Sanal Âlemden Gerçek Yaşantıya

Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312



        Dünya yeniden biçimlendiriliyor ve biz de bundan payımızı alıyoruz. Dünya değişmek zorunda; çünkü ülkeler arasında çizilen keskin sınırlardan oluşan, her ürün, üretim veya bilginin denetime tabi tutulduğu dünya tablosu, yani eski dünya, elektromanyetik sanayi devrimini ve akabinde doğan sınırsız bilişim ve etkileşim ortamını taşıyamazdı. Dünya devlet denilen siyasal organizasyonlarca parsellenmiş olduğundan, yaşanan değişim sadece sosyal ve kültürel boyutla sınırlı olamaz. Değişim siyasal temelli olmak zorundadır. Elbette bütün bu sürecin asıl unsuru, itici gücü ve tetikleyicisi, finansal kapitalizmdir. Yani sözünü ettiğimiz değişim sadece ve sadece insani ilgi ve eğilimlerden doğmuş değildir. 90’lı yıllar tüm bu etkenlerin birleşip buluştuğu bir kavşak noktası olmuştur.

         

        Anadolu coğrafyası dünyanın merkezinde olduğu için, büyük sarsıntıların öncelikle bu coğrafyada hissedilmesi doğaldır. İşte bu değişimin öncü depremi PKK terörü oldu. Yani değişimin ayak sesleriyle birlikte, bu süreçte payımıza bu terör düşmüştü; şimdi de bu değişimin kapımıza taşıdıkları, gittikçe çoğalıyor. Geçen aylarda yaşanan Gezi olaylarını da bu bağlamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

         

         

        Gezi’de gezenler

         

        Gezi olayları çerçevesinde çok yorum yapıldı. Göstericileri masum, iktidar ve kolluğu suçlu ilan edenlerden kitleyi suçlu kolluğu günahsız ilan edenlere kadar, tam karşıt yargılar ve kasıtlı yanlış bilgilendirmelerle yatıp kalktık. Elbette tüm haberlerin yalan veya yanlış olduğu söylenemezdi. Olup bitenin gelişim sürecine bakınca, iktidarın bu olayları bilerek büyüttüğü izlenimine kapılmamak mümkün olmamakla birlikte, bunun iktidar gerçekliği bakımından bir karşıtlık taşımadığını da düşünmek lazımdır. Çünkü iktidar, ülkede sosyal düzenin altüst olmasını isteyemez. Bu, onun yönetim gücünü kullanma fiiline aykırı olur. Geriye ise, iktidarın krizi yönetemediği, iktidar yorgunu olduğu veya narsist bir muktedirlik duygusuyla hareket ettiği seçenekleri kalmaktadır. Kitleler kasıtlı haberlerden yahut iktidarın attığı bazı adımlarından etkilenip bir şekilde rahatsız oldu. Belki de ‘iktidar bıkkınlığı’ vardı. İlk hamleyi yapanın  ‘sırrı’nı bilmiyoruz, ama ilk tepki çevreci masumiyetiyle, ağaç figürü etrafında ortaya çıktı. Bir süreç yaşandı ve olan da bu ülkeye oldu. Bütün dünyanın gözleri Türkiye’ye çevrildi. Buna, “Türkiye bütün dünyaya haber konusu oldu” denemez. Çünkü Taksim’e üşüşen yayın kuruluşları  bu ülkeyi yalan yahut abartılı haberle dünyaya sundular. Gerçekte Türkiye’ye “ayar” çektiler. Bunu, Gezi’de gezen bu ülke insanı üzerinden yaptılar.

         

        Kimdi bu Gezi’de gezenler ve niçin gezdiler? Haklarında neler söylendi?

         

        Bu kitleyi yeni gençlik, bilişim çağı/dijital çağ çocukları, sosyal medya ve internet dâhileri şeklinde tanımlayanlar yanında, “çekirdek aile yapısı dolayısıyla aşırı özen gösterilen çocuklar”, “her türlü müdahaleye karşı tepki gösterme ruhu”nun egemenliği ile açıklayanlar da vardı. Bunun yanında eylemleri, sosyolojik ve psikolojik temelli olarak, “yeni çağın ve şehirleşmenin getirdiği özgürlük ortamından verimli faydalanma”,  “binlerce yıllık kültürel çevrenin toz olmasıyla gençleri hayata tutunduran yeni bileşkeler”, “yeni gruplaşmalar ve bu grupların hareket dinamikleri” şeklinde açıklayanlar da oldu.

         

        Dikkati çeken açıklamalardan biri, eski bir siyasal İslamcının, bu kitleyi “yeni doğan antikapitalist ruhun barınağı” diye tanımlamasıydı. Başka yorumculara göre, yeni kuşak “mensubiyete değil liyakate” dikkat etmekteydi. Ayrıca “onlar için eski söylemlerin, siyaset dilindeki büyük anlatıların hiçbir şey ifade etmediği” de söylendi.

         

        Bu tezlerin hangisi olguyu tüm gerçekliğiyle anlatmaktadır? Bu, bakış açısına ve duruş noktasına göre değişmektedir.

         

         

        Kavramların tükenişi

         

        Bu olay bize tartışılması gereken çok şey sundu: Lakin sonuçta birçok önemli kavram aşındırıldı ya da tüketildi. En iyi ihtimalle de, derinlikli kavramlar, güncel politik olaylara, gelip geçici hareketlere kurban edildi. Fakat kitlesel olarak bu kadar kolay yönlendirilirlik vakıası, toplumsal zafiyetler konusu hiç tartışılmadı. İç dinamikler etkili olduysa, bu kadar kolayca sokağa dökülen, sonuçta ‘kullanılan topluluk’ olma gerçeği; dış dinamikler etkili olmuşsa, onların bu kadar kolay oyun kurabilmeleri…

         

        Tüketilen kavramlardan biri özgürlük kavramı oldu. Bu kitlenin “özgülükçü” olduğu iddia edildi. Özgürlük yaşama sürecindeki özgürlüktür. Yaşama ise bir sistem içinde, ötekiyle birlikte varlığını sürdürmektir. Özgürlük bilinci güçlü birey, içinde yaşadığı sitemin sınırlarını zorlayıp özgürlük alanını genişletme kavgası içindedir. Başka bir ifadeyle, gösterilerin ilk dönemi için, yüksek idealleri uğruna kendini feda edebilecek olan bir kitleden mi söz ediyoruz, yoksa bir şekilde galeyana getirilmiş, bireysel ben duygusu merkezli bir yaşama biçimine tutkun olup bunun tehdit altında olduğu algısı yerleştirilen bir kitleden mi? Acaba bu “özgürlükçü kitle” 28 Şubat veya benzeri bir darbe yaşansaydı başkaldırıp direnir miydi?

         

        Özgürlük bilincinin tarihsel boyutunun eksik olması, sınırlılıklara başkaldırı duygusunu sırf bireysel benlik merkezli hale getirir. Ne adına ve hangi amaçla özgür olmak lazımdır? Bu noktada, bireysel ben merkezli sınır yıkımı ile yüksek düzeyli insani duyarlılık arayışındaki sınır yıkımını oluşturan ve birbirinden ayıran, tarihsel ve sosyal-siyasal nitelikli yaşanmış geçmiştir. Çünkü yüksek ve evrensel idealler bireyin kendi sınırlı varlığı içinde ortaya çıkmazlar. 

         

        Şayet ötekini kendisiyle eşdeğer saymayan, ötekiyle birlikte varoluşunu hayatın merkezi ve yegane gayesi haline getirmeyen bir düşünüş biçiminden söz ediyorsak, karşımızdaki bilinç, bireysel varlığının bencilce taleplerine ulaşma ihtirasıyla yüklü olup bunun engellenmesine karşı şiddetli tepki gösteren bir bilinç varlığı demektir.

         

        Tüketildiğini değil de sömürüldüğünü öne sürebileceğimiz kavramlardan biri de “yaşam biçimi” kavramı oldu. Herhangi bir nitelikteki yaşam biçiminin nereden kaynaklandığı ve nasıl kazanıldığı ele alınmadı. Bu genç kitle, ailesine bağımlı olarak yaşayan, ailesinin kendisine sunduğu yaşama biçimini sürdüren, bunu elde etmek için yaşama dünyasında ter dökmemiş bir topluluktu. Onların büyük çoğunluğunun geçindirmesi gereken bir ev, icra etmesi gereken bir meslek, evde onu bekleyen bir evlat yoktur. Yani yeni gençlik diye sunulan bu kitle, kendinden başka hiçbir şeyden sorumlu olmayan, hiçbir yükümlülük taşımayan, kendine sunulan yaşama biçimine sadece ‘sahip olan’ bir kitledir.

         

        Diğer yandan, sahip çıkıldığı söylenen yaşama biçiminin içeriği hiç tartışılmamaktadır. Bu yaşama biçimi yüksek ide ve ilkelerle mi yüklü, yoksa onda sadece isteyen benin arzularının belirleyiciliği mi egemen? Aslında tüm tartışmalarda insanı daha insan kılan, değerlerin de kendine yer bulduğu özgürlükçü bir yaşama biçimi değil, bireysel hak ve özgürlük kavramlarına gizlenmiş, tüketim alışkanlığı merkezli bir yaşam biçimi tanımlanıp kutsanmaktadır. Dolayısıyla bu telkin ve gerekçelendirme doğal olarak belli bir yaşam biçiminin, Batılı duyuş, düşünüş ve tüketim biçiminin egemen kılınması çabası olmaktadır. Bugünün Batılı yaşam tarzı, dünyevi hoşnutluklar ve sahiplik temellidir. Buradan, ilkesel olarak yüce değerlere yüzü dönük yaşama adımları değil, bireysel ve bencil varlığın sürdürülmesi sonucu doğar. Hobbes haklıdır, kavga içindeki bireysel ben önce kendi varlığını garanti altına alır. Dolayısıyla bu kitle, başkaldırdığında bencil varlığını tehdit altında gördüğü anda mutlak bir teslimiyetçi olur. Bu nedenle, ilkesel bakımdan ve dokunulmaz alan olarak yaşam biçimi kavramı değil, bireysel benliğin saltanat alanı olması bakımından yaşam biçimi kavramı, tam da bu kitleye göredir.

         

        “Bu hareketlerin yaşandığı hiçbir gelişmiş ülke bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük savrulmalar yaşamamıştır” tespiti doğrudur. Ancak savrulmanın nedeni ortaya konmadan, bu yargı bize hakikati tek başına söyleyemez. Bu türden olayların yaşandığı ülkelerin hiçbiri dünya görüşü ve zihniyetlerin kavga alanı olmadığı gibi, onlar toplumsal bütünleşme bakımından çatlak bir tablo da sergilemezler. Bu nedenle, o ülkelerde olup bitenler o coğrafyanın dinamikleriyle gerçekleşir.

         

        Tepkinin başlangıcı, süreci ve bitimi kimin elindedir? Örneğin gösterisi ile hayatına renk katan bir mensup akşam eve dönmeyecek mi?  Gezi’de karnı acıkırsa ne yapacak? Eğer eylemci bireye birileri karşılıksızca ikramda bulunuyorsa, onların ‘kim olduğu ve bunu neden yaptıkları’ sorusu en can alıcı soru haline gelir. Bunun üzerinde pek durulmamış, bu olaylar üzerine konuşulurken,  yaşama dünyasının gerçekliği görmezden gelinmiştir. Sanaldan yola çıkıp kendi geçici gerçekliğini ihdas eden bu kitle, kendisinin kazanmadığı yüksek hayat standardına sahip ve bunun devamlılığına ilişkin kaygısı da olmayan bir kitledir. Oradaki eğilimleri ‘insanlık uğruna’ veya ‘toplum uğruna’ değil, örtülü bir benlik ve bencillik uğruna diye tanımlamak daha uygun olacaktır. Asıl üzerinde tartışılması gereken, aslında bu ruhtur.  Çünkü bu ruh, kendi varoluşu uğruna her türlü çizgiyi kendinden doğru çizer. Bu bağlamda, ‘yeni sosyal dinamikler’ ile ‘sokağa dökmenin yeni yolu’ arasında ince bir çizgi vardır. Aynı şekilde,  ‘sosyal medyanın etkisi/gücü’ tanımı ile ‘patolojik boyutlu sanal alem ilişkisi’ arasında da aynı çizgiyi görüyoruz.

         

        Bu ilkelerin yönlendirdiği bir kitlenin örgütlülüğünden, onlardan doğacak bir yeni ruhtan söz edebilir miyiz? Hayır. Gösteri yapılacak veya gelinip geçilecek sokakları birbirine sanal alemden bildirme örgütlülük değildir. Yani böyle bir kitleden, hatta bu kitle en yüksek kavramlar uğruna eylem icra etse bile, bu sokak hareketlerinden, tüm unsurlarıyla, bir sosyal düzen çıkmaz. Kitleler istemediklerini istemezler, eyleme geçip kırıp dökerler, yeniyi kuramazlar. İnşa, sabit ve düzenli yapıların ürünüdür. Kaostan kaos çıkar.

