Türk Ocağı Kurucularından Feyzullah Sacit Ülkü (1892-1973?)

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Feyzullah Sacit, Türk Ocağı’nın kurucularındandır. Hayatı hakkındaki bilgilerimizin iki ana kaynağı var. Bunlardan biri İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Yeni Adam dergisi için onunla yaptığı mülakat (Baltacıoğlu, 1943: 6-7) diğeri ise, Mücellidoğlu Ali Çankaya’nın meşhur eseri Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler’dir. Çankaya, eserindeki bilgileri, hem resmî kaynaklardan hem de Feyzullah Sacit’in kendisinden almıştır.

         

        Bu bilgilere göre Feyzullah Sacit’in babası Mustafa Sabri Bey, Kalecik Tahsildarlığı’ndan sonra Kırşehir Sancağı Muhasebe Başkâtipliği yaparak emekli olmuştur. Feyzullah Sacit, babasının burada görevli olduğu sırada 1308 (1892)’de doğmuştur. Annesinin yalnız adını biliyoruz: Emine Hanım.

         

        Kırşehir Rüştiyesi’nden sonra Ankara İdadisi’ni bitirdi. İstanbul’da 1908’de girdiği Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’den 1912’de mezun oldu. Meslek hayatındaki ilk memuriyeti Kadıköy Numune Mektebi Türkçe öğretmenliğidir (1912). Bu görevdeyken I. Dünya Savaşı çıkınca 27 Ocak 1915’te askere alınıp iki ay devam eden yedek subaylık taliminden sonra Sarıkamış cephesine gönderildi. 1 Aralık 1918’de terhis edilinceye kadar burada Sarıkamış Cephesi İdadisi öğretmenliği yaptı. Ayrıca asker için Varlık dergisini çıkardığı ve başyazılarını kaleme aldığı yolundaki bilgiler[1] doğrulanamamıştır.

         

         

        Türkçülükten Komünistliğe

         

        Yukarıdaki kaynaklar dikkate alındığında, Feyzullah Sacit’in özgeçmişinde, terhisinden 1922 sonlarına kadar olan kısım boştur. Demek ki bu hususta kendisi herhangi bir bilgi vermemiş. Çünkü onun bu devresi, hayatının daha öncesiyle de daha sonrasıyla da pek uyumlu değildir. Çünkü onu bu dönemde, Rusya’da sosyalist- komünist faaliyetler içinde buluyoruz. Türk Ocağı kurucularından birinin daha sonra bu tür bir ortamda bulunması çelişki gibi görülebilir. Fakat aslında bir çelişki yoktur. 1919-1922 arası, Batılı emperyalist güçlere karşı Millî Mücadele’nin verildiği dönemdir. Batı karşısında Türk aydınının ittifak edeceği yegâne güç, Sovyetler Birliği’dir.

         

        Mondros Mütarekesi’nin ruhlarda yarattığı çöküntü, pek çok aydın gibi Feyzullah Sacit’i de önceki düşüncelerinden farklı istikamette yönelişlere itmiştir. 1917 Bolşevik İhtilali sonrasında Rus ordusunun işgal etmiş olduğu Doğu Anadolu topraklarından çekilmesi, aralarında Türkçülerin de bulunduğu bazı aydınlarımızı, bir çıkış kapısı olarak Sovyetler Birliği ile ittifaka dolayısıyla sosyalizme yönlendirmiştir. Çünkü Lenin’in sloganı, “halklara hürriyet” idi[2]. Bolşevik devriminin “dört büyükler”inden biri olarak kabul edilen Sultan Galiyev (diğerleri Lenin, Stalin, Troçki) Batı emperyalizmi karşısında Komünizm’in bu sloganına samimiyetle inananların en tipik örneğidir. II. Meşrutiyet’in başlarında Türkçü çizgideki Millî Meşrutiyet Fırkası’na mensup iken sonraları Türkiye Komünist Partisi’ni kuran Mustafa Suphi[3] gibi Feyzullah Sacit de bu duygu ve düşünce dünyasını yaşayan aydınlarımızdandır[4]. İstiklâl Savaşı sıralarında bir ara Mustafa Suphi ile birlikte Moskova’ya giderek Komünist faaliyetlere katılmıştır. Moskova’da, Yeni Dünya gazetesinin başyazarlığını da yapan Feyzullah Sacit, 1920 sonlarında bu gruptan uzaklaşmıştır[5]. Uzaklaşmanın sebebini kıskançlığı bağlayanlar olmuştur.[6] Güya Mustafa Suphi’nin düğünü ile Feyzullah Sacit’in düğünü Bakü’de aynı gün yapılmış. Mustafa Suphi’nin düğününün daha görkemli olması, Feyzullah Sacit’i kıskandırmış. Fakat arada kıskançlık gibi beşerî bir duygu olsa bile bu açıklama pek inandırıcı gelmiyor. Asıl ayrılık noktası, fikir bağlamında yaşanmış olmalıdır[7].

         

         

        Aslına Rücu ve İdarecilik

         

        Feyzullah Sacit, Mustafa Suphi ile düştüğü bu ayrılıktan sonra, Yeni Dünya’nın başyazarlığını bırakarak tespit edilemeyen bir tarihte, Türkiye’ye döndü. Millî Mücadele’nin başarıldığı sıralarda kaymakamlıkla yeniden devlet hizmetine girdi. Narman (19 Kasım 1922), Şavşat (22 Temmuz 1923), Ürgüp (17 Temmuz 1924), İncesu (18 Haziran 1925), Safranbolu (18 Mayıs 1926), Baskil (30 Nisan 1929) kaymakamlıklarına atandı.

         

        Daha sonra İçişleri Bakanlığı bünyesinde Birinci Umumî Müfettişlik Hususî Kalem Amirliğine (13 Şubat 1932), Üçüncü Sınıf Mülkiye Müfettişliğine (7 Mayıs 1933), -bu görevdeyken çıkarılan Soyadı Kanunu dolayısıyla “Ülkü” soyadını aldı (1934)- Adana İdare Heyeti Mahsup üyeliğine (18 Aralık 1936), Konya İdare Heyeti Mahsup üyeliğine (14 Ekim 1937) atandı. CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal’a (meşhur hikâyeci, romancı) bir mektupla müracaat ederek emsallerinden geri bırakıldığını, ailesinin perişan olduğunu yazdı (20 Ekim 1942). Bunun üzerine Birinci Sınıf Mülkiye Müfettişliğine getirildi (1 Eylül 1944). Bu göreve atanışından 6 ay sonra teftiş bölge merkezinin İzmir’den Edirne’ye çevrilmesi üzerine, tekrar Esendal’a (meşhur hikâyeci, romancı) bir mektupla müracaat ederek valilik veya emeklilikle birlikte, ailesini geçindirebilecek bir iş istedi (12 Nisan) 1945). İsteği, beklentisi ölçüsünde karşılanmadı, fakat Mülkiye Başmüfettişliğine (6 Eylül 1945) yükseltildi.

         

        Anlaşılıyor ki Feyzullah Sacit Ülkü, İçişleri Bakanlığındaki görevlerinden hiç mi hiç memnun kalmamıştır[8]. Müracaatlarından beklediği sonucu alamayınca da 31 Ocak 1952’de emekliye ayrılmıştır.

         

         

        Ne Zaman Öldü?

         

        Feyzullah Sacit Ülkü’nün ölüm tarihini henüz tespit edebilmiş değiliz. Veli Recai Velibeyoğlu’nun (1916 Mucur/ Kırşehir - 1991 İstanbul) “(İstanbul 1970)” şeklinde verdiği bilgi[9], başka bir kaynakla doğrulanamadı. Nisan-Haziran 1973 tarihli Mülkiyeliler Birliği dergisindeki (Sayı: 4/31) “Mülkiyeli Bir Sanatçı” başlıklı yazının bilgilerin, Ali Çankaya’nın Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler kitabından alındığı anlaşılıyor. Bu yazıda Ülkü’nün ölümüyle ilgili bir not bulunmamaktadır[10].

         

         

        Sanat ve Edebiyat Âleminde

         

        -İlk Adımlar

         

        Feyzullah Sacit adı kamuoyu önüne ilk önce bazı manzum metinlerin altında görüldü. Ahmet Talat Onay, Sarı Çiğdemler’de (haz. Cemal Kurnaz, İstanbul 1993, s.93), Feyzullah Sacit’e şiiri kendisinin öğrettiği iddiasındadır. Şairler arasında bu tefahür yarışı her zaman vardır.

         

        Edebiyat âlemine II. Meşrutiyet’i takip eden günlerde adım atmıştı. O sıralarda, baskın edebî anlayış, Fecr-i Âtî zümresinin ferdiyetçi sanat anlayışı idi. Fecr-i Âtî, II. Meşrutiyet’in ilânından sonra edebiyat ve sanat hayatının sür’atle politize oluşuna, sanatın siyasete malzeme oluşuna karşı bir tepki niteliğinde ortaya çıkmıştı. Fecr-i Âtî, devrin gençliği için yönlendirici olmuş, sanatı siyasetin davulcusu olmaktan korumaya çalışmıştır.

         

        Feyzullah Sacit, doğrudan Fecr-i Âtî mensubu olmamakla beraber, Mülkiye öğrencisiyken bu baskın edebî yönelişin yörüngesinde hareket ederek “Şam-ı Hazin” (hüzünlü akşam)[11], “Hâb-ı Giran” (ağır uyku)[12], “Riyâh-ı Mesâ” (gece esintisi)[13] gibi başlıklarından bile Fecr-i Âtî anlayışına uygunluğu belli olan şiirler yazdı. Bu tür şiirlerindeki genel havayı göstermek için “Riyâh-ı Mesâ”dan ilk bölümü okuyabiliriz:

         

        Uzak ufukların âgûş-ı lâciverdinde

        Kopan şehîk-i hevâî, nesîm-i ruh-âver

        Yayılır sâkitâne sahrâya,

        Sadme-i refref-i cenâhıyla

        (…)

         

         

        Yeni Lisan ve Millî Edebiyat Hareketine İlgi

         

        1912 başlarında (25 Kânûn-ı sânî 1327/7 Şubat 1912) çıkan Rübâb dergisine ilk beş sayıda “edebî müdür” ünvanıyla istikamet veren o idi.

         

        Fakat devrin kanla yoğrulan sosyal ve siyasî olayları, artık ferdiyetçi edebiyat ve sanat anlayışını kendi rengine boyamakta, hatta boğmaktadır. Feyzullah Sacit de, bu yeni dönemin toplumsal faydacı yönelişi olan Yeni Lisan ve Millî Edebiyat hareketine ilgi duymaya başlar. Genç Kalemler’deki Millî Edebiyat hareketinin, şiiri diğer edebî türlerden ayırarak ondaki alışkanlıklara göz yumması, Feyzullah Sacit ve benzerlerinin bu ilgisini anlamsız kalmaktan kurtarıyordu.

