Doç. Dr. Hilmi Demir

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305



        1.

        Öncelikle isterseniz millet ile ulus arasındaki farkı netleştirerek başlayalım. İkisi arasındaki fark yalnızca bir kelime farkı değildir. Fark çok daha derindir. İki kelimede modern dönemde kullanılmaya başlamışsa da millet kelimesi ulus devletlerden önce imparatorluk çağına aittir. Çünkü millet, büyük bir imparatorluk geleneği içerisinde çok farklı köklerden gelen veya akraba olan toplulukları, etnik kimlikleri dönüştürerek ortak bir kültür etrafında, dünyayı belli bir tarzda anlayan, ortak hayat tarzına sahip bir toplum halinde yaşatma sürecidir. Milliyetçilik ise etnik kimlikleri aşarak millet aşamasına ulaşmış toplumların üst bilincidir. Benim milliyetçilik anlayışıma göre de milliyetçilik milletinin ahlaki, vicdani, irfanı ve ilmi açıdan yücelmesine hizmet etmektir.

         

        Bu yüzden milli devlet, devleti kutsayan değil milleti ve onun menfaatlerini merkeze alan, onun değerlerine, tarihine, örfüne, inançlarına saygı duyan devlettir. Ulus devlet ise milleti tek bir biçim, form altında hizaya sokan ve devleti millete tercih eden, onu kutsayan bir modeldir. Ulus devletler modern çağa aittir, milli devlet ise imparatorluk ruhunun modern devlet elbisesi giymiş uyuyan yüzüdür. Bu nedenle, milli devletlerin farklılıklara karşı tavrı daha kapsayıcı ve olumlayıcıdır. Milli devletler, köklü geleneklere ve dini hassasiyetlere sahiptir, dini geleneklerini atılması, kurtarılması gereken bir yük olarak görmezler, milli olmak, imani bir tavırdır da aynı zamanda.   

         

        Oysa Cumhuriyet Türkiye’sinde Batılılaşmayı kendilerine şiar edinen askeri-bürokratik kesim, Osmanlı’ya ve otoriteye meşruluğunu veren dinsel geleneklerinden kurtulmaya çalışarak onu pozitifleştirmeye, sekülerleştirmeye, yani siyasal alanı din dışı bir forma sokmaya çalışmıştır. Türk modernleşmesinin özellikle askeri-sivil bürokrat kurucular öncülüğünde gerçekleştirildiği düşünüldüğünde ve bu kesimin de Batı’da (özellikle Fransa’da) tıbbi ve askeri eğitim aldıkları göz önüne alındığında, söz konusu kesimin modernleşmeyi ve aydınlanmayı Fransız kökenli bir hareket olarak kavraması sürpriz olmamıştır. Dinin modernleşme ve ilerlemeye engel olduğu düşüncesi, Cumhuriyet döneminin özellikle ilk yıllarında radikal sekülerizm söylemi olarak nihai noktasına ulaşmış, sivil bir laiklik değil siyasal bir laisizm gerçekleştirilmiştir. Ulusalcılık büyük oranda bu laik pozitivist geleneğe yaslanarak, tek tip bir millet oluşturma çabasının devamıdır. 

          

        Bununla birlikte milliyetçilik tümüyle Batıcılığa eklemlenmiş bir fikri akım olarak görülemez. Milliyetçilerin seküler bir kanadı olmakla birlikte önemli bir ana akım her zaman daha ılımlı bir laikliği benimseyerek Türk İslam birliğini bir medeniyet projesi olarak yaşatmaya çalışmışlardır. İslam’ın “terakkiye mani olmadığını” dile getirenlerin Türk ocaklı olması boşuna değildir.

         

        Yine milliyetçiliğin manevi değerlerden, tarih ve kültürel mirasımızdan kopuk bir Batılılaşamaya karşı durması, Türkiye’yi Doğu’dan koparacak bir dış politikaya muhalefet etmesi, milliyetçilik ile ulusalcılık arasındaki derin farklılıklara işaret eder. Hatta Durmuş Hocaoğlu’nu rahmetle anarak söylemem gerekir ki, Türk milliyetçiliği ile Batı tipi milliyetçilikleri aynı görmek de mümkün değildir. Batı sosyolojisi ve siyasası bize bir takım tanım ve kategorilerini dayatmaya çalıştığı için Türk aydını Batılı kavramlarla düşünme hatasına düşmektedir. Oysa biliyoruz ki, bu gün Batı sosyolojisinin birçok tanımı düne göre farklılık arz etmektedir. Dün tek tip modernlik dayatılırken bu gün çoğul modernliklerden bahsedilmektedir. O halde tek tip milliyetçilik de yoktur. Bu açıdan Sanayi döneminden itibaren ortaya çıkan milliyetçiliklerle öncesinde var olan milliyetçilikler arasındaki önemli fark vardır. Bu milliyetçilik, daha ziyade her milletin bağımsız bir devlete sahip olmasını ve milletin de kültür ve soy asabiyesi bakımından mümkün olduğunca homojen olmasını öngören bir milliyetçilik türüdür.

         

        Hocaoğlu’nun altını çizdiği gibi, Türk milliyetçiliğinin modern zamanlardaki doğuş ve tekâmül seyri ile Batılı milliyetçilikler arasındaki ciddî farklar bulunmaktadır. Zira sanayi toplumlarında ortaya çıkan milliyetçiliklerin bir kısmı, Almanya ve İtalya gibi, bir "millî ruh" etrafında millî birlik tesis etmeye ve bir devlet inşa etmeye çalışmışlardır. Amerika gibi bir kısmı ise devlet eliyle bir millet ve milliyetçilik inşa etmeye yönelmiştir. Bunlara karşılık, Türk milliyetçiliği, Düvel-i muazzama’nın her taraftan saldırdığı ve parçalanmak istenen Osmanlı Devlet-i Aliyyesi'nin kurtarılmasını hedefleyen bir hareket olarak doğmuştur. Diğer bir deyişle “bir devlet kurmaya” değil, “bir imparatorluk kurtarmaya” yönelik olarak ortaya çıkmıştır.

         

        Bu açıdan Millî Mücâdele'yi gerçekleştiren ruhî ve fikrî kaynak, hiç kuşkusuz Türk milliyetçiliğidir. Kuvây-ı Milliye, Hâkimiyet-i Milliye, İrâde-i Milliye gibi kavramlarla ortaya konan anlayış ve tavır, Türk milliyetçiliğinin ta kendisidir. Cumhuriyet döneminde Türk milliyetçiliği, aynı zamanda dünyadaki bir takım fikrî, ideolojik ve politik gelişmelerden etkilenerek farklı şartlarda zaman-zaman değişebilen bir gelişim seyri izlese de bu coğrafyadaki bin asırlık tecrübenin, devlet ve millet olma bilincinin adı milliyetçiliktir.

         

         

        2.

         

        Bu iddianın nedeni küreselleşme olgusunun yanlış bir yorumuna dayanmaktadır. Evet, küreselleşme, “tarihsel bir kırılmaya” tekabül etmektedir. Fakat bu kırılmayı moderniteyi idealize ederek salt insanın kutsaldan soyutlanması ve geleneğin terk edilmesi olarak görmek küreselleşmeyi, geleneklerin yeniden dönüşü, kimliklerin çoğullaşması şeklinde yüceltmek yanlış anlamalara yol açacaktır. Küreselleşmeyi ve onun ideolojisi olan postmodernizmi, modernizm aşırılıklarına karşı bir başkaldırı gibi göstermek, modern hegemonyadan bir kopuş, bir kırılma gerçekleştiği algısını da beraberinde getirmiştir. Bu algıya göre küreselleşme ve postmodernizm, modern yaşam içinde kendisine yabancılaşmış insanın manen itibarını iade etmek için, çok çeşitli biçimleriyle yeniden dine dönüşü, alt kimliklerin tanınmasını, çoğulculuğu vb. içermektedir.

         

        Bu durum hegemonyadaki tek sesliliğin kırıldığı buna karşılık çevrede yer alan güçlerle bir güç paylaşımına gidileceği, ulus devletlerin yerini alt kimlikleri tanıyan daha federatif devletlerin oluşacağı anlamına mı gelecek? Oysa burada söz konusu olan hegemonyanın yeni unsurlarının kültürel olarak desteklenmesi için gerekli olan düşünsel dönüşümün yapılmakta olduğudur. Artık hegemonya, devletlerin kabiliyetlerine dayanan tek bir boyuta indirgemez. Aksine neo-Gramscici bakış açısına göre, hegemonyanın alanı genişlemiştir. Çok yönlü ve karmaşık bir nitelik taşıyan Gramscici hegemonyanın kurulması ve işleyebilmesi için, maddi güçler, kurumlar ve ideolojiler arasında uyum sağlanması gerekir ve Gramsci bunu “tarihsel blok” olarak adlandırır. Tarihsel blok, yapılar (ekonomik faktörler) ile üstyapıları (ideoloji) bir araya getirir ve bunlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı açıklamak için kullanılır.

         

        Bunun anlamı yeni hegemonyada bir grubun ya da sınıfın çıkarları değil ideolojilerin, tarihi, etnik, dilsel ve dinsel ortaklıkların işbirliğine ihtiyaç duyulduğudur. Bu nedenledir ki, farklı dinsel ve etnik örgütlenmeler hegemonya çatısı altında “hoş görü” ve “diyalog” gibi çerçeveler altında ortak hareket edebilmektedirler. Bu gün artık hegemonya kendini yeni ittifaklar, kurumlar ve ideolojilerle bir uyum içinde inşa etmektedir. Bunun içinde ideolojiler, inançlar ve etnik kimlikler arasında geçişliliğe ve ittifaka imkân vermek gerekecektir. Katı, geçişken olmayan, ideolojiler ve inançlar saf dışı edilerek hybrid kültürlere ve ideolojilere ihtiyaç vardır. Bu sayede, Gramsci’nin yönetici blok olarak adlandırdığı sınıf, toplumu sadece zor kullanarak değil, sivil toplumun değerlerini ve geleneklerini kullanarak dönüştürmekte ve bu şekilde toplumun üretim süreçlerine rıza göstermesini sağlamaktadır.

         

        Bu açıdan ulus devlet sıkıntıda olabilir, fakat bu milli devletlerinde sonun geldiğini asla göstermez. Bunun için öncelikle BM’nin top yekûn kaldırılması gerekir. Bu sebeple zayıf devletler çözülürken, Bulgaristan, Yunanistan, Irak, Suriye gibi, buna karşılık milli devletler, Almanya, İngiltere, çok daha güçlenecektir. Hatta benim kanaatim daha birçok devlet bu yeni hiper milliyetçilik çağında parçalanarak çözülecektir. Buna karşılık kendisini tahkim etmeyi başarmış, daha mütekâmil bir milliyetçilik ideolojisini kurabilmiş milli devletler ayakta kalacak ve hegemonyanın parçası olmayı başarabileceklerdir. Bunun en iyi örneği hem bölgemizde hem de dünya da yıldızı giderek parlayan Rusya’dır. Buradaki en temel sorun Türkiye tarihsel tecrübesini dikkate alarak ulusçuluk ya da federatif bir ideoloji tuzağına düşmeden milli bir devlet olarak kendisini yeniden tanzim edebilecek midir? Bunun için en önemli vazife ise Türk milliyetçilerine düşmektedir.