Seyahatname Geleneği İçinde Yabancı Seyyahlardan Ubucini’nin 1855’lerde Türkiye İzlenimleri

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310



        Seyahatnameler yazıldıkları dönemin siyasal, sosyal ve kültürel hayatı hakkında ipuçları verirler. Günümüzde, birçok karanlık nokta veya bilinmezlikler kaleme alınan seyahatnameler aracılığı ile çözümlenmekte veya bu seyahatnamelere atıfta bulunularak dönemle ilgili yorumlar yapılmaktadır. Her ne kadar, seyahatnameler tarihsel bir belge niteliği taşımasalar da birtakım nesnel bulguları barındırması bakımından önemlidir.

         

        İlk seyahatnamelerden günümüze kadar kaleme alınan seyahatnameler, tarihsel bir sıra içerisinde incelenecek olursa, bu eserlerin genellikle daha dar bir bölgeyi ele aldığı, çok az bir kısmının da daha geniş bir alana temas ettiği görülür. Her iki tarzda da seyahatname yazarının gözlem gücü, meselelere bakış tarzı ve seyahatnamesini yazma gerekçesi rol oynar.

         

        Seyahatname yazarlarının kaleme aldıkları eserler, birçok açıdan incelenmesi gerekmektedir. Bunlar arasında, seyyahın gezdiği yerler hakkında verdiği bilgilerin öznel olanlarla nesnel olanların tespiti gelmektedir. Bir kısım seyyah, gezip gördüğü yerle ilgili önceden herhangi bir ön bilgiye sahip olmadığı için değerlendirmelerinde nesnel olamamıştır. Meydana gelen sosyal olayları çözümleyemedikleri için bunları kendi anlayışına göre değerlendirdikleri görülmektedir. Böylece yaşananlarla anlatılanlar birbirleriyle tutarlı olmamakta, eksik algılamaya dayalı bilgiler, dönem hakkında yanlış kanaatlerin oluşmasına neden olmaktadır.

         

        Seyyahlar iki grup halinde karşımıza çıkmaktadır. Birinci grupta yer alan seyyahlar, genellikle seferlere katılarak seyahat edenlerdir. Söz gelimi Haçlı Seferlerine katılan seyyahların eserlerini buna örnek olarak verilebiliriz. Diğeri de herhangi bir kayda tabi olmadan yapılan seyahatlerdir. İbn Battûta örneğinde olduğu gibi, bu seyyahların önemli bir kısmı, ülke ülke gezerek hem o ülkenin siyasal ve sosyal yapısı hakkında izlenimlerini aktarmakta, hem de birtakım özel tespit ve bulguları günümüze taşımaktadırlar. Yukarıda belirtilen iki grup seyyahın dışında bir diğer seyyah grubu da ülkelerinin çıkarları doğrultusunda çeşitli görevlerle bir başka ülkeye giden ve o ülke hakkında tespit ve incelemede bulunanlardır. Bunlar daha çok dış ilişkiler görevlilerinden oluşan kişilerdir.

         

        Seyahatnameler, belli ölçülere tabi olmak zorundadır. Her şeyden önce seyahat yazarları, ilgilerini uyanık tutmak, bu ilgilerini belli noktalarda yoğunlaştırmak yerine, daha geniş bir alana yönlendirmekle sorumludur. Diğer yandan seyahatnamelerde temel amaç bilgi vermenin yanında ilgi ve merak uyandırmak olduğuna göre, seyahat yazarları bu ilgi ve merakı uyandıracak bir dil ve üsluba da sahip olması gerekmektedir.

         

        Seyahatnamelerde bir tarih sırası olmalı ve bu sıra takip edilmelidir. Tarihsel anlatım sırasına uyulmadığı takdirde anlatmada çelişme ve karışıklık olabilir. Bunun için seyyah, ilk seyahat aşamasından başlamak üzere, yolculuğun başlangıç ve bitiş aşamasına kadar geçen süreci ve bu sürecin tarihsel sırasını takip etmek zorundadır.

         

        Bir seyyah, aynı yere ikinci kez gitmiş olsa bile bir önceki tespitleri ile ikinci gidişinde gördüğü farklılıkları kaydetmek zorundadır. Anlatılanların doğruluğunu çeşitli bilgi ve belgelere dayalı olarak ortaya koymadığı takdirde, bunların inandırıcılığı söz konusu olmaz. Bu yüzden, seyahatname yazarı herhangi bir konuda bilgilendirme yapıyorsa, o konu hakkında her türlü bilgi ve belgeyi de ortaya koymalı, bunlarla çeşitli bilgi ve belgelerle desteklenmelidir.

         

        Seyahatnameler, edebiyat içinde bağımsız bir anlatım türü olarak değerlendirilmemiş, diğer türler içerisinde değerlendirilmiştir. Bir başka söyleyişle, seyahatname (gezi yazıları) bir edebi tür olma nitelik ve niceliğine tabi olmamışlardır. Kimi edebiyat bilgi ve teorileri kitaplarında ve edebi terimler sözlüğünde, seyahatnamelerin tür başlığı altında değerlendirildikleri de görülmektedir.

         

        Kimi zaman kişinin başından geçen olayları anlattığı hatıralar ile seyahatnameler birbirine karıştırılmaktadır. Seyahatnamelerde daha çok coğrafya belirleyici olmakta, bütün anlatımlar bu coğrafyanın her türlü unsurunun bir arada anlatımına yer vermektedir. Beşeri yapının yanında şehirleşme, sosyal ve siyasal olaylar ayrı ayrı ele alındığı gibi, bunların hepsine birden temas eden seyahatnameler de vardır. Seyahatnamelerin verdiği bilgilerin kesinliği tartışılmakla birlikte, belli bir dönem ve tarihsel süreci ele almaları bakımından, bazı ipuçlarına ulaşmak da mümkündür.

         

        Seyahatnameler başlı başına bir edebi türler olarak kabul edilmemekle birlikte, diğer edebi türlerin, kaynağını seyahatnameler oluşturur. Özellikle hikâye ve romanda ele alınan konuların önemli bir kısmı seyahatnamelere dayanmaktadır. Merak ve ilgi duygusunu üst düzeyde tutan seyahatname anlatım tarzının okuma alışkanlığına da etki ettiği bilinmektedir.

         

        Batı edebiyatında seyahatnamelerin geçmişi oldukça eskidir. Başta Homeros’un İliada ve Odysseia olmak üzere, birçok eserde bir seyyahın izinden yürüyerek bilgi edinilmektedir. Aynı gelenek çerçevesinde Voltaire, Cervantes, Jean-Jacques Rousseau, Goethe, Herman Melville, Daniel Defoe, Lewis Carroll, James Joyce gibi yazarların kaleme aldıkları eserlerde bu tarzın etkileri görülmektedir. Bu yazarların eserleri hayalî bir değer taşısa bile, okuyucuyu bilgilendirme ve buna bağlı olarak onlar üzerinde istenilen etkiyi oluşturma bakımından bu eserlerin çok büyük bir öneme sahip oldukları görülmektedir.

         

        Türk edebiyatında seyahatname türünün başta Ahmed Mithat Efendi olmak üzere birçok yazarımız tarafında tercih edildiği görülmektedir. Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ercüment Ekrem Talu’yu bu tarzdan yararlanarak roman kaleme alan yazarlarımız arasında sayabiliriz.

         

         

        Batı Seyahatnamelerinde Türk İzleri            

         

        Batılıların öteden beri Türkler ve Türklerin yaşadığı bölgelere ilgisi olmuş, bu ilginin bir sonucu olarak Türkler hakkında bilgi edinmek amacıyla seyahatler yaptıkları görülmüştür. Daha çok oryantalistik bir yaklaşımla yapılan bu seyahatler gezilip görülen yerler hakkında Batı dünyasını haberdar etmenin yanında bir merakın giderilmesine de neden olmuştur.

         

        Batılı seyyahların Türkler ve Türk dünyası hakkındaki izlenimlerinin çok önemli bir kısmının objektiflikten uzak, tamamen önyargı ve sübjektif değerlendirmelere dayandığı görülmektedir. Bunun nedenlerinden biri, seyyahların, seyahat etmeden önce Türkler ve Türklük konusunda ön yargıya sahip olmaları ve bu ön yargıyla yaklaşmalarıdır. Diğeri de kendi kültür ve gelenekleriyle uyuşmayan bazı durumları anlayamadıkları için, Türklere ait gelenek ve görenekleri değerlendirmekte yetersiz kalmışlardır. Batılı seyyahların bu yetersizliklerinin bir sonucu olarak verdikleri bilgilerin önemli bir kısmının tahminden öteye geçmediği görülmektedir. Bunların kaleme aldıkları, objektif olmayan ve tamamen tahminlere dayanan bilgileri ihtiva eden eserlere itibar edilmesi sonucunda, bu eserleri okuyanların Türkler hakkında yanlış kanaatler oluşması sağlanmıştır. Bu kanaatlerin sonucu olarak Türk milleti ve Türk dünyası hakkında olumsuz düşünceler artmış, verilen bilgilerin güvenirliği tartışılmadan doğru olarak kabul edilmiştir.

         

        Doğu karşılığı olarak Batılıların kullandığı “orient” kavramı uzun yıllar “orientalist, orientalizm” kavramlarıyla da birlikte kullanılmaktadır. Batılılar Doğu’yu her zaman tuhaf, ilginç, içe dönük ve egzotik olarak tanımlamışlar ve Doğu’ya bu şekilde yaklaşmışlardır. Batı’nın ürettiği bu yaklaşım tarzı, Doğu’nun kendi figürü olmasının yanında Batı’nın kendi değer yargılarıyla Doğu’nun kendi değer yargıları arasındaki temel farkı ortaya koymaya çalışan bir yaklaşım tarzıdır (Parla, 2001). Her ne kadar oryantalistler bu anlayışın arka planında keşfetme, öğrenme ve öğrendiklerini nakletmeyi hedefleseler de asıl dertleri kendileri ile Doğu, bir başka söyleyişle ötekiler arasındaki kesin çizgileri ortaya koymaktır. İşte Batı edebiyatında ve seyahatlerinde hep bu anlayış söz konusu olmuş ve bu anlayışla yazılan eserler de Batı aydınının temel kaynakları arasında yer almıştır. Batılı seyahatnamelerin en önemli etkilerinden biri de Türk aydınlarının büyük bir kısmının burada verilen bilgilerin doğruluğuna inanarak kendi tarihi ve kültürü ile ilgili bu bilgilerden yola çıkarak bu tarz bir kanaate sahip olmasıdır. Hatta bunları bilimsel veri olarak eserlerinde kullanarak onların yayılmasına ve yaygınlaşmasına da aracılık etmişlerdir.

         

         

        Jean Henri Abdolonyme Ubucini’nin Gözüyle Türkiye

         

        1855’te La Turquie Actuelle (Paris, Librairie de L. Hechette 1855) adlı eserin yazarı olan Ubucini, Fransız aydınıdır. Kendisi 1846 yılında çıktığı seyahatte başta İtalya, Yunanistan ve Türkiye’yi ziyaret etmiş, izlenimlerini bir araya getirerek kitaplaştırmıştır. Çok yönlü ve diplomat bir kimliğe sahip olmasından ötürü, seyahatnamesinde daha çok, siyasal ve sosyal gelişmeler üzerinde durarak özellikle Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi ile ilgili planlarını ve bu planlara karşı çıkan ve kendi çıkarlarına uygun bulmayan Avrupalıların tutumları hakkında da önemli değerlendirmelerde bulunur. Ubucini’nin asıl meselesi, Türkiye’de meydana gelen değişme ve gelişmeler hakkında Batı dünyasını bilgilendirmenin yanında, Batı dünyasının Osmanlı hakkındaki düşüncelerini de şekillendirme çabasıdır.

         

        Ubucini, seyahatnamesinde iki farklı pencereden olaylara bakmaktadır. Birincisi görünen ve herkes tarafından mümkün olan olaylardır. İkincisi ise bu görünenin ötesinde ve herkes tarafından kolayca bilinmesi mümkün olmayan arka plandır. Görüneni anlatmak veya bilinenleri aktarmak için asıl olan arka planı anlatmak olduğuna göre, burada Ubucini oryantalist bir yaklaşım sergiler. II. Mahmud’un 1 Temmuz 1839’da hayata gözlerini yumması ile birlikte onun yerine geçen Abdulmecit’in, Avrupalılar tarafından kabul görmesinin ve himaye edilmesinin gerekçesi olarak onun babasının başlattığı ıslahatları gerçekleştirme çabası olarak değerlendirmektedir. Aslında Abdülmecid, Tanzimat Fermanı’nı ilan etmekle Avrupa’da büyük yankılar yaratsa da (Ubucini, 1977: 11), kimi devletler bu gelişmeye pek de sıcak yaklaşmazlar. Sonuç olarak Tanzimat bir gelişme ve değişme olmakla birlikte Batılılar için farklı, Osmanlı tebaası için de farklı bir etkiye sahip olmuştur.

         

        Seyahatname yazarları kimi zaman seyahate başladığı andan başlayıp geri dönünceye kadar gezip gördüğü bütün yerleri anlatırken kimi zaman da sadece belli bir bölge hakkında bilgi vermeyi yeğlerler. Nasıl yazılmış olursa olsun yazılan seyahatnamelerin temel amacı bilgi vermek olduğundan anlatımda genişlik ve darlık tamamen özel tercihle ilgilidir.

         

        Ubucini, Osmanlı Devleti’nin 1855’lerdeki durumu hakkında analitik bir düşünceden çok tek yönlü tavır sergilediği eserinde iki farklı pencereden bakmayı yeğlemiştir. Bunlardan ilki, tarihsel olgu ve olaylara bağlı tespitler, diğeri de kendine göre yaptığı değerlendirmelerdir. Tespitlerinin önemli kısmı doğru olmakla birlikte, bunların hangi maksatla yapıldığı, verilen bilgilerin değerlendirilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Esasta dikkate alınan meselelerin ne kadarı bir seyyah dikkatiyle ele alınmıştır, asıl tartışılması gereken husus burasıdır.

         

        Batılılar Doğu dünyasıyla ilgili değerlendirmeler yaparken, kullandıkları tespit ve benzetme unsurlarının önemli bir kısmı, kendi kültürel dönemleri ve geçmişleriyle bağlantılı olmaktadır. Söz gelimi Ubucini, Çanakkale kıyılarından geçerken şu sözleri dikkat çekicidir. “Ah! Ozanlar, gerçekte büyük yabancılardır; ona ozan demekle kimi kastetmişti? Homeros’u mu? Virgilius’u mu? Onlar bu yerleri öylesine güzel tasvir etmişler ki üç bin yıl sonra, zamana ve objelerin ebatlarını abartmalarına rağmen yerleri elimizle koymuş gibi buluyoruz.” (Ubucini,1977: 36) bu satırlardan yazarın eski mitolojiye, bu bölgenin hangi kültür coğrafyasına ait olduğuna yönelik bir göndermede bulunduğunu ve var olan durumu kabullenemediğini anlamış oluyoruz.

         

        Ubucini, Çanakkale boğazını geçerken, bu bölgenin stratejik özelliklerine de dikkat eder. Belki de ileride, Batılıların burayı geçmek için kendilerinde büyük bir özgüven oluşmasında bu bilgilerin rol oynadığı söylenebilir. Ancak görünenle gerçeklerin farklı olduğunu da tarih bunlara büyük bir ders vererek anlatır.

         

        Bursa, tarihsel kimliği açısından oldukça dikkat çeken bir ilimizdir. Ubucini, Bursa’ya özel bir yer ayırarak bu bölgenin hem tarihsel hem de mimari açıdan önemli bir kıymete sahip olduğuna işaret eder. Ubuci’ni Bursa’nın bir başka yönüne daha dikkat çeker. Tanzimat ilanından sonra gözden düşen vezirlerin Bursa’ya sürüldüklerine işaret eder. Bu iş için Bursa’nın seçilmesinin gerekçesi olarak da Bursa’nın doğal ve toplumsal hayatının hareketlilikten uzak olması, bu yüzden sürgüne gönderilenlerin münzevi bir ruh hali yaşamaları amaçlanmıştır. Bu duruma örnek olması bakımından şu satırlar dikkat çekicidir: “Ben avazı çıktığı kadar bağıran bir Türk çocuğuna rastlamadım. (…) En kalabalık şehirlerde bile bu stepsi sükûn, Şark’a özgü bir karşıtlıktır.” (Ubucini, 1977: 53) Bu bilgilerden hareketle, Ubucini’nin bir bölge hakkında bilgi vermeden önce, oranın tarihsel geçmişi hakkında derinlemesine bilgi vermeyi yeğlemesinin altında, bu seyahatnameyi okuyanları bilgilendirmenin yanında, yöneticileri her bakımdan bilgilendirme ve aydınlatma amacını taşımasıdır. Bu da ele aldığı konun öncesi ile anı birleştirmesine imkân veriyor.

         

        Deniz yolculuğu ile varılan İstanbul’un, Ubucini için çok farklı ve renkli geçtiği anlaşılıyor. Seyyahların birçoğunda görülen, anın tespitinde kullanılan tasvir ve tespit ifadelerindeki ortak dil, Ubucini için de geçerlidir. İstanbul’ a ayak basar basmaz ilk izlenimlerine bakıldığında Ubucini’nin çok etkilendiğini; hatta bu etkilenmenin bir göstergesi olarak çığlık attığı görülmektedir. “Tanrı ve insanoğlu tabiat ve sanat burada bir olup insanın yeryüzünde görebileceği en olağanüstü manzarayı yaratmış ve o noktaya yerleştirmiş. Elimde olmayarak ağzımdan bir çığlık çıkıyor. Napoli’yi ve tüm güzelliklerini ebediyen unutuyorum; bu muhteşem ve haşmetli bütünle herhangi bir şeyi kıyaslamak yaradılışı tahkir etmektir.”(Ubucini,1977: 66)

         

        İstanbul her zaman yabancı seyyahların ilgi odağı olmuş, ihtişamın ve gösterişin sembolü olarak kabul ettikleri bu şehri görmek için büyük bir heyecan duymuşlardır. Diğer taraftan, Osmanlı yönetim anlayışı gereğince çok açık olmayan, devletin ve aile yapısının dışa kapalı yapısı da seyyahlar açısından hep bir merak konusu olmuş; bu meraklarını gidermek için her yolu denemişlerdir. Ubucini’nin İstanbul hakkında verdiği bilgiler dönemin nüfus ve yerleşim özellikleri açısından dikkat çekicidir. Bu bilgilerin önemli bir kısmının doğruluk payı olduğu dikkate alınacak olursa, Batılıların konuya verdikleri önemin yanında, dikkatlerinin hangi noktaya odaklandığını göstermesi bakımından da önemlidir.

         

        Ubucini’nin verdiği bilgiye göre dönemin İstanbul’unda üç yüz elliden fazla cami, doksan iki Rum ve Ermeni kilisesi, sekiz Katolik kilisesi, otuz dört sinagog, kıyamet kadar tekke ve türbe, beş yüz on sekiz medrese (genellikle bir camiye bağlı yüksek okullar), otuz beş umuma açık kitaplık, iki yüz hastane, yüz imaret, üç yüz hamam, yüzlerce han veya kervansaray zarafet ve temizlik bakımından Avrupa’da bir benzerine rastlanmayan muazzam kışlalar bulunmaktadır.(Ubucini,1977: 71)

         

        İstanbul’daki mimari yapılar ve bunların tarihsel kimliklerinin etki dereceleri farklı biçimlerde ele alınmış ve değerlendirilmişlerdir. Yabancı seyyahlar açısından durum biraz daha farklılık gösterir. Söz gelimi Topkapı Sarayı ile ilgili yapılan tespitler oldukça dikkat çekicidir. II. Mahmut tarafından yeniçerilerin ortadan kaldırılması ile yönetim merkezinin başka bir mekâna taşınması, Topkapı Sarayı’nı emekli harem ağalarının ve gözden düşmüş gözdelerin inziva yeri halini aldığını dile getiren Ubucini, bir ihtişam merkezinin şimdiki hali karşısında “Ey duvarlar! Nice acılı olaylara şahitsiniz siz?”(Ubucini,1977: 74) diyerek burası ile ilgili Batılıların belleklerinde var olan fanteziler dünyasına göndermede bulunur. Aslında yapılan tespit ve değerlendirmelerde iki ana noktanın dikkat çektiği görülür. Bunlardan ilki, İstanbul’un mimari yapılarının tarihsel özellikleri ve bu tarihe bağlı geçmişe atıfta bulunulması, diğeri de bu tarihsel süreçten geçerek gelinen durumun tespiti şeklindedir.

         

        Türkler yaşadıkları mekânları diri tuttukları gibi ölümlerinden sonra oluşturdukları mezarlıklarını da diri tutmuşlar, buraları kaderlerine terk etmemişlerdir. Hiçbir millette olmayan veya bizdeki kadar özen gösterilmeyen mezarlık geleneği Batılı seyyahların da dikkatini çeker. Ubucini, “Türk kabristanları Fransa’daki ve öteki Katolik ülkelerindeki kabristanlar gibi kasvetli ve melankolik bir görünüme sahip değildir. Müslümanlar ölüme hüzünlü veya korkulacak bir şey gözüyle bakmazlar. Onların gözünde dünya her an girilip çıkılan büyük bir han; hayat çölde kısa bir meladır.”(Ubucini,1977: 83) şeklinde bir değerlendirmeyle durumu ortaya koyar. Bu tespit Müslümanların hayata ve ahrete bakışlarını ortaya koyması bakımından da dikkat çekicidir. Diğer yandan Ubucini, İstanbul’da bulunan Ermeni, Rum, Yahudi mezarları hakkında da bilgi vererek buraların hiçbir zaman Müslüman mezarlıklarıyla bir tutulamayacağına dikkati çeker.

         

        Abdülmecit’in tahta çıkışı ve daha sonraki gelişmeleri kendi tarihi seyri içerisinde ele alan Ubucini’nin, özellikle Osmanlı’nın hanedan anlayışı üzerinde ayrıntılı bir şekilde durduğu görülür. Abdülmecit’in Batı yanlısı tutumu bütün ayrıntılarıyla aynı zamanda diğer dönemlerle mukayese edilerek anlatılır. Bu anlatım dili bize Batılıların geçmişte yapılan uygulamalardan ve kendilerine gösterilen muameleden memnun olmadıklarını, Abdülmecit’in yaptığının doğru ve kendileri açısından en uygun uygulama biçimi olduğunu anlıyoruz. Görüldüğü gibi, Batılılar için dost ve düşman kavramı, tamamen çıkarlarına uygunlukla bir tutulmakta, çıkarına uymayan bir durum düşmanlık, uyan da dostluk kavramıyla anılmaktadır.

         

        Osmanlı’da harem hep merak konusu olmuştur. Bu merak o kadar ileri bir seviyeye ulaşmıştır ki konu ile ilgili bilgi atfeden Batılı seyyahlar, Osmanlı haremi ile ilgili fantezilerden öteye gitmeyen bilgiler aktarmışlar, birçok kimse bu bilgilere itibar etmiştir. Ubucini, birçok Batılı seyyahtan farklı olarak meseleye objektif bakma gayreti içinde olmuş ve şu tespitiyle yapılan değerlendirmelerin ne kadar tutarsız ve anlamsız olduğunu ifade etmiştir. “Bu seyyahların çoğu haremin içini ve adetlerini tasvir etmeye çalışmışlardır. Kimi hiç görmemiş, ya uydurmuş ya duyduğuna inanmıştır. Kimi ise rastgele rötuş yapmıştır. Bununla beraber bu abartmaların ve masalların gerisinde bazı ışıklar görmemek mümkün değildir.”(Ubucini,1977:103) Ubucini bu tespiti yapmakla birlikte kendisi de bu fantastik dünyayla ilgili varsayım ve duyumları aktarmaktan geri durmamıştır. Eserinde, haremle ilgili, hem elde ettiği tarihsel verileri hem de duyumlara bağlı olarak edindiği bilgileri geniş geniş anlatır.

         

        Osmanlı’da dikkat çeken en önemli uygulamalardan biri de çeşitli vesilelerle düzenlenen törenlerdir. Bunlar, kimi zaman bir padişahın tahta çıkışı, kimi zaman evlilik törenleri, kimi zaman da şehzadelerin sünnet törenleri şeklinde olabilmektedir. Ubucini, Sultan Abdülmecit’in çocukları için yapılan sünnet töreninden söz ederken, bu törenin sadece onlara ayrıcalıklı olmayıp İstanbul’da bulunan bütün çocukları kapsadığından söz etmektedir. Bu da yöneticilerin kendilerine özel bir ayrıcalık yapmayıp bütün tebaasıyla aynı mutluluğu paylaştığının bir göstergesidir. Bu bilgilerden anlaşıldığı kadar saray ve çevresinde olup bitenlerin dikkat çekici yanları bütün ayrıntılarıyla ele alınırken seyahatname yazarının bu kadar geniş ve teferruatlı bilgiye ulaşması da ayrıca dikkat çekicidir.

         

        Sarayda yaşayanlar veya sarayda yönetim mekanizmasını oluşturan sisteme ve bu sistem içindeki görevlilerin temel özellikleri ayrıntılı bilgiler içeren Ubucini’nin seyahatnamesinde, Abdülmecit’in yöneticilerinin genç durumlarıyla bunların padişahla olan yakınlık dereceleri ayrıntılı biçimde ortaya konulmaktadır. Özellikle Tanzimat Fermanı’nın ilanında önemli rol oynayan Reşit Paşa, çok geniş bir biçimde ele alınırken diğer yönetici kadrosu da bütün ayrıntılarıyla ve özellikleriyle ele alınır. Burada, özellikle sarayın en üst kademesinde görev alanların, ayrıntılı bir özgeçmiş taramasına tabi tutulması dikkat çekicidir. Ancak içeriden birinin edinebileceği bilgilerin ve değerlendirilmelerin yabancı bir seyyah tarafından edinilmiş ve aktarılmış olması dikkat çekicidir. Acaba bir Fransız veya İngiliz sarayında olup bitenlerin bu kadar ayrıntılı olarak o dönemde anlatılması ne kadar mümkün olabilirdi. İşte bu noktanın günümüz açısından da dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

         

        Ubucini’nin, yönetim merkezinin yanında, Osmanlı bürokrasisini de bütün özellikleriyle incelemeye tabi tuttuğu görülmektedir. Burada dikkat çekilen acı bir tablodan bahsetmek gerekmektedir. Çöküşün en önemli virüslerinden biri olan rüşvet, kayırma ve görevi kötüye kullanmanın başladığı, kimi devlet memurlarının bunu bir alışkanlık haline getirdikleri görülmektedir. Bu durumun bir Batılı tarafından dile getirilmesi de daha acıdır. Devletin ileri gelenleri, özellikle üst düzey yöneticilerin bu işin içinde olması, gelecekte Batılılar için çok önemli bir veri oluşturmuştur. “Türkiye’de resmi dairelerdeki bozuklukların, öteki milletlerde duyulmadık rezaletlerin menşei işte bunlardır ve gerek payitahtta gerek eyaletlerde gittikçe daha vahim bir hadde varmaktadır. Arada sırada iş büsbütün çığırından çıkıp da Bâb-ı Âli’ye şikâyetler geldiğinde bir fermanla valiler ve defterdarlar geri çağırılmaktadır.”(Ubucini,1977:152)

         

        Ubucini’nin Osmanlı bürokrasisiyle ilgili bir Osmanlı diplomatının (ismini vermiyor) değerlendirmelerinden yola çıkarak verdiği bilgiler günümüz açısından da dikkat çekicidir. “Bir anda insan en mütevazı durumdan imparatorluğun en yüksek kademelerine geçebilir. Bir takacının bir günden öbürüne kaptan paşa oluvermesi haydi gene neyse; ama ona bir eyaletin valiliği de verilebilir. Böylesine anormallikler yukarı mertebelerde nadiretten bile değilken aşağı mertebelerde durum nedir tahmin ediniz. Filanca idari çevrenin müdürü vaktiyle valinin çubukçu başısıymış. Filanca gümrük müdürü vaktiyle seyismiş. Böyle beyinlerden ne hayır beklersiniz?”(Ubucini,1977:155) bu değerlendirmelerden anlaşıldığı kadarıyla, ehliyet ve kabiliyet meselesi göz ardı edilmiş, ehliyetsizler iş başına getirilerek onların kabiliyetsizlikleri sonucunda çöküş hızlanmıştır.

         

        Osmanlı’nın son döneminde yaşanılanlar, Türk siyasi hayatının en önemli kavşak noktalarından biridir. Bu dönemin faturaları sadece kendi dönemiyle sınırlı kalmamış günümüzü de yakından etkilemiştir. Aslında yapılmaya çalışılan her türlü iyileştirme çabası, bir başka iyileştirme çabası gibi görünen bozma gayretleriyle yarıda kalmakta, gelen her yönetici de bunu düzeltmek için uğraşırken bir gelenek oluşmadığı için vakit yetersizliğini gerekçe göstererek düzeltmeden görevinden ayrılmaktadır. Ubucini, bu tespitleri yaparken hem bize bir dönemin fotoğrafını çekmiş hem de kendi ülkesi ve tebaası açısından da çok önemli bilgilere ulaşmıştır.

         

        Ubucini, Osmanlı askeri sistemi ve askerliğin işleyişi hakkında değerlendirmelerde bulunurken askerlerin sadakat ve fedakârlığının üst düzeyde olduğu ancak aynı derecede karşılık göremediğini belirler. Osmanlı ordusunun iyi bir askeri eğitime tabi tutulmadığı, askerliğin gereklerinin tam olarak yerine getirilmediği, bunların da iyi yetişmiş askeri kadronun eksikliğinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

         

        Askeriyede olduğu gibi ulema sınıfında da bozulmanın olduğu belirtilmektedir. Buna örnek teşkil etmesi açısından şu örneğin anlatılması içler acısıdır. Bir Filibelinin çok sevdiği bir köpeği varmış. Köpek ölmüş; son derece üzgün olan sahibi hayvanı bahçesine gömmüş ve komşularına bir ziyafet vererek toplantı boyunca hayvanın meziyetlerini sayıp dökmüş. Ertesi gün kötü kalpli komşuları durumu kadıya şikâyet ederek, Filibelinin bir Müslüman cenazesi için yapılan töreni mekruh bir hayvana yaparak Müslümanlara hakaret ettiğini ileri sürerler. Kadı bu duruma öfkelenerek Filibeliyi huzura çağırıp yargılar. Köpeğin sahibi durumun vahametini anlayarak kadıya şöyle der “Efendimiz, köpeğimin hikâyesini anlatırsam çok vaktinizi alırım ama size bir şeyi eksik anlatmışlar; hayvancağız bir vasiyetname yapmış ve size üç bin altın bırakmıştı. İşte şu kâseye oyup getirdim.” Kadı bunu duyunca etrafındakilere dönerek “Bakın işte iyi insanları kimse çekemiyor.” demiş. “Onun hakkında nasıl da kötü şeyler söyleniyorlardı!” sonra köpeğin sahibine dönmüş “Gel, Hacıbaba madem hayvanın ölüsüne dua okumadın birlikte okuyalım ”(Ubucini,1977: 31). Bu ifade ve anlatım ulema sınıfının bozulması ile ilgili en acı tespitlerden biridir.

         

        Osmanlı hayatını belirleyen temel kurallar aile yaşamından başlayarak toplumun bütün kesimlerinde etkili olur. Osmanlı’nın özel hayat sisteminde selâmlık ve harem olmak üzere iki mekân söz konusudur. Osmanlı aile hayatında selâmlık kısmı gayet sade ve gösterişsizdir. Burası hem çalışma hem yemek hem de yatak odası olarak kullanılmaktadır. Ev hayatı ve misafirlik âdetleri içerisinde, Avrupalıların pek alışık olmadığı ancak büyük hayret ve şaşkınlık duydukları özen, Ubucini’yi de etkilemiştir.

         

        Türklerde aile bağları çok güçlüdür. Günümüzde de birçok badireye karşın hala toplumsal hayatımızda bir bozulma ve gerileme olmuyorsa bu aile bağının güçlü olmasından kaynaklanmaktadır. “Türklerdeki aileye bağlılık başka bir millette daha görülmez. Osmanlı doğduğu yerde yaşar, evlenir ve ölür. Tabiatta yalınlığı bizden fazladır. Yaşayışının sadeliği, ihtirassızlığı ve aile dışındaki hayatı ve eğlencesi olmayışı ailenin kurtarıcısıdır; bu sebepten dolayı harem ailenin mezarı değil sağlamlaştırıcı unsurudur” (Ubucini,1977:154). diyen Ubucini, Müslüman Türk ailesinin sağlamlığına dikkati çeker. Sosyal hayat, eğlence kültürü ve dışa açılma konusunda dönemin Türk toplumunun(1855’ler) yeterince dinamik olmadığına dikkat çeken Ubucini bu gelişmeyi fetih ruhunun kaybolmasına bağlar.

         

         

        Sonuç ve Değerlendirme

         

        Ubucini’nin kaleme aldığı 1855’lerde Türkiye adlı eserin bir bütün olarak ele alındığında, seyyahın temel olarak Osmanlı hayatının bütün unsurlarını kendi gözlem ve birikimleri ile ele aldığı görülmektedir. Özetle belirtmemiz gerekirse, seyahatnamenin İstanbul merkezini esas alarak yapılan değerlendirmenin bir seyahatname sınırlarının ötesinde tespit ve değerlendirmeleri bakımından dikkat çeken bir eser olduğu aşikârdır. Her ne kadar dönem hakkında farklı kaynaklarda farklı değerlendirme ve yorumlar yapılsa da burada verilen bilgilerin tutarlı ve geçerliliğinin tartışılmasından çok, yabancı bir seyyahın devletin kendi içinden bir görevlinin veya aydının yapması gereken sorumluluğu yerine getirmiş olması önemlidir. Bu eserde bahsi geçen problemlerin doğruluğu dönemin yöneticilerince araştırılıp varsa eksikliklerinin giderilmesine yönelik çaba harcanmış olsaydı belki de daha sonra yaşanacak sıkıntıların önemli bir kısmı gerçekleşmemiş olacaktı.