Mustafa Kemal Paşa’nın Yozgat’a Geldiğidir

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336


 

Kâmildir o insan ki yaşar hatıralarla

Bir başka kerem beklemez artık gelecekten

Her an doludur gözleri cânan ve baharla

Kâm aldı bilir kendini ömründe felekden

Yahya Kemâl

 

 

        Zor zamanlar geride kalmış, harpler bitmiş, yeni bir devir başlamıştır. Millet, dertlerine bir mim koymak ve üzeri küllenmiş yaralarını sarmak için yeni bir mücadelenin içine girmiştir. Bir seferberlik de yeniden ayağa kalkmak için ilân olunmuştur. Yediden yetmişe hayatta kalan memleket evlâdı, köklerden yeniden filiz verip başağa durmak, bereket olup taşmak için çırpınmaktadır. 

         

        Mustafa Kemâl Paşa,[1] ahvali yerinde görmek ve milletiyle görüşüp halleşmek için yollardadır, memleketi gezmektedir.  

         

        Mevsim güz ve Yozgat’ta çiftin çubuğun ortada olduğu harman zamanıdır! Kayseri’den yola çıkan Gazi Paşa’nın Yozgat’a gelmesi beklenmektedir. 

         

        Heyet, 1924’ün 15 Ekim günü, bir süvari müfrezesinin refakatinde Boğazlıyan’a gelir. Bir müddet kalınır. Boğazlıyan’dan hareket edildikten sonra yolu sarp, Yazır Dağı aşılır.

         

        Gazi yol boyunda bulunan köylerin ahalisinin sevgi seli arasından geçer. Sırçalı Tekkesi Köyü’nden sonra, karşılamaya gelen atlıların refakatinde, yol kenarında münasip bir yere çadırları kurup bekleyen Poyrazlı Köyü’nün Çerkezleri tarafından yolda durdurulur. Otomobilden inip Poyrazlılarla bir süre sohbet eder. Çerkezlerin önceden hazırladığı yemek ikramına çok az bir miktar iştirak ettikten sonra yola devam eder.  

         

        Gazi Paşa, ikindi üzeri kendisini yolda karşılayan Battallı atlılarla birlikte Battal Köyü’ne bir sevgi ve saygı seli arasında gelir. Battal’ın girişinde, Kapusuzoğlu Mehmed Kâmil Ağa (d. 1872 v. 1947), Battallı İmam diye meşhur Süleyman Ağa (d. 1882 v. 1938) ve köylüler olduğu hâlde karşılanır.

         

        Ziyaretten dolayı şükürcelik kurban kestirilecektir. Elinde bıçak ayakları bağlı yerde yatan tosunun başında bekleyen Kula Halil, ağaların işareti ile tekbir alıp tam bıçağı çalacakken Gazi’nin kurbanın kesilmemesini işaret etmesi ile bir an duraklar. O sırada otomobilden inmeyen Lâtife Hanım’ın, arabanın camını açıp: “Çal evladım çal” demesiyle birlikte, zaten fırsat kollayan Kâmil Ağa’nın işareti üzerine kurban kestirilir. 

         

        Yemeğin Poyrazlı’da yenildiğinin öğrenilmesi üzerine, biraz dinlenmesinin ardından Gazi’ye kahve ikramında bulunulur.

         

        Gazi’nin Battal’a uğramalarının hususî bir sebebi vardır. Bu mühim sebep Millî Mücadele sırasında ağaların yaptıkları yardımlardır.

         

        Gazi, ziyaret sırasında, Millî Mücadele’ye “üç erkek sürü koyun ve bir balak derisi altın” veren Süleyman Ağa ile “Üç bin Kırmızı Lira” veren Kapusuzoğlu Mehmed Kâmil Ağa’ya teşekkür ettikten sonra, onlarla bir müddet sohbet eder. Köy ve civarı ile bölge tarihine dair Mehmed Kâmil Ağa’dan sorduğu suallerin cevabını alır. Süleyman Ağa’ya: “Söyle bakalım Ağa. Verdiğiniz sürüler ve paranın karşılığını devletiniz size ödeyecek. Buna karşılık size Ankara’dan yer vereyim, ne dersiniz!..” der. Süleyman Ağa da: “Paşa Hazretleri, bizler devletimizle varız ve sadece çiftçilikle uğraşıyoruz. Hem karşılığı da ne oluyor, Paşam sağ olsun!” diye mukabelede bulunur.

         

        Mehmed Kamil Ağa’da Süleyman Ağa’nın cevabını tasdik eder. 

         

        Gazi, ağaların bu cevabına memnun olur ve iltifatlar eder. Kendilerini Ankara’ya davet eder.[2]

         

        Bir süre sonra Battal’dan ayrılan Gazi, Yozgat’a gitmek için yola koyulur.

         

        Heyet, Yozgat’a yaklaşır. Soğluk Dağı’nın[3] yavaş yavaş başlayan yükseltisi aşılır. Boruklu Yazı’dan itibaren Elekçi Yokuşu’nun tepesine kadar olan kısımda bekleyen Yozgatlı atlılar tarafından karşılanır.

         

        Elekçi Yokuşu’ndan inişte Sarıtopraklık’a varmadan Eskipazar Mahallesi’nin sonunda, bağların alt kısmında resmî karşılama merasimi yapılır. Resmî uğurlama merasimi de yine aynı yerde olur.

         

        Gazi Paşa, geç vakitte yol boyu bekleyen Yozgat ahalisinin sevgi gösterileri arasında şehre girer. Ancak, yol boyunda ve etrafta çok sıkı emniyet tertibatı alındığını, köprüleri de bizzat subayların tuttuğunu görür.

         

        Ertesi gün aynı sıkı güvenliği görünce: “Derhâl sıkı emniyet tertibatını kaldırınız. Yurttaşlarımla aramda hiçbir engel bırakmayınız. Millî Mücadele’de fevkalâde büyük bir gayret gösteren memlekette bana hiçbir şey olmaz!” diyerek emirleri doğrultusunda, emniyet tertibatının bunaltan engelini kaldırtır. Bunun üzerine emniyet tertibatı göze çarpmayacak bir seviyeye getirilir. 

         

        Yozgat Belediye’sinin önünde kurban kesilirken Gazi’nin üzerine kan sıçrar, bu vaziyet bir hayli canını sıkar ve ikametine ayrılan Miralay Şerif Bey Konağı’na[4] gidip elbiselerini değiştirip tekrar gelir.

         

        Şimdilerde Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılan Nizamoğlu Konağı’nın balkonunda kahve içerken, meşhur fotoğrafçı Mümtaz Tiyanşan tarafından fotoğrafı çekilir. 

         

        Daha evvel tanıştığı, meşhur Akif Paşa’nın ahfadından Salim Efendizade Mustafa Arif Paşa’nın (d. 1861 v. 1931) Kirazlı Çiftliği’ndeki köşkünde öğle yemeği yer, kahve içer ve biraz istirahat eder. 

         

        Gazi, dolu dolu geçen Yozgat ziyaretlerini 17 Ekim tarihinde tamamlar ve coşkulu kalabalığın arasında, “tekrar gelmeye söz vererek,” Yozgat’tan ayrılır…

         

        Aradan on sene geçer.  

         

        Ahali, 3 Şubat 1934’de soğuk bir kış gününde Kırşehir üzerinden Yozgat’a gelen Gazi’yi karşılar. Esasen on senenin ardından yapılan bu ziyaret hiç şüphesiz Gazi’nin Bozok’a ve Yozgat’a olan alâkasının pek bariz bir tezahürüdür.

         

        Gazi, aynı gün, ahalinin sevgi gösterileri arasında ziyaretlere başlar. Hükümet Konağı, Belediye ve Alay Kumandanlığının ardından Halkevi’ne gelir. 

         

        Halkevi’ndeki merasimde, şair Nizami Nefesli olarak tanınan Mehmet Nizamettin Nefesli (d. 1907 v. 1987), Gazi’nin huzurlarında bir şiirini okur:   

         

         

        Çerağı söndürülmüş karanlık bir vatanı

        Işıkla dolduranın şu büyük armağanı

        Sayması gurur veren İnönü Dumlupınar

        Eşsiz inkılabınla daha bin mucizen var

        Bilginin güneşine cehâleti boğdurdun

        Bir avuçluk on yıla asırları doldurdun

        Ana yurdu süslüyor bin fabrika bacası

        Ergani’den geliyor medeniyet nârası

        Yükselişte cihana dehân emsâl olacak

        Türk adı anılınca akan sular duracak

        Yanında küçük kalır tarihteki büyükler

        Gazi, ancak seninle iftihar eder Türkler

        Ruhumuzu bağladık kurtarıcı ismine

        On beş milyon Türk kalbi çerçevedir resmine

         

        Gazi, şiiri dinledikten sonra, genç şair Nizami Nefesli’ye kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorar. O da: “Sıhhatinizi dilerim Paşa Hazretleri. Ancak bir memuriyet rica ederim.” diye karşılık verir.

         

        Gazi: “Bu delikanlıyı posta memuru yapın.” diye talimat verir.

         

        Emrin icabı yerine getirilir. Nizami Nefesli, Gazi’nin vesilesiyle posta idaresinde vazifeye başlar, uzun süren bir memuriyetin ardından müdürlükten emekli olur.

         

        Gazi, Yozgat Lisesi’ne gider ve derse girer. 

         

        Yozgat Lisesi’ni ziyaretleri sırasında girdiği sınıfta biraz ders dinledikten sonra hoca ve talebeye Türk tarihi ile ilgili sualler sorar. Aldığı cevaplardan hoşnut olur.

         

        Girdiği sınıfta, görür görmez ismi ile hitap ettiği, Millî Mücadele’de Ankara Karargâhı’nda Merkez Muhabere Birliği Kumandanı ve Mülâzım-ı Evveli rütbesiyle büyük hizmetiyle yakından tanıdığı Fizik ve Kimya muallimi Mehmed Vehbi Ulusoy Bey’in (d. 1891 v. 1970) dersinden fevkalâde memnun kalır.

         

        Dersten sonra Gazi Paşa: “Benden bir isteğiniz var mı Vehbi Bey?” diye teveccühte bulunur. 

         

        Vefatına kadar Yozgat’ın ilmine ve irfanına pek büyük hizmetler yapacak olan Vehbi Bey: “Sıhhatinizi dilerim Paşa Hazretleri. Ancak Zât-ı Devletinizden müsaadenizle bir istirhamım var. Eğer tensip buyurursanız mebus olmayı arzu ederim.” diye Gazi’ye mukabelede bulunur. 

         

        Ancak bu mukabeleye, Gazi’nin cevabı hakikaten bir ders olur ve: “Bırakınız Vehbi Bey, bırakınız! Sizin muallim ve bir mürebbi olarak hizmetiniz, değil mebusluk, Reis-i Cumhurluğa bile değişilmez. Siz, Türk çocuklarını yetiştiriyor ve nur dağıtıyorsunuz. Eğer maddî bir meşakkatiniz varsa derhâl telâfi olunsun. Hem, ben nasıl olsa mebus bulurum. Fakat sizin gibi bir muallimi kolay kolay bulamam.” der. 

         

                 Herkes sükût eder bu cevap karşısında… 

         

        Gazi, İsmet Paşa Mektebi’ni de ziyaret eder ve yoğun geçen bir günün ardından Vali Konağı’na gelir.

         

        Konakta, Vali Bekir Sami Bey ve Belediye Reisi Yusuf Bey (d. 1888 v. 1970) başta olmak üzere, resmî erkân ve eşraftan bazı zevat ile memleket meselelerine dair sohbet eder.

         

        Söz Türk edebiyatına gelir. Türk edebiyatı hakkında konuşmalar olur ve divan sahibi büyük şairlerimizin şiirlerinden bazı kısımlar okunur. 

         

                  Bozok tarihine dair Gazi’ye etraflı bilgi verilir. Yozgat’ta yetişen şairlerden ve bilhassa Hüznî Baba’dan bahsedilir. Hüznî Baba: “Mehmed Bahaeddin Efendi, Hüznî Baba namı ile meşhur, âlim, fazıl, münevver, hoş sohbet ve şair bir hocaefendidir.” takdimiyle methedilir.

         

                  Gazi’ye Halkevi Reisi Çapanoğlu Bekir Bey (d. 1901 v. 1970) tarafından Hüznî Baba’nın bir şiiri okunur:    

          

        Nazar kıl âleme ey dil ne bir şaşkın bunak olduk

        Bu halkın gözüne menfur demirden bir tabak olduk

        Fakat ol meyvesiz eşcar misâli bir kavak olduk

        Hüdâ’dan havf u haşyet yok garâretle yamak olduk

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk

        Bıraktık bâb-ı Mevlâ’yı kula kullar gibi taptık

        Şeriatten hurûc ettik sefahat râhına saptık

        Verip va’z u nasihat milletin parasını kaptık

        Edip hem fikre hizmetler papazlar yaptığın yaptık

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk

         

        Tabasbus eyledik bâb-ı gınâya iltica ettik

        Varıp zalimlere candan ciğerden merhaba ettik

        Fakat yoksullara buğz u adâvetle ezâ ettik

        Değiştik dini dünyaya ne varsa hep hebâ ettik

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk

        Hatimler bahş edip zengin kesim emvâtına sattık

        Fakirin mevtine ikrah edip de yan gelip yattık

        Ne menfaatperest olduğumuz ağyâra anlattık

        Edip binler müdâhinlik nice eslâfa da attık

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk

        Sükût ettik görünce münkirâtı eyledik tahsin

        Tarîk-ı zulme binlerce delâ’il eyledik ta’yin

        Olup şirke şerîk ettik nifak ahkâmını telkin

        Hevaya tâbi olmaktan dahi hiç olmadık teskin

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehâk olduk

        Sehâdan bahsimiz halka fakat hırs u tamâ bizde

        Fesâda âletiz her dem hasetlik özde hem gözde

        Bıraktık ar u nâmûsu hacâlet kalmadı yüzde

        Büründük kisve-i ilmi amel yok hep kalır sözde

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk

        Nic’oldu manevî maddî Hüdâ’nın emr u fermânı

        Edip efkâra müftîlik bıraktık hükm-i Kur’ân’ı

        Maişet celbiçün verdik bütün yağmaya imânı

        Tarîk-ı Hakk’a hor baktık görüp hoş ism-i udvânı

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk

        Hamâkat esbine bindik denâet şehrine yettik

        Edip mü’minleri tekfîr nice icrâ-yı fikr ettik

        Şarap rüşvet zinâ fâiz kumar hep mahv olup gittik

        Hülâsa nehy-i ma’rûf  emr-i münker râhına gittik 

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk

        Kılıp terk sünneti Hizbî edip bid’atlara rağbet

        Menâfi noktasında biz bu dini eyledik âlet

        Fesad bizden zuhûr etti yine etti bize avdet

        Denir meşhur mesel herkes bulur ettiğini elbet

        Verip bâd-ı havaya aklımız hep dangalak olduk

        Hedef olduk hakarete onunçün müstehak olduk   

         

        Şiiri beğenen Gazi, Hüznî Baba ile tanışmak ister. Emirleri doğrultusunda derhâl Hüznî Baba’nın evine otomobil gönderilir.  

         

        Eve giden memurlar kapıyı çalarlar. Kapıyı açan hanımı forslu otomobili görünce kısa süreli bir şaşkınlık yaşar.

         

        Memurlar: “Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri, Vali Bey’in konağında bulunuyorlar. Hoca Efendi’yi görmeyi arzu ediyorlar.” derler. 

         

        Hanımı ise: “Hocaefendi evde yok, kahveden haber gönderip beni köye davet ettiler, köye götürüyorlar, köye gidiyorum, demişti.” diye cevap verir.

         

        Tekrar konağa dönen yetkililer vaziyeti haber verirler.  

         

        Gazi: “Hangi köye gitti ise derhâl gidip getiriniz.” diye emir tekrarı yapar. 

          

        Yetkililer, tekrar eve gidip hangi köye gittiğini sorarlar. Hocaefendi’nin hangi köye gittiğini söylemediğini öğrenmeleri üzerine konağa dönerler ve durumu arz ederler.     

                

        Bunun üzerine Gazi de: “Hüznî’yi tanımayı arzu ederdim. Ne ise artık Ankara’ya gelsin de öyle görüşelim.” diye üzüntülerini bildirirler. 

         

        Hüznî Baba, bilahare Yozgat’a döndüğünde olanları öğrenir ve Gazi ile tanışamadığına hayli müteessir olur. Fakat çok arzu etmesine rağmen Ankara’ya gitmek de kendisine bir türlü nasip olmaz. Zaten Hüznî Baba 17 Ocak 1936’da âlem-i cemâle intikal eder.

         

        Sohbet uzar… 

         

        Söz arasında Gazi’ye ahalinin dışarıda beklediği ve dağılmadıkları arz edilir.

         

        Gazi, sohbete ara verir, açılan pencerenin önüne çıkıp halkı selamlar: “Göstermiş olduğunuz misafirperverlik ve alâkadan dolayı hepinize teşekkür ederim. Sizlerle bir arada olmaktan dolayı duyduğum memnuniyeti ifade edemem. Bu memleketin hakiki sahibi sizlersiniz. Bunu asla unutmayınız. Esasen yarın için yapılacak işleriniz var, hava da fevkalâde soğuk, artık istirahata çekiliniz.”  diye çok kısa bir nutuk irad eder.  

         

        Gazi, ahalinin tezahüratları ve sevgi gösterileri arasındaki konuşmasından sonra tekrar içeri çekilir. Bu konuşma üzerine herkes evine gitmek üzere dağılır.

         

        O gün konakta, Gazi’nin huzurlarında Yozgat’ta ve köylerde bulunan muallimler de hazır bulunmaktadır. Çünkü Gazi, muallimleri bilhassa görmek istemiştir.

         

        Muallim heyeti, Maarif Müdürü tarafından sırasıyla Gazi ile tanıştırılır.

         

        Gazi de memnuniyetlerini ifade eder.

         

        Takdim devam ederken, meşhur musikişinas Hafız Süleyman Efendi’ye[5] (d. 1885 v. 1941) sıra gelir. 

         

        Maarif Müdürü: “Paşa Hazretleri, bu muallim efendi ise Yozgat’ımızın medar-ı iftiharı ve Fakıbeyli Köyü Muallimi Hafız Süleyman Efendi’dir.” diyerek ihtiram dolu bir ifadeyle Hafız Süleyman Efendi’yi Gazi Paşa ile tanıştırır.

         

        Gazi Paşa, bunun üzerine huzurda ayakta bekleyenlere oturmalarını söyleyerek: “Hafız Efendi, bir Aşr-ı şerîf okuyunuz da dinleyelim.” diye emirlerini bildirir.

         

        Hafız Süleyman Efendi: “Hayhay Paşa Hazretleri.” diyerek bir ihtiram ifadesi olmak üzere başını hafifçe öne eğer ve ardından “Kıyamet Suresi”ni okumaya başlar.

         

                  Hafız Süleyman Efendi, muhrik sadası ile ziynetlendirdiği ve İstanbul Kıraatı ile okuduğu Aşr-ı serîf’i bitirmesinden sonra Gazi’den iltifatlar ve takdirler alır.   

         

        Gazi: “Hafız Efendi, takdir ve iltifatta isabet etmişler. Sesiniz ve kıraatınız fevkalâde. Tebrik ederim. Ancak, okuduğunuz ayet-i kerîmelerin mânâlarını söyleyiniz de, muazzez kitabımızda Cenab-ı Hakk’ın bize ne buyurduğunu öğrenelim.” der.

         

        Gazi’nin bu isteği karşısında heyecana kapılıp mahcup olan Hafız Süleyman Efendi: “Beni mazur görünüz Paşa Hazretleri, ben hoca değilim sadece bir hafızım.” diye cevap verip mahcubiyetini bir nebze olsun gidermeye çalışır.

         

        Ders verme sırası Gazi’dedir. 

         

        Hafız Süleyman Efendi Gazi’nin işaretleri üzerine ayet-i kerimeleri tekrar okur. Gazi Paşa’da ayet-i kerimelerin mealini verir ve kısaca tefsir eder.

         

        Hafız Süleyman Efendi, aynı gün Gazi’nin huzurlarında, Kemanî Muhsin Gökay Bey[6] ve arkadaşlarından teşkil edilen fasıl heyetinde hanende olarak yer alır. Klasik Türk musikisinin nadide eserlerinden bazılarını okur ve bir bozlak ile Yozgat Sürmeli çeşitlemelerinden bir kaçını çığırır.

          

        Heyet, Gazi’nin sevdiği şarkıları seslendirir. Bilhassa “Kırmızı gülün alı var” ve “Şahane gözler” adlı şarkıların icrasına Gazi bizzat iştirak eder. “Sarı Zeybek” oynar!

         

         

        Hamiş

         

        Miralay Mehmed Şerif Bey ve konağına dair kısa bir bahis, her halde mevzunun etraflıca kuşatılmasına vesile olacaktır. 

         

        Miralay Mehmed Şerif Bey, Yozgat Alay Kumandanı ve Mutasarrıf Vekili olarak Yozgat’ta vazife yapmıştır. Kuvvetle muhtemel İstanbulludur. Yozgat’ta, Miralay Şerif Bey Konağı denilen konağı ile meşhurdur.

         

        Miralay Mehmed Şerif Bey’in muvazzaflık günleridir. Eşraftan bazısının misafir olarak bulunduğu resmî zevata ait bir mecliste Uzun Hacı Ağa: “Yozgat’a elli iki odalı konak yaptırdım.” diye övünür.[7] Bu konuşmalar Şerif Bey’in guruna dokunur.

        Şerif Bey’de İstanbul’daki varlığını Yozgat’a aktarıp bir konak yaptırmaya karar verir. Planlarını İstanbul’dan getirterek, Aşağı Nohutlu Mahallesi’nde, kâgir, üç katlı bir konak yaptırır. Artık o da, elli iki odalı olmasa da, biraz da Uzun Hacı Ağa’ya nisbet, muhteşem bir konakta oturmaya başlar.

         

        Miralay Mehmed Şerif Bey emekliliğinden sonra Yozgat’tan ayrılmamıştır. Kendisi 1914’te, hanımı Fatma Hürmûze Hanım 1909’da Yozgat’ta vefat ederek Hakk’a uğurlanmışlardır. Ebedî istirahatgâhları Aşağı Nohutlu Mahallesi’nde bulunan Sağır Mustafa Ağa Camisi Haziresi’ndedir. 

         

        Maddî ve manevî varlığını, konakla birlikte Yozgat’ta bırakan Miralay’ın, tek oğlu ise İstanbul’a akrabalarının yanına döner ve maalesef hayatı fakr u zaruret içinde geçer.

         

        Bozok tarihinde Miralay Şerif Bey Konağı’nın mühim bir yeri vardır.

         

        Konağın üst katının güney batı köşesindeki muhteşem tavan süslemeleri ile hayranlık uyandıran Baş Oda’sında, Enver Paşa, 1914’de Birinci Cihan Harbi sırasında Şark Cephesi’ni teftişe giderken Yozgat’a uğradığında bir gece konaklamıştır.

         

        On sene sonra ise Miralay Şerif Bey Konağı, Gazi’nin ziyaretinin şahidi olur.

         

        Konak, 15-17 Ekim 1924’de Gazi’nin Yozgat ziyaretlerinde ikametlerine tahsis edilmiştir. Konağın üst katının güney-batı köşesindeki muhteşem tavan süslemeleri ile hayranlık uyandıran Baş Odası, Gazi’nin istirahatlerine ayrılmıştır.

         

        Bununla birlikte, Miralay Şerif Bey Konağı’nın bir vasfı da Millî Mücadele sırasında cephelerde yaralanan Mehmetçiklerin cephe gerisinde tedavilerinin sürdürülmesi ve istirahat dönemlerini rahat geçirmeleri için geçici bir süreliğine hastane olarak kullanılmasıdır.  

         

        Bilahare İl Özel İdaresine geçen Miralay Şerif Bey Konağı, milli eğitime tahsis edilmiş, çürüdü, gerekçesiyle tavan süslemeleri betonla yer değiştirilmiş ve bugün ise ikbâl günlerinin hasreti içinde Camızlık Yokuşu’nun hemen yanı başında yılgınlık göstermeksizin dimdik ayakta durmaktadır.[8]

         

         

        

         

         

         

        

         

         

        

         

         

         

        


         

         

         

         

         

        

         

         

         

         

        

        


        

        [1] Eski Yozgatlılar Mustafa Kemâl Paşa’ya, Gazi ya da Gazi Paşa diye hitap ederlerdi.


        

        [2] Bu ziyaretin ardından Süleyman Ağa Ankara’ya gitmiş Çankaya’da Gazi ile görüşmüştür. Mehmed Kâmil Ağa ise Ankara’ya 1936’da gitmiştir.  


        

        [3] Şimdilerde adına Çamlık diyorlar.


        

        [4] Bkz. S. Burhanettin Kapusuzoğlu, Bozoknağme, Yozgat’a Güzelleme, Akara 2010, s. 170-171. 


        

        [5] Hafızlık geleneğinden yetişmiş büyük bir musikişinas olan Yozgatlı Derelizade Hafız Süleyman Turgut Efendi hakkında geniş bilgi için bkz. S. Burhanettin Kapusuzoğlu, Bozoknağme, Yozgat’a Güzelleme, Akara 2009, s.  252-253.


        

        [6] Ali Kethüdazade Salih Şükrü Efendi’nin oğlu Mehmet Muhsin Gökay (d. 1900 v. 1968), Yozgatlı meşhur bir musikişinastır. Çanakkale gazisidir ve Birinci Cihan Harbi sırasında Kuzey Afrika’da tesis edilen Seydi Beşir Esir Kampı’ndaki esaret günlerinde çile doldururken sazların çoğunu çalmasını esir kampında öğrenmiştir. Memleketine dönüşünden sonra sınıf öğretmeni olarak vazifelendirilmiştir. Bu vazifesinin dışında musiki derslerinin dolu geçmesi için gezici musiki muallimi olarak köy okulları dâhil pek çok okulda talebelerine meşk ettirmiştir. Devrinde meşhur “Kemânî Muhsin Bey”dir.

        Musikiye vâkıf bir diğer öğretmen ve gazi de başmuallim Mehmet Ali Bey’dir. 1896’da Yozgat’ta doğan Mehmed Ali Bey, Hasan Efendi’nin oğludur. Mehmed Ali Bey, Çanakkale Cephesi başta olmak üzere pek çok cepheye katılmış, Millî Mücadele’de hizmet vermiştir. Ağırbaşlı bir karaktere sahip kişiliği ile sevilen, öğretmenlik yaptığı zamanlarda da cepheden pek bahsetmeyen: “Gittik geldik, vazifeydi yaptık. Şehitlik nasip olmadı, ama şükür Gazilik nasip oldu.” deyip konuyu kapattığı tanıyanlarca hâlâ söylenir. 


        

        [7] Uzunhacıların konağı, Nohutlu Tepesi’nin eteklerinde, Alacalıoğlu Camisi’nin güney doğu yönünden hemen yanı başında idi.


        

        [8] Bu bahisteki bilgileri, Gazi’nin Yozgat ziyaretleri sırasında Karga Köyü Muallimi olarak Vali Konağı’nda bulunan Şeyhzade Ahmet Şevki Ergin Hocaefendi (d. 1906 v. 2002), Nizami Nefesli’nin akrabalarından Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, bana muhteşem bir Hüznî arşivi veren Hüznî Baba’nın oğlu ve o günlerin şahitlerinden Mehmet Fahrettin Öncül, son şahitlerden ve Poyrazlı Köyü’nden Hanifi Mercan (d. 1902, berhayattır), Mehmet Kâmil Ağa’nın oğlu Yusuf Bahri Kapusuzoğlu (d. 1927 v. 1995) ile kızları Fatma Fethiye Özbay (d. 1919 v. 1989) ve Nazire Özbay (d.1925 v. 1996), S. Burhanettin Kapusuzoğlu, Süleyman Ağa’nın oğlu ve Yozgat eski Milletvekili İsmet Kapusuz (d. 1930 v. 2007) aşikâr etmiştir. Ayrıca bkz. S. Burhanettin Kapusuzoğlu, Bozoknağme, Yozgat’a Güzelleme, Ankara 2010, s. 257-267.


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele