Türk Ocağı 100 Yaşında Ocakların Son Yirmi Beş Yılı Nasıl Başladı?

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

                       Zaman ve ona ait kavramların ne ölçüde izafi (göreceli) olduğunu, ancak söz konusu edilen zamana ait yaşanmışlıkların toplamına göre idrak edebiliriz. Yaratılmışlar içinde en acımasızı olan zaman kendisi izafi olduğu kadar, onu kendine göre algılayan insana göre de izafidir.

         

                       Cümleler karışık gibi geliyor olabilir; örnekleyerek şöyle ifade edelim: Mesela bizim (insanlığın), zamanın bölümlerine birer tarif olarak geliştirdiğimiz ‘gün’, ’ay’, ‘yıl’ gibi kavramların, uzayda ışık hızı ile seyreden bir aracın içinde herhangi bir anlamı yoktur.

         

                       Bu gezegene ait olan ‘gün, ay, yıl’ kavramlarının bize(insana) göre izafiliği de o zamanı yaşarken ki ruh halimize bağlıdır. Basitçe söylemek gerekirse, mesela hapishanedeki bir insanın bir günü ile dışardaki herhangi bir insanın bir günü aynı değildir. Aytmatov’un muhteşem romanının adı anlatmak istediğime tam örnektir:Gün Uzar YüzyılOlur’ (veya öteki tercümesi ile:Gün Vardır Asra Bedel’) Soljenitsin’in ‘İvan Denisoviç’in Hayatında Bir Gün’ ü ve İlber Ortaylı’nın ‘İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ da aynı güzellikte örneklerdir.

         

                        Bir Kazak atasözü diyor ki: ‘Ötgen künnen alıs jok,kelgen künnen jakın jok!’ (Geçmiş günden(daha)uzak yoktur, gelmekte olan günden (de)daha yakını yoktur.)

         

                        Bilinen bu gerçeğe yüzyıl’ kavramındaki izafiliğe dikkat çekmek için işaret ettim.

                        Yarısı yaşlarda iken, elli yaşıma geldiğimde yeni bir milenyuma gireceğimi değil, bir yaşlı-başlı adam olacağımı düşünürdüm. Bayağı bir mesafem bulunduğunu sanır, belki de sabırsızlanırdım oraya ulaşmak için. Bugün bir asrın altmış üçünü yaşamış biri olarak kendime ‘yaşlı-başlı olmak’ kavramını yakıştırmıyorum bile.

         

                         Ama ‘Rahmetli babam bir yaşında iken kurulmuş Türk Ocağı ve ‘onu kaybedeli 23 yıl olmuş’ diye zihnimden geçirdiğimde anlıyorum bir asrın, hatta yirmi üç yılın ne kadar uzun bir süre olduğunu (Ağustos 1911’de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti’nin bir çeşit ad değiştirme ile Mart 1912’de Türk Ocağı olduğunu hatırlarsak, babam tam da Türk Ocağı ile yaşıttır.)

         

                         Türk Ocağı yüz yaşında’ ibaresini gören, duyan, düşünen her bir zihin kendi çağrışımlarıyla ve tamamen kendine ait bir resimle karşılaşır ve çoğunlukla, dış âlemden ne gelirse gelsin o resim pek değişmez. Yani, bir insan için olaylar, durumlar, gerçekler değil, her zaman algılanan gerçeklik bir resim oluşturur. Körün fili tarifi gibidir hayatı, olayları ve gerçekleri idrakimiz.

         

                                                                              *

         

                               Bendeniz de Türk Ocağı’nın özellikle son yirmi beş yılını anlatmak(Türk Yurdu ile ilgili geçen yazımda da söylemiştim, artık benim için de hatıralardan bahsetmenin zamanıdır) ve biraz da Ocakların varlık sebebi olan fikriyatına ait birtakım değinmeleri, tespitleri Türk Ocağı’nın yeni yüzyılına taşımak için bir şeyler yazmak istedim.

         

                               O zaman öncelikle şu yukarıda işaret ettiğim göreceli noktadan başlamalıyım: Türk Ocağı yüzyılı uzun muydu kısa mı? Benim algılarıma göre bayağı uzun bir yüzyıldı. Bunun son çeyreğini şu veya bu şekilde Merkez yöneticisi olarak yaşamış birisi olarak, idrak ettiğimiz yüz yıllık sürenin arka plânına baktığımda, gerçekten uzun bir yüz yıl olduğunu görüyorum. Bu yüz yılın içinde neler yok ki? Önemli birkaçını hatırlayalım: Balkan Harbi, Birinci Cihan Harbi, Çanakkale Savunması, İstanbul’un İşgali, Türk Milli Mücadelesi, İmparatorluğun sonu,Türkiye Cumhuriyetinin Kurulması,İkinci Cihan Harbi….

         

                               Yüz yıllık sürenin arka plânına bakmaya gerek kalmaksızın, Ocağın kendisi bakımından bunun (yani ‘uzun yüzyıl’ın) en önemli sebebinin, Türk Ocağı’nın geçen yüz yıl içinde ikisi kuruluş olmak üzere dört ayrı dönem yaşamış olmasını gösterebiliriz. Ocakların tarihiyle ilgili birçok yayın yapılmıştır ve bunların hemen hepsi çok kaliteli ilmi çalışmalardır. Tarihi süreç mevcut kaynaklardan takip edilebileceği gibi, yıl içinde dergimizde ve başka yerlerde tarihçe ile ilgili birçok yazı da çıkacaktır. Türk Ocağı ile ilgili o kadar çok belge, bilgi, kayıt vardır ki, bunların ilmi araştırmalara konu olması daha çok uzun yıllar devam edecek gibi görünmektedir. Bu yazının maksadı da son yirmi beş yılımıza dair tarihe belge bırakma düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

         

                                                                                *

         

                                Burada uzun uzun bu tarihi geçmişten bahsetmeye imkân yoktur. Ama bazı tespitlerle bu süreci, yani Türk Ocağı’nın geçirdiği evreleri çok kısa olarak özetleyelim:

         

        -          Türk Ocağı 25 Mart 1912 tarihinde resmen kurulmuştur. 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un işgali ile birlikte, İngilizler derhal Türk Ocağı’nın faaliyetlerini de durdurmuşlardır. Bu dokuz yıllık bölüme birinci devre diyebiliriz.

         

        -          1 Haziran 1923 tarihinde İstanbul Ocağı’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ile başlayan ikinci devre, 10 Nisan 1931’de toplanan Kurultay’da alınan infisah (kendini feshetme) kararına kadar sürmüştür. Bu devre de yaklaşık sekiz yıldır.

         

         

        -          10 Mayıs 1949 tarihinde ‘Ocakların Reisi’ Hamdullah Suphi Tanrıöver ve arkadaşları tarafından yeniden kurulan Türk Ocağı, 1971 yılında Tarihi Türk Ocağı Binasına devlet tarafından el konulduktan sonra, 1979/80’deki kısa süreli faal hali hariç, 1980 yılına kadar varlığını kâğıt üzerinde sürdürmüştür. Bu, Ocakların üçüncü devresidir. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bütün diğer derneklerle birlikte Türk Ocağı’nın faaliyetleri de durdurulmuştur.

         

        -          6 Mart 1986 tarihinde yeniden faaliyete başladığını Ankara Valiliği’ne bildiren Türk Ocağı halen 26 yıldır kesintisiz hizmet vermektedir. Bu dördüncü devreye diriliş de diyebiliriz.

         

                                                                               *

         

         

                       Bu satırların yazarının Türk Ocağı ile ilgisi, Tarihi Türk Ocağı Binası ile başlar.

         

                       Bursa Eğitim Enstitüsü Talebe Cemiyeti Başkanı idim. Gazi Eğitim Enstitüsü Öğrenci Derneği, Türkiye’de toplamı 11 olan Eğitim Enstitülerinin dernek başkanlarını Ankara’da bir toplantıya davet etmişti. Sanırım 1968 Temmuzu. Toplantı TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) binasında idi. Bizleri, ortak sorunlarımız için çağırmışlardı. Üç yıllık yüksek okullar olan enstitülerin statüsünün yükseltilmesini arzu ediyorduk. Bizleri toplayan Gazi Eğitim Enstitüsü Derneği ‘Akademi olalım’ fikrini savunuyorlardı ve galiba biz Bursa, Konya ve Diyarbakır derneklerinin dışında kalan Enstitü temsilcileri ‘solcu’ idi, saydığım üç dernek ise ‘milliyetçi’ idik Bizim tezimiz de, ‘akademi değil, Yüksek Öğretmen Okulu statüsü ile fakülteler haline gelelim’ idi (1979 sonrasında bizim tezimizin kısmen uygulama alanı buldu ve Enstitüler dört yıla çıkarıldılar ve isimleri de Yüksek Öğretmen Okulu oldu, ama 12 Eylül sonrası YÖK döneminde fakülteleşme tezimiz de gerçekleşmekle birlikte, adı ile birlikte ‘Yüksek Öğretmen Okulu Ruhu’ da yok edildi.). Bunlar ayrı yazı konusudur, lafı uzatmayalım. Toplantıya katılan, bizim dışımızdaki diğer altı dernek ‘akademi isteği ile boykot’ kararı aldılar, biz üç dernek toplantıyı terk ettik ve bir basın toplantısı yaparak durumu kamuoyuna bildirmeye karar verdik. Metnimizi hazırladık ve Ankara’daki arkadaşlarımızın tavsiyesi ile Türk Ocağı merkez binasına gazetecileri davet ettik. Gelen beş altı gazeteciye Ocak yönetiminin bize tahsis ettiği Türk Ocağı Şeref Salonu’nda metnimizi okuduk, birkaç soruya da cevap verdik.

         

                       Demek ki, kendimizi Türk Ocağı’nın tabiî üyesi ve sahibi addediyorduk; O da bize kucak açıyordu. 1971 başında İçişleri Bakanlığı bir arama bahanesi ile binayı işgal edip bir daha kullanılmasına izin vermeyince ve esasen o sıralarda başka kurumlarımız teşekkül ettiği ve geliştiği için bir daha da Türk Ocağı binamıza giremedik. Ama bir gün gelir ihtiyaç olur diye mi desek, tarihi bir hatıra, bir baba ocağı olduğundan mı desek Türk Ocağı kâğıt üzerinde bir yedi-sekiz sene rahmetli Orhan Düzgüneş Hocamızın başkanlığında devam ettikten sonra, galiba 1979 Mart ayında mütevazı bir apartman dairesinde Ocağı faaliyete geçirdik. Resmen Türk Ocağı üyesi ve yöneticisi oluşum işte o tarihle başlar. Tam da camiayı toparlamaya başladığımız, o küçük daireyi bir cazibe merkezi haline getirmeye başladığımız bir sırada geldi 12 Eylül. Faaliyetimiz durdurulduğunda ben Genel Sekreter idim.

         

                         12 Eylül yıkımı öyle bir gelip geçmedi. Bizim açımızdan en korkuncu artık yeni bir devir başlamıştı ve bu dönemin özelliği ‘köşeyi dönmek’ idi. Türk milliyetçiliğinin yetmişli yıllardan itibaren özel adı olarak yaygınlaşmış bulunan ‘ülkücülük’ büyük zulümler görmüştü ve insanlarımız ciddi bir travma yaşamakta idi. Kimsenin işe yeniden ve dernekçilikle başlamaya pek niyeti yoktu. Yakın dostlarımızın bir kısmı bile ‘dernekçilikle varılabilecek bir yer yoktur, siyaset yapmak lazım’ diyorlardı. Başta Düzgüneş Hoca olmak üzere, bir grup Ocaklı, derneklerin faaliyetten men kararı kaldırılır kaldırılmaz Ocağımızı açmak üzere, teşebbüse geçtik. Geçtik amma elimizde bir sayfalık bile vesika yoktu. İhtilal sonrasında kapısına kilit vurulan Ocak merkezine (1979’daki apartman katı) bilinmeyen bir zamanda birileri girmiş ve ne varsa alıp gitmişti. Defterlerimizin tamamı ve en kötüsü tarihi ‘kütük’(Sadece Türk Ocağı merkezinde tutulan üye kayıt defteri; tarihi bir değeri de vardı) de götürülmüştü. Daha sonraları birileri oradan alınanlardan daktilomuzu falan iade etti ise de defterlerimiz geri gelmedi. Ne yapacaktık? Türk Ocağı’nı açmamıza bir engel yoktu, ama nasıl açacaktık? Daha doğrusu Vilayet bize ‘Tamam, faaliyet yapabilirsiniz.’ dese bile elimizde Ocağı yöneteceğimiz bir üye tabanı bile yok. Neyse, Ankara Emniyet Müdürlüğü dernekler masasına gittik ve son Kurultay zabıtlarının ve Genel Kurul Sonuç Bildirim Tutanağı’nın kopyasını aldık. Böylece, rahmetli Düzgüneş hocamızın başkanlığındaki son Merkez İdare Heyeti olarak,12 Eylül’de kaldığımız yerden çalışmaya başladık. Prof. Dr. Orhan Düzgüneş aynı zamanda Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği Başkanı da olduğu için, Hocanın Birlik’teki odasını Türk Ocağı Genel merkezi olarak kullanıyorduk. Sanırım Nisan 1986 içinde faaliyete başlama yazısını Vilayete yazdık ve hemen resmi bir açılış ve Kurultay için hazırlık yapmaya başladık.                                           

         

                       Emniyetten aldığımız kâğıtlardaki son Merkez İdare Heyeti ve yedekleri(9+9 kişi) ve Hars Heyeti (25 kişi),Denetleme Kurulu ve yedekleri (3+3 kişi) Kurultay delegelerini oluşturuyordu. Ocak tarihinde belki de en az delege ile yapılan kurultaydı.

         

                       29 Mayıs 1986 günü Tarihi Türk Ocağı binamız bir bayram yerine dönmüştü. Muhteşem bir açılış töreni ve Kurultay oldu. Kurultay Divan Başkanı rahmetli Galip Erdem idi. Törene Başbakan Turgut Özal da katılmış ve bir konuşma yapmıştı. Bu iştirakten, başka manalar çıkarmaya çalışanlar oldu ve biz Türk Ocağı’nı ve ilkelerimizi anlatabilmek için gerçekten uzun bir müddet çok uğraştık; ama muvaffak olduk ve o tarz anlamlandırmaların doğru olmadığını faaliyetlerimizle ortaya koyduk.

         

                       Ocağı yeniden tüttürmeye karar verdiğimiz zaman, tarihimizi çok detaylı ve dikkatli inceledik ve gördük ki, Ocakların geçmişinde çok sağlam ilkeler var ve bunlar hemen her dönemde hiç taviz verilmeden uygulanmaya çalışılmış. İlkelerden belki de birincisi denilebilecek derecede önemli olanı günlük siyaset ile uğraşmamak ilkesidir. Türk Ocağı yüzyılının son çeyreğindeki bu diriliş hamlesinde Ocaklara siyaset bulaştırmama prensibini titizlikle ve kararlılıkla uyguladı. Ancak, yönetimde (iktidarda) kim olursa olsun devlet ve onun uzuvlarıyla, kendimizi istismar ettirmeden iyi ilişkiler kurmak da Ocakların temel ilkelerindendi. Bu hassas dengeyi, neyin nerede başlayıp nerede bittiğini tarafsızlıkla, yani bir tarafa yontmadan ve samimiyetle tespit ve tayin ederek kurmak her zaman mümkündür. Ocaklar bugün bunu başarmışlardır. Bir örnek olması bakımından, Türk Ocakları’na büyük yardımları bulunan rahmetli Mustafa Taşar, bu hizmetlerine ve çok da istemesine rağmen, Bakan olana kadar (partisinin Genel Sekreteri idi) Türk Ocakları’ndan herhangi birinde protokol konuşması yapamadığını, buraya kaydetmek istiyorum.

         

                        Doğrusu, bir strateji olarak, Türk Ocaklarının açılışını ve yurt sathında yeniden yayılışını bir silkiniş vesilesi yapmak ve böylece büyük bir moral çöküntüsü içinde bulunan Türk milliyetçilerini ülkeye hizmet edebilmenin başka yollarından biri ile motive etmek istiyorduk. Açılıştan önce sadece Ankara ve İstanbul şubelerimizin kurulduğunu hatırlıyorum. Ama açılıştan sonra memleketin her yerinden şube açmak üzere büyük bir talep yağmaya başlamıştı. Bu konudaki ilkemiz şöyle idi: Herhangi bir yerde şube kurulması için merkezden kimseye bir telkin veya istek ulaştırmayacaktık. Talep mahallinden gelecekti. Bize gelen müracaat üzerine hemen şube kurma yetkisi de vermiyorduk. Başvuran arkadaşlara diyorduk ki: ‘Siz bize başvururken muhtemelen şehrinizdeki bütün Türk milliyetçilerinin bundan haberi olmadı. Biz istiyoruz ki Türk Ocağı gibi camiamız üzerinde büyük manevi yeri bulunan bir kurum layık olduğu azami katılımla yeniden teşekkül etsin. Bu itibarla, şehrinizdeki bütün milliyetçi aydınların katılacağı büyük bir (herkesin kendi ücretini ödeyeceği) yemek tertipleyiniz. Burada Türk Ocağı kurma teşebbüsünü müzakere edip yeni bir müteşebbis heyet oluşturun. Hatta (önemli bir açmazımız olan) maddi imkân temin etme hususlarını da orada çözün. Sizden sonra birileri gelip de ‘Bizim haberimiz olmadı.’ derlerse sorumlu olursunuz.’ Kurucu heyetlerin de yüzde kırk oranında üniversite, yüzde otuzar da bürokrasi ve serbest meslek sahipleri arasında dengeli olarak seçilmesini tavsiye ediyorduk.

         

                        Ayrıca, belli bir kalite ve seviyenin altında bir yayılma arzu etmiyorduk, bu yüzden ‘sadece fakülte ve yüksek okul bulunan yerlere şube açma yetkisi vereceğimizi’ duyurduk.

         

                       Bu ilkeler büyük ölçüde uygulandı ve biz merkezde her hafta sonu kuruluşunu tamamlayan iki şubenin açılışını yapmak üzere planlama yaptık. Her şubenin açılışına en az bir Bakan katılıyordu. Hemen her açılışta, vali, belediye başkanı, (varsa) üniversite rektörü, garnizon komutanı ve diğer devlet görevlileri hazır bulunuyorlardı. Bu açılışlar memleket sathında büyük bir heyecan dalgası yaratmıştı.

         

                       Türk Ocakları bir güzide (elit) kuruluşu idi ve geçmiş faaliyetlerinden tespit edebildiğimiz kadarıyla, ilim ve düşünce hayatında üretilen bilgiyi topluma aktarma aracı olarak bir işlev kazanmıştı. Türkiye’de gelişen bütün yeniliklerin, yeni fikirlerin ilk ifade ve yayma mekânı idi Türk Ocakları. Bu işlevin yeniden hayat bulmasını sağlamak da yeni devrede asıl görevlerimizden biri olmuştur. Bugün Ocakların faaliyetlerinde de Türk Yurdu dergimizin muhtevasında da bilim ön plândadır ve bunu yaymak asıl görev kabul edilmiştir.

         

                       Bütün kısıtlamalarımıza rağmen, kısa bir zamanda, sanırım bir buçuk-iki yıl içinde şube sayımız 60’a yükselmiş, Ocaklar yurt sathına büyük bir fikri canlılık getirmiş, böylece hem devlet hem de siyasetçiler nezdinde itibarı hissedilir derecede artmıştı. O sıralarda Başbakan Özal’ın ‘Türk Ocaklarının siyasi bir parti oluşturup oluşturmayacağını’ araştırttığını sonradan öğrendik. Değişik zamanlarda başka siyasetçilerin de endişeleri oldu; ama Ocaklar, ‘aktif siyasetle uğraşmama’ ilkesinin bir rol ve gösterişten ibaret olmadığını son yirmi beş yılda da hiçbir itiraza mahal vermeyecek şekilde gösterdi.

         

                        Türk Ocağı’nın etkin bir güç olması bu siyasi ilişki veya siyasi parti olma şüphesini hep beslemiştir. Ama ilginçtir ki, Türk Ocağı fikriyatının kurucusu Ziya Gökalp Ocak’ta iki kere seçim kaybetmiştir. Sebebi, Gökalp’ın İttihat-Terakki’nin merkez heyeti üyesi olmasıdır. Ocak, zorlanarak Cumhuriyet Halk Fırkası’nın hars şubesi haline getirildiği (1930) veya Ocakların Reisi (Prof. Dr. Osman Turan) Demokrat Parti milletvekili olduğu (1959) zamanlarda bile siyasetle uğraşmamıştır! Esasen 1931’de Ocaklar kendisini feshe zorlanırken de önemli endişelerden biri bu ‘siyasi partiye dönüşme’ korkusu idi (Füsun Üstel, Türk Ocakları(1912-131), İst.1997, 358-384.s).

         

                          Türk Ocağı’nın misyonunu unutup Ocaklara kaldıramayacağı kadar büyük yükler yüklemek doğru değildir. Türk Ocağı bir siyasi parti veya grup değildir, asla siyasi parti olmayacak veya siyasi parti gibi davranmayacaktır. Hiçbir zaman iktidara gelmeyecektir. Hiçbir siyasi partinin rakibi, karşıtı veya yandaşı da değildir. Ocaklıların herhangi bir partiye üye olması ve bir partinin herhangi bir yerinde görev alması, yani aktif siyaset yapması, bu (yani partili) Ocaklıların siyasi faaliyetlerini Ocaklara veya Ocakları siyasete taşımaması halinde hiçbir mahzur teşkil etmez. Hatta bir Ocaklı, sadece ve sadece Türk Ocağı’na hizmet ederek bir kariyer yaptığı, bir şöhret kazandığı için siyasete davet alırsa Ocaklılar bundan büyük memnuniyet duyar. Lakin bir kimse siyasette bir yerlere gelmek için Ocakları basamak yapmağa kalkarsa işte bu, Ocak yasasına aykırıdır. Böyleleri Ocaklarda barınamaz.

         

                        Türk Ocakları Türkçülükle birlikte doğmuştu. Yani Türk Ocakları sıradan bir kültür derneği değildi. Ocaklar Türkçü bir dünya görüşü üzerine bina edilmiş birer kültür kuruluşları idi. Bu itibarla, yine ilk yaptığımız işlerden biri de Ocakların varlık sebebi olan Türk milliyetçiliğinin araştırılıp geliştirilmesine ilmi bir zemin olmak üzere, ‘Milliyetçilik ve Milliyetçilik Tarihi Araştırmaları İlmi Kongresi’ni tesis etmek olmuştu. İki yılda bir toplanan bu kongrelerde Türk milliyetçiliğinin tarihi, yeni yorumları, hedefleri ve uygulama sorunları ele alınarak Ocakların fikriyatı zenginleştirilmektedir. Bu kongrelerin ilmi seviyesi yüksektir ve konu ile ilgilenmekte olanları etkilemektedir. Son yirmi beş yılda milliyetçi düşünceye yapılan katkıların hemen hemen tamamı Türk Ocaklarından kaynaklanmıştır.

         

                        Ocakların geleneğinde demokratik bir yapı vardır. Başlangıç yıllarında daha çok olmakla birlikte, zaman zaman hararetli bir yarış yaşanan şubelerimiz bulunmakla birlikte, bu yirmi beş yılda vardığımız netice imrenilecek seviyededir. Artık yönetimler gönüllü olarak ve bir nöbet devretme şuuru ile değişmektedir. Ocaklarda paylaşılacak herhangi bir nimet olmadığı için, Ocaklılar arasında ‘biraz da siz çalışın’ demek kolaylaşmaktadır. İnsan tabiatı icabı Ocaklarda belli bir hedefe yönelik ihtiraslarla Ocaklıları şaşırtan teşebbüsler de olmaktadır; ama yerleşmiş geleneklere göre hareket eden Ocaklılar bu tarz teşebbüsleri akamete uğratmaktadırlar.

         

                         Türk Ocağı’nda merkezi bir yapı bulunmakla birlikte, son yirmi beş yılda geliştirilen yönetim anlayışına göre, merkez yöneticileri şubelerdeki çalışma arkadaşlarını hep kendilerinin eşiti ve dengi olarak görmüşler, istek halinde verilen tavsiyelerin haricinde şubeler üzerinde herhangi bir vesayet kurmamışlardır. Böyle bir yönetim anlayışı başka hiçbir dernekte görülmez. Merkez’de ve şubelerde, Ocakların bütün kurulları demokratik olgunlukla işleyen örnek ve katılımcı bir anlayışla yürütülmektedir. Şahsen benim görüşüme göre, katılımda bulunmak istedikleri halde engellenmekten şikayet edebilecek herhangi bir üye yoktur, aksine yönetici ve üyelerin bir kısmı tembellik ederek yönetimde daha az inisiyatif aldıkları için eleştirilebilinirler.

         

                          Ağır başlılık ve sükûnet Türk Ocaklarının çok önemli bir tavrıdır. Ocakların sıradan galeyan psikolojileriyle yönetilmediğini hemen herkes bilir. Yine herkes bilir ki, Türk Ocaklarının bir meselede ne söyleyeceği de her zaman merakla beklenir ve Ocakların görüşleri mutlaka dikkate alınır. Günümüzdeki iletişim imkânlarıyla bu görüşlerin yansıtılması daha kolaylaşmıştır. Bugünkü Ocakların Reisi’nin büyük bilgi birikimi ve tecrübesi ile ülkemizi ilgilendiren hemen bütün konularda ve bütün dengeleri gözeterek güncelliği geçmeden yaptığı yorumlar, hem Ocakların internet siteleri tarafından, hem de Türk Yurdu başyazıları olarak kamuoyuna yansıtılmaktadır. Türk Ocağı’nın yüzüncü yılında Ocakların Genel Başkanı olarak Nuri Gürgür gibi bir fikir adamının bulunması, sadece bu açıdan bile gerçekten büyük bir şanstır.

         

                          Ocakların birer ‘müsessese’ olarak gelişmesini arzu ettik ve kurulmakta olan şubeleri bu yönde teşvik ettik. Bunun ilk şartı, hiç olmazsa mesai saatlerinde ve özellikle hafta sonlarında Ocakların açık bulundurulması idi. Ocaklılar bilgi ve tecrübelerini katarlarsa Ocaklar yükselebilecekti. Ocaklılar her zaman Türk Ocağı’na hizmet etmenin asıl olduğu ilkesini unutmadılar. Ocakların sırtından ikbal arayan ve Ocakları kendine şöhret basamağı yapmaya çalışanlar uzun vadede kimseyi kandırma imkânı bulamadılar.

         

                          Müessese olmanın bir şartı da, mütevazı da olsa kendine ait bir mekâna sahip olmaktı. Bir kısım şubelerimiz bunu başardılar. İçlerinde Kayseri Türk Ocağı gibi, kendi binasını muhteşem bir kültür kompleksi olarak inşa edenler ve Vakıflardan aldığı Sultan II. Mahmud Türbesi bahçesinde, aralarında Ziya Gökalp’ın kabri de bulunan ecdâd mezarlığını da ayağa kaldıran İstanbul Türk Ocağı gibi, tarihi eserlerimizi ihya edenler de bulunan mülk sahibi şubelerin çoğalması dileğimizdir. Ankara/Balgat Türk Ocağı Caddesindeki yeni merkez binamız ise arsası da satın alınmak suretiyle ve tamamen Türk Ocaklarının imkânlarıyla bu devrede yapılmıştır.

         

                            Kamu yararına çalışır dernek statüsünde de olsa, derneklerin alanı dışındaki önemli projelerimiz için, daha önce mevcut bulunmayan bir kardeş kuruluşu da, hizmetlerin yaygınlaşması arzusu ile hemen hayata geçirdik. Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı, rahmeti Ocak Reisi Orhan Düzgüneş Hoca’nın vakfettiği Yalova’daki çiftliğinin yanında, bir grup milliyetçi iş adamının eşit katkılarıyla oluştu. Bu vakfın senedi, iddia ile söyleyebiliriz ki, Türkiye’deki bütün vakıfların senetlerine örnek teşkil edecek muhtevadadır. Vakıf senedi, o zaman Türk Ocakları Merkez İdare Heyeti üyesi olan muhterem Acar Okan tarafından titizlikle hazırlanmış; ama kendisi, adının Türk Ocakları Derneği tarafı olarak yazılanlarla birlikte Vakıf kurucusu olarak senede yazılmasına izin vermediği için, burada tarihe bu kaydı düşmek bir görev ve zorunluluk haline gelmiştir.

         

                             Geçtiğimiz yıl yüzüncü yılını muhteşem bir külliyatla tamamlayan Türk Yurdu dergimizi yayımlamak ilk yapılan işlerden biridir. Başlangıçta bu yayımı üstlenen İstanbul Şubemizin ve Dr. Cezmi Bayram’ın ve yirmi beş yıldır kesintisiz yayımı sağlayan Genel Merkez’in katkıları da önemlidir.

         

                            Türk Ocakları, şeffaf bir kurumdur; tarihe bolca vesika bırakmaktadır. Karar alma süreçleri ve bunların kayıtları ile yazışmaları çok titiz ve düzenlidir, muhasebe sistemi kusursuzdur. Son yirmi beş yıldır gelenekleşen bir tercihle, Büyük Kurultaylarına sunduğu rapora şubelerin faaliyetlerini de eklemekte, böylece Ocakların bir bütün halinde değerlendirilmesine de imkân vermektedir. Umarız bu yüz yıl kutlamaları esnasında son yirmi beş yıla dair de birçok araştırma yapılacak ve yayımlanacaktır.

         

                            Şimdi Türk Ocaklarının ikinci yüzyılı başlıyor.

                            Esirgeyen ve Bağışlayan’ın adıyla: Ülkü yolunda daha ileriye, daha güzele...

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele