MİLLÎ MÜCADELE’DE MERSİN VE TARSUS HAVALİSİNDE ERMENİ MEZALİMİ - 2

Mart 2022 - Yıl 111 - Sayı 415



3. Tarsus’ta Yaşanan Olaylar**

Abdo Efendi Olayı

Gönüllü Ermeni alayları, Tarsus’ta Fransız Cizvit Kız Okuluna yerleştirilmişlerdi. Buradan geçen Türklere mukaddesat üzerine küfrediyorlardı. Bu sırada ikindi vakti oradan geçen Abdo (Benli) Efendi’ye de küfretmeye başladılar. Abdo Efendi, küfreden nöbetçiye saldırdı. Bunun üzerine on Ermeni, Abdo Efendi’yi dövmeye başladı. Göğsünden süngüyle yaraladılar. Yetişen Fransız askerleri tarafından Abdo Efendi kurtarıldı. Ancak olay şehirde duyulunca kalabalıklaşan halktan tepkiler geldi. Durum Adana’ya bildirildi. Adana’daki administratör, olayı haber alır almaz Tarsus’a geldi. Hükûmet Konağı, halk tarafından sarılmış; isyan manzarası arz eden bu olaydan Fransızlar ürkmüşlerdi. Halkın ileri gelenleri şu istekleri ileri sürdüler:

1. Ermeni gönüllüler Tarsus’tan kaldırılacak.

2. Tarsus’ta guvernör değiştirilecek.

3. Abdo Efendi’yi yaralayanlar cezalandırılacak.

Klonel Bremon, dağılmayan halkın ısrarlı olduğunu görünce Türklerin isteklerini kabul etti (Komisyon, 1971: 82-83).

“Baldırı Çıplak” denilen çetenin Fransız komutana verdiği ders

Tarsus Bağlar Savaşı yenilgisini bir türlü hazmedemeyen Fransız işgal askerleri ve onların kuyrukları Ermeni ve gayrimüslim vatansızlar, Tarsus’ta yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Çarşı ve mahallelerde başıboş ve sarhoşlar, serserice dolaşmakta, her önüne gelen Türk’e sataşmak suretiyle şehirde sürekli huzursuzluk yaratmaktaydılar. Bunun yanında masum Türkleri, “Seni kumandan istiyor, karakoldan komiser istiyor.” gibi bir takım uydurma bahanelerle evlerinden ve işyerlerinden alarak mahzenlerde, bodrumlarda türlü işkencelerle öldürüyorlardı. Şehirde mahsur kalan Türkler, her gün yeni bir olayla karşılaşıyordu. Şiddetin hüküm sürdüğü böyle bir günde, Küçük Minare Camisi dönemecinin başında bir kalabalık peydahlandı. “Bir çete yakalandı, bir çete tutuldu!” diye bağırıyorlardı.

Kalabalığın ortasında, çete dedikleri kişi, ayağında çarık, beli peştamal kuşaklı bir köylüydü. İte kaka yürütülen köylü, işgal komutanı Guvernör Kostilyer’in karşısına çıkarıldı. Komutan, “Sen çete misin?” diye sordu. Köylü, bir an sustu. Göğsünde çapraz fişek izleri besbelliydi. “Evet, çeteyim!” dedi. Konuşma şu şekilde devam etti:

“Ne maksatla şehre girdin?”

“Çalı satmak için geldim.”

“Paralarla ne yapacaksın?”

“Tuz, kil alacağım.”

“Buraya girmeye korkmadın mı?”

“Ne korkacağım! İnsan kendi vatanında korkar mı!”

“Şimdi seni hapsedeceğim, seni kurşuna dizdireceğim. Ancak çetelik yapmazsan serbest bırakırım.”

“Düşmanı yurdumuzdan kovuncaya kadar çetelik yapacağım.”

Komutan, bu cevaba hiç şaşırmadı. Hatta çok memnun oldu. Subaylara dönerek “Bunca yoksulluk içerisinde vatan ve istiklal azmiyle silaha sarılan bir milletin örnek evladıdır. İhtiyaçlarını temin edin. Garnizon dışına kadar uğurlayın. Çünkü er geç istiklallerini kurtaracaklardır.” dedi.

Köylü, bir saat sonra hürriyet mücadelesinin verdiği gururla arkadaşlarına doğru yol aldı (Ener, 1961: 34/15).

Binbaşı Menil’in esir edilmesi ve Türk’ün alicenaplığı (28 Mayıs 1920)

Gülek Boğazı’nın kapatılması üzerine Binbaşı Menil’in idaresi altındaki Fransız taburunun, güneydeki kuvvetlerle olan bağlantısı kesildi. Çeteler tarafından kuşatıldı. Bunun üzerine modern silahlarla donatılan Fransız birlikleri ve Ermeniler, bu taburun yardımına koştu. 11 Nisan 1920’de Türk milislerinin öncülerini geriye atıp bunlardan yakaladıklarını kurşuna dizerek ve Türk köylerini yakarak ilerlediler.

Çamtepe, Kayadibi ve Bayramlı köyleri yanıyordu. Alevler gökyüzünü kaplamıştı. Kaçışan halkın bağrışları uzaklardan duyuluyordu (Tansel, 1973: 3/53-55). Fakat 12 Nisan’da 100-200 kişilik bir Türk milis gücü, 3000 kişilik bir Fransız taburunu çekilmek zorunda bıraktı. 19 Mayıs 1920’de ikinci defa 5000 kişilik Fransız birliği Kavaklıhan’da durduruldu. Yardım ümidini kesen Binbaşı Menil, yolunu değiştirerek Mersin’e ulaşmayı denedi. Fakat yolu şaşırdı. Kumcu Veli ve Hatice isminde iki kişiye, zor kullanarak kılavuzluk yaptırdı. Hatice, bir yolunu bularak kaçtı. Kumcu Veli’nin, Fransızları Karboğazı’na götüreceğini köylülere anlattı. 44 kişilik Panzin Çukuru köylüleri, Fransızlara pusu kurdu. 28 Mayıs’ta Fransız birliği teslim olmak zorunda kaldı. Teslim olanlar arasında Binbaşı Menil’in eşi Madam Menil ve Yarbay Pommier de vardı (Tansel, 1973: 3/200-201; Ener, 1963: 56).

Şimdi onlar, vahşi saydıkları Türk köylüsünün elinde esir idiler ve yaptıkları kötülüklerden ötürü her türlü kötü muameleye layıktılar. Fakat öyle olmadı. Türk’ün karakteri ve alicenaplığı buna müsait değildi. Türk köylüleri onlara karşı olağanüstü insanca davrandılar. Öldürme ve hakaret yerine kendilerine sıcak bulgur pilavı ve serin yağlı ayran ikram ettiler (Tansel, 1973: 3/202; Şalvuz, 2002: 17). Binbaşı Menil, esir olan askerlerine yaptığı konuşmasında, “Ne yapalım ki talih bize yardım etmedi. Hepiniz vazifenizi güzel ifa ettiniz. Ellerinizi sıkmak isterim fakat buna vaktimiz müsait değildir. Yine de şerefli Türk ordusuna teslim olduğunuzdan dolayı müteselliyim. Hayatımız emniyet altına alınmıştır.” diyerek Türk’ün merhametine güvendiğini göstermiştir (Şalvuz, 2002: 15).

Bağlar Savaşı öncesi Tarsus Grup Komutanı Binbaşı İsmail Şalvuz, Tarsus grubu müfreze komutanlıklarına 14 Temmuz 1920’de çektiği telgrafta; kasaba ve köylerin tahrip edilmemesini, fakir ve fukaranın meskensiz bırakılmamasını; çevreyi ve köyleri tahrip ederek kazanılmış bir zafere leke getireceğinden bu hususun üzerinde ehemmiyetle durulmasını emretmiştir (Komisyon, 1971: 227).

İkinci Eshab-ı Kehf Savaşı’nın çıkmasının sebebi, dağın zirvesine yerleştirilen Fransız toplarının köyleri topa tutması, insan ve hayvanları öldürmesi ve ulaşımın aksamasıdır (Komisyon, 1971: 243).

Birinci Kavaklıhan Savaşı öncesi 8 Nisan 1920’de, millî kuvvetler, Belemedik’i kuşattı. 10 Nisan’da genel bir saldırıyla Belemedik kurtarıldı. Esirler arasında Bayan Mesnil de vardı. Madam Mesnil, Türklerden gördüğü nazik davranıştan dolayı, oldukça duygulandı. Belemedik hastanesinde kalarak millî kuvvetlere canı gönülden hizmet edeceğini bildirmişti (Genç, 1972: 114).

M. Kemal Paşa’nın Ermeni zulmünü General Gouraud’ya bildirmesi

Kavaklıhan ve Karboğazı savaşlarından sonra Fransızlarla mütareke imzalanmış ve yapılan barışın uzun süreceği ümit edilmişti. Ancak Fransızların gerçek amacı barış değil, esirleri kurtarmaktı. Kilikya’daki Ermenilerin taşkınlıkları ve azgınlıkları büsbütün artmış hatta M. Kemal Paşa, 13 Haziran 1920’de General Gouraud’ya duyurmak lüzumu duymuştu. 13 Haziran 1920’de General Gouraud’ya bildirilmek üzere Bekir Sami Bey’e çektiği telgrafta aşağıdaki tespitlerde bulunmuştur:

1. 11 Haziran 1920 sabahı, Hacı Bayram Mahallesi’ne hücum eden Ermeni göçmenler, Türk ahalisini zorla evlerinden sürüp çıkarmış ve eşyalarını gasp etmiştir. Türk ahali, Kahyaoğlu Çiftliği ve Küçük Dikili yoluyla göçe mecbur kalmıştır.

2. 11 Haziran öğleden sonra Kahyaoğlu Çiftliği’ne ulaşan 30 Ermeni’den mürekkep bir eşkıyanın taarruzuna uğrayarak 43 erkek, 21 kadın ve sayısı tespit edilemeyen çocuklar kamadan geçirilmiştir. Ayrıca 4 erkek ve 18 kadın olmak üzere 22 mecruh vardır. Kadınların kollarını ve kulaklarını kesmek suretiyle bilezik ve küpelerini almışlardır.

3. İncirlik köyünde, köy halkını bir yere doldurup bomba ile berhava etmişlerdir.

4. 8-9 Haziran’da Karaoğlan köyünde 4 çobanı Ermeniler öldürmüştür.

5. 11 Haziran’da Adana’dan gelen bir tren, içindeki topla Kürkçü köyünü bombardıman etmişler, müteakiben Ermeniler köyü abluka altına alıp eşyalarını gasp ve ondan sonra köyü ihrak etmişlerdir (Atay, 2009: 169).

Birinci Kavaklıhan Savaşı öncesi

Birinci Kavaklıhan Savaşı öncesi, 11 Nisan 1920’de kuzeye doğru ilerleyen Fransızlar, Çamtepe, Kayadibi ve Bayramlı (Kurbanlı) köylerini ele geçirerek kısmen ateşe vermişlerdir (Çelik, 1999: 262; Efe, 1937: 285). Hemen harekete geçen Cemal Efe, adı geçen köylerin yanmakta olduğu, köylülerin de perişan bir vaziyette olduğunu, köyleri yakılan ve kaçmak zorunda bırakılan perişan vaziyetteki kadın ve çocukları görerek morali bozulan millî kuvvetleri sevindirmiş; bozulan moralleri düzeltmişti (Efe, 1937: 55-63; Atay, 2009: 153).

Birinci Kavaklıhan Savaşı’nda Fransız birlikleri Bayramlı, Kürt Musa, Çamtepe köylerini işgal ederek kısmen yakmış ise de daha ileri geçememiştir.

Köyleri yakan ve sivil insanları öldüren Fransız birliklerine karşılık Karboğazı Savaşı’nda esir alınan Binbaşı Menil ve askerlerine vakar ve merhametli davranılmış, Gülek halkı tarafından hazırlanan yemek ikram olunmuştur (Çelik, 1999: 272; Ener, 1963: 122).

İkinci Kavaklıhan Savaşı (17 Mayıs 1920)

İkinci Kavaklıhan yenilgisinden sonra geri çekilen Fransız birlikleri, Tarsus’un Kürt Musa köyü ile Adil Menemencioğlu ve Ziya Uygur çiftliklerini yaktı. Köyden kaçmaya çalışan kadın ve çocuklara ateş açıldı.

Bağlar Savaşı’ndan sonra, 18 Temmuz 1920 Cuma günü, Kazanlı sahiline gelen bir Fransız kruvazörü Sarıibrahimli, Evci, Tekke, Yaka köyleriyle diğer civar köylere karşı beş yüze yakın mermi savurmak suretiyle bombardıman etmişse de hiçbir zarar gelmemiştir (Şalvuz, 2002: 51). Yine Bağlar Savaşı sonrası Adana’dan temin edilen yaklaşık 2000 kişiden oluşan Fransız birlikleri, Tarsus’ta mahsur kalan Fransız birliklerini kurtarmak için 27 Temmuz 1920 Salı günü, Adana’dan hareket etmiş; rastladıkları köyleri yakarak ilerlemiştir (Şalvuz, 2002: 52).

Ayrıca 16 Haziran 1920’de Tarsus’tan gelen 80 kadar Fransız süvarisi Kızhöyüğü, Baltalı, Kargılı, Karsavuran köylerini basarak yağmalamış ve yakmıştır. Bunu gören köylüler, Fransızları pusuya düşürerek onlarla çarpışmış ve Fransızları, dört ölü verdirip Tarsus ve Yenice’ye çekilmek zorunda bırakmışlardır. Bu arada Yenice bölgesinde de köyler basılarak yakılmış, köylüler öldürülmüştür.

Diğer taraftan Kavaklıhan grubu komutanı Osman Nuri de “Milletimizin her tarafta olduğu gibi Tarsus’ta da uğramakta olduğu zülüm ve işkence çok büyüktür. Hapse atılan zavallılara İlk Çağ’da görülmeyen katlanılmaz işkenceler yapılmaktadır. Tarsus halkı feryat ediyor. İmdat istiyor. Tarsuslular süngülerle sürüklenerek götürülmektedir. Birçok masum insana eziyet olsun diye zorla tuzlu su içiriyorlar, kadınlara tecavüz ediliyor ve yakında hepsinin bu türlü işlemlere uğrayacağı söylenerek hakaret ediliyor. Bunların yaptıkları faciaları anlatmak imkânsızdır.” diye Ankara’ya raporlar gönderiyordu (Atay, 2009: 170).

Geçici mütareke döneminde bu olaylar yaşanırken 17 Haziran 1920’de Batı Adana bölgesi Genel Komutanı Tekelioğlu Sinan Bey de şöyle yazıyordu: “Düşman sabahtan beri cephemiz yakınındaki köyleri bombardıman ediyor. Artık ateşkesi topçu ateşi ile bozan düşmana karşı halka dur emrini vermek mümkün değildir. Irkdaşlarımızın ırz ve canları yok edilirken kollarımız bağlı olarak bu hâle seyirci kalmak mümkün olamayacağından birliklere hazırlık emri verdim.” Görüldüğü gibi Fransızlar, ateşkes döneminde bile zulüm ve işkenceden, yakıp yıkmaktan geri durmamış ve ateşkesi bozan taraf olmuştur (Atay, 2009: 171).

Fransızlar, 26 Ağustos 1920’de[1], Kazanlı köyü kıyıları yakınına birkaç savaş gemisi getirerek Evci, Teke, Kürkçü, Yukarı ve Aşağı Burhanlı, Hebilli, Sarıibrahimli gibi köyleri sabahtan akşama kadar top ateşine tuttular. Fransızlar, her yenilgiye uğrayışlarında öç almak amacıyla savaş gemilerini kıyılara yaklaştırarak Türk köylerini bombardıman ediyor ve onları haksız yere yakmak ve yıkmaktan çekinmiyorlardı (Atay, 2009: 199).

Kelebek mıntıkasına musallat olan uçakların attıkları bombalar, civarda bulunan insan ve hayvanları yaralıyor; oldukça acı çektiriyordu. Nitekim Kelebek’e erzak almaya gelen bir genç, bir bombanın düşmesi sonucu çöken toprağın altında kalarak vefat etmişti. Fransız zulmünden kurtulmak için göç etmiş olan halk, çoluk çocuklarıyla birlikte, bir taraftan açlık bir taraftan sefaletle boğuşuyordu. Bucak ve çevresindeki zavallı mültecilere erzak, un ve çamaşır dağıtmak üzere Haydar Bey isminde birinin başkanlığında, 2 Şubat 1921 tarihinde Kızılay heyetinin Kelebek’e geldiği günde, Adana’dan Kelebek’e 10 uçak gelmiş savurduğu 50 kg’lık bombalardan biri, Kızılay işareti bulunan revire isabet ederek yok etmişti (Şalvuz, 2002: 89-91).

Yenice ve Tepeçaylak’a kadar gelen Fransız birlikleri, Toros tünellerini tutmak ve Pozantı’ya ulaşmak için sürekli tren yolu kenarındaki köyleri taciz ediyordu. Tacize uğrayan Kumdere ahalisi, düşmanın geleceğini önceden haber aldıklarından köyü boşaltmışlardı. Can kaybı olmamış ancak Fransızlar bazı evleri yakmışlardır. Bu olayı duyan İncirgediği köylüleri, Fransız askerini taşıyan trenin Çatalköprü’de durması üzerine dolma tüfeklerle ateş etmişlerdir. Neye uğradığını şaşıran Fransız askerleri, Yenice’ye kaçmak zorunda kalmıştır (Şalvuz, 2002: 95).

Hacıkırı Savaşı başlamadan önce Fransız üniformalı Ermeniler, her zaman Kuşçular ve Emirlik köylerine geliyor; tavuk, yumurta ne bulurlarsa alıp götürüyorlar; parasını karakolda vereceğiz, diye çekip gidiyorlardı. Tabii köylüler de karakola gitmeye cesaret edemiyorlardı. Cesaret edenlere karakola götürülüp dayak atılıyor, birkaç gün hapsediliyorlardı.

Düşmanın zulmü bu kadarla da kalmıyor, karakolun yanına yaklaşan sığırlar kurşunla vurulduktan sonra kesilerek yeniliyordu. Her taraf eşkıya yatağı hâline gelmişti. Gamavör denilen Ermeni gönüllüleri, buraların kralı hâline gelmişti. Astıkları astık, kestikleri kestikti. Muhammet gelsin, sizi kurtarsın, diye hakaret ediyorlardı. Sahte alacaklı şeklinde milleti soyuyorlardı. Karakola düşenler, buradan yarı canlı fakat tamamen soyulmuş olarak çıkarlardı. Aynı bölgede Hacıkırı’na giden bir Türk’ü orman içinde işkencelerle öldürmüşler, bununla da yetinmeyip erkeklik uzvunu kesip ağzına sokarak öylece bırakmışlardı (Kayı: 39/13).

Molla Kerim ve esir müfrezenin kurşuna dizilmesi

27 Temmuz 1920’de, 370 mevcutlu, Molla Kerim komutasındaki Çeliktaş Müfrezesi, Kamberhöyüğü Deresi’nde düşmana esir düşmüştür. Millî kuvvetlerin top atışı, düşman konvoyuna isabet edince 170 esir müfreze, bu panikten istifade ederek kaçmıştır. Molla Kerim ve 60 arkadaşı, elleri bağlı olduğu için kaçamamıştır. Fransızlar, Baç Köprüsü’nde elleri bağlı vaziyette şehit edip ırmağa atmışlardır. Sinan Paşa, şehit nefer sayısının 100 olduğunu ifade etmiştir (Oğuzbaş, 1958: 2/14).

Mardiros’tan intikam alınması

Molla Kerim’in şehit edilmesinden sonra Fransız birlikleri, ertesi sabah Tarsus’tan Mersin istikametine hareket edip ovada ekin ve harmanları yakarak Mersin’e girmeye muvaffak oldu. Mersin’de bir müddet kaldıktan sonra Adana istikametine yol aldılar. Kayhan Müfrezesine saldıran Mardiros adındaki Ermeni çavuş, bu çatışmada öldürüldü. İşgal sürecinde Tarsus halkına çok işkence yapan Mardiros, layık olduğu cezayı almış oldu (Timurtaş, 1960: 25/6).

22 Ekim 1920’de, millî kuvvetler Karadirlik köyü civarında kuşattıkları Fransızları teslim alma çabasında iken Üsteğmen Galip Tekin ve jandarma bölüğü, çatışmayı göze alamayıp Cin köyü tarafına çekilince Fransız kuvveti esir alınamadı. Millî kuvvetler, topçu atışlarından dolayı bozularak dağıldı. Bu gelişmelerin hemen ardından Ulaş köyü, Fransızlar tarafından yakıldı (Çelik, 1999: 367; Komisyon, 1971: 244; Koçaşoğlu, S: 59).

Mersin ve Tarsus’un köylerinde yakılan ev vb. yerler

Arpaçsakarlar’da 7 ev tamamen 4 ev kısmen; Mezitli’nin tamamı; Yaka Köy, Teke, Tece ve Bekirde kısmen yakılmıştır. Tarsus’un Sarıibrahimli köyünde 60 ev, Evci köyünde 80 ev, Homurlu köyünde 3 çiftlik; Hacıtalip’te 2 çiftlik, Cincioğlu’nda 6 çiftlik, Sapan Dere’de 2 çiftlik, Alifakı’da 170 ev, Karafakılı’da 70 ev, Kulak’ta 30 ev, Nacarlı’da 30 ev, Sayköy’de 30 ev, Dedeler’de 30 ev, Şükraniye’de 25 ev, Sucular’da 15 ev, İbrişim’de 30 ev, Karadirlik’te 45 ev, Ulaş’ta 150 ev, Sıraköy’de 15, Çeşmekaşı’nda 5 ev, Kayadibi, Çamtepe, Dadalı, Bayramlı ve Karayayla köyleri tamamıyla yakılmıştır.

Ayrıca Tarsus’ta Hakkıbey, Bobuş Ağaların, Adil Bey, Kargılı’dan Duran Efendi, Halıdağı çiftlikleri tamamen tahrip edilmiştir. Kürt Musa’dan 120, Ebülhadi’den 50, Kamberhöyüğü’nden 100, Yenice’den 350, Badrabas’tan 60 ev ve 12 çiftlik, Nemiroğlu’ndan 30 ev, Avadan’dan 90 ev, Arıklı’dan 60 ev tahrip edilmiştir (Komisyon, 1971: 256-257).

Zulümden kurtaran yalan

İsmail Ferahim Şalvuz, işkenceye maruz kalmak istemeyen köylülerin yalan söyleyerek nasıl kurtulduklarını şöyle anlatıyor:

“Fransızlar, Kuvayımilliye Teşkilatı’nın gücünü öğrenmek için temin ettikleri bir casusu Akçakca taraflarına araştırmaya gönderir. Bu casus bin bir güçlükle elde ettiği bilgileri, ‘Gittim, dolaştım. 16-17 silahlıdan başka kimseyi göremedim.’ diyerek aktarır. Fransız komutan bu bilgiye inanmaz. Tekrar sorduğunda aynı cevabı tekrarlar. Fransız komutan, ‘Hayır, sen yalan söylüyorsun. Çete miktarı 16 binden fazladır. Eğer fazla olmasaydı bizim birliklerimizle karşılaşmaya cesaret edemezdi.’ diyerek casusun getirdiği bilgilere inanmaz.

Kuvayımilliyeciler tarafından Tarsus ve Mersin’e gönderilen köylüleri, Fransızlar yakalayarak casus diye komutanlarına götürüyorlardı. Bu yakalanan köylüler hapsedilmekle kalmıyor, baskı ve işkenceye maruz kalıyorlardı. Kuvayımilliye’nin sayısı hakkında Fransızlar bilgi almaya çalışıyorlardı. Bu gibi durumlarda mecbur kalan zavallı köylüler, kendilerini kolayca düşman elinden kurtarabilmek için Kuvayımilliye teşkilatı hakkında bilgi verirken “Efendim, şuradan buradan toplanmış üç beş kişiden ibaret, baldırı çıplak çetelerden başka bir şey yoktur. Bunlar da boş yere halkı rahatsız edip duruyorlar. Fransa Hükûmeti’ne karşı ne yapabilirler?” diye cevap verdiklerinde Fransız askerler, “Sen bizi iğfal etmek için gerçeği söylemiyorsun.” diyerek sürekli işkence yapıyorlardı. Bu yüzden fevkalade zulüm ve işkenceye maruz kalan zavallı köylüler, verdikleri ifade ile yakalarını kurtaramayacaklarını anlayınca gerçeği söylemek üzere komutanın huzuruna çıktığı vakit, “Efendim sizden korktuğumuzdan dolayı gerçeği söyleyememiştim. Müsaade ederseniz şimdi söyleyeceğim: ‘Her çalı dibinde bir bölük kuvvetinden fazla çete var. Bazılarının da yalnız Tarsus cephesindeki miktarı 15-20 bine yakındır. Başlarında değerli komutanlar vardır.’ dediğinde, ‘İşte şimdi hakikati söyledin.’ diyerek serbest bırakıyorlardı.

Daha sonra ne kadar Alman subayı olduğunu öğrenmeye çalışarak sorguya çekiyorlardı. Zavallı köylüler, böyle bir soru ile karşılaşacağını ne bilsin. Ama buna rağmen yine de açıkgözlülük yaparak “Efendim, subayların hepsi çete kıyafetinde olduklarından ne kadarı Türk ne kadarı Alman olduğu anlaşılamıyor. Fakat epeyce Alman subayı var.” dediği zaman köylüler serbest bırakılıyordu.

Bu şekilde verilen bilginin hoşlarına gitmesinin sebebi; komutanlarına ve hükûmetlerine karşı kendilerini haklı çıkarmaya çalışmalarıydı (Şalvuz, 2002: 59-60).

Mersin-Tarsus Kuvayımilliyesi’nin başarılı olma sebepleri

1. Hintli Müslüman askerler ve Kuzey Afrikalı Fransız Müslüman askerle diyalog kurulması.

2. Şehir içinde Türklerden oluşan jandarma birliklerinin Kuvayımilliye’ye katılması.

3. Mersin’deki Türk-İslam Cemiyeti ve Türk gençlerinin halkı bilinçlendirme çalışmaları.

4. Köylerle bağlantı kurularak düzenli çalışmaların yapılması.

5. Fedai gençlerin gönüllü jandarma yazdırılarak üstünlüğün elde edilmesi.

6. Konya, Karaman, Silifke ve Niğde’deki askerî birliklerin silah ve cephane desteğinde bulunması.

7. Kuvayımilliye komutanlarının çoğunun I. Dünya Savaşı’nda kazandığı deneyim.

8. Dönenlerin Mersin, Tarsus, Pozantı ve Adana’da teşkilatlanma çalışmalarını başlatması.

9. Türk gençlerinin gruplar hâlinde dağınık da olsa gece gündüz şehir içinde dolaşması neticesinde istihbaratın Kuvayımilliye birliklerine ulaştırılması.

10. En önemlisi Sivas Kongresi sonrası yapılan komutanlar toplantısında, Güney cephesinde verilecek mücadelenin çerçevesinin çizilmesi ve bizzat M. Kemal Paşa’nın görevlendirdiği subayların teşkilatlanma çalışmaları.

11. Mut, Silifke ve Gülnar gibi yerlerin işgale uğramamasının, buralardaki örgütlenmenin Mersin’e yayılmasını kolaylaştırması

Bütün bu çalışmalar, Fransızların özellikle Ermenilerin bölgede katliam yapmasını önlemiştir.

4. Adana’da Yaşanan Olaylar

Mersin’in işgali esnasında yaşanan olayların benzeri, Adana’nın işgalinde de yaşandı. 21 Aralık 1918’de kiliselerin çanları durmadan çaldı. Ermeni evleri, dükkân, çarşı ve pazar yerleri İtilaf Devletleri ve Ermeni bayraklarıyla donatıldı. Yer yer Türk bayrağı yırtıldı. Gece fener alayları tertip edildi. Taşkınlık son haddini aldı. “Kahrolsun Türkler” diyor, kaleme sığmayacak küfürler ediyorlardı (Hatipoğlu, 2001: 39; Arıkoğlu, 1961: 74).

Ermeni intikam hareketleri, Şubat 1919’da korkunç bir artış göstermiş ve Fransızlar bile buna tahammül edememişlerdir. Ermeni gönüllülerden bir taburu dağıtarak 1 Mart 1919’da Port Said’e göndermişlerdir. Ermenilerin vahşi hareketleri hızlı bir şekilde devam etmiştir (Tansel, 1973: 2/206).

Bunun yanında Adana ve havalisindeki Türklerin elindeki silahlar toplanmış ve Ermeniler, Türklere karşı silahlandırılmıştır (HTVD, Vesika No. 463). Temsil Heyeti Başkanlığı tarafından Albay Refet Bey’e gönderilen bir telgrafta, Adana’da halkın durumunun iyi gitmediği, Fransızların Ermenileri silahlandırdığı, çok sayıda köyün Ermeniler tarafından tahrip edildiği, bazı köylerin yakıldığı, halkın göçe zorlandığı, Ermenilerin Türklerin katline teşvik edildiği belirtilmekteydi (HTVD, Vesika No. 463).

Kısa süre Adana Valiliği yapan Esat Bey, Ermenilerin evlerinde bomba yapıldığını, halkın mukaddesatına küfredildiğini, ezan okuyan müezzinlere kurşun sıkıldığını belirtiyordu (Hatipoğlu, 2001: 48).

Bu durumlara şahit olan Gani Girici, “Ermeniler, Adana’daki Hacı Bayram Camii’nin minaresine köpek çıkardılar ve havlattılar. Türkler ezanınız okunuyor, namaz kılmaya gidin.” dediler (Hatipoğlu, 2001: 48). 25 Şubat’ta Vanlı Ahmet Efendi’nin evi talan edildiği gibi kendisi de süngüyle delik deşik bir vaziyette şehit edildi (Arıkoğlu, 1961: 134).

Fransızlarla yapılan geçici mütareke döneminde Ermeni mezalimi, şiddetini giderek artırdı. “Fransız tazyiki gün be gün artıyor. Hapishaneler suçsuz Türklerle doluyor. Bir kısmı da bir daha avdet etmemek üzere mevkufen hudut harici ediliyordu. Sokaktan geçen bir köpeğe Ermeni’den biri, ‘Koca köpek, artık burada işin kalmadı, Konya’ya Konya’ya!’ deyip arkasından bağırıp gülüyordu. Çocuklarımız mekteplerine gidemez oldular. Ermeni çocuklarının en hafif küfürleri Muhammet’ten başlıyordu. Türk bayrağını asmak şöyle dursun, kırmızı ve beyaz bir kurdeleyi dahi mağaza ve dükkânlara asmak cezayı müstelzimdi. Kolonel Bremond kudurmuştu. Memleketin ileri gelenlerini sorgusuz sualsiz birer birer tevkif edip soyduktan sonra, Kilikya dışına çıkarıyorlardı.” (Arıkoğlu, 1961: 78-79).

Geçici mütareke sırasında

2 Haziran 1920’de İncirlik yolu üzerindeki Hamit Kuyusu Mevkii’nde, Adana’ya gitmekte ve gelmekte olan Müslüman yolcular, Ermeni çeteleri tarafından çevrildi. Para ve değerli eşyaları gasp edildikten sonra öldürülen bu Müslümanlara ait cesetler, tarla içinde açıkta bırakıldı. Teğmen Agop komutasındaki çete de Buruk, Kürkçü ve Tömekli köylerinden aldıkları 15 Müslüman’ı bilinmeyen bir yere götürmüşlerdi. 3 Haziran 1920’de Ermeni fedailerinin, Kürkçüler köyünden Adana’ya gitmekte olan Gök Alioğlu Duran Ali ile beş adamını öldürdükleri ve Karaoğlanlı köyünü basarak 10 Türk’ü şehit ettikleri haberi yayıldı (Çelik, 1999: 389; Ener, 1963: 156).

Kahyaoğlu faciası

11 Haziran 1920’de, huzur ve güvenliğin kalmadığını gören 150 kişilik Türk ailesi, eşyalarını at arabalarına yükleyerek şehirden ayrıldı ve Tarsus Şosesi’ne çıktı. Gayeleri Dikili’den Karahan’a gidip millî kuvvetlere ulaşarak güvenli buldukları bir bölgeye yerleşmekti. Fakat Kahyaoğlu Çiftliği yakınında Ermeni çeteleri, Türk kafilesini durdurdu. Kahyaoğlu İstasyonu karşısında yer alan harap çiftlik binasına getirip kadınları ve erkekleri ayırdılar. Erkeklerin gözü önünde kadınların ırzına geçtiler. Önce erkekler daha sonra kadınlar süngülenerek öldürüldü. Çocukları süngünün ucuna takarak duvara vurup parçaladılar. Öldüremedikleri Türklerin peşinden koşarken silah sesinin gelmesi üzerine cinayet mahallinden uzaklaşıp Adana’ya gittiler. Cesetler incelendiğinde kulak ve kolları kesilmiş vaziyetteydi. Çoğu oruçlu olan 43 erkek, 21 kadın ve kesin sayısı bilinmeyen çocuklar öldürüldü. Ölü süsü veren 4 erkek ve 18 kadın, yaralı olarak kurtuldu (HTVD, 1960: 14/Vesika No. 372; Yeni Adana gazetesi, 30.4.1953).

12 Haziran 1920’de, Yüreğir Ovası’nda 150 kişi öldürülmüş; Çotlu köyünde 5 çobanın gözleri oyulmuştur. Camili ve Dedepınarı köyünden 175-200 kadın ve çocuğu şehit edip evlerini yakmışlardır. Fransız Kolonel Normand, Eski Garaj civarında, Seyhan Nehri kenarında 22 Türk’ü kurşuna dizdirmiş ve bu işi de bizzat Ermeni çetelerine yaptırmıştı (Uludağ: 50).

Adana’nın kurtuluşu sonrası Şişmanyan Hükûmeti’nin merkezi olan kilisede yapılan aramada, alt kısmında tespit edilen sığınaklarda yüzlerce Türkün katledildiği ortaya çıkmıştır. Kilise avlusu da çok sayıda kişiye mezar olmuştur (Hatipoğlu, 2001: 54; Ayhan, 1963: 30).

Bu olaylar karşısında M. Kemal Nutuk’ta “Adana vilayeti dâhilindeki Müslümanlar, silahlanan Ermeniler tarafından katliama maruz kalıyorlar.” diyordu (Atatürk: 1/381).

10 Temmuz’daki katliam söylentisi, genel kaçışa neden oldu. Halk da Toroslara sığınmak için harekete geçti. Fakat Adana’dan çıkış çok zor oldu. “Kaç Kaç Olayı” denilen bu göç hareketine ova köylerinden de katılım oldu. 10 Temmuz, Adanalıların kara günüydü. Adanalıları çok sarsmıştı. Türkler kaçmışlardı, ancak bunun intikamını almak için hazırlanıyorlardı. Kaç Kaç’ta biriken ve gizlenen millî bir ruh vardı. Bu olay, M. Kemal’in Pozantı’ya gelmesi ve kongre yapmasında etkili.

Sadık Paşazadelerden Necmettin ve Şadi Beyler, Muvaffak Bey, Tarsuslu Nâzım, Mahir ve Muallim İsmet Bey, işgalden sonra Şeyh Garipzade Sadık Efendi ve Kâmil Paşazade Selamiye’ye (Mahkeme Reisleri) suikasta teşebbüs gerekçesiyle hapsedildiler. Bu olaydan Fransızların iki beklentisi vardı. Birincisi, bölgede çok sevilen Sadık Paşa ve ailesinin nüfuzunu kırmak, ikincisi de zengin olduklarını bildikleri bu aileden para sızdırmaktı. Gerçekte bu iddianın asılsız olduğunu bilen Fransızlar, gençleri uzun süre tutuklu beklettiler. Onları Adana’daki Divan-ı Harp’e sevk ettiler. Mahkemenin yapılacağı günü öğrenen Adana, Mersin ve Tarsus’un Türk halkı, Adliye Binası’nın içini ve çevresini doldurmuştur. Fransızlar olağanüstü tedbirler alıp şehirde devriyeler gezdirmişlerdir. Adana, asabiyet dolu bir gün geçirdi. Yapılan duruşmada adı geçen gençlerin Kilikya dışına sürgün edilmeleri ve ayrıca Sadık Paşa ailesinden on beş bin lira ceza alınması kararlaştırıldı. Bu gençlerden bir kısmı İstanbul, bir kısmı da Silifke’ye gitmişlerdir.

King-Crane İnceleme Komisyonu’nun Türkiye’ye geldiği günlerde Fransızlar, halk oylamasını kendi lehlerine çevirebilmek amacıyla Türk halkının ileri gelenlerini baskı altına alarak mazbataları imzalatmaya çalıştılar. Mazbataların Fransa lehine imzalanmaması durumunda, Müslümanların Cuma namazına bırakılmayacağı ilan edildi. Durum Adana’ya bildirilince Bremond, bu haberi inkâr ve tekzip etti. Brömond Vali’ye, bu haberi kimden aldığını sordu, fakat öğrenemedi. Bunun üzerine o gün trenle Tarsus’tan gelenleri araştırdı. Haberi getirenin Suphi Paşazade Abidin Bey olduğunu anladı. Abidin Bey’e ceza vereceğini veya Madam Bremond’a 150 altın hediye ettiği takdirde affedeceğini bildirdi. Abidin Bey, derhâl Madam’a 150 altın göndererek cezadan kurtuldu. Fransızlar, Tarsus Müftüsü’ne, Tarsus gazetesinde bir tekzip yazdırtarak herkesin namazını serbestçe kılabileceğini, bunun aksi söylentilerin gerçek dışı olduğunu ilan ettirdiler. Abidin Bey daha sonra Kilikya dışına sürüldü (Çelik, 1999: 105-106: Yüreğir, 1953).

Geçici Mütareke Dönemi’nde

Geçiçi Mütareke Dönemi’nde, Ermenilerin mühim bir kısmı ailece Çukurova’yı terk etmiş; Haçin ve Sis gibi yerlerdeki Ermeniler de Adana ve Mersin’den gidenlerin yerine gelmişlerdir. Adana’da çıkan Ferda gazetesinin bununla ilgili 14 Haziran 1920 tarihli sayısında, “Son iki hafta zarfında şehrimizde bir muhaceret hareketi görülmektedir. Bin haneye yakın Ermeni aileleri Kıbrıs, İzmir, İstanbul ve Amerika’ya gitmişler, buna mukabil biraz daha fazla Sis, Feke ve Kars’tan Ermeniler gelmişlerdir. Müslümanlar arasında bazı taşınmalar görülmektedir. Ermenilerle karışık Türk aileleri çiftliklere çekilmişlerdir.” denilmektedir (Genç, 1970: 118/8).

4. Ankara Antlaşması Sonrasındaki Gelişmeler

Fransızlar, özellikle Maraş ve Adana havalisindeki Ermenilerin yerlerinden ayrılmamaları için çaba sarf ediyorlardı. Gayeleri, Ermenileri yörede tutup kendileri için bir köprübaşı, Türkler için bir huzursuzluk kaynağı yapmaktı. Bu bakımdan Ankara Antlaşması’na “Genel Af” maddesi koydurmuşlardı. Fakat bütün vaatlere rağmen, komitacıların ve kamavurların sayısız cinayetlerini bilen ve buna alet olan Ermeniler, yaptıklarına karşılık verileceğinden korktukları için affa ve verilen sözlere aldırmıyorlardı. Bunun üzerine Frank Bouillon, Muhittin Paşa ve Müsteşar Hamit Bey 3 Kasım 1921’de ortak bir Beyanname yayımladılar. Bu Beyanname’de, umumi affın doğru olduğunu belirterek “Mazi ölmüş ve unutulmuştur.” şeklinde Ermeni ve Rum cemaatlerine teminat verilmiştir. Mallarına, canlarına hürmet edileceği, seyahat serbestliğinin olduğu, Tekâlif-i Milliye’nin kaldırıldığı belirtilmiştir.

Adana ve Mersin’de cemaat ileri gelenleriyle toplantılar yapılarak alınan karar, doğrudan kendilerinin de bulunduğu ortamda okunmuştur. Ancak bu Beyanname, Mersin’deki Ermeniler üzerinde çok da etkili olmamıştır. Kalanlar sekiz aile kadardır. Maziden sorumlu tutulmamış, ticari ve özel yaşantılarına devam etmişlerdir. Lübnan asıllı Hristiyan ve Suriye asıllı Müslümanlar, içlerinde ihanet edenler ve idam mahkûmları olmasına rağmen birkaç aile dışında hiçbiri ayrılmamış; giden ailelerden birkaçı 150’likler hakkında genel af çıktıktan sonra dönüp can ve mal emniyeti içinde yaşamışlardır (Genç, 1971: 132/11-12; Çelik, 1999: 485-486; Yeni Adana, 17.8.1953).

TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın 5 Aralık 1921 Tarihli Beyannamesi

Mustafa Kemal Paşa’nın Beyannamesi özetle şöyledir:

“Ankara Antlaşması’ndan sonra Adana ile diğer illerimizin bir kısmının vatana iltihakından dolayı Cenab-ı Hakk’a hamt ve sena ederim. Halkımız bundan sonraki kudretini memleketin yükseltilmesi ve ilerlemesine harcayacaktır. Ancak başarımızı çekemeyenler, buradaki muhtelif unsurlar hakkında, vatandaşlık hislerine aykırı hareket edeceğimiz, hatta nifak ve kötülükler yapacağımız söylentisini yayıyorlar. Türkiye toprağında muhtelif unsurlar, asırlardır birlikte yaşamıştır. Bugün tam bir umumi af ilan edilmiştir. Bütün ahaliye hitap ediyorum. Birlik ve beraberliğe ve sükûnete ihtiyacımız var. Şimdiye kadar fevkalade hâller ve mühim olaylar karşısında vakar ve sükûneti muhafaza ettiniz. Hangi din ve ırka mensup olursa olsun, karşılıklı muhabbetle hareket edeceğinize ve akla mantığa aykırı bir harekette bulunmayacağınıza kaniim.

Memurlara da şu tavsiyede bulunmak isterim. Halkın refah ve huzuru emanetimizdir. Kanun nazarında cins ve mezhep ayırmaksızın her fert aynı haklara sahip ve aynı vazifeyle mükelleftir. Kanuna aykırı hareket edenleri ayrım yapmaksızın kanuna teslim ediniz. Sözüme son verirken millet ve memlekete hayırlar ve başarılar, ahaliye saadetler dilerim.” (Genç, 1971; 133/10-11).

Bu arada General Gouraud Ermenilere, General Dufieux aracılığıyla gönderdiği bir mesajda “Türk adaletine güvenmeleri ve Adana’da kalmalarını tavsiye etmişti.” Verilen bütün teminatlara rağmen Adana’da, Ermenilerin ancak %10’u kalmıştı. Özellikle Ermeni komitacılar, Ermeni halkını göçe zorluyordu.

1921 yılının son on beş gününde, 16.500 göçmen Mersin’den Suriye’nin çeşitli limanlarına vardılar. Bunlardan 10.446’sı Beyrut Limanı’na, 356’sı Cuniyeh Limanı’na, 2266’sı Lazkiye, 1895’i Sayda ve 1432’si Trablus Limanı’na vardı. Aynı günlerde 12.000 kişi kara yoluyla Halep ve İskenderun Sancağı’na vardı. Fransız resmî kaynaklarına göre on beş gün içinde, Fransız manda yönetimi altındaki topraklara varan 30.000 mültecinin çoğu Ermenilerden oluşuyordu.

Ağustos 1922’de Türk kuvvetlerinin nihai zaferi elde etmesinden sonra 1923’e kadar İzmir’den ayrılıp Suriye’ye giden Hristiyan nüfus 27.308 kişidir (Özşavlı: Dergi Park).

Kaynakça

AKINCI, Hasan, Kuvayı Milliye Dergisi, S: 113, Mersin, 1970.

ARIKOĞLU, Damar, “Hatıralarım”, Tan gazetesi, İstanbul, 1961.

ATATÜRK, Mustafa Kemal, Nutuk, C: 1, s. 381.

ATAY, Abdullah, Türk İstiklal Harbi, IV. cilt, Güney Cephesi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Strateji Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009.

AYBARS, Ergün, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1989.

AYHAN, Yusuf, M. Kemal’in Pozantı Kongresi, İpek Matbaası, Adana, 1963.

ÇELİK, Kemal, Millî Mücadele’de Adana ve Havalisi, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 1999.

CEBESOY, Ali Fuat, Millî Mücadelede Hatıraları, Temel Yay., 2007.

EFE, Cemal, İstiklal Savaşı’nda Adanalıların Kahramanlık Destanları, Burhaneddin Basımevi, 1937.

ENER, Kasım, Çukurova’nın İşgali ve Kurtuluş Savaşı, Berksoy Matbaası, İstanbul, 1963.

ENER, Arif, İşgal Günlerinde Tarsus, Kuvayı Milliye Dergisi, S: 34, Mersin, 1961.

GENÇ, Şeref, “İstiklal Savaşı’nda Mersin’i Kurtarma Çabası”, Kuvayı Milliye Dergisi, S: 61, 64, 66, 68, 71, 74, 85, 86, 114, 118, 132, 133, Mersin, 1965, 1966, 1967, 1970, 1971, 1972.

GÖKBİLGİN, Tayyib, Millî Mücadele Başlarken, Kronik Yay. İstanbul, 2020.

Harp Tarihi Vesikaları Dergisi (HTVD), S: 14, 33, Vesika No.: 372, 463, 834, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1960.

HATİBOĞLU, Süleyman, Türk-Fransız Mücadelesi (Orta Toros Geçitleri 1915-1921), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2001.

İLTER, Erdal, İçel’de Ermeni Faaliyetleri, Güven Matbaası, Ankara, 1974.

KAYI, Şükrü, “Gülekli Nafi Hoca –Hacıkırı, Kaşçular, Belemedik, Pozantı, Kar Boğazı Savaşları”, Kuvayı Milliye Dergisi, Y: 4, S: 39.

KOÇAŞOĞLU, Osman Muzaffer, Kuvayı Milliye Dergisi, S: 59.

KOMİSYON, Kurtuluş Savaşı’nda İçel, Baha Matbaası, İstanbul, 1971.

OĞUZBAŞ, Ahmet, “Kurtuluş Savaşı üzerine”, Kuvayı Milliye Dergisi, Mersin, 1958, Şubat 1961.

ÖZŞAVLI, Halil, “Türkiye’den Son Toplu Ermeni Göçü”, Dergi Park.

ŞALVUZ, İ. Ferahim, Kurtuluş Savaşı’nda Kahraman Çukurovalılar, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 2002.

ŞİMŞİR, Bilal, Malta Sürgünleri, İstanbul, 1985.

TANSEL, Selahattin, Mondros’tan Mudanya’ya, C: 1-2-3, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1973.

TİMURTAŞ, Ali Rıza, “Doğan Efe Hatıralarını Anlatıyor”, Kuvayı Milliye Dergisi, S: 25, Mersin, 1960.

ULUDAĞ, Süleyman, s.50/ATESE, Arşiv 1/4282, klas