KÜLTÜREL TEKÂMÜL İÇİN “YAZI” VE “OKUMA” ŞUURU

Mart 2022 - Yıl 111 - Sayı 415



Özet

Kavramlar ve onlara yüklenen anlamlar, aynı zamanda kavramların kullanıldığı kültürlerin de taşıyıcı kolonlarını inşa eder. Bu yaklaşım, kavramlara yüklenen anlamların önemini ortaya koyar.

Kültür havzalarının iç bölgesini (hinterlant), o kültüre ait eserlerin oluşturduğu düşüncesi, beraberinde ürünü meydana getirecek kültürel kodlara ve o kodlara ait doluluğa gereksinim duyar. İşte bu doluluğu somutlaştıran ana umde, “okumak” kavramı ile bütünleşince bir medeniyet inşa edilebilir, eserler üretilebilir, nihayet mazi ati köprüsü kurulabilir.

Nitekim yazmak için engin bir okuma kültürüne, okumak için de umran gibi geniş bir şuura sahip olmak gerekmektedir. O şuurun ortaya koyacağı mesuliyet, mefkûreye de kaynaklık edeceği için eser üretme, üretilen eseri okuma ve okutma, bir gayeye dönüşecektir.

Anahtar kavramlar: kültür, umran, medeniyet, yazı, okumak, eser üretmek.

Sosyoloji-Kültür-Medeniyet-Umran İlişkisi

Milletlerin yaşam tarzlarını belirleyen temel unsurların başında, o millete ait kültür değerlerinin yer aldığı aşikârdır. Nitekim millet olma şuurunun temelini kültürel esaslarda aramak gerektiği, toplum biliminin üzerinde durduğu ve ittifak ettiği bir husustur.

İnsan gruplarının yapılarını, fonksiyonlarını, bu yapı ve fonksiyonlardan meydana gelen değişmeleri, kendine has metotlarla inceleyerek kanunlara, prensiplere bağlayan ve sosyal problemlere çözüm arayan pozitif bir ilim dalı.[1] şeklinde tanımlanan sosyoloji; bir bakıma toplumların kendini tanımasını da esas almıştır.

Sosyolojinin tanımı, beraberinde kültür kavramını incelemeyi gerekli kılmaktadır. Çünkü milletlerin sosyal hayatını şekillendiren yaşam tarzı, o milletin kültürel değerlerinden beslenmektedir. Türk sosyologlarının ilham kaynağı olan Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “hars” olarak tanımladığı kültürü, medeniyet ile kıyaslayarak anlatırken harsı şu başlıklarla açıklar: “Dinî hayat, ahlaki hayat, hukuki hayat, muakalevi (akla dayanan) hayat, bedii (estetik) hayat, iktisadi hayat, lisani hayat, fennî hayat. Bu sekiz türlü içtimai hayatların mecmuuna (toplamına) hars adı verildiği gibi medeniyet de denir.”[2] Bu tanımla birlikte değerlendirildiğinde, sosyolojinin temelini inşa eden kültür hamleleri, toplumların geçmişten getirdiği ve geleceğe taşımayı tasarladığı hedefleri belirlemesi açısından büyük önem arz eder. Burada kültür, milletlerin yaşam biçimini somutlaştırdığı için medeniyet kavramına göre daha hususi bir alanı kapsamaktadır. Gerçi Cemil Meriç, medeniyet kavramını ruhsuz bulur. Onun yerine daha kapsayıcı ve derinliği olduğuna inandığı “umran” için, “Bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dinî düzen, âdetler ve inançlar.[3] ifadesini kullanır.

Kültür, umran ve medeniyet kavramlarına nazaran daha hususi bir alanı ifade eder. Mesela Avrupa Medeniyetinden bahsedilirken kullanılan genel anlam, kültür için kullanılamamaktadır. Avrupa medeniyetinin içinde İngiliz kültürü, Fransız kültürü, Alman kültürü daha özel bir alanı ifade etmektedir. Aynı durum, kendi medeniyet havzamız için de geçerlidir. Anadolu Medeniyeti dediğimizde onun içinde farklı kültürlere yer veririz. Sümer, Hitit vb. Türk kültürü de her kültürün özellikleri gibi Anadolu Medeniyetinin içinde kendine has özellikler ve yaşam tarzlarını barındırır. Yerleşim yerleri, oralara verilen isimler, giyim, kuşam, ağıtlar, düğünler, destanlar dilden dile aktarılarak kültür havzasındaki yerini alır.

Bütün bu kültür ve medeniyet değerlendirmelerinin oluşmasını etkileyen içtimai, coğrafi, tarihî ögelere ait kaynakların kuşaktan kuşağa aktarımı, “yazı” temelli bir kavrama ihtiyaç duymuştur. Yazı da beraberinde okuma kültürünü getirmiştir.

Milletlerin tarihten yüklendikleri mefkûreleri vardır. Mefkûrelerinin esasını oluşturan değerler ise kültürel gelişimi harekete geçirmektedir. Mesela Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi adlı eserinin başında “Türk Dünya Nizamının Millî, İslami ve İnsani Esasları”[4] ifadesine eserinin ilerleyen yerlerinde de sıklıkla vurgu yaparak bir tekâmül sürecine dikkat çeker. Bunu söylerken de külliyatının “Başlangıç” kısmında “Milletlerin istikbali için tarih yazmak, yapmak kadar mühimdir.[5] demektedir. “Tarih yazıyla başlar.” genel kabulü açısından bakıldığında Osman Turan Hoca’nın tespiti daha da önem kazanmaktadır.

Türk Tarihinde İlk Yazılı Kaynak ve Yazının Önemi

Prof. Dr. Erol Güngör’ün Tarihte Türkler adlı eserinde, tarihimize ait temel bilgileri öğrenebilmek için Çin kaynaklarına başvurmak zorunda kaldığımızı ifade ediyor:

“İlk Türkler, yani bizim en eski atalarımız bugün Orta Asya diye bilinen yerde, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasında yaşıyorlardı... Burası Çin'le sınırdaş olan bir ülke idi; bu yüzden Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu Çin tarihinden öğreniyoruz.”[6]

Erol Güngör’ün, bilinen 2500 yıllık Türk tarihine ait yazılı kaynakların yetersizliğini ortaya koyan bu düşüncesi, yazmanın önemi için oldukça çarpıcı bir tespittir. Bu durum gösteriyor ki geçmişten geleceğe uzanan bilgi kaynağının merkezini, bırakılan yazılı ürünler teşkil etmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türk tarihine ait ilk yazılı kaynak olarak bilinen Orhun Anıtları, milletlerin geçmişlerini geleceğe aktarması açısından yazılı kaynakların tarih hafızasına düştüğü şerh yönüyle ciddi bir örnek oluşturmaktadır.

Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Orhun Abideleri ile ilgili, aynı adı taşıyan çalışmasındaki “Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih…”[7] ifadeleri, yazmanın önemini gayet açık olarak izah etmektedir.

Nitekim İslam inancının temelini oluşturan Kur’an-ı Kerim, kâinata ilk mesajını “Yaratan Rabbinin adıyla oku![8] diye vermiştir. Devamındaki ayette, “O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.”[9] diyerek yazıya ve bilmeye vurgu yapmıştır.

İslam’ı bilinçli bir şekilde benimsemiş olan, bilerek inanan, bilerek konuşan ve bilerek uygulayan kimse; bu bilince okuması ve okuduğunu bilimsel süzgeçten geçirmesi sayesinde ulaşır. Çünkü İslam’a göre ilimle meşgul olmak en önemli ve en faziletli ibadet olarak kabul edilir. Kur’an-ı Kerim’in doğru anlaşıldığı zamanlarda; İslam ülkeleri, büyük bilim insanlarının yetişmesine kaynaklık etmiştir. Mesela, Harezmi matematik, astronomi ve coğrafya alanlarında kendini geliştirmiş; “Cebir ve Denklem Hesabı Üzerine Özet Kitabı” dünyanın ilk matematik kitabı olmuştur. Yine Farabi’nin “ses”e fiziksel açıklama getiren ilk bilim insanı olması; Türk denizcisi Piri Reis’in tarihte ilk kez Dünya Haritasını çizen coğrafyacı ve haritacı olması; İbn-i Sina’nın tıp, psikoloji ve daha pek çok alanda ilmî eserler bırakmış olması, yazma ve okuma konusuna birkaç somut örnektir. Sadece bu örnekler bile Türk İslam toplumu hatta bütün insanlık için yazma, okuma, ilimle uğraşma için ciddi bir isteklendirme kaynağı oluşturmaktadır. Bilimsel mücadelenin insanlığa sunduğu katkıyı görmek; okuma ve yazmaya ilgi, ilmî çalışmalara bir yönelim ve teşvik oluşturacağı aşikârdır.

Yazma ve Okuma

Medeniyetlerin devamı, gelişimi ve yükselmesi, geçmişteki değerlerini geleceğe aktarmasıyla mümkündür. Tarihe ait köprüler, hanlar, saraylar, ibadethaneler ve elbette musikiler, edebî eserler, kısaca bir millete ait bütün değerler, ancak yazılıp anlatılırsa “Biz neydik, neyiz ve nereye gidiyoruz?” sorularının cevabını bulabilecektir. Bu soruların cevabını Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye adlı kitabında “Milletlerin mazisini teşkil eden bütün eski hareketler, eski eserler ve düşünürler, onun temel taşlarıdır.”[10] diyerek verir. İşte bu maziden atiye uzanan köprünün sağlam kalabilmesi, ancak yazılı kaynaklarla yapılan aktarımlar sayesinde olacaktır. Elbette bu yazılı kaynakların okunmasını sağlamak için de alabildiğine somut çalışmalara ihtiyaç vardır.

Somut Teklifler ve Sonuç

Milletleri ayakta tutan en kuvvetli dinamik unsur, onlara ait kültür kodlarının yaşatılmasıyla mümkün olmaktadır. Kültürlerin yaşatılması ise ancak kültür değerleriyle ilgili yazılı eserler ve bu eserlerin okunması, okutulması ve yaygınlaştırılmasıyla gerçekleştirilebilir. Bu iddia, dünyadaki yazılı klasikler incelendiğinde açık bir şekilde görülmektedir.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Cervantes’in Don Kişot, Victor Hugo’nun Sefiller, Goethe’nin Faust gibi klasik eserleri, o milletlerin dünyaya açılan kültür penceresi olmuştur. Türk edebiyatında da elbette klasikler arasına girmeyi hak eden pek çok eser vardır. Hoca Ahmet Yesevi’nin Hikmetler, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı eseri; yakın dönemde Cengiz Aytmatov, Cengiz Dağcı, Ziya Gökalp, Peyami Safa gibi yazarların kitapları bunlara örnek verilebilir. Bu eserlerin devlet büyükleri, sanatçılar, ilim insanları gibi toplum liderleri tarafından gündeme taşınması, o eserlerin tanıtımlarının yapılması, reklamlarına yer verilmesi, yapılan yolculuklarda o eserlerle görüntü verilmesi okumaya yönelik ciddi bir farkındalık oluşturacaktır.

Yazma ve okuma kültürünü etkin hâle getirmek için önce öğretmenler açısından farkındalıklar oluşturulmalıdır. Yazma yeteneği olan öğretmenlerin çalışmaları mutlaka desteklenerek meslektaşlar, öğrenciler ve toplumla buluşması temin edilmelidir. “Kitap şuuru[11], Yazının gücü” gibi başlıklar ve dolu içeriklerle sosyal medya ve internet siteleri kurularak buralarda kitap tanıtımı, okuma ve yazma konulu röportajlar, ilgili konularda makaleler, denemeler yer almalıdır. Nitekim Gaziantep’te, Oğuzhan Saygılı adlı bir öğretmenimizin “Okuduğumuz Kitapları Anlatıyoruz.”[12]okumak şartıyla “Kitap Hediye Ediyoruz.” diye başlattığı programda, sadece son bir yıl içinde 15.000 kitap ve dergi dağıtıldığı ifade ediliyor. Ayrıca “Okuduğumuz Kitapları Anlatıyoruz.” etkinliğinin Türkiye’nin pek çok yerinde uygulandığından ve okunan kitaplarla ilgili değerlendirmelerin sadece sözlü olarak değil aynı zamanda “Kitap Şuuru” adlı sitede yazılarak gündeme taşındığından bahsediliyor. Bu ve buna benzer faaliyetler geliştirilmeli, çoğaltılmalı ve desteklenmelidir.

Çocukların okuma yazmayı öğrenmesiyle birlikte şiir defteri tutmaları, sevdikleri şiirleri kendi el yazıları ile yazmaları ve bunları, uygun ortamlar oluşturularak okumaları sağlanmalıdır. Seviyelere uygun şiir, kompozisyon, yarışmaları evrak ötesi bir yaklaşımla ele alınmalı ve bu tip etkinliklere katılımlar teşvik edilmelidir. Okullarda okuma, yazma, medya okuryazarlığı gibi dersler etkin bir şekilde uygulanmalıdır.

Öğretmenler tarafından veli ziyaretleri düzenlenip ailece kitap okunması, bu çalışmada okuma bilmeyen küçük aile fertlerinin de eline renkli kitapların tutuşturulması, okunanlar üzerinde kısa değerlendirmeler yapılması ve bu çalışmaların bir sonraki aşamasında ailelerle topluca okuma faaliyetinin gerçekleştirilmesi, gayet etkili bir farkındalık oluşturacaktır. Devamında, “Kitap Bizden, Okumak Hepimizden” gibi adlarla belirlenen etkinliklerde, tespit edilen kitapların okunması, kitap ile ilgili bir sunum yazısının yazılması, anlatılması okuma ve yazma faaliyetini geniş alanlara yayacaktır. Okuyan veli ve öğrencilerin farkındalık oluşturacak şekilde teşhir ve teşvikinin sağlanması, sadece maddi ödül ile değil ilgili kurum, yetkili amir ve basın tarafından da gündemde tutulması, konunun üzerine yoğunlaşmayı sağlayacaktır.

Yine okuma ve yazmanın toplumun tamamına yayılması için şu adımlar atılabilir:

Toplu taşıma araçlarının belli bölümlerinde küçük kütüphaneler oluşturulabilir. Reklamlarda, filmlerde, dizilerde okuma sahnelerine vurgu yapılması sağlanabilir. Okulların, kamu binalarının, durakların, otobüslerin dış cepheleri okuma-yazmayı hatırlatacak şekilde kitap, kalem, defter gibi unsurlarla renklendirilebilir.

İş adamlığı, bürokratlık, öğretmenlik vb. alanlarda başarılı olanların kitaplarla ödüllendirilmesi ve ödül olarak verilen kitapların, değerlendirme yazısı, köşe yazısı, haber metni gibi yöntemlerle gündemde tutulması sağlanabilir.

Öğrencilere yönelik hikâye, roman ve fikir kitaplarının fiyatlarında fark edilecek oranda indirim yapılabilir. Kitapların “Okudum, Arkadaşımla Değiştiriyorum.” gibi dikkat çekici kampanyalarla dönüşümlü okunması temin edilebilir. Her okulun, öğrencileri tarafından okuduğu kitaplarla ilgili değerlendirmeleri, yarışmalarda derece alan yazıları kitap hâline getirilebilir. Bunun için destekleyiciler bulunabilir. Destekleyici firma, kurum veya işletmeye okuma yazmaya katkıları dolayısıyla ekonomik teşvik verilebilir.

Nitekim toplumların tekâmülü, ortaya koydukları eserlerle somutlaşır. Bunu gerçekleştirmek için maziden atiye uzanan bir şuur köprüsü kurmak gerekiyor. Bu şuuru besleyen en dinamik güç, medeniyetler kuran milletlerin ilimden beslenen okuma kültürü ve tarihe yön veren büyük yazılı eserlerdir. Ancak, okuma şuuru için doğru bir yöntembilim ortaya konmalıdır. Anlamayı esas alan, eleştirebilen, araştıran, irdeleyen bir okuma şuuru geliştirilmelidir.

Hülasa, okumak için dünyayı anlamak, dünyayı anlamak için de anlamlı okuma yapmak ve bu okumaları yazıya dökmek gerekir.


         

[1] S. Ahmet Arvasi, Eğitim Sosyolojisi, Burak Yay., İstanbul, 1999. s.  11.

[2] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2017, s. 46.

[3] Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yay., İstanbul, 1996, s. 86.

[4] Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, s. 1.

[5] Osman Turan, age., s. 11.

[6] Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 11.

[7] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Hisar Kültür Gönüllüleri, 2003, s. 4.

[8] Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an-ı Kerim Meali, Ankara, 2012, s. 692.

[9] DİB, Kur’an-ı Kerim Meali, s. 692.

[10] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergâh Yay., İstanbul, 2007, s. 202.

[11] http://www.kitapsuuru.com

[12] Oğuzhan Saygılı, Kitaplarla Söyleşi-2, Post Yay., İstanbul, 2019, s. 210.