Jön Türklerden Günümüze Bir Zihniyet Biçimi: Radikal Dogmatizm

Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

        “Başka ülkelerin tezadlarını halletmek ve Hristiyan Batı medeniyetinin karşılaştığı engelleri ortadan kaldırmak için imâl edilen sosyalizmler bize tarihî çerçevelerinden sökülerek, içtimaî muhtevalarından tecrid edilerek ezelî ve ebedî birer nas gibi takdim edildi.”[1]

Cemil MERİÇ

        Modernliğin yeni bir türevi olarak önümüze gelen ultra-modern bir çağda, sorunların üstesinden gelmek için yola çıkmış nesillerin, tam da kendilerinden öncekilerin devrettiği bir zihniyet biçimini devam ettirdiğine tanıklık ediyoruz. Erol Güngör merhum bunu anlatırken, geçmişteki başarısızlıkların tesirini en çok onlar hissettiği için, en çok da onların isyan ettiğine işaret eder.

         

        “Onlar da kendilerinden öncekiler gibi kurtarıcılık ve hocalık davası içindedirler; dağarcıklarına konan bir avuç ve hepsi yanlış bilgilerin Türkiye’yi refaha kavuşturacağına, bunun için de herhangi bir vesile ile iktidara geçmenin yeteceğine inanıyorlar. Hepsi de yetersiz buldukları bir ideolojinin yerine bir başka dogmatizm bina etmek hevesindeler.”

         

        Jön Türklerden bu yana inkılâpçılar da dâhil bütün nesillere sirayet eden bir zihniyet biçiminin, bunların tam karşısında konumlanan nesillere de bir biçimde intikal etmiş olması, Türk modernleşme sürecinin en önemli çıkmazlarından biri olarak görünüyor.

        

        Aslında bu girişimin kökenleri Jön Türklerden daha öncesine, Tanzimat nesline kadar uzanır. Mesela Reşit Paşa, hükümdarın hareketlerini tahdit edecek bazı müesseselerin kurulması ve “usul-ü meşveretin” kurumsallaştırılmasıyla memleketin normale döneceğine inanıyordu. Bunun manası, kaynağını Kanun-i Esasi’den alan sağlam bir bürokratik mekanizma ve hükümet sisteminin kurulmasıydı. Tanzimat nesli ve bilhassa Reşit Paşa, bu işleri yaparken, bir hususa bilhassa dikkat etmiştir: “O da en eski zamanlardan beri bu milletin örf ve ananelerinde mevcut olanları kanun şekline sokmak ve şimdiye kadar müphem bir formül veya tesadüfün eseri olanları bir vakıa hâline getirmek” (Mardin, 154).

         

        Dikkat edilirse Paşa’nın nihaî hedefi, kaynağını millî kültürden alan bir kanun-i esasi yapmak ve bir bakıma hayatın kendisini kodifiye etmekti. Bunu yaparak ulaşmak istediği asıl hedef ise hükümdarın yetkilerini belli usul ve esaslara bağlamak ve bilhassa Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla bozulan devlet içi dengeleri yeniden rayına oturtmaktı. Olan bitene bakıldığında, II. Mahmut mutlakiyetçiliğinin zirve yaptığı bir dönemin ürünü olan Paşa ve ardıllarının davranışları, büyük ölçüde kendilerinden önceki dönem tarafından belirlenmiş gibi görünüyor.[2] İktidar kavgasının sarayla sarayın dışındaki güçler arasında değil, saray içi güçlerin kendi arasında sürdürüldüğü bir çekişmede, muhalefetin devlet dışı bir alanda değil, yine devlet içi bir alanda aranması rastlantı değildir. Bu, doğrudan doğruya bize özgü şartların doğal bir sonucuydu. Buna göre devlet, gücünü sivil alandan alan bir güç yerine, gücünü yine devletten alan bir başka güçle dengelenmiş oluyordu.

         

        Batı toplumlarında ise çekişme sarayla aristokrasi arasında olduğu için, sarayın müttefikleri de saray harici bir sınıftan [burjuvazi] çıkmıştır. Batı tarihinde bazı istisnalar dışında kral, aristokrasi karşısında hiçbir zaman mutlak bir otoriteye sahip olamamıştır. Modern monarşilerden önce kralın yetkileri hem hukuken hem de fiilen aristokrasi tarafından paylaşılmış, onun refakatinde kullanılmıştır. Sarayın yükselen burjuvaziyle ittifak arayışı da bu yetkiyi tekeline almak içindir. Neticede burjuvayla saray arasında kurulan karşılıklı çıkar ilişkisi, ilerleyen safhada başka bir forma, devlet-burjuvazi ilişkisine ve nihayet burjuva proleterya çelişkisinin siyasal yapıyı belirlediği yeni bir sınıflı yapıya evirilmiştir. Batı toplumlarında ortaya çıkan modern devlet biçimi de bu yapının bir ürünüdür. Burada hem iktidar hem de muhalefetin gücü ve sınırları sadece yasalar tarafından değil, aynı zamanda bu sınıfların çıkarları tarafından belirlenmiştir. İktidara kim gelirse gelsin, siyasal erki kullanarak diğer sınıflara ait çıkarları zedeleme gücüne hiçbir zaman ulaşamamıştır. Bunun temel sebeplerinden biri, hakların sadece yasalar ve anayasal kurumlarla güvenceye alınması değil; siyasal erkin, sınıf bilincine ulaşmış ve anında politik güce tahvil edilebilir likiditesi yüksek bir seçmen kitlesiyle muhatap olmasından ileri gelmektedir. Batı toplumlarıyla Türkiye ve benzer ülkeleri birbirinden ayıran en temel farklılıklardan birisi budur.

         

        O günden bugüne Türk demokrasi tarihinin “demos” yerine, daha ziyade anayasa metinleri üzerinde yapılan müzakere ve tartışmalar üzerinden yürütülmesi, mücadelenin devlet dışı sivil bir alanda değil, bizatihi devletin kendi içinde yürütüldüğünü göstermesi bakımından ilginçtir. Bunları söylerken, bütün yükü başta Reşit Paşa ve ardılları olan Âli ve Fuad paşalarla kendilerini takip eden bütün bir rical-i devlete yüklemek istemiyorum elbette. Bu ilk kurucu bürokrat nesli, bütün eleştirilecek yanlarına rağmen, Yeni Osmanlılar ve Jön Türklerin aksine ayakları yere basan çok daha aklı başında adamlardı. Fakat daha da önemlisi, bunların tamamının içindeki yaşadıkları devir ve şartların ürünü olmasıdır. Şu hâlde söz konusu devir ve sonrasında gelenlerin tamamının davranışları, belirleyen değil, belirlenen; sebep değil, sonuç olarak anlaşılmak lazım gelir. Dolayısıyla orkestra derin tesalüp tarafından icra edilmekte; zihniyet, tavır, tepki ve terkiplerin tamamı onun ritmine uygun biçimde şekillenmektedir.

         

        Şerif Mardin,[3] Prens Sabahattin Bey ayrı tutulursa, Jön Türklerin aşağı yukarı tamamının “halka akıl öğretme” çabası içinde olduklarını belirtir. Bunlara göre devlet gibi heyet-i içtimaiyenin de tabib-i hâzıklara ihtiyacı vardı. “Bunlara ‘vazı-ı kanun, erbab-ı hal ve akd, ehl-i siyaset’ deniyordu. Toplum işlerinin yönetimi böyle bir uzmanlar zümresinin eline teslim edilmediği takdirde “taksim-i mesai” ve ‘tervic-i a’mal-ı umumiye’ kanunlarına tecavüz edilmiş olurdu.” Bu nesil ve arkadan gelenlerin halka yukarıdan bakması tam da bu sebepten dolayı pek de rastlantı sayılamaz. Bu dönemle birlikte ümmet-i İslamiye yerine heyet-i içtimaiye gibi dini içerikten arınmış yeni kavramların tedavüle sokulması, Jön Türk neslinin düşünce dünyasında pozitivist etkinin gittikçe kuvvet kazandığını gösteriyor. Pozitivizmin “yeryüzündeki ‘şey’lerin ve maddi varlıkların birbirlerine objektif ‘tabiat kanunları’yla bağlı olması” ve bilinebilirliğini mümkün kılan ontolojik ve epistemolojik çerçevesi, yeni seçkinlerin zihnine insan da dâhil her şeyin yeniden inşa edilebileceği fikr-i sabitini yerleştirdi. Bu fikrin temelleri tabii hukuk ve tabiat kanunu gibi kavramlara ilahî varlığın görünümü gibi bakan ve bunlara sünnetullah muamelesi yapan Yeni Osmanlılara kadar uzatılabilir. Jön Türklere gelindiğinde bu düşüncenin, hareketin tamamında olmasa bile, belli kesimlerinde seküler bir mahiyet kazandığı görülür. Hâl böyle olunca, evrenin şifresi kırılmış ve mesele sadece bunların uygulanmasına kalmış demekti. Bu, sadece doğal âlem için değil, sosyal âlem için de geçerli bir hükümdü. Nitekim öyle de oldu. Halka tepeden bakan seçkinler, insanları harekete geçiren unsurların neler olduğunu keşfetme çabasına girdiler. Şerif Mardin’e göre (1992: 187) böylesi bir çaba, eğer insanlar üzerinde bir denetim kurmayı amaçlıyorsa, pekâlâ “totaliter öncesi” hareketler arasında sayılmalıdır. Benzer hareketlerin aynısı katlanarak İnkılâpçı nesle intikal etmiştir.

        (DEVAM EDECEK)


        


        

        [1]Cemil Meriç, (1979), Bu Ülke, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.95.


        

        [2]Oysa Reşit Paşa’yı doğrudan doğruya ilk keşfeden bizzat padişahın kendisi idi. Edirne Muahedesi ile bitecek Osmanlı-Rus harbinde orduya arz olunan telhislerin bizzat Sultan Mahmut tarafından tetkik edilmesinden sonra, ordudan gelen kaimelerin selikasını beğenen padişah, bunları kimin yazdığını bir kaç kere sormuş ve Pertev Efendi Mustafa Reşid Bey’i tarif ve tavsiye etmiştir. İsmi, hatır-ı hümayunda muhafaza olunan Reşid Bey, İstanbul’a döndükten sonra padişahın iltifatlarına mazhar olmuştur. Hükümdar kendisinden Fransızcayı layıkıyla öğrenmesini tavsiye ederek iltifat ve ihsanlarda bulunmuş ve bu Paşa’nın ikbal merdivenlerindeki yükselişi başlamıştır. Bkz. Reşat Kaynar, (2010), Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, s. 45–46. Aynı Reşit Paşa Gülhâne Hattı’nın yazılmasından üç ay önce kaleme aldığı özel bir mektupta, kendisini vaktiyle çok üzmüş olan hâmisi Reîsülküttab Pertev Efendi’nin idamını hatırlıyor ve II. Mahmud’un keyfî idaresine ve Saray istibdadına şiddetle çatıyordu. Reşid Paşa, gerçekte, padişahın otorite ve karar verme yetkisini fiilen bürokrasiye devretme emelinde idi. Bkz. Halil İnalcık, (1996), “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümâyunu”, Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık, İstanbul, 353.


        

        [3] Şerif Mardin, (1992), Jön Türklerin Siyasî Fikirleri: 1895–1908, İletişim Yayınları, İstanbul, s.165.


Türk Yurdu Ocak 2015
Türk Yurdu Ocak 2015
Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele