutmadan…

         

         İşte bu gerekçelerle Topçu, karşıtı olduğu iki önemli ideoloji hakkında bir bakıma son noktayı şöyle koyuyor:

         

        İslâmcılar, bu memleket çocuğunu yetiştiren emek ve toprağın hakkını inkâr ettiler. Coğrafya ile iktisadın millet varlığının iskeleti olduğunu İslâm’ın da ona hayat verici ruh olduğunu, ruhun bedenden bedenin de ruhtan ayrılamayacağını düşünmediler. (…)  Turancılığa gelince, bu ülkünün daha hareket noktası çürüktü: Turancılar, soyu milletle karıştırıyorlardı. Hakikatte yalnız bir Latin milleti, Cermen milleti, İslav milleti olmadığı gibi, bir Turan milleti de olamazdı. Turandan birçok milletler ayrılmış,  Türk kavimlerinin birçoğu da henüz millet kurmamışlardı. Turancılar, millet kurmamış olan soydaşlarımızla birleşerek, aynı isimde, yani soyun adını taşıyan bir millet yapmak istiyorlardı. Ziya Gökalp’ın bu iddiasında siyasi sebepler olsa gerektir. Toprak birliği ona göre, millet yapıcı bir değer değildi. Gökalp, bir hukuk sistemi yaşatan ve dilek birliği içinde yaşayan İsviçre’nin bir millet olduğuna nedense inanmıyor. Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran, Harzem ülkesinde dağınık yaşayan Oğuzların tek bir millet olduklarını sanıyordu.” [33]

         

        Evet, kabul etmek lâzım ki, Gökalp’ın Turancılığında tarihî ve kültürel sebepler kadar elbette siyasî, hatta psikolojik sebepler de vardı. Ama 1990’lar başında doğan yeni Türk Dünyası, muhalif-muvafık herkeste, bu konuları Gökalp’ın zaviyesinden de bakma gereğini bir daha hissettirmedi mi? İster “kardeş”, ister “amcaoğlu veya uzak akraba” sayalım, ister “Türk” ister “Türkî Cumhuriyet” diyelim; orada “bize hayli yakın duran bir gerçeklik” var ve biz onu “Anadolu Türklüğü” olarak henüz lâyıkı veçhiyle görmüş sayılmayız. Ve onu gereği gibi görüp-anlamak, Anadolu Türklüğü olarak “tarihî-sosyolojik” farklılığımıza hiç de halel getirmez. Eminim rahmetli Topçu da şimdi sağ olsa böyle düşünecekti. Çünkü kategorik olarak bir “Anadolu milliyetçisi” olmasına rağmen Topçu, aynen Remzi Oğuz’da olduğu gibi Türk dünyasını görmezden gelmeyen bir karaktere sahiptir. Geçtiğimiz yıllarda Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapan Prof. Ali Birinci’nin şu nakli –ki kendisi Hoca’nın sohbet halkasındandır– gerçeği apaçık ortaya koymaktadır: “Hoca bir sohbetinde, merkez halkanın Anadolu Türklüğü, daha geniş halkanın bütün Türk Dünyası, en dıştaki büyük halkanın ise bütün İslâm âlemi olduğunu ifade etmişti.” Ve Ali Bey’in yorumu: “Anadoluculuk görüşü bir bakıma, I. Dünya Harbi macerasından alınan dersler ve biraz da ürküntüyle, elde tutulabilen vatana sahip çıkma ve yeni bir maceradan kaçınma insiyakı olarak görülebilir.” Tabii bu da var; ancak Topçu’da işin, daha temelli ve yukardan beri arz ettiğimiz üzere tarihî-sosyolojik içerikte olduğunu unutmadan…[34]

         

        Keza Nurettin Topçu’nun, bu milletin oluşumuna hayat veren, milletimizi yeni bir medeniyet dairesinde hem hâdim ve hem de hâkim kılan İslâm’ı bizim için “ruh” mesabesinde görmesi dolayısıyla, ayni zamanda kültürel planda “İslâmcı” bir düşünür olduğunu da unutmayalım.  (“Bütün İslâm âlemini en geniş halka kabul edişi” de, onun ayni zamanda İslâmcı bir düşünür olduğu görüşünü teyid eder.)

         

        Ayrıca Topçu, Türk’ü İslâm’a birleştiren îman hârikasını, örneği dünya tarihinde görülmemiş mesut


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele