Modernist Dönem Sonunda Mimaride “Rüküş” Uygulamalar

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335



         

         

        Son İki Yüzyılda Mimarlık ve Yapılaşmış Çevre Üzerine

         

        Mimarlık ve Şehircilik açısından 20. yüzyılın başı, neredeyse bütün pozitif ilimlere dayanan teknolojilerde olduğu gibi, 19. yüzyılın karmaşa ortamından sıyrılarak büyük değişimlere yol açan gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir.

         

        Avrupa’da yapı sanatı Endüstri Devrimi’nin ardından kendisine yeni bir yol aramaktadır.18. yüzyıldan itibaren bezemelere, ihtişama ve giderek abartıya dönüşen Barok ve devamındaki Rokoko yüzey süslemelerinin yanı sıra, yeni gelişmelerin getirdiği yeni ihtiyaçlara cevap verecek yapı arayışları, bu inanılmaz karmaşanın açık bir göstergesi olmuştur. Osmanlı topraklarında ve İtalya’da tekrar gündeme gelen Antik Dönemlere ait eserler, arkeolojik kazılar sonucu Avrupa başkentlerine taşınmış müzelerin doğuşuna yolu açmıştır. Kalyonlar kadar buharlı gemilerin de kullanımı Uzak Doğu’ya ulaşımı kolaylaştırarak sömürgelerin artmasına, buna karşılık Japonya, Çin, Hindistan gibi ülkelerin egzotik sanatlarının tanınmasına yolu açmıştır. Mimarlık alanında demirin ve camın üretiminin ve dayanıklılığının artması yapı biçimlerinin değişmesine, kat yüksekliklerinin fazlalaşmasına neden olmuştur (Benevolo,1981). Betonun demirle birlikte kullanımının sağlanması ise 20.yüzyılda bütün dünyayı saracak çok farklı yapılaşmış çevrenin, giderek kentleşmenin doğuşunun müjdecisi olmuştur.

         

                    Elektrikten, otomotive, sesli iletişim telefondan hareketli görsellerin kitleleri sürüklediği sinemaya kadar her alandaki gelişimin yarattığı kaos, kısa sürede yapı sanatında da yansımasını bulur. Taşların yerine oturması kolay olmaz. Bu nedenle yapı ustaları ve özellikle Fransa’da EcoledesBeauxArts gibi mimar yetiştiren sanat okullarının mezunları geçmişte denenmiş neredeyse tüm usullerdeki yapıların biçimsel tekrarını yeni işlevler için uygulamakta hiçbir beis görmezler. Öyle ya, Antik Sanat Yunanistan’da ve İtalya’da gelişmişse, bu ülkelerden ve giderek Anadolu ve Orta Doğu’dan toparlanan arkeolojik eserlerin Antik bir Yunan tapınağını andıran bir müze içinde sergilenmesi en doğal süreç değil midir?Avrupalı insanın en dindar olduğu yüzyıllar Gotik sanatın zirve yaptığı dönemler olduğuna göre, tüm yeni kiliseler Gotik tarzda inşa edilmelidir. Benzeri gerekçelerle yapı sanatının neredeyse tüm evreleri yeni yapılarda tekrar edilmeye başlanır. Üstelik, bir sanat üslubu belli bir zaman süresi içinde yavaş yavaş gelişip, her yapı ile biraz daha fazla özellik geliştirirken, tarihi tekrar etmeye başlayan bu yapılar, ait oldukları üslupların tüm özelliklerini aynı anda üstlerinde toplar, tümünü aynı anda yansıtırlar. Bu durum o kadar abartılır ki, aynı yapı üzerinde tarihte uygulanmış farklı üslupların parçalarını birarada görmek bile olağan karşılanır (Kostof,1985). Uzak Doğu etkilerinin yeni yapı malzemeleriyle birleştirilerek uygulandığı, doğaya, doğadan gelen formlara öykünen Yeni Sanat “Art Nouveau” da bu kentsel tablonun son aşamasını oluşturacaktır.

         

                    Giderek, geçmişin tüm sanat ve mimari akımlarını bütün ağırlıklarıyla taşıyan yapılardan oluşmuş bir çevrenin baş döndüren karmaşıklıkta bir kent dokusu oluşturması kaçınılmazdır. Sokakta yürüyen bir kişinin önce bir “Neo-gotik” kilise ve Belediye Binası önünden geçip, Yunan Tapınağı’na benzeyen bir müzenin karşısındaki Roma İmparatorluğu yapılarını yansıtan mahkemeden sonra fevkalade ağır bezemeli Barok üsluptaki konutuna ulaşırken, yanından geçen ilk otomobilin kaldırdığı sokak tozuna bulanması hiçten bile değildir. Bu ortama belli bir düzen verilebilmesi için I. Dünya Savaşı yıllarını beklemek gerekecektir.

         

         

        Yıkıcı Dünya Savaşlarının Yapıcı Etkisi

         

        Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ve ardından Avrupa’da Hollanda, Almanya, İtalya ve daha doğuda Rusya’da yapı ve kentleşme alanında farklı sesler ve görüşler ortaya atılır. 21. yüzyıl başındayetişenkent plancılarının savaş sırasında hayatını kaybeden Gelecekçilik/ “Futurism” akımının kurucusu AntonioSant’Elia’ya bir kez göz atmaları, yepyeni bir 20. yüzyılın kuruluşunu anlamaları için yeterlidir (Şekil 1).

         

        

         

        

         

        Şekil 1 A.Sant’Elia’nınFütürist Kenti, 1912/14

        Şekil 2 K. Melnikov, Moskova Tramvay

         

        Mimarlık alanında ise karmaşaya son verilmesi için, Hollanda’da bir edebiyat dergisi etrafında toplanan sanatçıların sadece bir cümlesi bir manifesto değerindedir; “En az çizgi, en az renk ve yeni malzeme kullanılarak yapı yapmak mümkündür.” (Warncke,1994). Bugünün mimar adaylarının eğitime başladıkları ilk öğreti noktası, böylece, “De Stijl” akımı olarak yapılaşmış çevreye yön vermeye başlayacaktır. Kısa bir süre sonra De Stijl akımının iki boyutlu kaldığı eleştirilerine Rusya’dan bir cevap gelecektir. En az çizgi, en az renk ve yeni endüstri malzemeleri ile bezemesizyapı estetiğinin üç boyutlu olarak yaratılabileceği görüşü,“Konstrüktivizm” akımı ile gerçekleştirilir (Şekil 2. )Bir başka öğreti ise I. Dünya Savaşı’nın ekonomik yıkıntılarından bir an önce sıyrılmaya çalışan Almanya’dan “BauhausUygulamalı Tasarım Okulu”ndan gelir. Okul, günümüzün mimarisine yön veren bezemeden arındırılmış, kütle plastiğini öne çıkaran, giderek yapı parçalarının seri üretimle elde edilmesini sağlayan ve çelik, çimento, cam ile sade hatta basit, kolay üretilebilir bir tasarımın kurucusu olur. Bu tarihten başlayarak mimarlık eğitimi geçirmiş olduğu tüm evrimleşmeye rağmen, bugün hâlâ bu öğretiden yola çıkmaktadır.

         

         

        20. Yüzyılda Modernizm ve Sonrası

         

        20. yüzyılın ilk yarısı Modernist Mimari’ye yön veren dört büyük ustanın eserleriyle şekillenir. Almanya’da WalterGropius, önce Almanya’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’de Miesvan der Rohe, yine ABD’de Frank Lloyd Wright ve Fransa’da Le Corbusier (Şekil 3, 4).

         

        

         

        

         

        Şekil 3 W. Gropius, Bauhaus Binası, 1925/26M. Drouste, Bauhaus

        Şekil 4 F.L.Wright, Kaufmann Evi, 1935/39Gössel, P. Leuthausser,Frank Lloyd Wright

         

        Üretimi kolay, göreceli olarak daha az maliyetli Modernist yapılar bütün dünyayı sarar ve “Uluslararası” bir üslûp hâline dönüşür. Ancak, hiçbir olgunun kusursuz olmadığı gibi Modernist uygulamalarda eleştirilerden nasibini alacaktır. Başlıca kritikler arasında cam, betonarme veya çelikten oluşan yapıların yüksek ısıtma ve klimatizasyon maliyeti getirmesi, yüksek katlı bloklarda mahallelik ortamının kaybedilmesi, birbirine çok benzeyen yapılarla oluşturulan kentlerin kendilerine özgü kimliklerini kaybetmeleri vardır. Dünyanın her yerindeki yeni kentlerin birbirlerinden farklılıklarının azalması, toplumsal aidiyet duygusunun yok olmasına sebep olur (Hellman,1988).

         

        İnşaatçıların ve bu yapıları kullananların bir de yapı detayları ile ilgili sorunları vardır. Geçmişte, yapı cephelerinde pencere ve kapı etraflarına yapılan söve ve silme şeklindeki süslemeler sadece bezeme işlevi gördükleri için değil, kar ve yağmur sularının aşama aşama yapı yüzeyinden sıyrılarak akmasına yardım ettikleri için de uygulanmışlardır. Tüm bu detayların yapı yüzlerinden silinmesi yapı için çok önemli olan su sızdırmazlık zorunluluğunun da çökmesi anlamına gelmiştir. Sanatçılar da mutlu değildir sonuçtan, çünkü Modernizm heykel, resim, seramik gibi sanatlarla bağını kopartmış, yapı sadece kütle plastiği ile ilgilenirken, diğer sanat eserleri bu yapılara eğreti birer ek olmuşlardır. Hepsinden önce mimarlığın geçmişle olan ilişkisini kopartması tüm tasarımcıların önünde ciddi bir sorun hâline gelmiştir.

         

        1930-40 arasında gelişen “Art Deco”(Duncan, 1995) ile 1960’larda mimarlar arasında taraftar bulan “Formalist” yaklaşımlar da Modernist üslûbun etkinliğini beklenen ölçüde kıramaz. 1984’te Venedik’te yapılan Sanat ve Mimarlık Bienali’nde; aralarında AldoRossi, PhillipeStarck, gibi usta tasarımcıların olduğu bir öncü grupyeni bir tasarım akımının doğmasına neden olur; “Post-Modernizm”. Bu yeni akım, köklerini tarihte arayan, geçmiş ve yerel özelliklerle bağ kurmaya çalışan bir anlayıştır. Tarihin ve belli bir bölgeye ait yerel özelliklerin öne çıkartılmasını isteyen tasarımcılar, bu özelliklerin yeni bir dille yorumunun yapılmasını da beklemektedirler.Mimariyi ve giderek kenti, tarihi akımlarla yerel verilerle ve özellikle de sanatla yeniden buluşturmayı vaat etmektedirler.

         

         

        Tarihe Yönelişte Bir Başka Önemli Etken: Kültür Varlıkları

         

        Tarihe yeniden bakışın bir diğer önemli etmeni de 1960’lı yılların ortalarından başlayan ve giderek gelişen kültür varlıklarının korunması ve yaşatılabilmesi çabalarıdır (Ahunbay,1996). İkinci Dünya Savaşı sırasında ağır tahribat gören Avrupa kent merkezlerinin onarılarak veya yeniden yapılarak gündeme gelmesi, yerel özelliklere ve tarihe olan ilginin artmasına neden olmuştur. Varşova gibi bir başkentin çekirdeği, kentlilerinin savaş sonrası yaşadığı ruhsal çöküntünün önüne geçilebilmesi için elde kalan belge, bilgi ve yapı kalıntılarına bağlı olarak yeniden inşa edilir (Kotanska, Topolska, 2003) (Şekil 5,6). Tüm dünyada giderek artan bir kültür varlığı koruma bilinci, geçmişe ilginin yoğunlaşmasına neden olmuştur. GerçiModernist usta Le Corbusier’nin Türkiye ve Yunanistan seyahati sırasında görüp tespit ettiği tarihsel ve yerel mimari özellikler, F. Lloyd Wright’ın Amerika’daki yöresel özelliklere ve aile ilişkilerinin mimariye yansımasına verdiği önem dikkate değerdir, ama ne yazık ki bu anlayış, bu iki ustanın çalışmaları ile sınırlı kalmıştır (Corbusier,2012).

         

         

         

        

         

        Şekil 5Varşova 1945, Savaş Sonrası.Kotanska A.,Topolska A.,WarsawPastandPresent

        Şekil 6 Varşova 2006,Rekonstrüksiyon Sonrası (Yazarın Kişisel Arşivi)

         

         

        Post-Modernizm ve “Kitsch” Tasarım İlişkisi

         

        Post –Modernizm ABD’den başlayarak bütün dünyada ilgi ile karşılanmış ve uygulanmıştır. Ne var ki, “geçmişi yeniden yorumlama” ideali yanlış anlaşılmış uygulamalar giderek kitsch” /rüküş ve hatta gülünç bir şekle bürünmüştür. Bazen antik bir sütunun çarpıcı/aykırı bir renge boyanmış olarak bir yapının köşesinde kullanılmasına veya bir çatı biçiminin ironik bir şekilde kırılmış /kesilmiş bir tasarımla bir büyük yapının üzerinde kullanılmasına dönüşmüştür (Şekil 7).

         

         

         

        Şekil 7 P. Johnson,T& T Binası, 1978/82,New York Jodido P. ContemporaryAmerican Architecture