         

        Şairimiz, bağlandığı bu yeni sanat anlayışını etrafına telkin etmede de çok gayretlidir. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, onunla ilk karşılaşmasını ve etkilenişini anlatırken, aslında onun ve kendisinin şahsında bir neslin nasıl değiştiğini şöyle ifade etmektedir:

         

        “1911’deyiz. Balkan Harbi henüz patlamamıştı. Kadıköy Numune Mektebi’nde konferans veriyorum. Vecd içindeyim. Bu bir konferanstan çok bir ihtilâl söylevine benziyordu. Halk alkışlıyor, ben coştukça coşuyordum. Konferans bitti. Mektebin mermer basamakları önünde orta boylu, tıknaz, gözlüklü bir genç yanıma yaklaştı. Elimi sıktı, tebrik etti. Birçokları gibi o da kayıtsız, şartsız, methedecek sandım. Böyle olmadı. Hemen kaşlarını çattı. Dişlerini sıktı. Gözlerimin içine bakarak:

         

        -Hepsi iyi, hepsi güzel ama, bütün bu sözleriniz arasında Türklük sözü neden geçmiyor? Bu sizin için büyük bir eksikliktir. Çok rica ederim, bu noktaya dikkat ediniz! dedi.

         

        Bu sözlerin söylenişinde öyle bir samimilik edası vardı ki başımın üzerine bir tokmak iniyor sanmıştım! O gün bu gün ben inandığım şeyin yalnız taşıyıcısı değil, yayıcısı da oldum. Bu büyüleyici kimse, Feyzullah Sacit Ülkü idi”.[14]

        Devrin örgütlü toplum özelliği bir müddet sonra Feyzullah Sacit’i dernekçilik faaliyetlerine götürecektir.

         

         

        Türk Ocağı ile İlgisi

         

        İlk cümlede belirttiğimiz üzere Feyzullah Sacit Ülkü Türk Ocağı’nın kurucularındandır. Kuruluş süreciyle ilgili anılarını ve kendi rolünü şöyle anlatıyor:

         

        “Ben Türk Ocağı’nın kuruluşu ve Türk Yurdu’nun yayılmasından önceki millî duygum ile sonraki duygum arasında, esasta, fark göremiyorum. Şekillenme farkı vardır, sonra! Türk Ocağı’nı ilk kurmak için Mülkiye’de hazırlık yapardık. Halis Turgut’u kendi aramızda kâtib-i umumî yapmıştık.

         

        Benim numaram 15’ti. Zeynep Hanım Konağı’nda[15] müzakere ederdik…

         

        Türklük şuurunun iki yanı vardır. Bir şeklî kısmı, bir de iç kısmı var. İşte benim gibi ve benim şeraitimde yaşayanlar zaten hazır. Fakat bazen bir şey hazır olur da onun kıymetini bilmeyiz. Derya içinde bulunup da deryayı bilmeyenler gibidir bu safha.! Sonradan Mehmet Emin’in Yunan Muharebesinde [1897] Türkçe Şiirler’ini okuduğumuz zaman bunun başka eserlerden farklı olduğunu, az çok böyle bir dava da olması lazım geldiğini anlamaya başladık. Bu tabiî hâl ortada yokmuş gibi geldi. Türk Ocağı kurulduktan sonra Türk Yurdu’na Türkçe şiirler verdik. Sonra ancak, Ziya Gökalp’ı öğrendik. Selanik’teki yeni dil hareketiyle beraber Ziya Gökalp’ı tanımıştık. Hatta Yusuf Akçora Türkçe şiirler istedikçe şaşırıp kalıyorduk. Bana Türkçe şiirlerim için bir hayli de para verirdi. Köprülü, Servet-i Fünun’da yazı yazıyor, bu cereyanla alay ediyordu. Hatta Şahabettin Süleyman ile birlikte yazdıkları kitaba Mehmet Emin Bey’in ‘Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur’ şiirini [mısraını] ‘Ben bir Osmanlıyım’ şeklinde değiştirerek almışlardı. Yakup Kadri de ‘Uygur, bulgur, gurgur’ diye alay etmişti. Cemal Nadir vardı. Onun çıkardığı Rübap mecmuasında Yeni Lisan hakkında Köprülü benim için ‘daha mektep sıralarında oturanlar’ diye alay etmişti. Ziya Gökalp, bu mücadelelerden sonra çıktı.”[16]

         

        Burada söylendiği gibi Fuat Köprülü, ilk başlarda Yeni Lisan hareketine en fazla itiraz edenlerdendi. Köprülü’nün 1912 sonrasında, Ziya Gökalp’tan aldığı ışıkla Millî Edebiyat istikametine yönelecektir. Köprülü’nün Servet-i Fünûn’da Yeni Lisan ile ilgili bir yazısına[17] ilk itiraz, Rübâb’dan ve Feyzullah Sacit’in kalemindendi[18].

         

        Bir kere daha hatırlayalım ki, devrin sosyal ve siyasî olaylarının rüzgârı, onu ve neslinin çoğunluğunu bu vadiye âdeta sürüklemiştir. Feyzullah Sacit’le birlikte 1912’de Mülkiye’den 86 kişinin mezun olduğunu biliyoruz.[19] Bunlardan 39 kişi harp sürecinde cephede görev almış, birçoğu şehit düşmüştür. Diğerlerinin ise, cephede olmasa bile çeşitli görevlerle benzer bir ruh hâlini paylaştıkları söylenebilir. Şairimiz de Balkan Harpleri’nden I.Dünya Savaşı’na uzanan süreçteki duygulanışlarını Ordumuza Armağan (Şems Mat., İstanbul 1330/1914) adlı kitapçığında yansıttı.

