Türkistan’da 3.800 Yaşında Bir Lolan Güzelı

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

         

        Bir önceki yazımızda yolumuzun Urumçi Müzesi'ne düştüğünü belirtmiştik. Urumçi Müzesi, Doğu Türkistan topraklarının Çin’e ait olduğunu ispat etmek için düzenlenmiş sanki. Türk'ün adı neredeyse yok. Tadımlık mukabilinde Cengiz Han’a ve Sırp ismine dahi rastlanıyor. Her şey, her kurgan, her eski yerleşim yeri Çin eseri ve tarihi olarak yazılmış, mutlaka bir Çin hanedanına bağlanmış. Çinliler, bulunanların Türk tarihine ait olduğunu yazmasalar dahi, bulunan her şey bizden bir parçayı anlatıyor. Dışarıdan çöl, bozkır gibi görülen o alanlarda bize ait ne hazineler yatıyor. Bunlar bu toprakların binlerce yıldır bize ait ve tahmin edilemez büyüklükte bir medeniyet sahibi olduğumuzu ispat ediyor.

         

        Türkiye’de öğrendim onun adını. Lolan aşiretini de… Lolanlar Doğu Anadolu’da, Tunceli’de yaşayan ve kendini Kürt zanneden, öz be öz Türk olan bir aşiret. Lolan güzelinin 3.000 yıllık mumyası Urumçi Müzesi’nde. Ona Türk diyememişler, “Avrupalı, beyaz ırktan olması muhtemel.” diyerek yüz şeklinin detayları ile tanımlamışlar. Yüzünün her noktası kalemle çizilmiş gibi düzgün, üstünde sarılı olan kıyafeti ve başındaki örtü de hâlâ sağlam. Ona temsili olarak bilgisayar yardımı ile deri giydirmiş bir fotoğrafını, bir de o mumya boyutlarında bir heykelini yapıp yerleştirmişler. Lolan güzeli hepimizin bilmesi gereken bir buluntu, mumya, Pazırık halısı kadar meşhur. Kaç kişi biliyor? Ben bile bu yaşımdan sonra Türkolog Prof. Dr. Cengiz Alyılmaz’dan öğrendim. Başka mumyalar da (bebek mumyaları dâhil) müzede yer alıyor. Türk kültürünün bu noktalarını araştıracak ilim adamlarını bekliyor (Çinliler izin verirse).

         

         

        

         

         

        Bu mumya hakkında Prof. Victor Mair ve Kaliforniya’daki Occidental College’den Tekstil uzmanı Prof. Elizabeth Wayland Barber, “Çin bu mumyaları Batı’nın incelemesinden kaçırıyor ve saklıyor. Çünkü kendi uygarlığının Batı’dan etkilenmediğini iddia etmek istiyor.” diyorlar.

         

        Çin’in binlerce yıldır devam eden durağan tarihi, yerleşikliği ve sınırlarının değişmediği biliniyor. Tarihindeki sınırlı sayıdaki mücadelesinin temelini ve tarihini neredeyse bütününü Türklerin oluşturduğunu bütün tarihçiler biliyor. Özellikle bir müze de Türkün asıl yurdunun olduğu bu topraklarda Türk adı olmadan tarih ve müze olmayacağı, Lolan güzeli mumyasının ABD’deki sergi-müzeden hemen kaldırılışı ve Çin’in genetik incelemelere izin vermemesi de bu gerçeği saklama politikasının bir sonucu. Bu düşünceler üstelik Batılı bilim adamlarının itirafı...

         

        Hakkâri’de 1990’ların başında bazı steller bulundu. Sonra adı ve varlığı unutturuldu. Hangi müzeye koyuldu bilmiyorum? Bu steller Tuva’dan, İspanya’ya kadar Türklerin göç yolu üzerinde aynen mevcut. Bu heykeller Türk’ün geçtiği ve yurt tuttuğu her yere vurduğu bir damga. Yalnızca Türkologlar ve tarihe meraklılar biliyor. Urumçi’deki müzede, bu steller ve fotoğrafları da yer alıyor.

         

        Müzede etnografya bölümü çok güzel. Türkün adı hiçbir yerde geçmese de bize ait olan her şey var, benim ilgi alanım olan yerel ve eski şapkalar da. Dünyanın en küçük şapkasını kullananların Uygur kadınları olduğunu bu müzede öğreniyorum.

         

         

        Doğu Türkistan’daki Ötüken

         

        Urumci’nin kenar mahallelerinden geçiyoruz, Cenubi Dağ yolundan. Burası Tunganların mahalleleri. Fakirlik, gecekondu tipi evler, hurdalıklar, tozlu yollar, orta halli camiler arasından... Çin’de 100 milyon Tungan (tutgan, dutgan, tunguz) varmış. Bunlar Müslüman Çinliler. Ne kadar güvenilir oldukları belli değil. Uygur atasözü diyorki: “Tunganı gör, eline baltayı al.” “Çinliler bile daha emniyetli, kim olduğunu biliyorsun.” diyorlar. “Tunganlar Çinlinin yanına gider ‘dilimiz aynı’ der, uygurun yanına gelir, ‘dinimiz aynı’ der.” diyorlar. “Arkanı dönmek mümkün değil, oyun oynar.” diye özetliyorlar. Müslüman olduklarından mı nedendir, onlar da fakir ve itilmiş bir topluluk. Bu kenar mahalleler işte onlara ait. Yol bizi Doğu Türkistan’ın Ötüken’ine götürüyor.

         

        Önce tozlu alanlardan, sonra kavaklar ve bahçelik yerlerden geçiyor ve yavaş yavaş arazide yükseliyoruz. Vadilerden geçip Kazak çadırlı bir yaylaya ulaşıyoruz. Dönemecin arkasından karşımıza bir masal resmi çıkıyor. Burası âdeta Doğu Türkistan’daki Ötüken. Havada çığlık çığlığa kartallar uçuyor, kökbörü oynayan Kazaklar ileride çitle çevrili bir alanda at üstünde kıyasıya yarışıyor, bürkütü ile avlanmak isteyen bir yaşlı Uygur dedesi kolundaki kartalı ile tahta bir kerevete oturmuş, serin dağlar arasında iftar saatini bekliyor, şekerleme yaparak. Vadinin yamacında çit ile çevrilmiş alandaki atlara binmiş insanlar uzun bir gezintiye çıkıyorlar dağlar arasında. Yürüdüğümüz yolun her iki yanında içinde yaşanılanKazak çadırları, taşların üstünden seke seke şarıltılarla akan buz gibi dereler, tepeleri göğün sınırını çizen yemyeşil köknarlar var önümüzde. Beş kilometreden daha fazla ve devamlı yükselerek yürüyoruz, bu doyumsuz manzara içinden. Yolda karşımıza çıkan atlılar, zaman zaman Kazak çadırlarının önünde oturan millî kıyafetli kızlar, kulağımıza gelen dombra sesi, Türk Dünyası Müzik Topluluğu’ndan kulağımızın aşina olduğu Kazak ve Uygur ezgileri, kuzu etinden kebap kokuları bize eşlik ediyor. Ağaç köklerinin etrafına kümelenmiş mantarlar, yabani laleler, çiçekler arasında… Tarifsiz güzellikte açıklı koyulu kadife yeşillikler ve yapraklardan süzülen güneş ışınlarının tepemizde yaptığı ışık oyunları eşliğinde… Bol sulu serin dereler bir sağımızdaki taşların üzerinden sekiyor, bir solumuza geçiyor. Allah’ın yeryüzüne bahşettiği bir ihtişam bu… Göğün ufkunu çizen üstü köknarlar ile bezeli bir yalçın kayalık dağ, Ergenekon destanındaki demir dağ gibi, birdenbire karşımıza çıkıyor. Yol bitti. Önümüzde Demir Dağ… Bu sefer tahta merdivenleri tırmanıyor ve bu yalçın dağın önüne ulaşıyoruz. Karşımızdaki zirveden aşağı dökülen muhteşem bir şelale. Şelalenin altından dağı gizlice delip geçen yolu gösteren bozkurt eksik sadece bu tabloda. Kolu bürkütlü aksakallı Uygur kocası dağın kenarında etrafı gözlüyor, bilge edasıyla.

         

        Bu sahneye doyamadan inmek zorunda kalıyoruz tekrar vadinin başlangıcına. Yolda bizden daha çevik ve dinç olan seksenlerini aşmış döbbili aksakallılarla “Hayır bolsın.” diye selamlaşıp ayrılıyoruz oradan. O yüce dağlarda Uygur gençlerinin değil, Çinli örgencilerin kamp yapmaya geldiklerini görünce de hüzünleniyoruz.

         

         

        Çinliler ve Çin

         

        Çin’de resmi makamların söylediğine göre 56 farklı millet varmış. Yanı sıra 56 farklı dil… Bazı köylerin dilini komşu köydeki bile anlamazmış. Bir o kadar da farklı gelenek, giyiniş tabi.  

         

        Bu hükümet 56 milletin 49’unun Uygur bölgesinde yaşadığını iddia ediyor. “Burası Uygurların değil, herkesin toprağı.” mesajını vermek için...

         

        En çok konuşulan dil olan Çince iniş çıkışlı bir ses tonu ile konuşuluyor, çok tipik tonlamaları var. Ağızlarından patlama gibi çıkıyor kelimeler ve kısa seslerden oluşuyor. Yazılışı da ilginç, her bir işaret bir kelime. Çincede binlerce kelime ve işaret var böyle. Zor öğrenilen bir dilmiş, ayrıca her kelimenin –işaretin de dört farklı okunuşu var. Her okunuşta anlam değişiyor. Binlerce kelime ve bunun 4 katı kadar da okunuş ve anlam farklılığı… “Hala biz bile hepsini bilmiyoruz, bazısını cümlenin gelişinden çıkarıyoruz.” diyor, tercümanımız. Çinliler eskiden bildiğimiz gibi kısa değil, boyları uzamış, çünkü iyileşen ekonomileri ile beslenmeleri de düzelmiş.

         

        Ucuz bir ülke değil. Yiyecek de pahalı. Para birimi Yuan. Bir Euro yaklaşık 5.5 Yuan ediyor. Sıradan bir hafif yemek 3-4 kişi için 100-150 Yuan tutuyor.

         

        Dünyanın en kalabalık ülkesi. Bir çocuktan fazlasına izin verilmiyor. Anne karnındaki çocuk kaç aylık ve milliyeti ne olursa olsun o aileye tanınan haktan fazlası ise mutlaka alınır veya doğmuşsa iğne veya suya sokularak ölümü sağlanırmış. Tüplerin bağlanması ile korunma yöntemi bu yüzden çok uygulanıyormuş.

         

        Günümüzde ABD, Güney Doğu Asya, Malezya, Endonezya, Filipinler ve diğer büyük ülkelerde en zengin insanlar ve büyük patronlar Çinlilerden çıkıyormuş. Çin şu an dünyanın ABD’den bile daha zengin ülkesiymiş. Yönetim şekli komünizm ama geçerli olan paraymış. En büyük gücün para olduğu anlaşılmış. Dünyanın her yerinde ucuz işçi olarak deli gibi çalışıyor, para kazanıyor, biriktirip geri dönüyorlarmış.

         

        Her yer polis dolu. Mecbur kalmadıkça hiçbir şeye karışmıyor gibi görünüyorlar. Ancak, kontrol çok sıkı ve herkes gözaltında. Özellikle Uygur kardeşlerimiz…

         

        Çin’de 2.5 milyon da Moğol var. Yerleşik hayata geçmeyi reddediyor ve göçebe olarak yaşıyorlarmış. İstedikleri kadar çocuk yapma hakkına sahiplermiş.

         

        Çinlilerin davranışları için karar vermek bir haftalık bir seyahat için imkânsız. Saldırgan satıcı Çinli de vardı, efendi Çinli şoför de. İlgisiz olanı da yakınlık göstereni de.

         

         

        Doğu Türkistan

         

        Doğu Türkistan sadece bulunduğu coğrafyanın kıymeti, yer altı kaynakları ile değil, coğrafyasının güzelliği ile de göz kamaştırıyor.

         

        Han Tengri de denilen Tanrı Dağlarının en yüksek doruğu, kızıl renkte parlaması ile biliniyor. Altun Dağları ise ortalama yüksekliği 4.500 m. ve 45.000 km2 alanı ile Çin’in en büyük dağlık alanı, en insansız bakir bölgesi.

         

        Dünya harikası Kanas Vadisi ve Kanas Gölü (Burasının Arif Nihat Asya’nın şiirinde bahsettiği Süt Gölü-White Lake olarak da geçiyor çünkü- olduğunu tahmin ediyorum.), Boğda Gölü, geniş ormanlar, nehirler, yeşil ovalar ve bembeyaz bulutlar diyarı. Uygurya baharla birlikte göz alabildiğine uzanan ovaların, platoların, sonsuz bereketin ve içinde saflığı temsil eden beyaz üylerin olduğu topraklar… Güzel insanlar, güzel ovalar, güzel göller, güzel dağlar hatta güzel çöller ülkesi burası. Sonsuzluk hissi veren dağlar ve çöller ülkesi… Taklamakan Çölü’nde dünyanın belki de en son deve kervanlarının kuma vuran gölgeleri ve çıngırakları ile ayaklarından havaya savrulan tozlar ve kumlar var. Kervanlarının başında, çift hörgüçlü develeri ile birlikte ömrünü tüketen Uygur, biteviye gidip geliyor. Ve bu kervanlar eskiden olduğu gibi İpek Yolu’nun mallarını değil, turistleri taşıyorlar.

         

         

         

         

         

        Bu bakir topraklarda sayısız yaban hayvanı var: Kurtlar, kartallar, sayısız yaban kuşu, yaban atları, ceylanlar, yaban koyunları, yaban öküzleri-yaklar…

         

        Urumçi’de dünyanın en büyük pazarı kabul edilen bir çarşı var. Kaşgar pazarı ise dünyada çok meşhur olan pazarlardan bir tanesi. Kurutulmuş meyveler, değerli taşlar, kürkler, el işleri dokumalarıyla meşhur. Uygur el sanatları içinde en bilinenlerden biri olan ipek ürünlere rastlamadım. Belki uygun fırsat ve zaman olmadığı içindi bu. Doğu Türkistan özellikle Kaşgar bölgesi, dünyanın opal taşı, yeşim taşı merkezi olarak biliniyor. 

         

        Yemekleri arasında üstüne sebzeli etli sos dökülen ev eriştesi “lağmen”, havuçlu ve kuru hünnap ile pişirilen pilav, balla içilen çay, kebaplar, et çevirmeleri ve üstü çeşit çeşit nakış ile süslü ekmekleri var. Ekmek çeşidinin 50 civarında olduğunu öğrendim, ben yaklaşık 20 çeşidini gördüm. Pazarda bazılarının adını bile bilmediğim çeşit çeşit meyveler, nefis kavunlar var. Kaşgar’ın bağ ve bahçelerini gören birisi bu kadar meyve bolluğuna asla şaşırmaz.

         

        Kaşgar kavunundan bahsetmemek olmaz. Elma dilimi gibi sert, neredeyse çekirdek ve sulu orta kısmı yok denecek kadar az, koyu turuncu enfes bir meyve. Gözü kapalı yiyen birisinin onun kavun olduğunu anlaması mümkün bile değil. Kaşgar’ın inciri de meşhurmuş. Tattım, harikaydı.

         

        Karşılama törenlerinde mihmandar Uygur kızlar kırmızı kuşak takıyorlar. Tören kuşağı deniyor buna.

         

        Ciddi sağlık sorunları var. Özellikle androloji ve kanserle ilgili… Sincan Uygur Özerk bölgesinin sağlık bakanı “Uygurların ömürleri diğerlerinden kısa, araştırmak lazım.” diyor. Sebebini tahmin etmek zor değil.

         

        Bu gece son gecem, hiç uyumasam ve bu otel odasında sabaha kadar Urumçi’yi seyrederek beklesem uçak saatini…

         

        Artık burası çocukluğumun hayal şehri Urumçi değil, yollarında çok kolay kaybolacağınız, hiç bir harfini okuyamadığınız, hiç kimseye adres soramayacağınız, kimse ile anlaşamayacağınız bir şehir. Sadece trafiği belgesellerde seyrettiğiniz Çin şehirlerine göre nispeten az, ancak karışık ve tehlikeli.

         

        Şu an gece 01.00 ve dışarısı hâlâ gündüz gibi canlı, korna gürültüsü, araba ve insan sesleri, bin bir renkli ışıklar ile kaplı. Gözümü kapasam ve Uygur mahallesine gitsem, ilk gece iftar yaptığımız yerdeki sokaklarda pişen yemekleri, el arabasındaki meyveleri, boy-boy ve desen desen ekmeklerini koklasam, kavunlarını tatsam, onlara ülkemin ve arkadaşlarımın kucak dolusu selam ve hasretlerini iletsem, sevgi dolu, saf ve ürkek yüzlerinden öpsem, onlara sarılsam ve bırakmasam… Hayallerimin Doğu Türkistan’ını orada, hayallerimdeki gibi yaşasam…

         

         

        Rabia Kadir

         

        O bir Uygur lideri. On bir çocuk annesi (ikisini evlat edinmiş) olmasına rağmen büyük bir ticaret sistemi kurmuş, özellikle kadınlara iş imkânı sağlamış, bir zamanlar Çin’in en zengin on kişisinden biri olarak dünyada ismini duyurmuş başarılı bir Uygur kadını. Parasını ve zenginliğini sadece Doğu Türkistan’daki ihtiyaç sahipleri ve Uygur davası için harcaması Çin’in hiç hoşuna gitmez. Menfaatlerine ters düşen bu hanım için Çin yetkililer öyle korku salmışlar ki Uygurlar arasında adının bile anılmasına izin vermiyorlar. Kimse onun hakkında açıktan bir şeyler konuşmak istemiyor. Doğu Türkistan’da yaptığı yardımların “devleti küçük düşürmek” ve “ayrılıkçı güçleri desteklemek” anlamını taşıdığını iddia ederek hapse attıkları ve idamdan son anda kurtulup Amerika’ya giden ve 2005 yılından itibaren orada yaşamak zorunda kalan bir Uygur davası gönüllüsü…[1]

         

        Rabia Kadir için verilmesi gereken destekler ve mücadeleler var. Sadece mücadele vermek yetmiyor, yanlı ve yanlış propagandaları da engellemek gerekiyor. Dünyadaki halklara özgürlük diyen, eski Mao yandaşı kesimin yaptığı Çin’e yaranma sevdaları uğruna Rabia Kadir’e Amerika ajanı yalanları ile de mücadele etmek gerek. Uygur Türklerine yapılan gayri insani muamelenin, verilmeyen hakların… Karşısında hiç olmazsa yazıları ile olması gereken bu insan hakları savunucuları, Türk milletinin geleceğinden bahsedenler, söz Doğu Türkistanlı Uygur kardeşlerimizden açılınca nedense onların da insan ve Türk olduklarını görmezden gelmek hakkına sahip olduklarını iddia edemezler.

         

        Rabia Kadir uluslararası olarak kendini bu davaya adamış, malı, parası elinden alınmış, çocuklarının ve ailesinin bir kısmı kendinden uzakta alıkonulan bir dava gönüllüsü. Çin’in istekleri doğrultusunda Türkiye sınırlarından içeri girmesine bile izin verilmeyen Bu Hanım ve Uygur kardeşlerimiz için bize ve Türk Hükümetine düşen çok iş var ve Birleşmiş Milletlerin ve dünyadaki bütün özgürlükler adına, insan hakları adına mücadele ettiğini iddia edenlerin de çok sorumluluk ve görevleri de…

         

         

        Hâlâ Özlem Var İçimde

         

        Geçen gün rüyamda oradaki dostları gördüm. Aklıma takıldı kaldı gün boyu.

         

        Aklımda İdgah Camisi…  Gözlerimin önünden hiç gitmeyen büyük avlusuna girdim. Seyrek beyaz sakallı yaşlılarla dolaştım. Aklımda eski yurdum… Gözüm ve elim ameliyatta ve kanlı… Kalbimde depreşen özlem, yüreğimi burktu durdu. Ellerimdeki kan ile orada dökülen kardeş kanlarının bir ilgisi, hatırlaması mı bu? Bilemedim. Özlemim giderek artıyor.

         

        Ameliyattan çıktım. Elimdeki kanlı eldivenleri, adeta kardeşlerimin kanlarını görmemek için tıbbi atık kutusuna fırlattım. Sonra… Telefonum çaldı. Arayan o topraklardan bir dost. “Türkiye’deyim, Ankara’dayım.” diyor.

         

        O topraklardan bir dostu görmek hasretimi biraz azaltıyor.

         

        Neden bu toprakların rüyasını görüyor ve onunla yaşayıp o yollarda yürüyorum hâlâ.  Ruhumu oralardan niçin uzaklaştıramıyorum.

         

        Aslında unutmayı da hiç istemiyorum.

         

        Bu yazının yapraklarında çok gözyaşı var.

         

        Çünkü…  Yazarken döktüm onları.

         


        


        

        [1] “Uygur Ana” lakaplı, Dünya Uygur Kongresi başkanı Rabia Kadir, 1999’da sekiz yıl hapse mahkûm edildi. O hapisteyken Norveç Hükûmetinin ona verdiği “İnsan Hakları Adına Yaptığı Mücadele için Uluslararası Ödül” ve dünyanın baskıları sonucu 2005’de hapishaneden çıkarıldı. Sonra Türkiye’den istediği iltica talebini bizim yetkililerimiz kabul etmeyince ABD’ye gitti. Türkiye'ye girmesi yasak olan Rabia Kadir'e giriş izni için "Rabia Kadir İçin Bir Milyon İmza"kampanyası düzenledi. İnşallah çok yakında aramızda göreceğiz.


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele