Şair ve Aşk Sorunu

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335



                 Bir şairin her zaman iyi şiir yazamayacağını günümüz şairlerinin aşk şiirlerinde daha iyi görebiliriz. Aşktan dolayı Kafka’nın kahramanlarını hatırlatan acınası bir çaresizlik, zavallılık hâli içinde şair, giderek yalnızlığına kapanmış bunalımlı itici bir psikopatolojik hâl almış, acınası bir deliliği yaşar gibidir. Bu hâl şairin aşktan dolayı hiçliğe düşüşüdür. Dolayısıyla günümüz şiirinde aşk nihilisttir. Acıyı yüklenmiş, zavallı çaresiz şairin bu durumu, okuyucuda bir acıma hissi uyandırsa da aşkına hürmet uyandırdığı söylenemez.

         

                 Geleneksel şiirimizin aşk anlayışında ise aşk, şairi zavallılaştırmaz bilakis yüceltir. Aşkın kaçınılmaz sonucu olan kendi benliğinden geçerek düştüğü hiçlik durumundan şair, geleneğimizin vahdet anlayışı gereği daha yüksek bir varlığa, hakka ulaşarak ebedi kurtuluşa erer. Dolayısıyla bu anlayışta aşk hakka ulaşmanın yegâne yoludur. Böylece her türlü dünyevi sınırlamanın ötesine aşkla geçilir de aşk için her şey mübah olur, keloğlanda gider padişahın kızını ister.

         

        Aşkın yüceliği sayesindedir ki, Mevlana tüm insanlığa kapısını açmıştır. Aşk sayesindedir ki, Fuzuli Mecnun’un aşkına dudak bükmüş “Mecnunun adı çıkmış, gerçek âşık benim” demiştir. Yunus “Gel gör beni aşk neyledi.” derken, aklında deliliğin de ötesine geçmiş hakka ermiştir. Yunusun bu hâli aşk hâlidir. Atilla İlhan’ın “Ben sana mecburum” dediği gibi aşkın bir de başka türlü olmaz hâli vardır. Nazım’ın ter kan içinde kana kana su içmeye benzettiği gibi aşkın doymaz doyulmaz hâli de vardır. Aşk bir kendinden geçiştir de aşkla dünya gözü görmez olur, Mecnun Leyla’yı tanımaz hâle gelir. Aşkla gönül gözü açılır da hâlden hâllere girilir. Hâlden hâle girmek olduğu içindir ki, aşk yaşanır da anlatılmaz.

         

                 Bir imkânlar bütünlüğü olan bu evrende şiir, şairin verili imkânlar içinde tecrübe ettiği bir hâli söze dökmesi, sözü estetize etmesidir. Şairin bir hâl yaşaması bir hâle girmesiyle şiir bu dünyaya gelir. Her hâlin mevcut bir şiiri vardır. Şair bu mevcut hâller içinde bir şekilde, bir nedenle bir hâle temas eder, orada şiiri keşfeder. O an şairin dile gelişidir şiir. Sonra dile düşer, dilden dile dolaşır, o hâlle herkes hâllenir. Bu bir ilahi metottur. Vahiy de peygamberimiz vasıtasıyla Kur’an olmuştur. Dolayısıyla şiir ilahi olandan bağımsız değildir. Hep yüce olanı över. Şiirin bu ilahi bağı modernizmle koparıldığı için bu günün şairi çıkmazdadır. Aşkla düştüğü hiçlik hâlinden daha öteye yol bulamaz. Yaşadığı hâle yabancılaşmıştır. Hâlinin dilini bilmez, hâlini dillendiremez, yalnızlığına kapanır. Ancak bir çaresizlik iniltisidir bu günün şairinin aşk şiiri.

         

                 Şiirin tanrısal kaynaklı olması, dinde olduğu gibi şiir dilinde de dolaşımdaki dilin iktidarından bağımsız, farklı bir dil kullanımını gerektirir. Çünkü dil dünyaya insan yapımı bir düzen verir. Dünya dil üzerinden anlamlandırıldığı için dil, iktidar oluşturma aracıdır. İktidar var ettiği düzeni tek gerçeklikmiş gibi dayatır. Ancak şair şahsi tecrübesiyle keşfettiği hakikati özgür bir dille anlatarak belirlenmiş, bu kurulu düzene bozulma imkânı verir. Hakikat bilgisine sahip oluş ve iktidarın verili gerçekliği ile yetinmeyiş, şairin başkaldırış gücünün besleyicisidir. Hakikat kaynaklı olduğu için şiir dili de vahyin dili de özgürlüğün dilidir. Şair var edilmiş düzene dili üzerinden hizaya gelmeyişiyle cevap verir. Hep şairlerdir devrimlerin yolunu ilk açanlar. Gönül coştu mu, ferman dinlemez. Ve şair asap bozucudur.

         

                 Şiirsel dil apaçıklığı anlatmaz. Bir oluşun, bir hâle gelişin dilidir. Benzetmeler, semboller, düşümsel imgesel oluşumlarla dil içinde başka bir dil oluşturulur. Burada şairin dilini yakalamak, anlamı bilmek, gelenekle mümkündür. Gelenek hayata bağlanmanın ipini verir. Ezelden gelen bir birikimle ebede yol alınır. Sıkıştırılmış anlamlar bütünlüğü olduğu için şiir açıkladığından çok gizlediği ile evrenseldir. Sırra erenler bu dili bilenlerdir. Geleneğin dışında şiir, şizofreni bir laflama gibi, duyusal, düşünsel bir kütlük içinde süslü kelimeler art arda sıralanır.

         

                 Geleneksel şiir dinî, tasavvufi düşünceye göre biçimlendiği için geleneksel şiirin aşk anlayışında da bu düşünce etkili olmuştur. Geleneksel anlayışta varlığın ve aşkın kaynağı olan Allah, tek hakikattir. Her şey bir tek O’dur. Çokluk yanılsamadır. Bütün varlıklar ondan bir parçadır. Bu dünyaya geliş yaratandan bir kopma, ayrı düşme hâlidir. Aşkın nedeni bu ontolojik kopuştur. Aslından ayrı düşme hâli olduğu için aşk, sevgilinin âşıkta bir yokluk duygusu var etmesiyle ortaya çıkar. Kimi severseniz sevin, hangi güzelliğe âşık olursanız olun, gerçekte bir tek onu seviyorsunuzdur. Âşkın ve güzelliğin tek kaynağı Allah’tır. Bu dünyadaki güzeli sevmek, O’nu sevmektir.

         

                            Özümden bağlandım ah ile zara

                            Kapanmasın şahidimdir bu yara

                            Götürecek bir şeyim yok huzura

                            Tek amelim bir güzele vuruldum (Seydi)

         

        O bu varlık âlemine sudur etmiştir. Dünyada olma durumundan aşk olmuştur. Yani ayrılık aşkın zorunlu nedenidir. Dolayısıyla Tanrı’dan kopuştaki ilk ayrılığa dayandığı için, aşk tanrısaldır.

         

                            Dinle neyden nasıl hikâye eder

                            Ayrılıktan şikâyet eder (Mevlâna)

         

        Bu ayrılık acısından kurtulmanın tek yolu, bu dünyada ölmeden önce ölmek, aşka düşüp kendi benliğinden geçerek fenafillah olup, yeniden yaratanla bütünleşmektir. Aslına dönüp “Enel-Hak” olmaktır. Bu vecd içinde kendini yok edip sevgiliyle bütünleşilir. Damlanın deryaya karışıp derya olmasıdır. Bu âşık ile maşuğun bir olduğu mertebedir. Kendini onda kaybedip onu kendinde bulmaktır.

         

                            Ben bir denizim

                            Kendi varlığı içinde taşan

                            Uçsuz bucaksız, alabildiğine geniş, kıyısız hür bir deniz

                            İki dünyada yok oldu gitti bende

                            Artık ne bu dünyadan sorsunlar beni,  ne o dünyadan (Mevlana)

         

        Bu hâl kendimde yalnız sen varsın hâlidir. Onun gören gözü işiten kulağıdır. Artık sevgiliyle bir olmanın vermiş olduğu bu aşk sarhoşluğu içinde şair, bu günün aşk zavallısı şairinin acınası deliliğinin aksine huzurlu dingin mükemmel bir deliliği yaşar. Bu gelenekte aşk Hakk’a ermenin yolu olduğu için aşktan şikâyet edilmez, aşk bitsin istenmez. İstenen “payın sedası gelse de sen hiç gelmesen” hâlidir. Kavuşmama durumu aşkı yüceltir. Bu anlayışın hâkim olduğu toplumun dünyasında da her şey aşktır, her yaratılan sevilir yaratandan ötürü. Herkes hak yolunda payına düştüğünce aşktan nasiplenmek ister.

         

        Varlığı Tanrı’nın tecellisi olarak gören bu düşüncede, sevgili hayal edilebilir olandır. Soyut mecazlarla ideal bir portre çizilerek anlatılır Aşk sevgili merkezli bir dönüştür, yaşanılan anın bir gerçekliğidir Bütün yollar ona çıkar. Sevgili için can taşınır. Aşk giderek bir ibadet hâlini alır. Bu ibadette şiir bir duadır.

         

                            Bende günahkâr kullarındanım

                            Bir Kulhuvallahi bilirim dualardan

                            Bir de yarabbi şükür demeyi doyunca

                            Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan

                            Bende günahkâr kullarındanım Allah’ım!  (T.Uyar)

         

        Âşık yaşadığı aşk acısından memnundur. Bu memnuniyet hâli aşkın bunalımından ruhu kurtarır. Derdi kendine derman olur.

         

                 Modernizmin yenilik iddiasının bütün köklerden kopuşu getirmesi, şiirde de şairi aşktan dolayı ne yapacağını bilemeyen çaresiz, zavallı hâle getirir. Ancak sevgiliye taze yaraları içinde sadece bir çay ısmarlayabilir durumdadır şair.

         

                  Bu kente gelirsen unutma beni ara

                            Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım

                            Öfkem geçer dinle yüzümü sevgiyle bakarım

                            Kimse değil seni yalnız ben anlarım (Osman Konuk)

        Bu içine düşülen boşluk hâlinin ileri boyutu Bünyamin K’nın şiirinde daha belirgindir. Bir zavallı bekleyiş içinde, hiç gelmeyecek sevgiliye seslenilir.

                            Sevgilim kapıma gelmişsin

                            Evde yokmuşum

                            Oysa hep eşikte oturuyormuşum.(Bünyamin K.)

         

        Modern şiirde aşk “vardığım kendimdir” hâlidir. Şair aşktan dolayı kendi yalnızlığına kapanır, orda kalır. Kendinden ötesini bulamaz.

         

        Bizde Tanzimat ile başlayan bu modernleşme süreci, şiirde de biçim ve içerik açısından gelenekten farklı bir anlayışı geliştirdi. Geleneksel şiirin mistik aşk anlayışı yerine maddi bir aşk anlayışı oluştu. Yeni bir sevgili tipi, yeni bir psikoloji şiire hâkim oldu. İlahi güzelliğe duyulan aşk dünyevi ve bedensel güzelliğe dönüştü. Hayatın içindeki gerçek kadın güzelliği şiire yansıdı. Fiziki güzellik kutsandı. Bu güzellik seven gözden bağımsız nesnel bir güzellik olduğu için, modern zamanda güzel olma mecburi oldu. Yani sana âşık olduğum için sen güzelsin hâlinden, güzel olduğun için sana aşığım şeklinde bir değişim yaşandı. Bu da mecnun için güzel olan Leyla’yı her bakan göz için güzel olması gereken Leyla’ya dönüştürdü. Sevgili, şairden bağımsız bir benliğe sahip oldu ve aşkın nesnesi olmaktan çıkıp bağımsız bir özneye dönüştü.

         

                 Geleneksel şiirdeki sevgilinin aksine modern şiirde sevgili konuşur. Aşk tümüyle sevgilinin maddi varlığında somutlanır. Aşkı dile döken kelimeler artık soyut sevgiliye işaret etmez, etiyle teniyle varlık kazanmış sevgiliyi imgeler. Geleneksel şiirdeki ruhani olan aşk cismani olan aşka dönüşür. Bu da Mevlana’nın “Aşkının ölümsüz olmasını istiyorsan ölümsüz olana âşık ol” tavsiyesini imkânsız kılar. Artık istenen, can için sevgilidir ve bu dünyalıktır. Şimdi gelsin, yaşansın ve tükensindir. Çünkü yaşam tüketendir. Yaşanmadıkça çoğalır.