         

         

        İlk Ciddi Türkçü-İslâmcılık Tartışmasında…

         

        Sanat anlayışı artık öylesine değişmişti ki üç yıl öncesine kadar yazdığı akşam rüzgârlarından, laciverdî ufuklardan artık eser yoktu. Şimdi, ufukların rengi, hatta şairin sevdiği yegâne renk, kan rengiydi. Onun nazarında tasvir edilecek şey tabiat değil savaş, yüceltilecek duygu aşk değil savaş, övgü nesnesi savaştı. Kendisi için şiir yazılabilecek kimse gönül melikeleri değil, çok kan döken Cengiz Han’dı. Türk Ocağı’nın yayın organı Türk Yurdu’nda (Yıl:5, sayı:79, 5/Mart/1331 [18/Mart/1915], s.2512) “Cengiz Han” başlıklı bir şiir yayımladı. Epigrafında bir konferansta duyulan şu cümle vardı:

         

        “Ötedenberi ‘büyük’, ‘kebir’, ‘mefharetli’ ünvanlarını kazanan fatihlerin mümtaz seciyeleri geniş ülkeler zaptetmek ve bunun için de çok muharebeler edip çok kan dökmek…”

         

        Şiir metninde Cengiz Han’a övgüde ölçü ve sınır yoktu:

         

         

        Kızgın Moğol çöllerinden fırlayan, ey canlı ateş!

        Yolunda ot, ağaç, insan dememiş, hep savurmuşsun!

        Ey nûrunun her teli bir mızrak olan korkunç güneş!

        Doğup göbeğinden yine arzı kavurmuşsun…        

         

        (…)

         

        Yanmış büyük ruhunda

        Fezâ kadar bir alev,

        Canlı cansız her şeye

        Bağırmışsın: Irkı sev!

         

        (…)

         

        O aşk ile her yeri

        Boyamışsın kanlara

        Türk olmayan başlara

        Devirmişsin gökleri…

         

        (…)

         

        Bu şiir yayımlanınca İslâmcı hassasiyetin en önemli dergisi Sebilürreşat’ta (C.13, sayı:332, 12/Mart/1331 [25/Mart/1915], s.154-155), imzasız bir yazıyla, Müslüman olmayan “Cengiz Han övücülüğü”ne itirazlar yükseldi. Şiirin bir kısmının iktibas edildiği yazının başlığı, itirazın şiddetini gösteriyordu: “Kavmiyet Hissi, Fikirleri Nereye Sürüklüyor! Şekaveti Nasıl Saadet Şeklinde Gösteriyor?” Yazı, “Irkını sev! diyen Cengiz’in, defter-i amâlinde milyonlarca masum Türk’ün de kanı olduğunu unutma!” cümlesiyle bitiyordu. Böylece Türkçülerle İslamcılar arasında ilk büyük çatlak olan tartışma süreci başladı.

         

        I.Dünya Savaşı ve Millî Mücadele döneminde şairimiz; ferdiyetçi değil, sosyal faydacı, öğretici ve öğütçü (didaktik) sanat anlayışını devam ettirerek kahramanlık, tarih, millî ruh gibi destan ikliminde yürür. Daha sonraki yıllarda da onu hep aynı çizgide görürüz. Nitekim, 1943’te yapılan bir mülâkatta sanat anlayışını şu cümlelerle ifade edecektir:

         

        “-Bence sanat sanat için değil; sanat hayat için.. Hayata yeni hız ve yeni şekiller verecek ülküler içindir; sanat peygamberlik içindir. ‘Millî şair’’i anlayışım da bu temele dayanır.

         

        Millî şairi yeni bir aşk ve inan sarmış olmalı; millî şair varlık ve hayat önünde bu güneş yuvarlağını bağrında duyarak dile gelmeli, şuuru şiire dönerek sonsuzluğa bağlanmalı ve bize bu kaynaklardan alıp vermelidir. Böyle olunca, benim anladığım tavda millî şair Hâmit’ten sonra ya doğmamıştır yahut ortaya çıkmamıştır. Ziya Gökalp bu bakımdan şiirimizde bir taslak gibi kaldı. Kelimeler ruhunun potasında lâvlaşıp ruhlardaki karanlığı yakamadı. Belki de içinin hızını ‘içtimaiyat’ dediği sâhaya serpmesinden ve bunu birinci plana almasındandır; belki de, lâvlaşma sırrının onda bir az yufka olmasındandır”.[20]

         

         

        Mütareke ve Millî Mücadele Ortamında

         

        1919’da yayımlanan Yaradılış Cilvesi- Manzum ve İlahî Fâcia (Kanaat Mat., İstanbul 1335/1919, 144 s.), felsefî manzum bir eserdir. Şaire bu felsefî duyguları ilham eden ise Mütâreke sıralarında bir Türk çocuğunun çamurlara yuvarlanıp açlıktan ölmesidir. Fakat şair bu acıklı olayı bir makale veya hitabetten ödünç alınma satırlarla değil, şiirleşebilmiş duygu yoğunluğuyla verir:

         

        Ne hoş diyar, bu diyar,

        Ne ölüm, ne elem var,

        Her ne varsa hepsi yar...

         

        Sükût iken ahengi,

        Solmak bilir mi rengi?

        Ebedîdir bu bahar

         

        (…)        

         

        Ne hoş diyar, bu diyar

        Her ne varsa hepsi yar... (“Musiki”, s. 16)

         

         

        Feyzullah Sacit’in gençlik yıllarını baştan başa kaplayan harpler silsilesi, daha sonraki yıllarda da benzer konulara yönelmesine kapı aralamıştır. Moskova’da yayımlanan Yeni Dünya’daki yazılarının hep fikrî muhtevalı veya toplumsal faydacı sanat anlayışı istikametinde olduğunu tahmin etmek güç değildir.

         

         

        Cumhuriyet’in Şafak Vaktinde

         

        Cumhuriyet’in başlarında pek çok sanatkâr gibi ona da hâlâ aynı ruh hâli hâkimdir. Nitekim Ateş ve Nur (Necm-i İstikbal Mat., İstanbul 1935) adlı eseri İstiklâl Savaşı için yazdığı şiirlerinden oluşur. Bu eserde bazen beşerî ve millî duygular öylesine kaynaşmıştır ki ortaya çıkan lirik metin, aynı zamanda sosyal faydacı hüviyettedir. Bir örnek olmak üzere “Şehit Karısının Türküsü” şiirini okuyalım:

         

        Akşam güneşi batıyor,

        Gönlümü ağlatıyor!

        Gurbette solan gülüm

        Kan içinde yatıyor!

         

        Kızıl sular kan mıdır?

        Düşmanın cihan mıdır?

        Esen yeller söyleyin:

        Gömleği reyhan mıdır?

         

        (…)

         

        Sevda çiçekli yolda,

        Şehit kanıyla doldu!

        Akşam güneşi batarken

        Gökler albayrak oldu!      

         

         

        Gözlerim dola dola

        Baktım karanlık yola,

        Bağrımın ateşinden

        Yunan! Yurdun kül ola! (s. 78)

         

         

        Şairin hamasî konularla ilgili birçok şiirinde, Mehmet Emin Yurdakul’un sesi duyulur. Bu tarz şiirlerine örnek gösterilebilecek metinlerden biri de, Nur ve Ateş’le aynı yıl, Birlik (sayı 4, 5 Birinci teşrin 1935, s 2) dergisinde yayımlanan ve ders kitaplarına alınan “Türkler’in Türküsü” başlıklı şiiridir:

         

         

        Sorun bizi tarihten, sorun bizi neler der

        Yeryüzünde ne büyük bir milletiz, biz erler

        Uğradıkça, saldıkça vakit vakit ve yer yer

        İnlemiştir şu gökler, titremiştir bu yerler

        Bize demir bilekli, tunç yürekli Türk derler.

        (…).

         

        Fakat her insan gibi onun da ferdî duyguları vardır. Bu insan bir şairse, müsait zaman ve zemin bulunca bu duygular şiirleşir. Feyzullah Sacit de kızının ölümü dolayısıyla felsefî duygularını, kendi ifadesiyle “kalbin ve beynin felsefe kaynağından süzülen feryatları”nı manzum olarak dile getirdiği Ülker’i (Türkiye Mat., İstanbul, 1932, 76 s.) yazdı.

         

         

        “Özleştirmecilik” Sapağında İkbal Arayışları

         

        1930’lu yıllarda özleştirmecilik merakıyla Türkçeyi saran ve sarsan rüzgâra Feyzullah Sacit de kapılır (Aslında, durumu tam anlatabilmek için onun bu rüzgârda savrulduğunu söylemek lazımdır). “Özleştirmecilik”te başı çeken Cumhuriyet gazetesinde 25 Aralık 1934’ten itibaren “Değişim Uzu” manzumelerini yayımlamaya başlar[21]. Bunlar daha sonra Devrim Uzu (Ülkü Basımevi, İstanbul 1935, 32 s.) adıyla kitaplaşır. Bunlarda, gerçekten gülünç ve özellikle şiir ikliminde sırıtan pek çok kelime vardır. Fakat bir müddet sonra bu durumu kendisi de idrak etmiş olmalı ki şair bu manzumelerini “dilimize ısınmış kelimelerle rötuş yaparak” “İnkılâp Sanatkârı” kitabını meydana getirir. Devrim Uzu’ndaki bir metnin İnkılâp Sanatkârı’nda ne kadar değiştiğine küçük bir örnek gösterelim[22]:

         

        Devrim Uzu’ndan:

        Varlık denen bu tangış iki duşman dizidir

        Kötü, çirkin, karanlık, ölüm, çirken, sıkıntı

        Yaratışın yolunda Ehrimen'in izidir.

         

         

        İnkılâp Sanatârı’ndan:

        Varlık bir mucize ki iki düşman dizidir:

        Kötü, çirkin, karanlık, ölüm, nefret, ıstırap

        Yaratışın yolunda Ehrimen'in izidir.

         

         

        26 Haziran 1937’de bu kitap taslağını, Halkevleri yayını olarak basılması dileğiyle genel başkan Nafi Atuf Kansu’ya (1890-1949) gönderir. Mektupla birlikte, eserin yazılma sebebini ve önemini yani inkılapçılığını anlatan uzun bir açıklama da bulunmaktadır. Feyzullah Sacit, eserinin başındaki açıklama kısımlarında, inkılabın felsefî boyutuna “yeni” bir yaklaşım getirdiği kanaatindedir. Bir müddet cevap alamayınca, Kansu’ya yeni bir mektup yazar (bk. Ft.2).  Kansu, İnkılap Sanatkârı’nı şair Ahmet Kutsi Tecer’e (1901-1967) inceletmiştir aslında (bk. Ft. 3).