         

         Kitleler belli düzeyde yaşama deneyimi bakımından yetersiz iseler, uygun yollar da bulunursa, örneğin bir macera havası estirilirse, onları sokağa dökmek çok kolaydır. Hatta bu kitle, bir süre bir arada, son derece diğergam bir görüntü vererek hayatını da sürdürür. Belki de kişi kentin sıkıcı havasına, kendi durgun yaşantısına biraz heyecan ve macera katmayı arzu edebilir. Bunu yaparken aynı zamanda kendini yüksek duygular içinde hissetmek için birtakım istek ve eğilimlerini frenleyebilir de! Sonuçta bu teatral tablo tüm hayatını kuşatmayacaktır. Hele objektifler üzerindeyse, bu kişi, örneğin eline çöp torbasını alıp çevreyi temizleyecek, kimin kirlettiğine bakmayacaktır. Çünkü bir gösteri alanındadır. Eylemi de nasıl olsa sınırlı sürelidir. Acaba bu kişi, tüm hayatını karşılıksızca bu fedakarca çabaya vakfeder mi? Yani bir insanlık idealisti olabilir mi?

         

        Bir de şöyle bakalım…

         

        Şayet kişi, hayatında birazcık farklı bir renk katmak istediyse, bu türden eylemlere katılır, akşam eve dönebilir. Onun gidebileceği bir evi vardır. Başına bir hal geldiğinde başında bekleyecek ailesi vardır. Kişiye heyecan dolu olarak yaşadığı zaman dilimlerinin verdiği mutluluk yeter. Kişi hayatınızda hiçbir bitki dikmemiştir, ama bir ağacı korumak için hayatını ortaya koyduğu ve böylece kendi benliğini aştığı düşüncesiyle mutlu olur. Artık eylemlerin gerekçesi de ulvileştirir. Sonuçta her türlü yıkım mübah hale gelir. Olayların gelişimine göre, kişi enerjisini atar, heyecanını yaşar, sonra saman alevi gibi söner. Geride yakılıp yıkılan kalır.

         

         

        Kurucu başkaldırı

         

         Gezi veya başka “birlikte hareket olayları”ndan, sanal alem örgütlenmesinden yeni bir ruh doğmaz… Dayanışma, işbirliği, lafın değil işin önemli olduğunu gösterme durumları; hepsi teatral, poz verme anlamında sınırlı süreli bir yük ve yükümlülüktür. Bu türden kaotik ortamlardan yeni bir ruh filizlenmez. Çünkü kaosun parçaları, yani eylemciler, bir ‘insan bireyi’ne karşı vazgeçilmez sorumluluk sahibi değildirler. Sorumsuz bireyler dağıtmakta beis görmez, ama sorumlu bireyler daha iyiyi kurmaya çabalar. Sorumlulukların en can alıcı olanı, bir insan bireyinin sorumluluğunu taşımak, yani anne baba olmaktır.

         

        Kurucu tepki, sorumluluk üstlenmiş, yaşama dünyasının asıl/taşıyıcı aktörü olmuş, ne istediğini bilen, bunun hangi yolla gerçekleşebileceğin dair bir fikri ve karar iradesi olan, asli gayeye hayatını vakfeden kitlelerden gelir. Onlar sırf “karşı olma” modunda değildir.

         

        Kurucu başkaldırı, hayatını ortaya koyan aktörlerin dinamizmiyle yaşanır, başka amaç için başka bir yığın farklı grubun toplanmasıyla değil! Kuranlar yerleşiklerdir. Göçebeler kalıcı bir şey kurmaz, bunu düşünmezler bile. Hayat, dengeli düzenli yaşama ortamı, yerleşiklerce ve yerleşiklerin yerleştikleri yerlerde kurulur.

         

        Alem sanal, yaşam gerçektir. Birileri sanaldan gerçeğe döndüğünde, şayet değişen gerçeklik durumlarını dikkate almazsa, çetin bir duvara çarpar. Çünkü gerçek olan, başka dinamiklerle varoluşunu sürdürür. Değişen dünyada gerçekçiliği elden bırakmamak, başkaldırıya bile gerek bırakmaksızın gerçeklik dünyasına doğru yeri vermek lazımdır.