İçerideki Oryantalistler: Müstağribler

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307



“Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat: müstağrib.

 Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce.

Üç edebî nevi itibardadır: Taklit, intihal, tercüme.

Ama zirvelerin hiç birini tanımıyorduk.

Avrupa’yı Avrupa yapan düşünce fâtihleriyle temasımız yasaktı.

 Haşet kitapevinden ibaretti Avrupa’mız, girdapları olmayan bir kıta,

 tezadsız ve tek boyutlu; bir kartpostal Avrupa’sı.

Coğrafyamızda tek kıta vardı, kafatasımızda tek yarım küre.

Türkçe konuşan birer Fransızdık.

Cedlerimiz Avrupa’yı ehlîleştireceklerini ummuşlardı.

Namık Kemal bir fetih hülyasıdır. Nâmık Kemal ve nesli…

Asya’nın akl-ı pîrânesiyle Avrupa’nın bikr-i fikrini evlendirmek.

 Bu cihangirâne ihtiras, yerini rezîl bir zevkperestliğe bıraktı.

 Genç Batı’nın her nazına, her cilvesine katlanan ihtiyar birer âşık olduk…

 (Cemil Meriç; Bu Ülke)

 

         

         

        “Müstağrib” kavramını irfan ve kültür dünyamıza tanıştıran rahmetli Cemil Meriç’ti.[1] Üstat bununla, Tanzimat aydınlarını kastediyordu. Bu aydınlar Meriç’e göre Avrupa’nın maddi fetihleri karşısında tüm iman ve ideallerini kaybetmiş insanlardı. Kurtuluşu, bize ait olan tüm kabul ve değerlerden kurtulmakta görüyorlardı. Bizdendiler ama bize içeriden bakamıyorlardı. O günkü Batı’dan, yani Avrupa’dan okumalar yapıyorlar; bu okumalar üzerinden kendi medeniyetini ve irfan dünyasını anlamaya çalışıyorlardı. Buna rağmen ‘biz’i asla bir müsteşrik kadar tanıyamadılar, anlayamadılar.

         

         

        Aslında müstağrib kavramı lügatimizde mevcuttu. Anlamı şaşkınlığa uğramış; şaşakalmış; garipleşmiş.[2]

         

         

        Belki de hangi siyasal kampta yer alırlarsa alsınlar, Tanzimat’tan bu yana aydınlarımızın entelektüel tavrını bu kavramla açıklamak mümkündür. Çünkü yükselen ve devamlı bizi döven bir Batı karşısında yapmamız gereken ilk iş, bu gücün dinamiklerini ve kavramlarını kavramaktı; bu da normaldi. Aralarındaki fark, bu okumalardan iktisap ettikleri ya da devşirdiklerine, bize ait bir renk, bir muhteva katmış olup olmadıklarıydı. Mesela Abdullah Cevdet, Prens Sabahattin, Tevfik Fikret ithalci, buna mukabil, Namık kemal, Mehmet Âkif, Ziya Gökalp millî, yani yerli idi.[3] Aydınlarımızın Cumhuriyet dönemi dâhil son iki asırlık fikri macerasını böyle anlamak mümkün görünüyor.

         

         

        Küreselleşme ve Postmodernizm rüzgârlarının yarattığı anaforlarda “Türk Aydını”ndaki zihnî ve çoğu zaman da imanî çatlaklar, bu gün varlığını daha da kuvvetli devam ettiriyor. İmanî diyoruz; çünkü bizler kendi medeniyetine imanını kaybetmiş nesilleriz. Çünkü bir iman medeniyetine şehadet eden geride bıraktığımız muhteşem tarihin kutsallarını, kendi yapıp etmeleriyle itibardan düşüren İslamcısından Marksist’ine, liberalistinden ulusalcısına kadar tüm bu kadroyu başka türlü tanımlamak mümkün görünmüyor. Nitekim bu kadro, içinden geçmekte olduğumuz şu günlerde “tarihle yüzleşmek” adına tarihimize sövüyor, tarihimizi dövüyor. Aralarındaki fark sadece sövmek istedikleri tarih kesitine ve hedef almış oldukları tarihi şahsiyetlerde ortaya çıkıyor. Ama “müstağrib” karakterleri asla değişmiyor ve galiba değişmeyecek. Özellikle teorik olarak yerli/millî olması beklenen/beklenmesi gereken “İslamcı” muhit de bugünkü duruş noktaları itibariyle bu bahiste özel bir payı hak ediyor.

         

         

         “İslamcı” arkadaşlarımız, 1970’li yıllardan 1990’lı yıllara gelinceye kadar, iki farklı kültür muhitinden iki farklı okumalar yaptılar: Bunlardan birincisini Mısır-Lübnan, diğerini Pakistan-Hindistan bölgesi ve özellikle de 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra İran oluşturdu. Bu iklimlerden gelen yayınlar kutsal metinlermiş gibi okundular. Bu coğrafyanın önder ve entelektüelleri bu arkadaşlarımız nezdinde büyük hüsn-ü kabul gördü. Mesela bu isimlerden Seyyid Kutub, Elmalılı’dan, Hasan el Benna, Mehmet Akif’ten, Muhammed Abduh ve Ali Şeriati, Erol Güngör’den ve S. Ahmed Arvasi’den, Mevdudi, Nurettin Topçu’dan, Yusuf Kardavi, Ömer Nasuhi Bilmen’den daha makbul addedildiler. Oysa bizim düşünce geleneğinde hakikaten oldukça zengin bir birikim ve malzeme vardı, ama hiç dönüp bakılmadı bile. Bu arkadaşlarımız bu okumaları bize ait bir dünyadan yaptıklarını zannediyorlardı. Ama hiç de öyle değildi; okudukları bu kişiler Müslüman bir coğrafyanın entelektüeliydiler ama onlar da kendi ülkelerinin mustağribleriydiler. Dolayısıyla bizimkiler bu okumaları yaparken aslında yine Batı’nın kodlarıyla okumalar yapıyorlardı ama bunu hiç fark edemediler. Aslında kolayca fark edebilirlerdi. Çünkü elimizden çıkan ve Batı’nın sömürgeleri haline gelen bu coğrafyalarda ortaya çıkan bu aydınlarda, çoğu zaman gizleyemedikleri bir Osmanlı düşmanlığı vardı; Osmanlı da bunların bazılarına göre[4] işgalci bir güçtü ve onların geri kalmasına neden olmuştu. Oysa Osmanlı bir “İslam Devleti”ydi. Öyleyse bu tavırları nasıl anlamak lazımdı? Bu aydınların bu tavırlarının altında yatan zihnî kod, aslında yine sömürgeci Batı’nın bu aydınların zihinlerine ustaca zerk ettikleri Türk düşmanlığıydı.

         

         

        Bizim “İslâmcılarımız” bir dönem bunlardan tedris ettiler. Bu tedrisleri bu arkadaşlarımızda, aslında çok güçlü Batı ve Amerika karşıtı bir duruşun üretilmesini de sonuç vermişti. Ama bu okumalar bu arkadaşlarımızda aynı zamanda kendi ülkelerinin tarihi konusunda da kuvvetli şüpheler duymalarına neden oldu.[5] Haklı oldukları yanlar yok muydu? Tabii ki vardı; “Yalan Söyleyen Tarih Utanmalıydı”, ama tüm tarihin yalan bir tarih olduğunu söylemek de neyin nesiydi!

         

         

        Ama yine de bu arkadaşlarımız Soğuk Savaş’ın sona erdiği yıllara gelinceye kadar bize aittiler. Onlara göre de bir “Doğu” vardı bir de “Batı”. Doğu “Vahdaniyeti ve Hakkı” temsil ediyordu; yani ‘biz’i. Batı “şirki ve bâtıl”ı.

         

        Ancak… 1980’li yılların sonu ile 1990’lı yılların başına gelindiğinde, Soğuk Savaş’ın da sona ermiş olmasının etkileriyle tüm kürede ortaya çıkan ve Batı’nın kendisini (ve dolayısıyla dünyayı) bir kere daha tanımlama ve anlama (siz buna kurgulama da diyebilirsiniz) çabalarının bir sonucu olarak “postmodern metinler ve okumalar” ortaya çıktı. Bu metinler “İslamcı” arkadaşlarımız tarafından da büyük heyecanla karşılandılar. Habermas, Adorno, Gadamer, Gellner, Lyotard, Foucault, Feyereband, Giddens vs. ağızlarından düşmüyordu.

         

         

        Arkadaşlarımız bu okumalardan önemli sonuçlara ulaştılar. Çünkü post-modern/postmodern felsefe ve edebiyat, bu arkadaşlarımıza büyülü sözler fısıldıyordu. Onların “dışlanmış”, “bastırılmış” ne kadar yaralı yanları varsa, bu yaraları tedavi ediyor, bu arkadaşlarımıza tüm dertlerine deva olacak bir gelecek vaat ediyordu. Hâlbuki bu isimler, kendi coğrafyalarından, kendi kültür muhitlerinden ve kendi sorunlarının içinden konuşuyorlardı. Eğer bu isimlerden her hangi birisi bir başka topluma, bir başka coğrafyaya dair konuşuyorsa veya konuşmaları, yazmaları bir başka topluluğun haliyle örtüşüyorsa, bu ya bir tesadüften ibaretti; ya da “bu işte bir bityeniği” vardı/olmalıydı.

         

         

        Çünkü Postmodern söylem, “büyük anlatıların” sona erdiğinden bahisle, “total” hiçbir yaklaşıma izin vermiyor; tüm farklılıkları kendini serbestçe ifade ve egemenlikten pay almaya çağırıyordu. Yani postmodern söylem, bu anlamda dinleri de toplumsal alanda bir yandan kendini ifadeye, temsile çağırırken, öbür yandan da özel alana çekilmeye zorluyor; buna mukabil tüm marjinalitelerin önünü açıyordu. Kendi içinde bulundukları toplumsal ve siyasal yapılardan şikâyeti olanlara nefes alma imkânı sağlıyordu. Bu nedenden olsa gerek postmodernizmin bu özgürlük söylemi, bizim İslâmcılarımız tarafından yeni can simidi olarak görüldü ve bu “açılımdan” yararlanmaya çalışıldı. Ancak bir telif ve içtihat problemi vardı; farlılıkları dinin toplayıcı ve “total” niteliğine rağmen nasıl formüle edebilirlerdi. Bunun yolunu Medine Anayasa’sı ile bulduklarını zannettiler. Nitekim 1990’lı yıllar bu muhitte yoğun olarak bu tartışmalarla geçti. Buradan “çok hukukluluk” gibi bir açılım yaptılar. Ancak, Medine Anayasası’nın sadece Ehl-i Kitapla, Hz. Peygamber’in otoritesi altında yapılan bir sözleşme[6] olduğunu görmezden gelerek, içeride ve dışarıda ne kadar müşrik, ateist ve marjinal aktör varsa, onlarla işbirliğine girişmekte bir cevaz problemi görmediler. Aslında bu arkadaşlarımız “malumatla” zenginleşmişlerdi ama hikmeti kaybetmişlerdi; bunu fark edemediler. Okudukları her şeyi “mü’minin yitiği” sandılar. Oysa Allah Resulü “faydasız bilgiden de Allah’a sığınıyordu.”

         

         

        Bununla birlikte bu arkadaşlarımız, Mümtaz Turhan’la, Erol Güngör’le, S. Ahmed Arvasi’yle veya Nurettin Topçu’yla tanışmadılar. Akif’i anakronik (hatta bazılarınca Türk Bayrağına ‘kahraman ırkıma bir gül’ dediği için dinden çıkmış), Necip Fazıl’ı kötü şair olarak gördüler. Arif Nihat Asya’yı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu, Dilaver Cebeci’yi ya hiç tanımadılar ya da önemsiz addettiler. Yahya Kemal’i ise kerhen tanıdılar ve benimsediler. Hatta bu arkadaşlarımız, Türkiye Marksist Edebiyatı’nın figürlerine müthiş muhabbet beslediler; bu kesimin ateist metinleri bu arkadaşlarımız nezdinde tebcil dahi olunabildi, ama Bahattin Özkişi, Ahmet Hikmet Müftüolu, Mustafa Necati Sepetçioğlu, kitaplıklarında hiç yer edinemedi. A. Hamdi Tanpınar’ın farkına ancak yakın zamanda varabildiler. Atsız zaten “ırkçı” ve “Şer-i Şerîf”in dışında(!)”idi.

         

         

        Soğuk Savaşın sona ermesi, Soğuk Savaşa göre kurgulanmış dünyanın da sona ermesi demekti. Öyle de oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dünya adeta yeniden harmanlandı, yeniden dizayn oldu (aslında olamadı). NATO, İslam dünyasını dünkü Sovyetler Birliği’nin yerine koydu. AB projesi daha somut vücut bulacağı bir aşamaya intikal etti.

         

         

        Bu yeni dönemden en çok etkilenen ve kafası karışan ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğinde hiç kuşku yok. Çünkü Soğuk Savaş döneminin Batı ittifakının ileri karakolu durumunda olan Türkiye, tüm iç ve dış yapıları ile tüm konseptini, ABD’nin yöntem ve tekniklerine göre, siyasal tarihimizin beyaz sayfası/halkın iktidarı/demokrasi dönemi olarak kabul edilen döneminde (1950-1960) bu şartlara göre oluşturmuştu (esasen oluşturulmuştu). Oysa şimdi bu yapılar işe yaramadığı gibi, bu defa ABD ve AB, bu yapının tasfiyesini istemeye başlamış bulunuyor. Çünkü küresel güç ABD ve AB tarafından Orta Doğu yeniden tanzim edilmek isteniyor. Mevcut durum İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan bir yapıydı; yani Soğuk Savaş’ın tasarımıydı. Oysa bunun değişmesi gerekmektedir. Ayrıca Batı’ya göre Birinci Dünya Savaşı’ndan, kapatılamamış bir Sevr hesabı daha vardır ve bunun da kapatılması gerekmektedir.

         

         

        Geldiğimiz nokta itibariyle gerek ABD’nin, gerekse ABD kadar etkili olmasa da AB’nin bölgesel hesapları ve küresel hedefleri, yeni bir Ortadoğu, yeni bir Türkiye’ye ihtiyaç gösteriyor. Yeni Dünya Düzeni, Büyük Ortadoğu Projesi, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi gibi stratejik hedef ve öngörüler bu iki gücün -bazen birlikte, bazen ayrı ayrı- dünyanın geleceğine dair niyetlerini apaçık olarak ortaya koymaktadır ve bu gelecekte “Türklerin, Müslümanların yeri neresi olacaktır?” sorusu hayati önem arz etmektedir.[7] Türkiye’ye “tavsiye” ya da “empoze” edilen “açılım” ve “çözüm” önerilerinin hikmetinin, bu arka plan ihmâl edilerek anlaşılamayacağı kanaatindeyiz. Bundan dolayı hepimizin tarihi bir kere daha tüm sahneleriyle birlikte dikkatlice okuması ve eğer varsa gelecek tasavvurlarımızı tamamen yerli bir zemine istinat ettirmemiz gerekiyor.

         


        


        

        [1] Gerçi bu kavramın ilk defa Ahmet Mithat Efendi tarafından kullanıldığını kaynaklar söylemektedir, ama kavramın Türk irfan dünyasına bu haliyle kalıcı şekilde intikali, Cemil Meriç’le olmuştur denilebilir.


        

        [2] Garipleşmek ile garplılaşmak arasındaki ses (fonetik) benzerliğine de dikkat çekmek isteriz.


        

        [3] Bununla birlikte ilk dönem Türkçüleri de müstağrib tanımının içinde anlamak gerekiyor. Hatta tüm yerli ve millî vasfına rağmen Gökalp’ta derece itibariyle müstağripti.


        

        [4] Hassaten bu ülkelerin reformist İslamcılarında bu açıkça görülür.


        

        [5] Mesela bu arkadaşlarımızın bazılarına göre Milli Mücadele bir İngiliz kurgusuydu. Aslında haksız sayılmazlardı; Milli Mücadele bir kurguydu, ama içinde ve -belki de- başında son padişah Vahdettin’in de yer aldığı bir devlet aklının kurgusuydu. Çünkü dikkatli ve insaflı bir tarih okuması bunu bize çok açık olarak gösterir. Kaldı ki bu arkadaşlarımız bir yandan Milli Mücadele’yi tahfif ederken (onun bir İngiliz kurgusu olduğunu söylerken), diğer yandan Mustafa Kemal’i Vahdettin’in gönderdiğini de ısrarla savunurlar; bunu yaparken içine düştükleri çelişkinin farkına da bir türlü varmazlar: Çünkü Milli Mücadele bir İngiliz kurgusu ise bu kurgunun içinde bu durumda Padişah da yer almaktadır. Bunların hepsi safsatadır. Milli Mücadele, Müslüman Türk’ün Anadolu’dan atılmasına karşı gerçekleştirilen bir destanın adıdır ve bu destan hem kurgusu hem de yürütümü bakımından tamamen yerli ve destanîdir.


        

        [6] Kaldı ki kısa bir süre sonra Sözleşmeyi ihlâl ettikleri için Yahudiler Medine’den tehcire tâbi tutulmuşlardır.


        

        [7] Mesela Arap Baharı’nı bu bağlamdan ayrı düşünemeyiz. Ne oldu da ABD’yi şeytan/düşman olarak tanımlayana ve varlıklarını ve meşruiyetlerini bu ideolojik zemin üzerinde inşa eden İhvan gibi hareketler bu gün ABD ile işbirliği yapabiliyor?