         

        Feyzullah’a Sacit’e, nazik bir üslûpla, eserinin basılamayacağını yazar (Ft. 3 ). Feyzullah Sacit, kitap olarak bastıramadığı bu eserini, çaresiz, Konya Halkevi (sayı: 31, Ocak 1942) dergisinde yayımlar.

         

         

        Rotayı Düzeltme

         

        Anlaşılıyor ki birçok aydın gibi Feyzullah Sacit de konuşulan dilden uzaklaşmanın Türkçeye ve Türkçeciliğe bir faydası olmadığını kavramıştır. Artık fikir dünyasını, devrimciliğini, yaşayan Türkçe ile yazmaya koyulur. Zaman zaman filozofça tavırlar içinde, “fikir devrimi”nin esaslarını, Cumhuriyet rejiminin felsefesini açıklamaya girişir. Mülkiye Müfettişi olarak bulunduğu Edirne’de yayımlanan Damla dergisinde (sayı: 35, Kasım 1946, s.3-4; sayı: 36, Aralık 1946, s.3; sayı: 37, Ocak 1947, s.3; sayı: 38, Şubat 1947, s.3) “Devrimlerde İnan ve Ülkü” başlığıyla yayımladığı yazı serisi bunlardan biridir. Ona göre İslamiyet, yeryüzündeki son fikir devrimlerindendir:

         

        “Yeryüzündeki son devrimlerden İslâm devrimi dünyaya, fert için ‘tek Tanrı’ya inanmak ve Tanrı’nın ahlakıyla ahlâklanmak’ umdelerini ve bu inanın varlık ve insandaki sırlara doğru derinleşmesiyle (Tanrı’yı insanda tecelli ettirip insanı hudutsuz değerlendirdiği için yaratıcı bir heyecan kaynağı olan) Vahdet-i Vücut ve tasavvuf fikirlerini, aynı zamanda ‘kendinizden olan buyruk sahibine uyunuz’, ‘işlerinizde danışınız’ buyruklarıyla topluluk için meşveret üzerine temelleşen bir Cumhurluk idaresinin fikir yapısını getirdiğinden dolayı, bir fikir devrimidir. (Not: Muaviye’nin Cumhurluğu Sultanlığa çevirmesinden İslâmlık sorumlu değildir. Sorumluluk Emevi ailesinin ihtirasındandır.)”[23]

         

         

        Eskiyi Hatırlama: Hayyam’dan Mevlâna’ya Yöneliş

         

        Feyzullah Sacit’in, yaşayan Türkçeye döndükten sonraki önemli bir çalışması da manzum mesnevi tercümesidir. Arapça ve Fransızca yanında, ileri seviyede Farsça bilmektedir. Daha önce Hayyam rubailerini, manzum olarak tercüme etmiş ve bir kısmını İçtihat dergisinde yayımladıktan sonra Hayyam’ın Rübaileri ve Manzum Tercemeleri (Cihan Kitabevi, İstanbul 1929, 288 s.) adıyla kitaplaştırmıştı. Bu tecrübeden sonra, Farsçaya hâkimiyetini gösteren bir çalışmaya başlamıştı. Yirmi yıllık bir mesai harcadıktan sonra şekillendirdiği anlaşılan Mesnevi (Türkiye Yay., İstanbul, 1945, 260 s.) tercümesinin ancak 4118 beyitlik 1. cildi yayımlanmıştır[24]. Ülkü, Mesnevi’nin Süleyman Nahifi tarafından yapılmış tercümesiyle birlikte Mısır’da Bulak Matbaasında yayımlanan metni esas almıştır.

         

        Bu çalışma bitmek üzere iken Maarif Vekâleti Veled İzbudak tercümesini basar. Ülkü, işte bu basımda da bazı tercümelerin yanlış, bazılarının noksan olduğu, nesir hâlinde çevrildiği için aslındaki vezin ve âhenk tadı ve coşkunluğun bulunmadığı iddiasındadır[25]. Fakat bu konuda söz sahibi olan diğer bir isim Kemâl Edip Ünsel [Kürkçüoğlu] ise Ülkü’ün tercümesinin yanlışlarını sayıp döker.[26]

         

         

        Sona Doğru

         

        Daha sonra yayımladığı Ülkü ve Şiir-I (Türkiye Yayınevi, İstanbul 1949, 80 s.) adlı kitabı, yukarıda değinilen Damla dergisindeki yazılarının manzum olarak ifadesidir:

         

        Ülkü bir ateşse ışığı şiir!

        Ateş parlayınca ışık doğurur..

        Ülkü de gönülde sevgiyle erir,

        İnanla hızlanır, şiiri yoğurur..

         

        Bu kitap içinde kucaklaştılar,

        Ülkünün şiiriyle şiir ülküsü..

        Ürperen gönlüme dolup taştılar

        Vatan sevdasıyla sanat büyüsü.. (“Ülkü ve Şiir”, s. 3)

         

        Feyzullah Sacit’in daha sonra üç eser daha yayımladığını biliyoruz. Bunlardan Fatih ve İstanbul -Şiirler ve Türküler (Ülkü Basımevi, İstanbul 1950, 14 s.) ile Kore Mucizesi ve Şehidin Sesi (Ülkü Basımevi, İstanbul 1951, 32 s.) manzumdur. Feyzullah Sacit’in basılmış son eseri Yahya Kemâl’in Şiirleri ve Tenkitler (Büyük Şiirin Tanyerine Doğru)–I, (Sıralar Mat., İstanbul 1965, 256 s.) adını taşıyan bir inceleme ve tahlildir ki yazarın da sanat anlayışı ve zevki, mizacı konusunda ipuçları verir.

         

         

        Terekede Kalanlar

         

        İnkılâp Sanatkârı’nı yayımlayan Konya Halkevi dergisi, şairden aldığı bilgilere dayanarak şu eserlerinin de basım sırasını beklediğini açıklamıştır:

         

        Türk’ün Rüyası, Düşünceler ve Duygular, Ateş Senfonisi, Aydın, Şiirler,Nebahat’ın Defteri adındakiler manzumdur.

         

        Eski Mektep (komedi) Ülkü İnkılâbı ve Türk Kızı adındaki eserleri ise piyes, bazı kısımları Yeni Adam dergisinde yayımlanmış olan Ahmet Haşim, Abdülhak Hâmit-Felsefesi ve Sanatı adlı eserleri ise eleştiri alanındaki eserleridir[27].

         

        Bu cümlelerin 1942 başlarında yazıldığına ve şairin, 1970’te vefat ettiğine bakarak, yukarıda adı geçen birkaç eserinin daha basılmış olabileceğini düşünmek mümkün ise de, kütüphane kayıtlarında bu eserlerin izine rastlanamamıştır. Ayrıca, basılı kitaplarına girmemiş pek çok yazı ve şiiri de kalem faaliyetinde bulunduğu Hıyaban, Mehtap, Şehbal, Musavver Erganun, Tiraje, Hakk’ın İlâvesi, İfham, İçtihat, Büyük Duygu, Rübap, Türk Yurdu, Cumhuriyet, Damla, Konya Halkevi, Ülkü, Yeni Türk, Yeni Adam gibi süreli yayın organlarının sayfaları arasında kaldı.[28]

         

         


        


        

        [1]        Mücellidoğlu Ali Çankaya, “Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler”, C. IV, Mars Mat., Ankara, 1968-1969, s. 1477-1478. Çankaya’dan aktarıldığı anlaşılan aynı bilgi, “Mülkiyeli Bir Sanatçı” (Mülkiyeliler Birliği, sayı: 4/31, Nisan-Haziran 1973, s.21) başlıklı yazıda da tekrarlanmıştır. Sarıkamış’taki Varlık gazetesi, tam koleksiyon hâlinde olmasa da, kütüphanelerimizde mevcuttur. Bu gazetenin ilk sayısının 23 Ağustos 1337/1921’de çıktığını biliyoruz. Feyzullah Sacit 1918’de terhis edildiğine göre bu gazete ile ilgisi olamaz. Feyzullah Sacit’in askerlik döneminde aynı adla çıkarılmış bir gazeteden bahsedilip bahsedilemeyeceğini bilmiyoruz çünkü elde nüshası yoktur.


        

        [2]        1922’den sonra Rus şovenizminin hortlaması ve galip gelmesi, başka bir felâket tablosu olarak tarihe geçecektir.


        

        [3]        Mustafa Suphi, 1910’da İştirakçi Hilmi önderliğinde kurulmuş Osmanlı Sosyalist Fırkası varken, Ahmet Ferit (Tek), Yusuf Akçura, Mustafa Zühdü (İnhan), Cami (Baykurt) gibi aydınlarla birlikte, 1912’de, Türkçü bir parti olan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer almış, hatta bu partinin yayın organı İfham’ın yazı işleri müdürlüğünü yapmıştır. Feyzullah Sacit de aynı gazetenin yazarlarındandı. Konuyu bütünleştirici olarak şu kaynaklara bakılabilir: Tarık Zafer Tunaya: Türkiye’de Siyasal Partiler, C. 1, 2. basım, Hürriyet Vakfı Yay., İstanbul, 1984, s. 351-363; Rasih Nuri İleri: “Mustafa Suphi’nin İki Aşaması”, Mustafa Suphi: İlk Yazılar, C. 1, 1908-1910 (haz. Dilek A. Kanat), Amaç Yay., İstanbul, 1989, s. 7-15.


        

        [4]        Abidin Nesimi (Fatinoğlu), da benzeri bir vurgu ile şunları yazıyor: “Dikkate şayandır ki Türkiye’nin ilk komünistleri doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Türk Ocaklarıyla ilişkili kişilerdir. Örneğin Dr. Fuat Sabit, Ethem Nejat, Feyzullah Sacit Ülkü, Karabey Karabekof, Neriman Nerimanof, Celâl Korkmazof gibi.” (Yılların İçinden, Gözlem Yay., İstanbul, 1977, s. 156).


        

        [5]        Bk. Mete Tunçay: Türkiye’de Sol Akımlar (1908-1925), 3. bas., Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 198, 229.


        

        [6]        Arif Cemil’in Tevhid-i Efkâr’daki yazı dizisinden naklen Mete Tunçay: age, s. 229


        

        [7]        Bu ayrılık başka Türk aydınları için de söz konusuydu. “Lenin’in yönetim üzerindeki etkisinin azalmaya başladığı 1920’li yıllardan itibaren özgürlük yerine Rus şovenizminin yeniden hortlatılmak istendiğini fark ederek mücadelenin yönünü Komünist Partisi yöneticilerine çevirmişlerdi. Sultan Galiyev 1920 yılında yazdığı bir makalede “Devrim, Türk halklarının kazandıklarını geri almaya çalışıyor. Bu yanlıştan mutlaka dönülmelidir.’ derken yine aynı yıllarda Nerimanov Lenin’e yazdığı mektupta ‘Özel bölmelerin elemanları, Türk halkları içinde, (…) milliyetçi avına çıkıyorlar. Bu yanlış uygulama durdurulmalıdır. Eğer, Rus milliyetçileri bundan vazgeçmezlerse bütün Türkistan’ı, Volga Boyu’nu kaybedebiliriz’ diyordu.” Hüseyin Adıgüzel, Tarihten Silinen Türk Komünistleri, http://www.turksolu.org/59/adiguzel59.htm


        

        [8]        Burada sözü edilen mektuplar Cumhuriyet Arşivi’ndedir. CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal’a yazdığı 20 Ekim 1942 tarihli mektubun iki sayfalık ekinde, tespit edebildiği fakat isimlerini değil, personel numaralarını kaydettiği 46 arkadaşının atandığı memuriyetleri sıralıyor. Aynı mektubun iki sayfalık diğer bir ekinde ise teftişlerde nasıl çalıştığını resmî bilgilerle anlatarak sözlerini şu cümle ile bitiriyor: “21 kere ölüm akseleri geçirip Cerrahpaşa Hastanesi’nde damarlarıma yarım kilo kan verilmeyi icap ettiren bu yıldırım süratli çalışma hayatımı dahi hiçe saydıran muazzam bir enerji ve hârikulade bir vazife aşkını hadiselerin dili ile anlatmıyor mu?”


        

        [9]        Veli Recai Velibeyoğlu, Örneklerle Basılı Bütün Şiir Kitapları Antolojisi, 2. C., Dilmen Basımevi, İstanbul 1976 (?), s.1218


        

        [10]    İlgilenenlere not: 1970’lere kadar yaşamış ve bürokraside –belki hak ettiği ölçüde olmasa bile- üst seviyelere gelmiş birinin ölüm tarihini kesinleştirmek imkânsız değildir. Bu bilgi, İçişleri Bakanlığı kayıtlarında mutlaka mevcut olmalıdır.


        

        [11]      Eşref, sayı: 42, 17 Kânun-ı evvel 1325 [30 Aralık 1909], s.4.


        

        [12]      Eşref, sayı: 24/50, 11 Şubat 1325 [24 Şubat 1910], s.5.


        

        [13]      Hıyaban, sayı: 4, 24 Mart 1327 [6 Nisan 1911], s. 14.


        

        [14]      İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu: agm., s.6.


        

        [15]    1942’deki bir yangında yok olan bu konağın yerinde bugün İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Fen Fakültesi vardır.


        

        [16]      İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu: Feyzullah Sacit Ülkü ile Görüştüm, Yeni Adam, sayı: 455, 16 Eylûl 1943, s. 7.


        

        [17]      Köprülüzâde Mehmet Fuat (Köprülü): Tahassüsât-ı Sanat -Yeni Lisan, Servet-i Fünûn, C. 42, sayı: 1082, 16 Şubat 1327 (1 Mart 1912), s. 365-370.


        

        [18]      F(eyzullah) S(âcit) (Ülkü): Hareket-i Edebiye, Rübap, sayı: 5, 23 Şubat 1327 (8 Mart 1912), s.36-37.


        

        [19]      Mücellidoğlu Ali Çankaya: age., C. IV, s. 1473.


        

        [20]      İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu: “Feyzullah Sacit Ülkü ile Görüştüm”, Yeni Adam der., sayı: 455, 16 Eylûl 1943, s. 8.


        

        [21]    Beşir Ayvazoğlu, “Dünbilik” (Zaman, 26 Ocak 2012) yazısında bu durumdan bahsetmiş idi.


        

        [22]    Beşir Ayvazoğlu’nun verdiği mısraları ve bunların değiştirilmiş şeklini veriyoruz.


        

        [23]    Feyzullah SacitÜlkü, Devrimlerde İnan ve Ülkü,  Damla, sayı: 35, Kasım 1946, s.3


        

        [24]      Eserin daha sonra 2. cildinin de yayımlandığı yazılmışsa (“Mülkiyeli Bir Sanatçı”, Mülkiyeliler Birliği der., Yıl: 4, sayı: 31, Nisan-Haziran 1973, s. 21) da bu bilgi doğrulanamamıştır.


        

        [25]      Feyzullah Sacit Ülkü: Mesnevi, s. 5.


        

        [26]      Kemâl Edip Ünsel [Kürkçüoğlu]: “Mesnevi Tercümesi Hakkında”, Türk Dili Belleten, sayı: 8-9, Nisan-Aralık 1946, s. 637-646.


        

        [27]    Mecmua: İnkılâp Sanatkârına Bir Bakış, Konya Halkevi, sayı: 31, Ocak 1942, s. 1685-1686.


        

        [28]    Tamamlayıcı bazı bilgiler için I. Kırşehir Kültür Araştırmaları Bilgi Şöleni – (8-10 Ekim 2003, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi, Kırşehir) Bildiriler kitabındaki “Kırşehirli Bir Şair –Feyzullah Sacit Ülkü” başlıklı yazımıza bakılabilir.


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele