“Osmanlı’dan Günümüze Bir Aile”nin Serencamı

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336


         

        Kitap ve Yazarı Hakkında Tespitler

         

        Cinius Yayınları tarafından 2014 yılının sonlarında İstanbul’da neşredilen adı geçen kitabın müellifi Cemal Özgüven’dir. Cemal Bey, aslında işletme alanında çok başarılı ve tam anlamıyla muasır ve münevver bir öğretim üyesidir. Mesleğinin dışında (meraklı demeyeceğim) mütecessis bir ruhla incelediği alanlar: Yakın Çağ Türk Tarihi, Türk tefekkür hayatı ve klasik Türk musikisidir. Bestekâr olarak III. Selim ve Dede Efendi’den, hanende olarak Bekir Sıtkı ve Meral Uğurlu’dan aşağı düşmez. Konuşarak düşünenlerden değil; düşünerek konuşan nadir tanıdığım insanlardandır. Çok iyi bir müşahit ve deruni bir muhallildir.[1] Bu fakir de dâhil birçok dostu, hatıralarını yazması konusunda Cemal Bey’i iknaya çalışmıştır. Çünkü dostları ailevi hayatının, yaşadığı ve şahit olduğu olayların sadece bazı kırıntılarından haberdardı. Dolayısıyla herkes Cemal Bey bilmecesinin eksik kalan karelerini bulmaya çabalardı. Sözünü ettiğimiz ¨Osmanlı’dan Günümüze Bir Aile¨işte yirmi yılı aşkın kafalarımızda sakladığımız ¨Cemal Bey¨ tılsımını sadece dostlarına değil, bütün Türk okuyucusuna tanıtan eserdir.

         

        Kitap dört bölümden oluşur: “Çocukluk Yılları”, “Talas Amerikan Koleji”, “Babam ile İlgili Hatıralar”, “Annem ve Annemle Yaşadıklarım”. Kendisini tanımayan bir okuyucu bu kitabı okurken, Cemal Bey’i kafasında sanırım şöyle tasvir eder: (ağdalı Türkçesinden dolayı) 90 yaşına merdiven dayamış, yakın tarihimizin sosyolojik boyutu ile ilgili bir meslekten olan, belki birkaç romanı ya da en azından edebî denemeler neşreden bir yazar... Cemal Bey, bunların hiç birisi değil. Ama çok iyi bir okuyucudur; olaylar arasında çok güçlü illiyet ilişkisi kurabilen iyi bir analizci ve yorumcudur. Cemal Bey, bu meziyetlerini muhayyilesinde hazmedebilmiş ve içine gömdüğü kendi çalkantılı dünyasını anlatan böyle bir kitapta, bu meziyetlerini cömertçe kullanabilmesine zemin hazırlamıştır. Kısacası bu serüven, Ayşe Kulin’in eline geçseydi ancak bu kadar güzel ifadelendirilebilirdi.

         

         

        Çocukluk Yıllarının Masumiyeti

         

        Cemal Bey, Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyet dönemine geçişte sancı çeken ancak eski ile yeniyi, Saltanat ile Cumhuriyeti, muasırlıkla muhafazakârlığı aynı anda yaşayan; fakat şartların gereği ortayı bulmayarak ikilem içerisinde sol tarafa temayül gösteren bir ailenin torunudur. Cemal Bey’in, daha okula bile başlamadan, babası annesinden ayrılıyor. Babası Tevfik Bey'i çok sonraları tanıyor, annesi Nilüfer’i de (tuhaftır ama) ablası sanıyor! Belki de onun için babasının, annesinden neden ve ne şekilde ayrıldığını kitapta anlatmamış ya da anlatamamış. Ama bir tıp doktoru olan dedesi İsa Ruhi Bey tarafından özenle yetiştirildiği aşikârdır. Cemal Bey'in annesi tarafından dedesi olan Dr. İsa Ruhi Koray, erken cumhuriyet döneminin münevverlerinden ve mükemmel denilecek derecede bir sulu boya ve kara kalem ressamıdır. Kitabın arkasında yer alan bu tablolara bakılırsa, İsa Bey'in, günümüzde resim bölümlerinden mezun birçok ressamdan çok daha usta resimler çizdiğini fark edersiniz.

         

        Dedesinin görevine bağlı olarak Çankırı, Isparta ve Ankara’da çocukluk yıllarını geçirmiştir. 1950’li yılların başına rastlayan son çocukluk yılları ile ilgili gözlemleri bugün için anlamlıdır. Ankara’da çok sayıda Amerikalının yaşadığı ellili yıllarda, Amerikalıların hayat tarzlarına özenenler çokmuş. O yıllarda ilk okul çağında olan Cemal Bey, anneannesine ¨Keşke ben de Amerikalı olsaydım¨ demesi üzerine ¨Sus terbiyesiz. Sen bir Türk’sün ve bununla her zaman iftihar edeceksin.¨ azarını işitmiştir. İşte o zamanki Türk kadınının millî şuuru...

