Türk-İslâm Bilim Tarihinin Yeniden Yazımı Açısından BilimTarihi Yazım Biçimleri Tartışmasına Giriş

Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312



        Bu yazının amacı, genel olarak, postmodern durumun elverişli kıldığı yeni eleştirel olanaklardan faydalanarak Türk-İslâm bilim tarihi yazımına dair yeni bir tartışma başlatmaktır. Aydınlanmanın ve dolayısıyla bütün bir modernliğin otoriter ve hakikati dayatma işlevini üstlenmiş çeşitli meta-anlatılarını tersyüz eden bir yeniden anlamlandırma süreci olarak postmodern durumun ortaya çıkışından itibaren felsefe ve toplumbilimlerinin tamamına yayılan bir eleştirel sürecin dünyayı etkisi altına aldığını biliyoruz.[1] Yeni dönem, modernliğe ait tüm insani içerimleri anlamlandıran aydınlanmacı dizgeler olarak modern tarih yazımlarının da tartışmaya açıldığı bir dönem olmuştur.[2] Buna paralel yeni bir akademik gelişme de özellikle Kuzey Amerika’dan dünyanın geri kalanına yayılmış olan şarkiyatçılık (oryantalizm) tartışmalarıdır.[3] Aydınlanmayı tüm evrensel tarihin temel bir ölçütü haline getiren Batılı entelektüel kavrayışların çok dışında artık kültürel yerelliklerin kendi özgül tarihlerinin tartışıldığına, bu arada bilim tarihiyle ilgili de tarih yazımı tartışmalarının bir gelenek oluşturduğuna ve hatta sözgelimi feminist literatürün bile artık “cinsiyetli olmamak” üzerine kurulu bir kültürel tarih yazımı önerisinde bulunduğuna tanık olmaktayız.[4] Bilimin neliğinin ve tarihsel ortaya çıkışının bilinenden çok farklı ele alınabildiği bir dönemde, Türk-İslâm bilim tarihinin de alışılmış olanın dışında incelenebileceğiyle ilgili kayda değer bir akademik tartışma başlamış görünüyor.[5] İşte bu çalışma, söz konusu akademik bağlamdan kopulmaksızın Türkiye coğrafyasının merkeze alındığı ve kültürel olarak “Türk-İslâm” önadı ile nitelendirilebilecek bir bilim tarihi yazımı tartışmasının daha derinden yapılması gerektiğini öne süren bir inceleme olarak göz önünde bulundurulmalıdır.

         

         

        Modernizm ve Şarkiyatçılığın Bilim Tarihi Yazımına Etkisi

         

        Çağdaş bir yazar olan Michel Foucault’nun oldukça yerinde tespit ettiği gibi, bir dilin grameri onun içerisinde söylenebileceklerin tamamının bir “a priori”sidir.[6] Yani insan zihninin düşünmek için içerisinde varlığı soruşturduğu ve kültürü anlamlandırmayı denediği akademik akışkanlıkların her biri olarak kuramların, ayrıca bundan daha genel olarak adlandırmayı ve anlamlandırmayı olanaklı kılan insan dillerinin her biri, daha başlangıçta bir takım dolayımlar yaratırlar ve aslında özdüşünüm dediğimiz şey, söz konusu kuramların veya dillerin yapıları tarafından önbelirlenerek bu dolayımlar içerisinde sürekli aynı şeyleri tekrarlar. Daha açık bir deyişle, Jacques Derrida’nın belirttiği şekilde, insanlar olarak bizler tamamen imlerle düşünür ve yaşarız ve bu dolayımların her biri olarak imler, aslında anlamlandırma ve yorumlama süreçlerinin içerisinde mantıklı olduğu yapılara göreli olarak olgusallaşırlar.[7] Dolayısıyla konuştuğumuz Türkçenin tarihsel aidiyetleri ve belirli bir konuda araştırma yapmamızı yönlendiren bilimsel teoriler, bir bütün olarak, bizim düşünüşlerimizi daha önceden sınırlandırırlar.

         

        Şarkiyatçılık olarak bildiğimiz bilimsel etkinliği bir önceki paragrafta belirlediğimiz olgusal içerime eklediğimizde ortaya ilginç sonuçlar çıkacaktır. Çünkü kültürel bir tanışıklık kaygısından çok bir “ötekini maksatlı bilme” veya “bilme yoluyla ötekini temellük ederek yeniden var kılma” amacı tarafından organize edilen şarkiyatçılığın, her defasında “kendilerini temsil edemeyenlerin temsil edilmeleri gereği” iması tarafından örtük olarak meşrulaştırılan akademik etkinlikleri, aslında hem Kıta Avrupalı ve Kuzey Amerikalı olmayanın sömürülmesi için gerekli asgari kültürel bilgilerin edinilmesini sağlamaktadır hem de bundan daha fazla olarak, temsilde yeniden üretilen yapıların bu temsil edilenler tarafından sahiplenilerek kendilerine yabancılaşmalarını olanaklı kılmaktadır.[8] Böylece sözgelimi Türkiye’nin tarihine ait olanlar hem bu tarihin üyeleri olmayanlar tarafından yaratılmaktadır hem de bu tarihin şimdiki gerçek üyeleri bu başkalarının yarattıkları tarihsel içerikleri temel alır hale gelmektedirler. Nitekim Tuğrul Şavkay, harf inkılâbı olarak dil devriminin böyle bir koşullar bütününün devamında ortaya çıktığını öne sürmektedir.[9] Böylece, diye dolaylı olarak devam eder İsmail Kara, Müslüman Türkler, içerisinden felsefi üretimlerin yapılabileceği, Türk-İslâm kültürünün içinden gelen mümkün en iyi bir dile yabancılaştırıldılar.[10] Çünkü bu yeni dil ve ona uygun dışarıdan ve hazır alınmış bilimsel teoriler içerisinde düşünen bir insan zihninin sorunlaştıracağı şeyler, daima “Müslüman Türklerin neden geri kaldıkları” ve “Müslüman Türklerde aydınlanmanın neden ortaya çıkmadığı” türünden Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’da olup da Türkiye’nin kendi tarihinde bulunmayanların kendilerine gönderme yapan içerimlerle sınırlı kalacaktı. Burada Türkiye’nin kendi tarihinin, bu tarihin ne olduğunun değil, özellikle ne olmadığının ve neden bu olmadığının merkeze alınarak anlamlandırıldığına dikkat edilmelidir.[11] Biz burada yenidünya koşullarında ötekileştirilmeyi üreten şarkiyatçı sınırların içerisinde düşünen ve böylelikle aydınlanma ve modernizme göreli olarak kendini her seferinde daha yabancılaştırarak sunan yerel akademik etkinliğe “ötekilenme” diyoruz. Modernizm ve şarkiyatçılığın bilim tarihi yazımına etkisi bu ötekilenme dolayımında olgusallaşmaktadır.

         

        Başka birçok modern yapı gibi bilimin de yapıbozuma uğratılarak yeniden anlamlandırılması etkinliği çağdaş yapıtlardan bazılarının ortak konusu olmuştur. Sözgelimi ünlü bir bilim tarihi kritikçisi olan Steven Shapin’in Bilimsel Devrim adlı eseri bunlardan biridir. Steven Shapin, anılan eserinde, aydınlanmacı tarih ve kültür yazımlarını, modern özbilinci ve yaygın bilim tarihi yazımlarını yapıbozuma uğratmaktadır ve “bilim”, “bilim adamı” ve “bilimsel devrim” gibi kavramsallaştırmaların oldukça yeni olduklarının altını çizerek aydınlanmayı, modernizmi ve çağdaş Batı bilimini insanlık tarihinin temel ölçütü haline getirmeye karşı ciddi bir eleştiri getirmektedir.[12] Platon’un Timaios adlı eserinden beri “mümkün dünyaların en iyisi” anlayışının eşlik ettiği dünya tasarımının bir yansımasından başka türlü bir bencillik örneği olmayan, bilimle yükselmiş modernliğin insanlık için mümkün olanların en iyisi olduğu yolundaki ortak çağdaş kabulü reddeden Shapin, ayrıca XVII. yüzyıl Kıta Avrupasının dâhilerin yaşadıkları sıra dışı bir yüzyıl olmadığını belirtir ve modern Batı biliminin Ortaçağ olarak kavranılan dönemdeki öncellerinin bir devamı niteliğinde olduğunu öne sürer.[13] Yaygın bilim tarihlerinin en temel aksiyomlarından kuşku duymayı gerektirmesi açısından burada işlenilenler oldukça önemlidir. Çünkü sözgelimi Türkçe kaleme alınmış birçok bilim tarihi eserinde bile bilim yapmanın ve teknoloji üretmenin Batılı olanlara has kabiliyetler oldukları ve bu nedenle tarih boyunca tüm bilim adamlarının Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’dan çıktıkları kabulü içten içe yeniden üretilmektedir.[14] İki önemli bilim tarihçisi olarak Stephen Mason ve Colin Ronan’ın yakın zamanlarda kaleme aldıkları kapsamlı dünya bilim tarihleri, Steven Shapin’ın bu konuda daha isabetli olduğunu kanıtlayan örneklerle doludur.[15] Buna göre Türk-İslâm biliminin de genel bilim tarihinin neresinde durduğuna ilişkin sorulacak soruların, bir takım yaygın bilim-tarihsel önkabullerden arınması gereği üzerine düşünmek olası olmaktadır. Bu nokta, geçmişte Türkçe bilginin ne anlama geldiğini sormayı öngerektirecek ve buradan itibaren yeni bir bilimsel serüveni önvarsayacak nitelikte önemlidir. Çünkü aydınlanma ve modernliğin birer tarihsel ölçüt olmaktan dışlandıkları, ayrıca şarkiyatçı ötekilenmenin bu denli sarahatle ortaya konulabildiği bir dönemde Türkçe kültür gibi Türkçe bilim üzerine de konuşmanın bütün koşulları değişmektedir. Böylece burada modernliği bir en iyi durak saymayan ve şarkiyatçı önkoşullanmaların gayet farkında olan bir öznel düşünce, tüm varoluşsal koşulları Türkçe olan bir anlamlandırma ve tarihlendirme soruşturmasına girişecek ve yeni denklemin olanaklı tüm sınırlarını önbelirleyen imlerin tümü, Türkiye’nin kendi özgül bağlamları tarafından öncelenecektir.

         

         

        Evrensel Durumundan Türkiye’deki Özel Durumuna Bilim Tarihi Disiplininin Vizyonu

         

        Bilim tarihi disiplininin dünyadaki ve Türkiye’deki önde gelen uzmanlarına ait araştırmalarda benimsenmiş bilim algısının yanı sıra buradaki inceleme kapsamımız açısından kıymetli bazı bilim tarihi eserlerinin değerlendirilmesi faydalı olacaktır. Söz konusu değerlendirme aşağıda yapacağımız bilim tarihi yazımı çeşitliliği saptamamız açısından anlamlı olacaktır. Bu bağlamda bilim tarihi disiplininin evrensel kurucusu George Sarton’un (1884-1956) ve mevzubahis olan araştırma sahasının Türkiye’deki kurucusu Aydın Sayılı (1913-1993)’nın eserleri göz önünde bulundurulacaktır.

         

        Bu incelememiz, esas itibariyle modernitenin evrensel meşruiyeti ve şarkiyatçılık çerçevesinde özgün bir yere oturduğundan bizim yine söz konusu iki değişken üzerinden bir anlamlandırma yapmamız gerekmektedir. Antik Yunan’dan modern dönemlere değin uzanan kapsamlı araştırmalarıyla dikkat çeken George Sarton’un, bilimsel etkinliği doğrusal ilerleyen bir tarihsel etkinlik olarak gördüğünü, onu sistematik manada Antik Yunan’la başlattığını, bu anlamda bir Yunan mucizesinden söz ettiğini ve İslâm biliminin onun için Antik Yunan’a dönmek bakımından anlamlı olduğunu söyleyebiliriz.[16] Steven Shapin’in yapıbozuma uğratarak eleştirdiği “bilimsel devrim” olgusunu sahiplenen Sarton, modern dönemin başlangıcında bir “bilimsel devrim”in meydana geldiğini ve bunun bir takım özel nedenlerinin bulunduğunu belirterek,[17] söz konusu özel nedenlerin ancak Batı’da gelişebilen yeni hümanizmle irtibatlı olduğunu buna eklemektedir.[18] Sarton, söz konusu bakış açısının bir yansıması olarak, Ortaçağ bilimine ayırdığı bir eserinde herhangi bir şekilde Osmanlı dönemi bilimsel etkinliklerinden söz etmemektedir.[19] Aynı şekilde onun bilim tarihi eserinin içeriğinde de Arap İslâm’ının bilime olan katkılarının yanında Osmanlı dönemi bilimsel çalışmalarından söz edilmemektedir.[20] Günümüzde Doğu’nun Batı’ya olduğu kadar Batı’nın da Doğu’ya ihtiyacı olduğunu belirten Sarton,[21] bilimin sistematik olmayan ilk kaynağının Doğu olduğunu[22] ve İslâm biliminin kendi zirvesine ulaştıktan sonra gerilemeye başladığını dile getirmektedir.[23] Fakat Sarton’un saptamasına göre XIV. yüzyılın sonundan itibaren İslâm toplumlarında bilimsel etkinliğe rastlanmamaktadır.[24]

         

        George Sarton’un öğrencisi olan ve Türkiye’de ilk bilim tarihi çalışmalarının başlamasında temel bir konuma sahip olan Aydın Sayılı da bilimsel etkinlikleri doğrusal ilerleyen bir tarihte anlamlı bulmakta ve bilimsel merakı söz konusu ilerlemenin ana esası olarak görmektedir.[25] Sayılı’ya göre, bilimsel olguların kendisi veya bilimin nesneleri hep aynı kalmakta; fakat onlara ilişkin bilgide bir ilerleme meydana gelmektedir.[26] Bilimin, dil, din, ırk ve başka çeşitli insani olgulardan etkilenmesi mümkün değildir ve o nesnel bir etkinliktir.[27] Bilimsel doğrular daima üstün ve yol gösterici niteliktedir.[28] Aydın Sayılı, bilimsel ilerleme veya gelişmenin tarihsel içeriğini ortaya koyarken genellikle Batılı örneklerden yola çıkmakta ve herhangi bir şekilde Osmanlı döneminden söz etmemektedir.[29] Burada bilim, Batı’ya ait imtiyazlı bir etkinlikmiş gibi görünmektedir. Sayılı’nın bilimsel karşıtlık ve tutuculuk bakımından hem Batı’dan hem de Osmanlı döneminden verdiği örneklerin dinsel nitelikli olması önemli bir ayrıntıdır.[30] Bu arada Sayılı’nın bilim ve öğreti dili olarak Türkçe üzerine önemli bir eserinin bulunduğunu ve bizim buradaki araştırmamızı temin eden tarihsel arka planda söz konusu eserin etkili olduğunu belirtmek gerekmektedir.[31]

         

        Hem George Sarton’da hem de Aydın Sayılı’da etkili olan bakış açısı ile aydınlanmayı tüm yönleriyle olumlayan modernist tutum arasında paralellikler bulunduğunu söyleyebiliriz. Postmodernliğe değin modern dönemde bilimsel etkinliğin Batı’ya ait imtiyazlı bir etkinlik olduğu, onu bilimsel merakın var ettiği kabul edilmekte ve ayrıca başka coğrafyalara ait bilimsel çalışmaların modern bilimi ortaya çıkarmak bakımından anlamlı bulunduğu görülmektedir. Kuşkusuz bu, bir çeşit şarkiyatçılık etkileşimine yol açmakta ve sözgelimi ülkemizin geçmişinde modern bilimin neden bulunmadığıyla ilgili soruşturmalar genellikle söz konusu kabuller etrafında olgusallaşmaktadır. Cengiz Özakıncı’nın bir eseri bu konuda güzel bir örnek niteliğindedir. Özakıncı, bilimi tarihsel ilerlemenin bir ürünü olarak ele aldığı bir eserinde, iyi niyetli olarak bilimin Batı’ya has ve ona ait bir unsur olmasına itiraz etmekte; fakat bilim karşıtlığını dine fazla düşkünlükle sınırlamaktadır.[32] İlginç bir şekilde ilerlemeciliğin doğaya hâkim olma düşüncesiyle karşılanarak Françis Bacon’un yeniden üretildiği metinde,[33] Osmanlı dönemi bilimsel etkinliklerinden de hiç söz edilmemektedir. Bu arada söz konusu bağlamda Celal Saraç’ın ders kitabı niteliğindeki kısa bilim tarihi eserinde Osmanlı Türklerinden söz edilmiş olmasının önemli bir ayrıntı olduğuna işaret edilmelidir. Olumsuz etkilerin dışında kalan örneklerden biri olarak bu eserde Osmanlı dönemine ait çeşitli bilimsel etkinliklerden söz edilmektedir.[34]

         

        Son zamanlarda Türkiye’deki bilim tarihi araştırmalarında kayda değer gelişmelerin meydana geldiği kabul edilmelidir. Artık Cumhuriyet dönemi Türkiye’si ve modernleşme dönemi Osmanlı’sının dışında kalan tarihi kareleriyle ilgili, sözgelimi Osmanlı dönemi üzerine çeşitli bilim tarihi incelemelerine ve bilim tarihi yazıcılığına ilişkin soruşturmalara rastlanmaktadır. Mahmut Ak’ın Osmanlı’da coğrafya çalışmaları üzerine yaptığı inceleme ve Remzi Demir ile İnan Kalaycıoğulları’nın Osmanlı döneminde bilim tarihi yazıcılığına ilişkin soruşturmaları burada anılmaya değerdir.[35] Ayrıca Cemil Aydın’ın, Türk bilim tarihi yazıcılığında din ve bilim arasında dikatomik bir yerleşikliği esas alan zihniyeti incelemiş ve eleştirmiş olması önemlidir.[36] Bütün bu farklı incelemelerde postmodern durumun etkili olduğunu ve böylece aşağıda ele alacağımız çeşitli bilim tarihi yazıcılıklarının ortaya çıkmış bulunduğunu tayin etmek önemlidir. Çünkü bahsedeceğimiz alternatif bilim tarihi yazımları söz konusu faydalı çalışmaların temin ettiği bir dünyada mümkün olmaktadır. Aynı zamanda bunlar aşağıda önereceğimiz Türk-İslâm bilim tarihi yazıcılığı için oldukça öncü çalışmalardır.

         

         

        Verili Bilim Tarihi Yazım Biçimleri ve Yeni Alternatifler

         

        Arif Dirlik tarafından ortaya konulan haklı bir itirazda, dolaylı bir dille, dünyanın belirli bir tarafını suçlayan mağduriyet söylemlerinin genel itibariyle bu dünyanın verili koşullarını değiştirmediği öne sürülmektedir.[37] Şarkiyatçı yapılanmaları ele veren akademik ve entelektüel metinler için bu saptama son derece önemlidir. Arif Dirlik’in söz konusu eleştirisinin bilincinde olarak bizim, önce verili bilim tarihi yazım biçimleri konusunda kısa bir değerlendirme yapmamız, sonra da yeni alternatiflerle ilgili faydalı bir soruşturmaya girişmemiz uygun olacaktır. Bu bakımdan öncelikle yaygın bilim tarihlerini ‘pozitivist’ nitelikli olanlar ve ‘Marksist’ nitelikli olanlar şeklinde ikiye ayırmamız uygun olacaktır. Çünkü tanınmış bilim tarihçisi John Henry, önemli bir incelemesinde böyle bir ayrımı benimsemektedir.[38]

         

        Pragmatik bir getirisi olmaksızın sırf bir dönemi eleştirirken haklı çıkabilmek için genelde tercih edilen indirgemeci tavrın uzağında kalarak yirminci yüzyıl içerisinde belirginleşen bilim tarihi literatürüne yoğunlaşıldığında, George Sarton ve Türkiye’de Aydın Sayılı’dan itibaren esas olarak, bilimde ilerlemeci bir anlayışın söz konusu olduğunu, bu bakış açısının bir şekilde on yedinci yüzyıl ‘bilimsel devrim’ini merkeze alarak tarihsel bilgi etkinliklerini yapılandırdığını belirtmek gerekmektedir. Bunun en güzel iki örneği, bilimsel kültür üzerine yazılanlarda ve bu kültürü doğuran en önemli dünya olayı olarak Nicolaus Kopernik Devrimi’nin baz alınmasında görünür olmaktadır.[39] Nitekim ikisi Marksist bilim yazımına bağımlı üç değerli bilim tarihçisi olarak Richard Westfall, Steven Shapin ve John Henry’nin alternatif incelemelerinde bile modern bilimin yarattığı nitelikli kültürle astronomideki Kopernik Devrimi tüm bilim tarihinin merkezinde yer alan olgular olarak betimlenirler.[40] Pozitivist sav dediğimiz ilerlemeci işleyişe göre, on yedinci yüzyıl Avrupası’ndan önce yerkürede insanlar doğayla bilinçli bir diyalog içerisinde değillerdi ve evrenin matematiksel dilinin ancak bu dönemde keşfedilmesiyle beraber insanlık tarihinde büyük bir devrim meydana geldi. Bu devrimin aşağıdaki gibi maddeler halinde özetlenebilecek toplam dört temel ayırıcı özelliği bulunmaktaydı:

         

  1. Dünya merkezli evren anlayışından, yani Tanrı merkezli varlık tasarımından, güneş merkezli evren anlayışına, yani insan merkezli varlık tasarımına geçilmesi
  2. Bilgi ve toplumsal pratik alanlarının kutsaldan, yani her yeri kuşatan Tanrı ve kurumsal dinden arındırılması
  3. Bilimde tümdengelim yerine tümevarım yönteminin benimsenmesi
  4. Doğa bilimlerinin matematikselleşmeleri

         

        İlerlemeci bilim tarihçiliğinde bu dört temel ayırıcı özelliğin, nesnel bilim yaratmanın asgari insani koşulları olduğu önvarsayılmakta ve tüm insani bilgi ve kültür içerimleri bu dört temel unsura göre yeniden anlamlandırılmaktadır. Pozitivist bilim tarih yazımının temel özelliği, başka modern yapılarda olduğu gibi, varsaydığı normları evrensel kabul etmesi ve birbirinden çok farklı entelektüel koşullara sahip bütün insan çeşitliliği için bu normları genel geçer kabul etmesidir. Dolayısıyla burada belirli bir insan duyarlılığında anlamlı olan koşullar, tüm insanlar için anlamlı kabul edilmekte ve normların uyuşmadığı insani içerikler sorunlu görülmektedir. Bundan sonra coğrafyalara ve etnik temellere göre değişen akıl istidadı seviyelendirmelerini, metinler bağlamında gerçekleşen kültür aşağılamalarını ve sözgelimi bazı dinlerin bilimsel kültürü engelledikleri yönündeki basmakalıp değerlendirmeleri bu pozitivist bilim tarih yazımıyla ilişkilendirerek yeniden anlamlandırmak gerekecektir.[41]

         

        Marksist bilim tarihi yazımı, postmodern durumun bir yansıması veya ona paralel gelişen bir süreç olarak yirminci yüzyılın ikinci yarısında, yukarıda betimlenen ilerlemeci bilim tarihi yazımına karşı bir eleştirel zemin olarak ortaya çıktı. En iyi örneğini Steven Shapin’in Bilimsel Devrimi’nde gördüğümüz bu alternatif yazımda, John Henry’nin de belirttiği gibi, bilim tarihi öncelikle bir bilgiler/bilmeler tarihi olarak ele alınır ve bu konuda doğrusal bir ilerleyişin başlangıcı hiçbir zaman on yedinci yüzyıl Avrupası’yla başlatılmaz. Bilim ve İktidar adlı güzel derlemede rahatlıkla görülebildiği gibi Marksist bilim eleştirmenleri, ilerlemeci metinlerin efsaneleştirdiği bilimsel figürlerin özyaşam öykülerinde bir takım yolculuklara çıkarlar ve mutlaka on yedinci yüzyıl ile on sekizinci yüzyıl üzerine konuşulacaksa, bu iki dönemde dâhilerin yalnız olmadıklarını, onlarla birlikte emekçi mühendis ve işçilerin eldeki bilimsel kültürde pay sahibi olduklarını öne sürerler.[42] Teknolojinin Evrimi adlı çalışmasında Türk-İslâm bilim kültürüyle ilgili önyargıları[43] bir yana bırakılırsa sözgelimi George Basalla’nın da örneklediği şekilde, Marksist bilim yazımında bilim ve teknoloji, insanlığın sürekli eyleyegeldikleri etkinlikler olarak resmedilirler ve burada ‘bilimsel devrim’ gibi süreksizliğe yol açan tüm içerimler reddedilir.[44] Bunlarla beraber Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend örneklerinde görüldüğü gibi, bunlar esas itibariyle tek çeşit bir bilim anlayışının evrensel ve otoriter olmasına karşı çıkarak alternatif ve birbirine yatay bilim tarihlerinin mümkün olduğunu önvarsayarlar.[45] Özellikle son dönemde zengin bir literatüre kavuşmuş bulunan Marksist bilim tarihi yazımının bizim için önemi, ilerlemeci tarihçiliğin mutlak hükümranlığıyla ilgili gözlerimizi açmış olmasında belirginleşmektedir. Çünkü Marksist bilim sözgelimi Türk-İslâm bilim geleneği gibi farklı bilimsel gelenekleri aydınlatma ve gün ışığına çıkarma amacında değildir; ama böyle bir amacın oluşması bakımından zihinleri aydınlatıcıdır. Şarkiyatçı dolayımlarla ilgili eleştirileri de kendisine borçlu olduğumuz Marksist literatürün bu bakımdan göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Fakat elbette bu bilim yazımlarında da hâlâ zaman zaman ilerlemeci dört temel ayırıcı özellikten birkaçının olumlandığını ve evrenselleştirildiği görülmektedir.

         

        Bizim burada alternatif olarak betimleyebileceğimiz iki önemli bilim yazım biçimi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, dört temel ayırıcı özellikten özellikle ikincisini, yani bilginin Tanrı-dışılaştırılmasını, böylelikle manevi bir anlamdan yoksunluğun süreklileştirilmesini sağlayan ilerlemeci tasarımdan ilham alan dünyaları eleştiren ve eleştirel yapısı bakımından Marksist bilim yazımını andıran ‘felsefi gelenekçi okul’dur (“Hâlidî Hikmet Tasavvuru”). İkincisi ise, Türkiye merkezli bir bilim tarih yazımının mümkün olduğunu önvarsayarak hareket eden ve böylece bir Türk-İslâm, genel anlamda Müslüman ve görece tamamen Türk bilim biçiminin varlığından söz eden ‘Türk-İslâm bilimci’ bakış açısıdır. Birincisine çok kısaca değinirken ikincisi üzerinde biraz durmakta fayda bulunmaktadır.

         

        En iyi örneğini Seyyid Hüseyin Nasr’ın Bilgi ve Kutsal adlı eserinde bulabildiğimiz felsefi gelenekçi tasarıma göre, modern bilimin ve pozitivist bilim yazımının üç önemli sorunu bulunmaktadır. Bunlardan ilki, öncelikle ‘bilimsel devrim’ ve aydınlanma diye efsaneleştirilen üstün kültürlerin aslında üstün olmadıkları gibi bilakis bunların insanlara bir takım zararlarının dokunmuş oldukları varittir. İkincisi, aydınlanmanın aklın özgürleşmesi olarak sunduğu desakralizasyon (kutsal-dışılaşma/sekülerleşme) süreci, bir metafizik-bilim dikatomisi ortaya koymuş ve bu dikatomi yüzünden insan kendi özüne olan merakından arınmaya önkoşullandırılmıştır. Üçüncüsü ise, ne modern bilimin ne de aydınlanma kültürünün herhangi bir düzeyde hakikat merakı, katıksız bir erdemli bilgi arayışı söz konusu olamaz.[46] Tıpkı René Geunon, Ananda Coomeraswamy ve Frithjof Schuon gibi felsefi gelenekçiliğin diğer kuramcıları gibi Nasr da insanın unuttuğu ve uzaklaştığı hakikat serüvenine yeniden dönmesi gerektiğini, bu konuda yeryüzünden kovulan Tanrıya ve kurumsal dinlere karşı bir özrün gerekli olduğunu belirtmektedir. Bu bilim eleştirisi veya bilim yazım biçimi, modern Batı biliminin alternatiflerini akla getirmesi ve verili bilim normlarının insanlıktan aldıklarını ortaya koyması bakımından olduğu kadar farklı toplumsal özgüllüklerin kendilerine ait bağlamlarında sahici birer anlam bulabileceklerini öne sürmesi bakımından da bizim için son derece önemlidir. Nitekim Türkçe yazan çağdaş düşünürler arasında bulunan İlhan Kutluer’in İslâm’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru adlı incelemesini bu meyanda bir eser olarak anmak gerekmektedir.[47]

         

        Türk-İslâm bilim tarih yazımı için en önemli alternatifi, her ikisi de Türkiyeli iki önemli bilim tarihçisi olan Fuat Sezgin ve İhsan Fazlıoğlu’nun eserlerinde bulabilmekteyiz. Özellikle İhsan Fazlıoğlu’nun Türkçe kaleme aldığı çalışmalar, araştırmalarını Türkçe dışında yayımlayan Fuat Sezgin’den daha anlamlı olmaktadır. İhsan Fazlıoğlu, ilerlemeci bilim tarih yazımını eleştirirken, Marksist bilim eleştirilerinin ve felsefi gelenekçi ekolün alternatif tasarımının gayet farkındadır ve onun incelemeleri, bu noktadan itibaren, Türkiye özelinden hareketle bilim tarihi yazımı soruşturmasına devam etmektedir. Bir bakıma Fuat Sezgin’in ortaya koyduklarını teorik olarak olumlaması bakımından da kayda değer olan Fazlıoğlu incelemelerine göre, bir Türk-İslâm bilim tarihçisinin, Türkiye’nin bilim tarihinde olmayanların yerine olanları olumsal bir yaklaşımla ele alması gerekmektedir. Yani Türkçe düşünen ve yaşayan insanlar, doğa ve insan yaşamıyla olan diyaloglarında hangi bilgi etkinliklerini yapılandırdılar ve bu yapılanmaların organize olma biçimlerinde içerilen özgüllükler nelerdi sorunsalları burada daha önceki sorunsallara göre daha pragmatik bulunmakta ve önerilmektedir. Çünkü ‘bilimsel devrim’ ve aydınlanmayla beraber kendini bulan modern Batı bilimini birer insani uğrak olarak olumlamakla beraber Türkçe konuşan insanların kendi karakterleriyle ilgili bir bilgi saptamasında bulunmaları ve farklı uğrakları bu zeminde buluşturmaları gerekmektedir.[48] Marksist bilim yazarlarının açıklıkla belirttikleri gibi, bilimsel ve teknolojik etkinliklere yön veren şey, belirli bir coğrafyada ve belirli bir kültürün katılımcıları olarak sadece belirli dâhiler değildir, bunun yerine belirli bir tarihte yaşayan insanların ortak ihtiyaç ve gereksinimleridir.[49] İhtiyaç ve gereksinimlere koşut üretilen ve hayatı kolaylaştırmayı amaçlayan bilgi ve teknoloji, yer yer evrensel olabildiği düzeyde öncelikle yerel etkinliklerdir ve bu konuda bilim tarihinde Türkçe konuşan ve yaşayan insanların da bir payı bulunmaktadır. Buna göre şarkiyatçı ötekilenmelerle Türk-İslâm kültüründe rönesansın ve aydınlanmanın neden ortaya çıkmadığına yoğunlaşmak yerine bu kültürün paylaşımcıları olarak özellikle Osmanlı Türkçesini kullanan insanlar ne tür bilgi ve teknoloji etkinliklerinde bulunmuşlardır, buna yoğunlaşmak gerekmektedir. Bu nokta, Türkçe bir bilim tarihini yazabilmeyi olanaklı kılabilecek bir noktadır.[50] Nitekim Fuat Sezgin’in yaptığı incelemelerin gösterdiği şekilde, bir bütün olarak Türk-İslâm uygarlığı, sanılanın aksine, öncelikle Kıta Avrupası’ndaki bilgi kırılmalarını sağlamış olmanın[51] dışında, kendine has bir bilimsel ve teknolojik karaktere sahip olmuştur ve özellikle Arapça bilim literatürüyle Osmanlı Türkçesi içerisinde üretilmiş eserler tahlil edildiğinde bunu görmemek mümkün değildir.[52] Bu bilim tarihi yazım biçimine göre, Osmanlı Türkçesinin tekrar anımsanması ve onun ait olduğu tarihin reddedilmek yerine kucaklanması gerekmekte, ayrıca Türkçe bir aydınlanma için bilim araştırmacılarının Arapça öğrenmeleri kaçınılmaz olmaktadır.

         

        Böylece burada dört temel bilim tarih yazım biçimi belirlemiş bulunuyoruz. Birincisi, ilk ortaya çıkan ve hâlâ dünyanın dört bir yanında modernist çağrışımlarını devam ettiren ilerlemeci (pozitivist) bilim tarih yazımı, ikincisi, bu birincisini ‘süreklilik-ihtiyaç ve gereksinimler’ temel yaklaşımı altında eleştiren Marksist (emekçi) bilim tarih yazımı, üçüncüsü, bu ikisinin ortak bir tarafını, dindışılaştırma dayatmasını eleştirerek bir hakikat geleneğinden söz eden felsefi gelenekçi tarih yazımı ve dördüncüsü, bu ilk üçünden faydalanarak, bunların üzerine Türkiye’nin ve Türkçenin kendi özel bağlamlarını ekleyen, ayrıca Türk-İslâm kültürünün içerisindeki bilgi etkinliklerini aydınlatmayı öneren Türk-İslâm bilimci tarih yazımıdır. Bu belirlemenin başka kültürel çalışmalarda denenen tarih yazımı tartışmalarına yeni bir bağlam ve zenginlik ekleyeceğini, böylelikle Türk-İslâm bilim tarihi açısından da bir tarih yazımı tartışmasının başlatılabileceğini düşünüyoruz.

         

         

        Sonuç Yerine

         

        Belirtmek gerekir ki, bu çalışmanın öncelikli sorunu, bilim tarih-yazımında verili modernist sınırların sorgulanarak, bu soruşturmanın Türkiye’nin ve Türkçenin gereksinimlerine göreli bir yeni kuramsal etkinliği önceleyecek şekilde geliştirilmesiydi. Çünkü postmodern durumla beraber daha önce modernlik içerisinde reddedilen pek çok insani bağlamın merkezde tartışılabilmesine ve üstelik çoğunluk bu tartışmaların kendi özgül dil yapıları içerisinde yürütülebilmesine yönelik önemli eleştiriler vücuda getirildi. Bu konuda postmodern bağlamın içerisinde daha özel bir yer edinen Marksist eleştirilerin ve feminist eleştirilerin haklarını teslim etmek gerekmektedir. Bu ikisine ve daha ziyade yerel unsurlarına bağlı olgusallaşan daha birçok postmodern çıkışa bakıldığında, bilim tarihi açısından, Türk-İslâm bilim tarihi yazımı için de bir durum değerlendirmesinin yapılmasının gerekliliği ve bu gerekliliğin tüm varoluşsal koşulları Türkçe olan bir dilin içinden yapılandırmanın mümkünlüğü görülebilmektedir. Buna göre, öncelikle evrenselci aydınlanma dolayımlarıyla şarkiyatçılığa uygun tasarlanmış içerimleri reddetmek ve bundan sonra verili bilim yazımlarını ele almak gerekmektedir. Biz burada ikincisi ilkinin eleştirisi olan ve diğerleri için çığır açıcı özelliklere sahip bulunan iki önemli yaygın bilim tarihi yazım biçiminden söz ettik. Bunlar, Batılı insanı tarihin merkezine koyan ilerlemeci bilim tarihi yazımı ile bu ayrıcalıklandırmaya meydan okuyan Marksist bilim yazımıdır. Üçüncü bir yazım biçimi, aydınlanma özgürlükçülüğüyle belirginleşen dindışılaştırmaya eleştirel yaklaşmakta ve insanların, modern bilimin yüzünden kadim hakikat kaygılarına yabancılaştıklarını savlamaktadır. Mümkün tek bilim biçiminin, dindışılaşmış olması gerekmediği temasını anlayabilmek bakımından bu eleştiri de kayda değerdir. Dördüncü ve son bilim tarih yazım biçimi ise, Türk-İslâm biliminde öncelikle neyin neden ve nasıl var olduğunu, aydınlanmaya ilişiksiz anlamayı öneren, bu arada Arapça ve Osmanlı Türkçesinin birer dil olarak önemine vurgu yapan Türk-İslâm bilimci bilim tarihi yazım biçimidir. Bu sonuncusu, Türkçe bir bilim tarihi için gerekli son yazım biçimini ortaya koymuş görünmektedir. Çünkü bu şekilde elverişli kılınacak yeni bir im içerisinde insanlar, Türkçe düşünmeyi, Türkçe problem edinmeyi ve Türkçe çözüm bulabilmeyi deneme olanağına erişeceklerdir. Bütün bunlarla beraber Türk-İslâm bilim tarihi hâlâ yazılabilecek koşullara gelmiş görünmemektedir. Ne var ki, yine de böyle bir metni ortaya çıkaran bir evrilme sürecini göz ardı etmemek gerekmektedir.

         


        


        

        [1] Steven Best, Douglas Kellner, Postmodern Teori; çeviren: Mehmet Küçük, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2. Basım, 2011, s. 13-19.


        

        [2] Bu konuda örnek çalışmalar olarak bkz. George G. Iggers, Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı; çeviren: Gül Çağalı Güven, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000; Edward Hallett Carr, Jose Fontana, Tarih Yazımında Nesnellik ve Yanlılık; çeviren: Özer Ozankaya, Ankara: İmge Kitabevi, 1992; Robert Young, Beyaz Mitolojiler: Tarih Yazımı ve Batı; çeviren: Can Yıldız, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2000.


        

        [3] Şarkiyatçılık alanında yapılmış iyi bir kritik için bkz. Yücel Bulut, Oryantalizmin Kısa Tarihi, İstanbul: Küre Yayınları, 2004.


        

        [4] Bu konuda faydalı bir çalışma için bkz. Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, İstanbul: Metis Yayınları, 2003.


        

        [5] Bu konuda örnek bir tartışma için bkz. İhsan Fazlıoğlu, Başlıksız Sunum, Türkiye’de/Türkçede Felsefe Üzerine Konuşmalar, yayıma hazırlayan: M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Küre Yayınları, 2. Basım, 2010, s. 201-255.


        

        [6] Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler; çeviren: M. Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi, 3. Basım, 2006, s. 417.


        

        [7] Jacques Derrida, Gramatoloji; çeviren: İsmet Birkan, Ankara: Bilgesu Yayınları, 2010, s. 75-76.


        

        [8] Bkz. Edward Said, Şarkiyatçılık; çeviren: Berna Ülner, İstanbul: Metis Yayınları, 3. Basım, 2006, s. 344-368.


        

        [9] Tuğrul Şavkay, Dil Devrimi, İstanbul: Gelenek Yayınları, 2002, s. 15-20, 28, 40, 61.


        

        [10] İsmail Kara, Başlıksız Sunum, Türkiye’de/Türkçede Felesefe Üzerine Konuşmalar, s. 11-16.


        

        [11] İsmet Özel, Üç Mesele, İstanbul: Şule Yayınları, 2011, s. 55-57.


        

        [12] Bkz. Steven Shapin, Bilimsel Devrim; çeviren: Ayşegül Yurdaçalış, İstanbul: İzdüşüm Yayınları, 2000, s. 1-18.


        

        [13] Steven Shapin, Bilimsel Devrim, s. 5.


        

        [14] Bu konuda örnek bir çalışma olarak bkz. Cemal Yıldırım, Bilimin Öncülleri, Ankara: Tübitak Yayınları, 2001, 18. Basım.


        

        [15] Örnek pasajlar olarak bkz. Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi; çeviren: Umur Daybelge, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001, s. 7-112; özellikle İslam bilim ürünleri için bkz. Colin A. Ronan, Bilim Tarihi; çevirenler: Ekmeleddin İhsanoğlu, Feza Günergun, Ankara: Tübitak Yayınları, s. 223-271.


        

        [16] George Sarton, The History of Science and the New Humanism, Bloomington: Indiana University Press, 1962, s. 70 vd., a.mlf., Antik Bilim ve Modern Uygarlık; çevirenler: Remzi Demir, Melek Dosay, Ankara: Gündoğan Yayınları, 1995, s. 144-145.


        

        [17] George Sarton, The History of Science and the New Humanism, s. 61-62.


        

        [18] George Sarton, a.g.e., s. 162.


        

        [19] Bkz. George Sarton, Appreciation of Ancient and Medieval Science During the Renaissance (1450-1600), Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 1955.


        

        [20] Bkz. George Sarton, The History of Science and the New Humanism, s. 83-88.


        

        [21] George Sarton, a.g.e., s. 105.


        

        [22] George Sarton, a.g.e., s. 66.


        

        [23] George Sarton, a.g.e., s. 89.


        

        [24] George Sarton, a.g.e., s. 91.


        

        [25] Aydın Sayılı, Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir; editör: Remzi Demir, derleyen: İnan Kalaycıoğulları, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2010, s. 39-60.


        

        [26] Aydın Sayılı, a.g.e., s. 39.


        

        [27] Aydın Sayılı, a.g.e., s. 4.


        

        [28] Aydın Sayılı, a.g.e., s. 8.


        

        [29] Aydın Sayılı, a.g.e., s. 39-60.


        

        [30] Aydın Sayılı, a.g.e., s. 61-62.


        

        [31] Bkz. Aydın Sayılı, Bilim ve Öğreti Dili Olarak Türkçe, Ankara: