Âlimler-Muallimler-Sanatkârlar Ankara Sahhaflarına Dair-4

Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312



        Denizi Olmayan Şehir

         

        Ankara şehri TBMM’nin açılışından sonra pek çok vekil, mebus ve sair idareciye ev sahipliği yapmıştır. Askeri ve sivilden müteşekkil meclis kadrosu Ankara’ya tayin edilmiş memleket idarecileridir. Meclis binasının Ankara’da olması ve Ankara’nın başkent ilân edilmesi, Cumhuriyet idarecilerini buraya taşımıştır. Kadrosunda renkli simalar olmakla birlikte, TBMM’deki görevinden tekaüde ayrılıp hatırat yazan idareciler, gündelik politika ve muhtelif çekişmelerden başka Ankara’nın sosyal hayatına ilişkin eserler bırakmamışlardır. Ankara’nın Anadolu kasabası hüviyetine rağmen başkent seçilmiş olmasından mütevellit bir sosyal hayatı muhakkak vardır. Bunun başlıca delilleri Ankara Palas baloları ile Karpiç buluşmaları, Ulus heykeli karşısında konuşlu pastanelerde vakit geçiren eşhasın maceraları olsa gerektir.[1] Yahya Kemal Beyatlı Cumhuriyet devri Ankara’sında sosyal hayatın delili vakit geçirilecek mekân; aktüel söyleyişle bir “uğrak yeri” bulamamış olmalı ki Ankara’nın güzel şehir oluşunu İstanbul’a dönüş seyahati ile irtibatlandırmıştır.[2] Burada Yahya Kemal’in tavrını tenkid etmek mevzu bahis değil. Ancak halen “denizi olmayan şehir” saikiyle hakir görülen Ankara’nın “Türkiye Cumhuriyeti’nin makarr-ı idaresi” olduğunu ifade etmek gerekiyor…

         

        Ankara’nın gemi çapası ile tasvir edilen bir simgesinin olması ironiktir. Kale civarından başka yerleşim merkezi olarak Denizciler Caddesi, takip eden yıllarda bakanlıkların yerleştiği binalar arasındaki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı karargâhı gibi Ankara sahhaflarının da Denizciler Caddesi’ndeki ikâmeti, şehir için bir nevi “masumiyet karinesi” sayılmalıdır. Sayılmalıdır ki suyu olmayan şehri “sulu” ifadelerle yeren seviyesizlik numunesi muhterem söz bulamasın![3]

         

        Denizciler Caddesi’ne dönersek; özellikle Ankara’da sahhaflık mesleğinin hâdimleri bu mıntıkayı kendilerine mesken seçmiş, burada sanat icra etmişlerdir. Yukarıda ifade edildiği gibi TBMM’nin Ankara’da açılmış olması ve vükelânın Ankara’daki ikâmeti kültür hayatının şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Nutuk nüshalarının Ankara’dan dağıtılması, yeni alfabenin kabulü ile eski harfli yazma-basma kitapların elden çıkarılması gibi örneklerden yola çıkılabilir. İlk Meclis vekillerinin Osmanlı Devleti’nin karakteristik ilim ve sanat adamlarına has nitelikler taşıması, inkılâpların getirdiği mecburiyetlere uyum sürecinde değişmeleri, değişim neticesinde eskiye ait eşyanın antikalaşması ve tasfiyesi bir zorunluluk olmuştur. Sahhafların rolü bu noktada belirleyicidir.

         

        Geçtiğimiz aylarda Kubbealtı Neşriyat tarafından basılan “Sahhaf Raif Yelkenci”[4] isimli biyografik çalışmada, yazar Ahmet Güner Sayar’ın da ifadeye çalıştığı üzere harf inkılâbı ile tekke ve zaviyelerin kapatılması, eski harfli yazma-basma eserlerin elden çıkarılmasına sebep olmuş; bu tür kitapları okuyacak zevatın artık hayatta olmaması, sahhaflara intikal edilen mirasın himayesi sözkonusu olmuştur…

         

         

        Sahhaf ve Magazin

         

        Müdavimler bahsinin dördüncü kısmını hazırlarken, televizyonda artist ve şarkıcılarımız hakkında yapılan yayınları düşündüm. Muhteviyatı magazin dedikoduları olan ve meraklı bir seyirci topluluğu tarafından alâkayla takip edilen haberleri… Bir sahhaf müzayedesi, ne bileyim bir kitap fuarı gibi organizasyonların haber değeri taşımadığı televizyonlarda sulu ifadelerle verilen dedikodulardan başka şarkıcılarımızın esas mesleklerinin anlatıldığı bölümler olurdu. İşte efendim bazılarının üniversite fakültesindeki talebelik günlerini, bazılarının ise okuyamayıp çıraklık, tezgâhtarlık benzeri işler kovaladığını öğrenirdik, hatırlayınız… Kısaca bir reklam olarak pazarlanan bu haberler seyircinin dikkatini çekiyor ama müzayede, fuar gibi konular televizyonda yer bulamıyordu.

         

        İstanbul’daki Sahhaflar Çarşısı esnafı ve müdavimleri hakkında geçtiğimiz yıllarda TRT’de bir belgesel yayımlandı. Sahhaf müdavimi TRT prodüktörü ağabeyimiz Yahya Erdem tarafından hazırlanan belgeselde çarşının renkli simalarına dair pek çok menkıbe anlatıldı. Musiki nazariyatçısı ve Sahhaf Ekrem Karadeniz ile Sahhaflar Çarşısı meşâyihi İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın eseri Hoş Sadâ, bu iki sanatkârın hadim-müdavim figürler olmalarının yanı sıra birer musiki tarihçisi olduklarını da gösteriyor. Sayılabilecek diğer pek çok eserin yanı sıra “Itri” mahlası ile tanınan Buhurîzade Mustafa Efendi hakkında yazılmış bir senaryo[5] metninde, mahfilin sanatkârlarına dair şunlar kaydediliyor: “O zaman[lar] Sahhaflar Çarşısı bir sanat ve edebiyat mahfili halinde bütün Osmanlı münevverinin toplandığı bir yerdi. Ayrıca musiki çok geniş bir yayılma alanı bulmuş; bütün konaklarda, mahallelerde meşk meclisleri kurulmuştur…”[6]

         

        O devirde sahhaflık yapan sanatkârların varlığı sürpriz bir malumat olmasa gerek. Nitekim günümüzde de buna benzer misaller var. Pek çok meslek dalında renkli simalar görebiliriz; mesela bizde vazifeden tekaüde ayrılan muallimler, kitap veya kırtasiye ticareti ile uğraşmayı kendine iş edinmiştir. Öyle ki ders kitapları dağıtımı ile kırtasiye, oyuncak vs. perakende satışı, toptan dağıtımı işi, mektep hocalarımızın ilgi gösterdikleri faaliyet kolu olmuştur.

         

        Ankara’da sahhaflık ve yayıncılık yapan Vasfi Mahir Kocatürk’ten daha evvel bahsetmiştik. Denizciler Caddesi’ndeki Buluş Kitabevi, Kocatürk’ün bizzat yayına hazırladığı edebiyat antolojileri ile biyografileri, o devirde Ankara’da şekillenen kültür hayatına ilişkin katkılar-hizmetler olarak misal gösterilebilir. Üstadın esas mesleğinin edebiyat hocalığı olması da yine başka bir ayrıntı olsa gerek. Cahit Sıtkı’yı okuyalım: “Vasfi Mahir Yedi Meşale’ye mensup, bir zamanlar Faruk Nafiz yolunda yürümüş bir şâir, muhtelif liselerde edebiyat muallimliği esnasında edebiyatla ilişiğini kesmeyerek “Geçmiş Geceler”, “Tunç Sesleri” isimli şiir kitapları çıkarmış, Avrupa edebiyatından muvaffak tercümeler yapmış ve bugün Malatya Lisesi direktörü bulunan değerli bir edebiyatçımızdır…”[7]

         

        Şiiri ile temsil ettiği edebiyat akımı ve nevi şahsına münhasır hüviyetiyle her iki mesleğe büyük hizmetler yapmış olan üstad hakkında derli toplu yazılmış bir eserin olmaması düşündürücüdür. Cahit Sıtkı’nın sözünün altına da yazılsa yazılsa, herhalde bu yazılırdı…

         

        Sanatkâr sahhaflar bahsinde son olarak Ankara’da Salih Elhan ile akrabası Timuçin Tanarslan’ın isimlerini zikredebiliriz. Rahmetli ağabeyleri Hayri Elhan, hayatının son günlerinde hüsn-ü hat ile uğraşıyordu. Salih Elhan ile Timuçin Tanarslan ise uzun yıllar ebru sanatı ile meşgul olmuşlardı. Her ikisi de ebru sergileri açmış, Salih Elhan bir de ebru kitabı yazmıştı…

         

         

        Zihni Maaş Bordrosu ile Meşgul Bir Memur

         

        Babam Vasfi Mahir Kocatürk’ün oğlu Utkan Kocatürk’le tanışırdı. Utkan Hoca’dan vefatı münasebetiyle daha evvel bahsetmiştik…

         

        Ankara Sahhaflarının Denizciler Caddesi, Hacıbayram Cami’si civarındaki mevcudiyetleri ile alâkalı sohbetlerde şehrin Kızılay-Yenişehir tarafındaki sahhaf muhitinin, Kocabeyoğlu Pasajı bünyesi ile vücut bulduğu bilinir. Babasına karşılık Utkan Hoca’nın da muhiti Kızılay civarı olmuştur. Babam Etem Coşkun’un muhiti ise aksine Hacıbayram tarafları idi. Aşiyan Sahhaf faaliyete geçmeden evvel Tarım Bakanlığı’nda tekniker unvanı ile memurluk yaptığı yıllarda işten artan zamanını Hacıbayram sahhaflarında geçirmişti. Şüphesiz bundan yirmi sene evvelinin Hacıbayram sahhafları, Kızılay’dakilere nazaran daha sık uğranılan mekânlardı. Babam hemen her akşam, yanından eksik etmediği “Bond” çantasının içi eski harfli eserlerle dolu olarak eve gelirdi. Onun bu halini yakın tarihte okuduğum bir hikâye kitabındaki memur tipine benzetirim. Sabahat Emir’in hikâyesinde[8] zihni maaş bordrosu ile meşgul bir memur, dünya dertlerinden arınmak için kütüphanesindeki kitaplarla teselli arıyordu… Babamın kitaplarla kurduğu dostluk ise teselli aramaktan ziyade bir geçim sebebi olmuştur. Sadece kitap okumuyor aynı zamanda satıyordu da…

         

        Evet, babam Hacıbayram sahhaflarında eski harfli kitap ticaretinin nasıl yapıldığını öğrenmiş, kitap toplamaya başlamıştı. Kızılay taraflarına gitmez, Hacıbayram’da vakit geçirirdi. Sonraki yıllarda Kocabeyoğlu Pasajı, Zafer Çarşısı, Türk-İş Pasajı gibi kitapçı çarşılarında tanıştığı sahhaflarla alışveriş yapmaya başlamıştı. İşte bu tarihlerde tanıştığı âlim bir kişilik ona hem arkadaş, ağabey hem de kitaplarla kurduğu ünsiyeti geliştirmesine vesile olmuştu. Bu âlim zatı tanıyanlar, hala özlemle anarlar ki ondan bahsetmezsem olmaz!

         

         

        Üstat Necmeddin Hilav

         

        Babam, üstat Necmettin Hilav’ı ilk defa bir kitapçıda; Zafer Çarşısındaki Faruk Elhan’ın dükkânında görüyor ve orada tanışıyorlar. Tam bir tarih veremiyor ama tanışmanın seksenli yıllarda olduğunu söylüyor. O yıllarda babam, yukarıda söylediğim gibi Ulus’taki Hacıbayram sahhafları ile Kızılay’daki Zafer Çarşısı sahhaflarını mesken tutmuş. Necmettin Hilav’la tanışmalarını şöyle hatırlıyor: “Bir gün Faruk Elhan’ın dükkânında gözlükleri burnunun üzerinde, eski harfli kitaplardan konuşan âlim bir zat gördüm.”

         

        Aralarındaki konuşma “Sen eski harfli kitapları okuyabiliyor musun?” sorusu ile başlıyor. Babam, Arapça kursuna gittiğini ve eski harfli matbu kitapları okuyabildiğini söylüyor… Derken sohbet koyulaşıyor; Necmettin Bey kendisi gibi kitap meraklısı biriyle tanıştığını anlıyor ve dost oluyorlar. Babamın ifadesine göre Hacıbayram esnafı Necmettin Hilav’ı pek tanımazmış. Necmettin Bey Zafer Çarşısı, Türk-İş Pasajı ve Kocabeyoğlu Pasajındaki Turhan Kitabevi’ne gidermiş. Bir gün beraber Hacıbayram’a, Adnan Nakipoğlu’nun dükkânına kitap bakmaya gidiyorlar. Nakipoğlu, Necmettin Bey’e raftan Arapça bir kitap çıkarıp uzatıyor ve Arapça biliyor musun diye soruyor. Necmettin Bey kitabı eline alıyor, sayfalarını karıştırıyor. Eserin Arap şairi Ebulalâ El-Maari’nin şiirlerini muhtevî bir eser olduğunu görüyor ve orada bulunanlara bazı şiirlerini ezberden okuyup şerh ediyor. Yani Arapça okuyup Türkçe açıklıyor. Edebi sanatlar ve belagat açısından da kısa bir izahat verdikten sonra bu dikkat çekici konuşmaya tanık olan kitapçı müdavimi bir zat babama soruyor: “Efendi, bu bey El-Ezher mezunu mudur? El-Ezher hocası falan mıdır yoksa?” Babam soruya tebessümle “Hayır” cevabını verdikten sonra, “Kendisi Merkez Bankası’nda mimardır” diyor…

         

        Üstat İstanbul’a taşındığında haftada iki sefer çarşıya inermiş. Pazartesi günleri Muhittin Eren’in (Eren Yayıncılık) dükkânında, Perşembe günleri ise İbrahim Manav’da vakit geçirirmiş. Babam adı geçen sahhaflara, daha evvel kararlaştırılan saatte telefon eder Necmeddin Bey’le yarenlik ederlermiş… Ali Birinci’nin Müteferrika dergisinde yayımlanan Necmettin Hilav biyografisinde bahsettiği üzere Latince ve Arapça gramer kitapları hazırlamış. Bunlar, bizzat kendi elleriyle ciltlenmiş yayına hazır vaziyette bekletilen eserlermiş. Kitapları Zafer Çarşısında mukim Faruk Elhan yayımlamak istemiş ise de Necmettin Bey vermemiş…

         

        Mizacı hakkında detay hatırlamaya çalışan babam, Necmettin Bey hakkında şöyle bir sahne hatırlıyor. Mesela kitap karıştırırken yabancı dilde kullanılan kelime takılarını kullanırmış. Kaliteli bir kitap için “bombate”, kötü bir kitap için “palavratiyum” dermiş…

         

        1980’lerde Ankara’da, Abdi İpekçi Parkı içinde küçük bir adacık varmış. Necmeddin Bey’le orada bulunan çay ocağına giderlermiş. Eski harfli olsun, İngilizce, Fransızca, Arapça kitapları koltuk altlarına kıstırır, ısmarladıkları semaver çay eşliğinde onları kurcalarlarmış. Necmettin Bey Latince “İncil”den başlar, babam Arapça “Binbir Gece” okurmuş. Kitap okuma seansları saatlerce devam eder, arada Necmettin Bey piposundan iki nefes çekermiş. Babam semavere uzanıp çayları tazeler ve nihayet okunan kitaplar üzerinde fikir alışverişi başlarmış…

         

        Necmettin Bey’in evinde çok güzel bir Selçuklu ile Osmanlı Altın para koleksiyonu ve çok nadir taş plak koleksiyonu varmış. Babam “Ben ilk defa Hafız Kemal ve Hafız Burhan’ın taş plaklarını orada dinlemiştim” diyor. Necmettin Bey memuriyetten tekaüd olup İstanbul’a taşınacağı zaman, yanında yalnız ve yalnız babam varmış. Ankara sahhafları ve diğer kitapçılarına, kitabı ve sahhaflığı öğreten bu muhterem zata babam haricinde vefa borcunu ödemeye gelen kimse olmamış: “O gün iki kamyona kolilerce kitap yüklendi. Necmettin Bey, bir daha dönmemek üzere İstanbul Suadiye’deki evine, ata yurduna geri döndü.” Ayrıca, “Necmettin Bey mütedeyyin bir insan olmamasına rağmen inanca saygılı, mazbut, edeb ve erkân abidesiydi” diyor babam. Kendisine bir “Muallim Cevdet Hayatı ve Kütüphanesi” kitabı alıp hediye kabilinden kabul buyurmasını rica etmiş. Zat-ı Alileri de babamı kırmamış…

         

        Necmettin Hilav’ın Ankara’da bulunduğu yıllarda en az onun kadar kitap ve bibliyografya bilgisine sahip, karakter itibariyle ters istikamette huy ve mizaçlara sahip bir kitap meraklısı daha varmış. Bu kişi DTCF hocalarından Prof. Dr. Adnan Erzi[9] imiş. Hoca ile birbirlerini hiç mi hiç sevmezlermiş. Mesela Necmettin Bey, üzerinde vakıf mührü olan hiçbir yazma eseri satın almazken Adnan Bey teklifsizce alıp satarmış. Kütüphanelerdeki yazma eserleri emaneten alıp geri getirmediği konusunda bazı rivâyetler de varmış…

         

         

        Prof. Dr. Yavuz Ercan, Necmettin Hilav’ı Anlatıyor

         

        Yavuz Ercan Turhan Kitabevi’nin müdavimi, sahibi Turhan Polat’ın kırk yıllık ahbabıdır. Turhan Polat’la, Malatya’dan üniversite okumak için Ankara’ya geldiği yıllarda tanışmışlar. Turhan Polat, Sıhhiye’deki Abdi İpekçi parkında konuşlu Amerikan Üssü’nde çalışırmış o zamanlar; sonra buradan ayrılıp kitapçılığa başlamış. Vefatı vesilesiyle kaleme aldığım yazıda bunu bilmiyordum, yeni öğrendim. Kitapla ünsiyetinin Üs’de çalıştığı zamanlar başlamış olabileceğini söylüyor Yavuz Hoca… Amerikan Üssü takip eden yıllarda Balgat’a taşınmış. Ankara kitapçı-hurdacılarının kitap ve yabancı dergi ile çizgi-roman ihtiyaçları, burada görev yapan memurların elden çıkardıkları ile karşılanırmış… Hatta hurdacıların pek çoğu bu sayede ihya olmuş denilebilir…

         

        Yavuz Hoca o yıllarda fakülte çıkışı “uğrak yeri” olarak Sus Sineması merdivenlerindeki kitapçıları hatırlıyor. Anafartalar semtindeki talebe yurduna gitmeden evvel Turhan Polat’ın tezgâhına bakarmış. Sonra Kocabeyoğlu Pasajındaki camekânlarda ve hava parası ile devraldığı dükkânında vakit geçirirlermiş… Sus Sineması’nın 1960’lı yıllarda popüler bir eğlence mekânı olduğunu söylüyor. Öğle tatillerinde devlet memurlarının sinemaya film izlemek için gittiklerini hatırlıyor. Pek geniş ve ferah olmayan salonun lahmacun koktuğunu söylüyor. Teşrifat kurallarına uymayan Anafartalar memurlarına sinema personelinin ikaz levhaları ile rahatsızlıklarını dile getirdikleri halde Sus Sineması’nın lahmacun kokan salonuna girmekten de geri durmadıklarını ifade ediyor…

         

        Kocabeyoğlu Pasajı yıllarından Yavuz Hoca’nın hatırladığı herhangi bir müdavim, mesela Dr. Hilmi Akın varmış. İflah olmaz bir kitap merakı olan bu zat, Kocabeyoğlu Pasajına pek uğramazmış. Turhan Polat bir yardımcı aracılığıyla veya o yıllarda yanında çalışan Şaban Moğol’la yeni çıkan kitapları doktorun evine yollarmış. Torbalarla huzura gelen kitaplar titiz bir inceleme neticesinde ayrılır, ederi yine Şaban Moğol aracılığıyla Turhan Polat’a gönderilirmiş. Yavuz Ercan merhum Necmettin Hilav’ı da tanıyor ve iyi hatırlıyor. Zira o da Turhan Kitabevi’nin müdavimlerinden biriymiş. Kendisinden babası Mehmet Mihri Hilav(Van 1887-İstanbul 19 Nisan 1957)’ın Fatih dersiamlarından muhterem bir zat olduğunu öğreniyor. Bir seferinde Necmettin Bey’e kütüphanesinde mesleğiyle alâkalı, mimarlık kitapları bulundurup bulundurmadığını soruyor ve 4-5 tane var olduğunu öğreniyor. Gramer kitapları kurcalamayı çok sevdiğini, birkaç dil bildiğini öğreniyor, filan…

         

        Ve cevabını bilmediğimiz bir soruyu kendisine yönelttiğini de öğreniyoruz, Yavuz Hoca’dan. Hilav’a bu engin kitap bilgisi ve sevdasına rağmen, dil bilgini bu muhterem zata neden bir kitap yazmayı düşünmediğini sormuş ve şu cevabı almış: “Korkuyorum efendim. Hevesim kaçar diye korkuyorum. Bu yüzden yazmayı değil okumayı uğraş edindim.”

         

         

        Vefat

         

        Yine geride bıraktığımız günlerde sahhaf camiasının yakından tanıdığı Mehmet Ergin (85) ile hurdacı Özcan Hakyemez (75) (Nam-ı diğer Erel Demirışık)’in vefat haberlerini verelim. Mehmet Ergin hakkında yapılmış bir çalışma için Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı Cemil Meriç kitabına bakılabilir. Özcan ağabey için ise internet âleminde kaleme alınmış muhtelif yazılar var, meraklısına…

         


        

         

         

         

         

        

         

         

        


        

        [1] Konuyla ilgili bir yazı için bkz. Turan Tanyer, Ankara’da Eski Mekânlar, Kitap-lık, Ocak 2006, Sayı 90, s. 65-75.


        

        [2] Yahya Kemal’in Ankara yılları için bkz. Yrd. Doç. Dr. Alemdar Yalçın, Yahya Kemal’in Milletvekilliği ve Ankara Günleri, Yahya Kemal Beyatlı Semineri (Bildiriler), Ankara, 1985, s. 145-152.


        

        [3] Enteresandır Ankara’nın tarihi boyunca su sıkıntısı hep var olmuştur; şehir geçtiğimiz yıllarda bile düzenli su kesintilerine maruz kalmıştır...


        

        [4] Ahmet Güner Sayar, Sahhaf Raif Yelkenci, İstanbul, 2012, s. 103.


        

        [5] Kitabın önsözünde metnin senaryo olduğu yazılıdır. Bkz. Mehmet Taşdiken, Itri, İstanbul, 1980, s. 12.


        

        [6] Mehmet Taşdiken, a.g.e., s. 19.


        

        [7] Cahit Sıtkı Tarancı, Yazılar Makaleler/Konuşmalar/Yanıtlar, İstanbul, 1995, s. 43.


        

        [8] Sabahat Emir, Bir Sepet Kiraz, İstanbul, 1989.


        

        [9] Adnan Erzi hakkında kaleme alınmış bir yazı için bkz. Hasan Yüksel, Dil Tarih’ten Bir Âlim Geçti: H. Adnan Erzi, Dergâh Dergisi, Mart 2012, Sayı 265, s. 19-20.