         

        1950’li yılların başlarında Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’le Çankaya İlkokulu’nda beraber okuyan Cemal Bey, okul bahçesinde yaşadığı bir hâdiseden dolayı ondan sitayişle bahseder ve ¨Kendisine o okul bahçesindeki tevazuundan ve hayatında çektiği acılardan dolayı hem saygı hem de muhabbet duymuşumdur.¨ der. Cemal Bey, doktor aynı zamanda da o devrin entelektüellerinden olan dedesinden ötürü birçok Türk aydın ve siyasetçisini tanıma fırsatı bulmuştur. Bunların başında Bülent Ecevit, Refik Halit Karay, Ali Naci Duyduk gelir. Türk müziği ve Türkçe konusunda Cemal Bey’deki birikim ve hassasiyet, muhtemelen dedesinden ve dedesinin muasırlardan kendisine kalan bir mirastır.

         

         

        Talas ve Amerikan Koleji Yılları

         

        Tuhaftır; Cemal Bey ilkokul yıllarının sonuna kadar annesi Nilüfer Hanım'ı abla, anneannesi ve dedesini de anne-baba olarak biliyor; babası Tevfik Bey’i ise hiç tanımıyor. Boşandıklarında Cemal Bey dört yaşında imiş. Nilüfer Hanım tahsil için bir anda İngiltere’ye gidiyor ve 1954 yılında dönüyor. 1956 yılında Nilüfer Hanım bu sefer bir Amerikalı ile evleniyor ve kızı Hatice’yi de alarak Amerika’ya göç ediyor. Cemal Bey, babası Tevfik Bey'in rızası olmadığı için gidemiyor ve Cemal Bey ailesinin bu rol değişikliğini daha yeni idrak etmiş iken, aile bir daha birleşmemek üzere ikiye bölünüyor. Bu kısım gerçekten hüzün dolu ve emsaline çok zor rastlanan bir vakadır. İbret vericidir diyemem; garabet veya tuhaflık değildir. Ama bir anda esen ani bir güz fırtınasının kuru bir yaprağı nasıl savurduğunun resmidir.

         

        Bu arada dede, torununun daha iyi yetişmesi ve farklı bir ortamda özgüven içerisinde olgunlaşabilmesi için Cemal Bey'i Talas Amerikan Koleji'ne yollar. Cemal Bey bir anda yeni bir hayat, özgürlük, sorumluluk ve ergenlikle karşı karşıya kalır. Kitabın üçte birinde Amerikalı hocalarla yaşadığı anıları analitik ve karşılaştırmalı olarak serdeder. Türkiye’de misyoner okullarını araştıranlara bu kısmı okumalarını tavsiye ederim. Bu kitap kolejlerin realitelerini, Amerikalıların Türkiye’ye geliş maksatlarını, neler yaptıklarını ve nasıl bir eğitim programı uyguladıklarını objektif bir şekilde en güzel anlatan kitaplardan birisidir diyebilirim. 1956 yılında Talas Koleji'nin orta kısmında başlayan bu eğitim 1964 yılında liseyi Tarsus Amerikan Koleji'nde bitirerek sona erer.

         

        27 Mayıs darbesine iki ay kala Kayseri’ye 40 Km uzaklıkta olan Himmet Dede Mevkiinde bir öğrenci olarak Cemal Bey'in de içinde olduğu İsmet Paşa’yı taşıyan trenin nasıl durdurulduğunu ve o esnada neler yaşandığını bu kitaptan öğrenebilirsiniz. CHP temayüllü bir ortamda büyüyen Cemal Bey'in Adnan Menderes’in idamı konusundaki görüşü, onun ne denli tarafsız, adil ve sorumlu bir Türk aydını olduğunu gösterir. Cemal Bey’in, ¨Memleketimizin tarihi içinde yaşayarak şahit olduğu ilk hukuk faciası budur. İlk meşru (halk tarafından seçilmiş olması anlamında meşru) başbakanımızı idam ettik. Menderes’e karşı hudutsuz nefret duygularıyla doldurulmuş genç subaylarımız, onları kışkırtan bilumum muhalif mihraklarımız ve idamlara kılıf hazırlayan hukuk uleması profesörlerimiz başta gelmek üzere herkes mesuldür bu cinayetten.¨ cümleleri ibretamiz ve büyük bir kıymet taşır. Bugün olaylara bu üslupta yaklaşan insanlara ne kadar çok ihtiyacımız var?

         

        Lise yıllarında babası Tevfik Bey’le yakından tanışıyor. Cemal Bey, artık daha olgun bir yaşta ve annesi ile babası arasında olup bitenler onu fazla alakadar etmiyor. Tevfik Bey'le çok normal ama bir o kadar formel bir ilişki kuruyor ya da kurabiliyor. Ama ona ‘baba’ demekten kaçınarak ‘efendim’ diye hitap etmeyi tercih ediyor. Babasına karşı bir kin ya da nefreti asla söz konusu olmamış, ama içinde taşıdığı tek sitem ¨niye bizi hiç aramadın¨ olmuştur. Cemal Bey babasından başı her zaman dik, namuslu ve tuhaf bir muhafazakâr adam diye bahseder. Cemal Bey büyük oğluna (kendisini yetiştiren dedesinin adını değil de) Tevfik adını vermesi herhalde sonradan tanıdığı babasına duyduğu saygıdan dolayı olsa gerektir.

         

         

        Kitabın En Fırtınalı Kısmı

         

        270 sayfadan ibaret olan bu farklı hatırat kitabının son elli sayfası en hüzünlü fakat bir o kadar da en cazip tarafını oluşturur. Cemal Bey, annesiyle olan enfüsi ve zahiri cedel ve müşacerelerini[2] bu bölümde fevkalade güzel ve akıcı bir üslupta kaleme almıştır. Bu kısmı sona bırakması ve ona uzun bir yer vermesi calib-i dikkattir. Belki de bu kısmı yazarken, geçmişte yaşadıklarını yeniden yaşamıştır. Belli ki, bu kısmı yazmak için sadece hatıralarını canlandırmamış, aynı zamanda o yılların elemini ve ızdıraplarını damla damla yudumlayarak hissetmiştir. Burada sadece annesiyle yaşadıklarını anlatmıyor; aynı zamanda kendi derununu ve iç burkuntularını da tahlil ederek okuyucuyu kendi ledün âlemine çekiyor. Cemal Bey'in edebiyata ve edebî terminolojiye vukufiyetini bu bölümden anlamak mümkündür.

         

        Annesinin şahsiyetini tahlil etmekle başlar söze: ¨Benzerini hiç görmedim. Onun gibi insanlar her halde vardır. Ama çok az olduklarından eminim... Şayan-ı dikkat bir insandı. 1949 yılında iki çocuklu dul bir kadın olarak dayısının da muzaheresiyle[3] tek başına İngiltere’ye gitmiştir.¨ Gerçekten de tarifi ve tasnifi güç bir Türk annesi. 1949 yılından sonra Cemal Bey annesiyle ilkin 1974 yılında buluşmuş. Kucaklaşarak hasretler giderileceğine eski hesaplar görülmüş, tartışmalar olmuş, kırmalar ve kırılmalar yaşanmıştır. Cemal Bey, kitabında buna “1974 Yazında Kopan Kıyamet” diyor. Cemal Bey annesiyle yaptığı muhaverelere[4] kitabında geniş yer veriyor. Aslında bu muhavereler hiç birisi musahabe[5] cinsinden değil, olsa olsa birer muharebedir. Baba-oğul ilişkilerini dile getiren ve dünya edebiyatında önemli bir yer tutan Franz Kafka’nın ¨Babaya Mektup¨ isimli eserini Türk okuyucusu da bilir. Ama anne-oğul edebiyatında bir eser varsa o da Cemal Özgüven’in Osmanlı’dan Günümüze Bir Aile isimli hatıratı olacaktır.

         

        Cemal Bey’in birbirinden akıllı ve ebeveynleriyle çok iyi ilişkileri olan iki oğlu bulunmaktadır. İlki Tevfik ikincisi de Ömer. Bu hatıratı okuduktan sonra anladım ki Cemal Hoca’nın ikinci çocuğu bir kız olsaydı adı Nilüfer olmayacaktı[6]!

         


        

         

         

        

        

        [1]Muhallil: Analizci


        

        [2]Cedel: mücadele amaçlı konuşma, müşacere: Sözlü düello


        

        [3]Arka çıkmasıyla


        

        [4]Söz alış verişi


        

        [5]Sohbet etme


        

        [6]Cemal Özgüven Hocayla yirmi yılı aşkın aynı fakültenin çatısı altında çalıştım. Ondan dört haslet öğrendim. İlki insanı, inancı ve siyasi görüşüne göre değil, liyakatine göre değerlendirmek; ikincisi hissiyatla değil, akılla karar vermek; üçüncüsü konuşarak düşünmek yerine düşünerek konuşmak ve dördüncüsü bir olayın sonuçlarından çok, sebeplerini araştırmak... M.N.  


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele