Kamusallığın Dönüşümü: Ulusal Kimlik ve Yerellikler Arasında Gri, Belirsiz Alanlar

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

         

        Geleneksel toplumlarda sadece sosyal yapılar değil, ekonomik yapılar da belli zaruretlerden dolayı ulusal ölçekli değil, yerel ölçekli yapılar olarak şekillenmişti. Bu yüzden de o tür toplumsal yapılar cemiyet (society) olmaktan daha çok, cemaat (community) şeklindeki yapılar olarak teşekkül etmişti. Hatta memleket derken bile, ulusal ölçekteki bir siyasi bütünlük değil, kişilerin yaşadığı köy ve kasabalar kastedilirdi. Bu sadece içinde bizim de bulunduğumuz ülkelerde böyle değil, millet olma sürecini çok erken dönemlerde tamamladığına inanılan merkez ülkelerde de böyleydi.

         

        Zamanla ve bilhassa on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren teknolojide meydana gelen süratli değişmeler, muazzam ölçeklere ulaşan mesafeleri kısalttı. Kültürel etkileşim hiç olmadığı kadar hız kazandı. Kompartımanlara ayrılmış yerelliklerin yerini ulusal ölçekli bütünlükler aldı. Ulaşım, haberleşme ve buna bağlı olarak gelişen ulusal piyasalarla hukuk, dil ve ölçü aletlerinde meydana gelen standartlaşma, bu bütünleşmeyi hızlandırdı.

         

        Kamuoyu kavramı ilk defa bu dönemde ortaya çıktı. İlk önce hassasiyet-i umumiye olarak karşımıza çıkan kavram, zamanla efkâr-ı umumiye şekline dönüştü. Kamusallık ilk defa olmak üzere kendi içine kapalı yerel cemaat görüntüsünden çıkarak, bütün memleketi içine alan bir genişliğe uzandı. Eskiden önce kasaba ihtiyaçları, sonra dışarıya göre ayarlanan piyasa şekilleri ve ürün stokları, yeni dönemle birlikte, bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler, şeklinde düzenlenmeye başladı. Yeni durum yerel ölçekli Lonca sisteminin çökmesi ve ulusal ölçekli yeni teşekküllerin habercisiydi. Kamusallığın yeni hâlleri bu ortamda yeniden şekillenmeye başladı. Yeni durumda kamusallığın kalıba dökülmüş somut biçimine millet deniyordu. Böylece önce ulusal piyasalar, ardından standardize edilmiş ölçü aletleri ve bütün bu ilişkilerin kendi üzerinden yürütüldüğü ulusal diller standardize edildi. Zorunlu eğitim, bir modern zaman kurumu olarak ilk defa bu çağda ortaya çıktı.

         

        Bu süreçler bir anda ve hiçbir enerji kaybı olmadan kendiliğinden işleyen süreçler hâlinde yürümedi. Arkasında, asırların biriktirdiği alışkanlık, zihniyet ve kültürel dirençler vardı. Sürekli içimizde konuşan, varlığını hissettiren o birikim, mazi denilen o büyük suflör daima yanı başımızdaydı. Bu sadece bizde değil, bütün kültürlerde böyleydi. Eski, kendini kolay kolay teslim etmiyordu. Bu, elan bugün de böyledir.

         

        Eskiyle yeni, yerelle ulusal, yerelle küresel ve bunların her birinin birbiriyle girdiği diyalektik ilişkiler, bu kültürel devinim, iletişim teknolojisindeki devrimle birlikte kültürel kümeler arasındaki etkileşimi akıl almaz boyutlara getirdi. Bunun zorunlu sonucu olarak kullanılan dilin yerel anlamları aşınırken ulusal düzlemde standart dile olan ihtiyaç, günden güne arttı. Bu ihtiyacı karşılayan en kritik araçlardan biri gazeteydi. O kadar ki gazete sayesinde tüm yurttaşlar, kamusal alana özgür biçimde erişebilir ve katılımlarını sağlayabilirlerdi. Zaten kamusallığın en önemli yüzlerinden biri de her şeyin herkes tarafından mümkün olan en açık şekilde görülebilmesi ve duyulabilmesiydi.

         

        Her şeyin herkesin gözü önünde açık biçimde karara bağlanabildiği açık bir toplumda kamusallık, sadece devletin doğrudan doğruya denetlediği kurumsal yapılar değil, bütün bireylerin eşit biçimde müdahil olabildiği kamuya açık bütün bir ilişkiler ve süreçler ağı idi. Aslında devlet tarafından belirlenen ve kamu yararına çalışan kamusal kurumlar da dolaylı bir yöntemle ve kamu adına şekillendirilen bir tür açık toplum kurumlarıydı. Katılımcı ileri demokrasilerde bu tür kurumların şekillendirilme yetkisi, kesintisiz bir hak olarak iktidarı süresince sadece siyasal iktidara verilen yasal bir yetki değil, sivil toplumun dolaysız olarak her zaman katılabildiği tanımlı süreçlerdir.

         

        Sivil topluma gelince, o da dikensiz gül bahçesi değildir. Orada da çözülmesi gereken sorunlu alanlar vardır. Bir kere sivil toplum olarak bilinen alan, devlet dışı alandaki bütün kesimleri ifade eden homojen yekpare bir alan değil, çok katmanlı ve kamusallığın sadece örgütlü renklerini içeren göreceli, parçalı alanlardır. Ve genel çıkar, pek tabiidir ki, sivil toplumun göreceli çıkarlarından ibaret değildir. Sivil toplum her ne kadar kamu yararını savunsa bile, genellikle grup asabiyesiyle hareket eder. Yerel asabiyelerle grup asabiyesinin üzerine çıkıldığı nadir durumlardadır ki, genel çıkar savunulabilir. Fakat bu da söylendiği kadar kolay değildir. Genel kamu çıkarına ulaşmak, çıkar çatışmalarının bilinebilir ve genel çıkar ölçüsüyle göreceli hâle getirilebildiği bir hukuk düzeninde ancak mümkündür. Bu ise ancak katılımcı bir demokrasi ve hukuk içinde kalınarak gerçekleştirilir.

         

        Kamu yararıyla yerel çıkarlar arasında çıkması muhtemel çatışma veya sürtüşmelerin hangi araçlarla çözüme kavuşturulacağı meselesi, kamusal kimlikle yerel kimlikler arasındaki muhtemel gerilimlerin de ana problemidir. Burada da tanımlanması gereken gri alanlar vardır. Her bir tanım, yapısı gereği bir şeyleri dışarıda bırakacağı için, hiçbir tanım neden bütün cüzleri kapsamadığı genel sorgusuyla sorgulanamaz. Önemli olan, toplumun bütün kesimleriyle ilişkilendirilebilecek ortak bir paydaya sahip olunup olunmaması ve sınırların belli olmasıdır. Bu varsa ve bütün toplumsal kesimlerin hem devlet hem de devlet dışı alanla ilgili ilişki ve hakları eşit biçimde güvenceye alınmışsa kavramın sembolik anlamları üzerinde, uzun uzadıya tartışmanın da anlamı yoktur.

         

        Bunun tipik örneklerinden biri Türk kimliği tanımında görülebilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür ibaresinin anahtar kavramı, siyasal aidiyettir. Burada tecezzi etmez biçimde kurumsal ve siyasal bir katılımdan bahsedilmekte, ikisi arasındaki uyum ve bütünlüğe işaret edilmektedir. Bu tanımlamada devlet, edilgen bir varlık olarak kendisine siyasal aidiyet bağıyla bağlı bütün yurttaşların ortak mülkü, ortak varlığıdır. Dileyen devletin bütün kademelerine kuralları önceden belirlenmiş eşit haklar ve aleni rekabet kuralları içinde dâhil olabilir. Yürütmenin bütün kararları yargı denetimine açıktır. Yapı kişisellikten arındırılmış, bütün kademeleri nesnelleşmiş ve yansız hâle getirilmiştir. Hiç kimse hiç kimseye kişisel, sınıfsal ve zümresel egemenlik bağlarıyla bağlı değildir. Bu durumda siyasal kamunun belirlenme hakkı, zümre ve sınıflardan bağımsız olarak özgür bireylerden oluşan milletin, elinde demektir.

         

        Bunun tersi bir tanım, halk ve millet olarak bilinen kurumsal yapının bozulması, her şeyin, bireylere varıncaya kadar parçalara ayrılması, tecezzi etmesidir. Bu, farklı kimlik ve kültürlere duyulan saygıdan daha çok, tarihî süreç içinde kendiliğinden oluşan kurumsal ve kültürel bütünlüklerin çözülmesi, deyim yerindeyse sosyal mutabakatın bozulmasıdır. Sosyal mutabakatın bozulması, başta hukuk olmak üzere zincirleme olarak piyasa mekanizması dâhil bütün yapıların şirazesinden çıkması ve toplumun ilkel belirsizlik dönemlerine sürüklenmesidir. Millet olma, tam da burada, kamusallığın inşa sürecinde karşı karşıya gelinen belirsizliklerin giderilmesi ve sosyal mutabakatın sağlanması sürecinde gerekli hâle geliyor.

         

        Millet olma, elbette toplumun uniform bir tekçiliğe kurban edilmesi ve çoğulculuğun reddi anlamına gelmiyor. Bu zaten mümkün de değildir ve farklı kolektif, kültürel kimlikler, tanım gereği ulusun doğal öznesi olarak edilgen değil, etken ve güvence altındadırlar. Burada temel problem, farklı kimlik kümelerinin bulunuyor olması ya da bunların baskın kültür altında yok olma tehlikesi de değildir. Problem, bu kümelerin diyalektik olarak birbirlerini belirleme imkânını sağlayacak demokratik katılım mekanizmalarına sahip olup olmaması meselesidir. Eğer sistem, katılım mekanizmalarına sahip ve bunları yasalarla güvence altına almışsa kamusallığın belirlenme süreci de ulusun eline verilmiş demektir.

         


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele