Türk Beyi Bengülüğe At Salıp Gitti

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335



         

        Bir yiğit Türk beyi öldü söylediler/ anında savın cihanda bildiler/ öyle yiğit bir Türk beyi dediler. Evet, dün gece, sabaha karşı iki sularında gördüğümüz, bildiğimiz, tanıdığımız son büyük Türk beyi, Süleyman Demirel, ebedilik şerbetinden içip Hakk’a yürüdü, Allah rahmet eylesin. Türk dünyasında yaşayanların olduğu kadar, insanlığın da başı sağ olsun. Zira o, ülkesine yaptığı büyük hizmetler ile aynı zamanda bütün insanlığa da hizmet ettiğinin şuurunda bir Türk beyi idi.

         

        Şimdi, bu satırların yazarını tanıyanlar sözlerime şaşıracaktır. Ancak, ecdadımız yiğide vursan bile hakkını yeme demişlerdir. Zira en büyük vebal budur. Bilginin kıt, aydınlanmanın ve aydınlatmanın sadece bir aldatmacadan ve bir karartmadan ibaret olduğu çağların çocukları olarak büyüdük. Dünya neresi, biz neredeydik kimsenin dosdoğru pek bilmediği çağda harita ve coğrafya kitaplarında yazanı biliyorduk.Basın,dünyadan kopuk, radyo şarkı/türkü, haber ve tiyatrodan ibaret, fikir hayatı siyasi çatışmalardan ibaret, siyasî dincilik ve ideolojik bakış açılarının sözüm ona fikir kavgası içinde olduğu çağda bizler, bilgelik taslıyorduk. Ülkemizde ne “gladio” oyunlarından haberimiz vardı ne senaryolarından ve ne de “stres testleri”nden; öyle bir zaman diliminde geçti çocukluğumuz ve gençliğimiz.

         

        Dünyanın en doğru düşünen, muhakeme eden, bilen, hüküm veren ve inandıklarımıza güvenip artları sıra gittiğimiz çağların idraki içinde yürüyorduk. Yıllar geçtikçe, iletişim ağları, gerçeğin odakları bilinirlik kazandıkça hem Menderes ve arkadaşlarının trajedisini hem Süleyman Demirel’in “tozkoparan fırtına” ile cezalandırılış nedenlerini öğrenme fırsatı bulduk. Daha acısı, bu işlerin ağır maliyetleri de “gladio” tarafından yine ülkemize ödettirildiğini hayıflanarak öğreniyorduk.

         

        Benim yaşımda olanlar çok iyi hatırlayacaktır: A.Menderes, ülkeyi bir Avrupa devleti gibi kalkındırmak, sanayileştirmek hamlesi ile yanıp tutuşmakta bir devlet adamıdır. Batı ile yaptığı her iş “güvenilir olma” ilkesi üzerine dayanır. Bu ölçü ile Menderes, dünya“Kalkınma ve İmar” fonundan bir Almanya,Fransa,İtalya, İngiltere vesaire Avrupa ülkelerine açılan sanayileşme ve kalkınma kredilerinden Türkiye hesabına yararlanılabileceğizehabına kapılmış bir romantiktir. Oysa o süreçte Türkiye, “kancadaki balık” konumuna konmuş bir politika ve strateji içine yerleştirilmiştir.

         

        Romantik adam, bu gerçeği bir yana koyup elinde sanayileşme ve kalkınma projeleri ile ABD yolunu tutar. Büyük umutlar ile doludur. Umutlar, kendisini karşılayan memurun düzeyi ile gördüğü tutum ve davranış ile dipsiz kuyulara yuvarlanıp kaybolur. Büyük bir hüsran ve gönül kırıklığı içinde ülkeye döndüğünde Menderes, Fatin Bey ve Hasan Bey ile kafa kafaya verip çıkış yolları bulmaya çaba gösterirler. Ülkeyi sanayileşme ve kalkınma hamlesine sokmanın bir yolu olmalıydı.

         

        Dünya, o süreçte, Marksist ve liberal ideolojilerin çizdiği sınırlar içinde, karşıtlıklar düzeninde yürüyen bir dünyadır. Kendi bloku Türkiye’nin bir “Almanya” veya bir “İtalya” düzeyinde sanayileşmesini istemiyor, aksine tarıma zorluyordu.Türkiye’ye bu yolda masallar okunuyor, karayolları yapılması teşvik ediliyor. Tren yolları ise ihmale uğruyordu. Sovyetler, sanayileşme arzusu içinde kıvranan Türkiye gerçeğini o süreçte doğru okuyup hamlesini yapmıştır. Menderes’in aradığı sanayileşme kredisinin iki katı kredi verilebileceği bilgisi ciddi kanallar ile duyuruldu. Kısaca ifade edecek olursam, darbe ve uydurma mahkemesince idam edilecek üç kişinin bilgisi ve kararı ile bahis konusu kredinin alınmasına karar verilir. Sanırım 1959 sonbahar aylarında “Sonhavadis” gazetesi bu olayı manşettehaber yapar. Ve bu olay, “gladio”yu harekete geçirir.Sokak hareketleri, gençlik hareketleri ile işe başlanır. Moskova’ya gidilecek tarih, anlaşma metni netlik kazanınca “hareket” veya engelleme boyut değiştirmeye başlar. İnönü rahmetlinin “Sizi ben bile kurtaramam.” sözü aslında bu meseleye vurgu yapan bir husus olduğu kanısındayım. Yanlış hatırlamıyor isem, Moskova’ya gidiş takvimi 1960 yılının 24 Haziran veya Temmuz’u olacaktır.