"Söz Bir Yelpazedir"

Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312



"Aşk olmasaydı, varlık olmazdı."

      Mevlânâ

         

         

                    Bazı edebiyatçıları şahsen tanırsınız ve sonra kitaplarına temayül edersiniz; bazılarını da kitapları vasıtasıyla tanıma lütfuna erersiniz. Bazen "iyi ki tanışmışım/tanımışım", dersiniz; bazen de "keşke tanışmasaydım/tanımasaydım da hep kitaplarındaki cümleleriyle dimağımda kalsaydı", dersiniz. Girizgâhı netameli oldu gibi gelebilir, ama hakikat böyle.

         

                    İstanbul'daki kitap fuarına gitme fikri hâsıl olduğunda hem yeni kitapları görürüm hem de yazarlarına kitap imzalatırım, diye düşünmüştüm. Hâsılı; yazılarını Türk Edebiyatı dergisinde gördüğüm, kitaplarını da[1] Ankara'daki Ötüken Neşriyat raflarında temaşa ettiğim Senail Özkan ile tanışma lütfuna -zikrettiğim fuarda- erdim. Yazıları ve kitaplarıyla göz aşinalığı hasebiyle tanışık olduğum değerli yazarın, hiç bir kitabını tam manasıyla okumamıştım. Ama göz ucuyla baktığım kadarıyla da olsa kıymetli bir kişi, üslûp sahibi bir yazar olduğu ve felsefî derinliği haiz bulunduğu aşikârdı.

         

                    Bu tanışmayı fırsat bilip de kitabını alıp imzalattıktan sonra kısa süreliğine de olsa sohbet etme imkânı buldum. Zarif, efendi ve mütevazı bir insan olduğu her halinden belliydi. Kitabı imzaladığı sayfaya iletişim bilgisini de yazdı ve "hatamız, yanlışımız olmuşsa yazarsınız." dedi. Bu sözleri bile yüce gönüllüğüne delildir.

         

                    Ankara'ya döndükten sonra imzalattığım "Söz Bir Yelpazedir"[2] adlı kitabını, sindire sindire, altını çize çize okudum. Almanya'da Felsefe, Sosyoloji ve Alman edebiyatı tahsili görmesi hasebiyle Almancası kuvvetli bir yazar olan Özkan, Alman edebiyatını dört başı mamur tanıyor ve tanıtıyor. Kitabın ismi dahi Goethe'nin "Doğu Batı Divanı"ndan esinleme.

         

                    Kitabın önsözünün ilk paragrafında:

         

                    "Felsefe, metafizik, estetik, edebiyat, sanat ve ontolojik meseleler hakkında, farklı zamanlarda kaleme aldığım yazılardan müteşekkil bu kitap ne bir felsefe ne de başlı başına bir edebî eserdir. Tam aksine; tamamen şahsî alaka, tecessüs ve sezgilerimin yönlendirmeleriyle felsefî ve edebî dikkat ve ihtiyatlarla farklı düşünce alanlarında kaleme alınmış yazılardır." diyor. Tecessüs ve sezgi, felsefî derinliğin ilk şartı sayılmaz mı? Buna rağmen yazar, daha ilk cümlelerinde bile tevazuyu elden bırakmıyor. Kitabın bölümlerine kısaca baktığımızda, derinlikli bir eserle karşılaştığımızı anlayabiliyoruz:

         

                    "Mevlana ve Rilke", Faust ve Doğu Batı Divanı", "Felsefenin Hayatımızdaki Yeri", Ölümün Ontolojik Temeli" "Heidegger'in Ontolojisinde Varoluş, Hiç ve Korku", kitabın sadece birkaç bölümünün serlevhası.

         

                    Goethe; şair, romancı, seyahat yazarı, ardında 2700 civarında resim bırakan bir ressam, hukukçu, teolog...  Hülasa meziyeti çok bir sanatçı; düşünen, üreten ve mütecessis bir zekâ. Tabiî Goethe'yi de besleyen bir damar var: Bu da elbette Doğu edebiyatı, irfanı ve medeniyetidir.

         

                    Özkan'a göre; "Esasen Alman edebiyatında gerçek bir Doğu rüzgârı esmişse bu Doğu Batı Divanı'nın intişarından sonradır ve meşaleyi tutuşturan Goethe'dir. Çağları etkisi altına alan evrensel şair, kendinden sonra Doğu'ya ilgi duyan şair ve yazarları da en az bir nesil büyülemiş ve onlardaki poetik özü Doğu ateşiyle tutuşturmuştur..." Bu kanaatin pekişmesi için eserde; Rilke'nin "...Burada Kur'an okuyorum ve taaccüp ediyorum, hayretler içerisinde kalıyorum; yine Arapçaya müthiş bir heves ve istek var..." diye, Lou'ya mektup yazdığını da okuyoruz. Hele Rilke'nin;

         

         

                    "Ey gül, ey saf çelişki,

                     nice gözkapağının altında hiç kimsenin uykusu

                                                                               olmanın derin arzusu"

         

         

        mısralarının şerhini okuduğunuzda, Senail Bey'in edebiyat bilgisine hayran kalıyorsunuz ve Batı edebiyatının "gül", "bülbül" gibi kadim remizleri, edebiyatlarına aldığını müşahede ediyorsunuz. Görüldüğü üzere; Batı'nın Doğu ile münasebeti ve Doğu'yu kaynak olarak kullanması sarahaten tebarüz etmektedir. Benzeri misalleri eserin bölümlerinde okumak mümkün. Bu babda söylenecek son söz; yukarıya alınan mısraların şerhinin Senail Bey'in üslûbundan muhakkak okunması gerektiğidir.

         

                    Kitapta Mevlana'dan dem vurulur da "aşk"sız olur mu?

         

                    Yazar, Mevlânâ'nın "aşk" telakkisini Fuzûlî ve Yunus Emre ile harmanlayarak bize sunmaktadır. Mukayeseli ve mütemmim cüzü kabilinden mısralarla aşkın ne olduğu, neyi ifade ettiği açıklanmaya çalışılmaktadır. Misal olarak şu iki beyit yeter diye düşünmekteyiz:

         

                   

                    "Kurt da aşk nedir, bilir, horoz da, arslan da.

                     Aşka karşı kör olan, köpekten de aşağıdır."

                                                                               Mevlânâ

         

         

                    "İştin ey yârenler aşk bir güneşe benzer

                     Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer"

                                                                               Yunus Emre

         

                   

                    Özkan, "Faust ve Doğu Batı Divanı" adlı bölümde iki eser hakkında bilgi vermektedir: "Goethe hiçbir eserinde Faust'taki kadar kendi ruhunun derinliklerine inmemiş ve ruhunun kıvrımlarını bu denli açmamıştır." Muhammed İkbal, Faust'u "ferdileşmiş insan" olarak yorumlamaktadır. Faust'u tamamlayan bir eser olarak arz-ı endam eden Doğu Batı Divanı da "gerçek bir aşk kitabı"dır.  

         

                     Hakikat acıdır; lâkin acı olanı dinlemek de yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlamak için bir fırsattır:

         

                    "...Bizim için en az Faust kadar önemli olan bu eser her nedense 190 yıldır Türk entelektüellerinin nazarı dikkatinden uzak kalmış.[3] Şurada burada tercüme edilen üç beş şiir ve kaleme alınan bir iki makale ise Doğu Batı Divanı hakkında yeterli bir fikir vermemiştir. Gerçi Goethe'yi iyi tanıyan ve gerçek bir Goethe muhibbi olan Hasan Âli Yücel'in himmetiyle ve MEB klasikleri arasından yayınlanmak üzere 1948 yılında Doğu Batı Divanı'nın tercümesi için bir yarışma düzenlenmiş; ancak ne yazık ki bundan da bir netice alınamamıştır."

         

                    Bu acı tespitler insanı düşündürüyor, lâkin asıl bundan sonrası ise düşünmekten öte insanı üzüntüye gark ediyor:

         

                    "Doğu Batı Divanı'nın bugüne kadar tercüme edilmemesinden ve hakkında gerekli araştırmalar yapılamamasından dolayı ne kadar üzülsek azdır; çünkü Doğu Batı Divanı İslam dünyasının büyük klasik şairlerine yazılmış bir naziredir. Goethe bu eserinde, başta Hafız, Şeyh Sadi, Firdevsi, Enverî, Nizâmî ve Mevlânâ, Molla Câmi, Ebusuud, Seydi Ali, Nişancı Mustafa Çelebi (Nişanî), Muhammed Lalezârî, Fıtnat Hanım, Timur, Nasreddin Hoca gibi İslam dünyasının güzîde şair, düşünür, devlet adamı ve nüktedanlarını değerlendirmiştir. Burada İslam dünyasının şiire, sanata ve düşünceye verdiği önemi büyük bir açık yüreklilikle yüceltmiştir. O itibarla Doğu Batı Divanı, sadece Doğu'yu ve Batı'yı değil, Klasik İslam tefekkür ve kültürünü anlayabilmemiz için gerekli ve rehber eserdir. Dahası Goethe, klasik Arap ve İran şairlerini ve düşünürlerini büyük ölçüde Hammer von Purgstall ve F. H. von Diez gibi mütercimler kanalıyla ve İmparatorluğun Payitahtı İstanbul üzerinden tanıdığından olsa gerek Doğu Batı Divanı'nda diğerlerine kıyasla Türk motif ve renkleri dominanttır..."

         

                    Şunu da hususî olarak vurgulamak gerekiyor: Batılı okuyucu; "Bülbül, Hüdhüd, Leyla, Mecnun, Gazneli Mahmud, Azra, Züleyha, Pendname..." gibi isimleri, remizleri ve mefhumları da Goethe sayesinde duyuyor ve öğreniyor. İşin esası; Goethe, Batı'da Doğu hakkında yanlış bilinenleri de düzeltmeye gayret ediyor. 

         

                    Hepimiz pek çok vesileyle seyahat etmekteyiz. Seyahati, bir mekândan diğer mekâna gitmek olarak görmek; işi zahirî yönüyle kavramaya çalışmaktır. Tefekkür eden için işin bir de batınî ciheti, yani görünmeyen tarafı vardır. "Goethe için yolculuk bir varoluş tarzıdır. Bir şahsiyet mimarı olan şairler prensi, insanın zihnî inkişafı ve Ego'nun inşası için yolculuğu bir atılım, bir diriliş ve yeni bir varoluş imkânı olarak telakki etmektedir. Onun için yolculuk, sadece zaman ve mekânda gerçekleştirilen bir hareket, bir hareketlilik, bir yol alma, ilerleme, mekâna açılma değildir. Yolculuk, aynı zamanda bir yükselme, varoluşun gizli ve aşikâr tüm tezatlarını görebilmek üzere idrak alanında yeni bir irtifa kazanma ve Ego'yu kendi dinamikleriyle bulunduğu noktadan başka bir varoluş boyutuna taşıma cehtidir. Diyebiliriz ki Goethe için yolculuk, hakikat-i mutlakaya duyulan sonsuz hasretin varlığı hareket ettirmesi ve tüm görüntülerin ardındaki metafizik öze yönelmesidir."

         

                    Goethe'nin seyahat/yolculuk felsefesi, tasavvufî manaları da çağrıştırmaktadır. Nefsin, mertebelerinden yukarıya doğru seyr-i sülûkta bulunması da manevî bir yolculuk değil midir? Ayrıca yolculuk/seyr denildiği zaman, İmâm-ı Rabbânî ve "Seyr fillâh", "seyr fil-eşyâ", "seyr der âlem", "seyr fi'l-eşyâ billâh" mefhumları da akla geliyor.[4]    

         

                    Bunca bahse temas edilip de bizde felsefenin durumuna değinilmese olmazdı. Geçmişe nazaran telif ve tercüme felsefî eserlerin sayısı gün be gün artmaktadır. Esasen sadece felsefe sahasında değil; edebiyat, sanat, tarih, kültür gibi birçok alanda neşredilen eserlerin sayısı gözle görülür derecede çoğalmaktadır. "Bu durum son derece sevindiricidir; ancak bu yayınların muhtevasına, yapılan felsefî tercümelerin diline ve kalitesine bakınca insan hayretler içerisinde kalıyor. Yayımlanan bu kitapların ekserisinden, şahsen ben, hiçbir şey anlamıyorum, anlayamıyorum; felsefî terminolojiyi bilmeme rağmen bir şey anlamıyorum. Ham, olgunlaşmamış, oturmamış, derbeder bir dil ve rezil bir üslûp. Bu dilden kim ne anlayacak, anlamak mümkün değil." diye tenkit eleğini ele alan yazara kulak vermek icap ediyor. Bu noktadan hareketle; eser seçiminde, özellikle de tercüme eser seçiminde daha titiz davranmak iktiza ediyor.

         

                    Son sözlerimizi de dünyanın hâtimesi olan ölüme ve ölümün hakikatine ayırmak gerekiyor. Ölüm "...En güçlümüzden en zayıfımıza kadar hiç kimseyi affetmez. Ne kahramanları tanır, ne zavallıları ve ne de bilgeleri. Hiçbir bilginin, hiçbir hikmetin ve hiçbir şiirin onu durdurması mümkün değildir. Zenginliğin, gücün, faziletin, güzelliğin ve zekânın ona karşı koyma imkânı yoktur. Bunların hepsi ölümün önünde biçaredir. Hangi yöne gidersek gidelim, daima karşımıza binbir suratıyla ölüm çıkar..."

         

                    Girizgâhta da ifade ettiğim gibi; Senail Özkan’ı önce şahsen tanıyıp sonra kitaplarıyla tanışma fırsatı buldum ve iyi ki tanımışım, diyorum. Hatta tanışmak/tanımak için geç bile kalmışım, vesselâm.

         


        

         

        


        

        [1] Senail Özkan'ın Ötüken Neşriyat'tan çıkan telif ve tercüme kitapları: Nietzsche - Kaplan Sırtında Felsefe, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks, Mevlânâ ve Goethe, Aşk ve Akıl - Doğu ve Batı, Goethe ve İslâm (Katharina Mommsen), Doğu- Batı Divanı (Johann Wolfgang von Goethe), Şark Kedisi (Prof. Dr. Annemarie Schimmel), Yunus Emre ile Yollarda (Prof. Dr. Annemarie Schimmel), Ben Rüzgârım Sen Ateş / Mevlânâ Celaleddin Rumî'nin Hayatı ve Eseri (Prof. Dr. Annemarie Schimmel).


        

        [2] Senail Özkan, Söz Bir Yelpazedir, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Mayıs 2010.


        

        [3] Senail Özkan, Goethe'nin Doğu Batı Divanı'nı mufassal tevil ve izâhlarla âsar-ı muhallede olarak tercüme etmiştir: Johann Wolfgang von Goethe (Tercüme: Senail Özkan), Doğu Batı Divanı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009.


        

        [4] İmâm-ı Rabbânî, Âriflerin Hâlleri, Sufi Kitap, İstanbul, Mayıs 2006.