TÜRKLÜĞÜN HAZİNELERİ VE GECE KELEBEĞİ

Aralık 2021 - Yıl 110 - Sayı 412



Türk kültürünün veya Türk uygarlığının sınırlarını çizebilir miyiz? Bunun mümkün olamayacağı ortadadır. Türk kültürü veya Türk uygarlığı şuradan başlar şurada biter diyemiyoruz. Türk devletlerinin resmî hudutlarını çizdiğimiz şekilde Türk kültürünün veya Türk uygarlığının hudutlarını tayin edemeyiz. Kaldı ki kültürümüzü veya uygarlığımızı sınırlamaya kalkıştığımızda Türklük ufkunu da daraltmış olacağız. Hiçbir kültürün alanı tayin edilemeyeceği gibi, hakkıyla tarif de edilemiyor. Türklüğün özgün bir kültürü olmakla birlikte Türklük coğrafyasının Sibirya’dan Balkanlara uzanan genişliğini düşündüğümüzde artık kültürün ötesine taşarak Türk uygarlığından söz açmak durumunda kalıyoruz. Tek başına bu geniş coğrafya bile, Türklüğün kaderi olarak, bizleri evrensel (cihanşümul) ufuklara sürüklemektedir. Türk milliyetçiliği de böyledir. Kendimizi kısıtlama imkânlarımız yetersizdir. Zorlama yöntemlerle kendimizi daraltmamız ise pratikte mümkündür. Japon kültürünün ya da Fransız kültürünün doğdukları alanlar aşağı yukarı belirlidir. Bu kültürler muhtelif nedenlerle kendi vatanlarının dışına taşabiliyorlar. Oysaki Türk kültürü Güney Sibirya olarak işaret edebileceğimiz kök yurdundan çok erken tarihlerde taştığı için ilk hamlesinden itibaren bir uygarlık çehresine bürünme eğilimi sergilemiştir. Türklüğün tarihini de kültürünü de sınırlandırmakta bocalıyoruz. İşte bu bocalayış Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü’nün itici gücüdür.

Türk milliyetçileri bu bakımdan dar kalıplar arasına kapanma keyfiyetine sahip değildirler. Aksi takdirde evrensel (cihanşümul) hedeflerin peşinden gidemezler. Türk milliyetçileri hem gerçekçi hem hayalci olmak zorundadırlar. Türklüğün hayalleri ayakları yere basan bir atılımı şart koşmaktadır. Uzakdoğu medeniyetinden Batı medeniyetine kadar yeryüzündeki belli başlı bütün uygarlık havzalarıyla temas kurmuş bir Türklükten dem vuruyoruz. Bütün bu uygarlık havzaları içinde Türklüğü bozkır kültür kodları ayakta tutmuştur. Türkçemiz bizi daima var kılmıştır. Türkçenin çekildiği yerlerde Türklük karakteri de erimiştir. Modern zamanlarda arzularını tam gerçekleştirememiş olan “Türk Dünyası” postmodern zamanlarda yeni bir kimlik bunalımıyla karşılaşmıştır. Bir başka teoriye göre şimdi artık postmodern zamanlar da aşılmış ve metamodern zamanlara girilmiştir. Bu türden adlandırmaları dikkate almamız gerekiyor ama Türklüğümüze yönelik özgüvenle kendi zamanlarımızı nasıl tayin edebileceğimizi de düşünmemiz gerekiyor.

Terry Eagleton şöyle bir soru yöneltir: “Postmodernite, zamanımıza uygun bir felsefe midir yoksa sadece malum entelektüel kibirleriyle Batılı entelektüellerin dünyaya dayattıkları bir görüş müdür?”[1] Terry Eagleton’ın bu sorusuna Türklüğümüze yönelik özgüvenle karşılık verebilmeliyiz. Fakat tabii ki slogan Türkçülüğü bizi bir yere götürmeyecektir. Turan neresidir diye kendimize sorduğumuzda insanlığın bütününe seslenmiş olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Şu hâlde Turan’a da muayyen sınırlar çizemiyoruz demektir. Bizim durduğumuz ya da dayanak edindiğimiz yer Türk kültür kodlarıdır. Mitolojik bağlamda Ergenekon bizim çıkış noktamızdır. Kültür kodlarımız ya da Ergenekon bizim beşiğimizdir. Ne var ki durduğumuz yerin çevresi yedi iklim dört bucağıyla bizim hareket alanımızdır. Haraket alanımıza sınır çekilemez. İşte bu nedenle “Türklük” doğası gereği evrenseldir.

İngiliz antropolog Alan Macfarlane kendi milletinin geçmişini deşerken şunları söylüyor: “1530’da, İngiliz kadın ve adamların büyük çoğunluğu kırsal meskenlerde (çoğunlukla kerpiç kulübelerde) yaşadı ve neredeyse hepsi ekonomik olarak kendine yetiyordu. Deri kıyafetler giydiler, düz tahtalarda kara ekmek yediler, çatal ya da cep mendili kullanmadılar. 1780’lere geldiğimizdeyse İngiltere fabrika sistemince dönüşüme uğramıştı. Tuğla evler, keten kıyafetler, beyaz ekmek, tabaklar ve çatal-bıçak alt sınıflar için bile erişilebilir hâle geliyordu.”[2]

Konfor veya refah artık alabildiğine yaygınlaşmıştır. Anadolu’muz da yakın zamanlara kadar 1530’lardaki İngiltere gibiydi. Yaşam tarzlarındaki değişmeler kaçınılmazdır. İngiltere’dekine benzer biçimde Osmanlı hanedanlığı devam edip gitseydi Cumhuriyet’in getirdiği kısmî refahı yine getirecekti. Osmanlı hanedanlığı devam edip gitseydi bizler bugün yine internet bağımlısı olacaktık ve otomobil tutkusuna kapılacaktık. Cumhuriyet’i sarıp sarmalamış olan küresel markalar devam edip giden Osmanlı’yı da kuşatacaktı. Kendi sanayimizi kurmaya direnen unsurlar Cumhuriyet’in karşısına dikildiği gibi Osmanlı’nın da karşısına dikilecekti. Türkistan’ın yüz yıl önceki siyah beyaz fotoğraflarına baktığımızda hem çağı yakalama gayretlerini hem de Batı’nın gerisine düşmüşlük gerçeğini bir arada görebiliyoruz. Yeni zamanlara erişebilme irademiz ile Ortaçağ dünyasına bağlı kalma saplantımız bizi hep ikiye bölüyor. Hakiki Müslümanlığın daima eski asırlarda yaşandığına yönelik yanıltıcı inanışlarımız İslâm ile yeni zamanlar arasına yıkık dökük duvarlar örüyor. Türk Ocakları işte bu duvarları yıkmak gerektiğini fark ederek 1912’den itibaren çok yönlü bir mücadeleye kalkışmıştır.

Orta Çağ Tarihi Profesörü Herwig Wolfram, 1683’te Viyana’yı Türklere karşı kurtarmaya gelen ordunun başkomutanı Jan Sobieski için “Got Savaş Tanrısı” dendiğini, onun bu sıfatla yüceltildiğini belirtiyor ve Almanca konuşulan hemen hemen bütün üniversitelerde “Gothia” adında öğrenci kulüplerinin kurulduğunun altını çiziyor.[3] Hüseyinzade Turan’ın başını çektiği Yusuf Akçura ile Ziya Gökalp kuşağı Cengiz Han’dan Oğuz Kağan’a kült isimleri Germenlerin Got Savaş Tanrısı gibi yeniden ama çağın milliyetçiliğine uygun tasvirlerle hatırlattıklarında Türklük tekrar canlanıyor. Türk Ocaklılar o erişmeye çabaladıkları yeni zamanları anlayabilmek uğrunda Batı’yı köhnelikten arındıran unsurları çalışmışlardır. Hemen bütün üniversitelerde “Gothia” adlı öğrenci kulüplerinin kurulmasının yanı sıra Türk Dünyası üniversitelerinde “Türk Yurdu” topluluklarının daha bir yüksek gayretle tanzim edilmeleri zorunludur.

Pekiyi bu zorunluluğun çerçevesi nasıl olacaktır? İşte burada kimi zaman bocalıyoruz. Türk Ocakları ve Türk Yurtları Toplulukları enginlere açılmayı hedef edinmelidirler. Türk ülkelerinin demografisi, folklor çeşitliliği, yeraltı ve yerüstü bütün varlıkları Türklüğün hazineleridir. Budist Sarı Uygur da, Musevi Karay da, Hıristiyan Gagauzlar da Türklüğün birer parçasıdır. Alevi Türkler, Caferi Türkler ve Sünni Türkler de böyledirler. Zazalar ile Kürtler de Türklüğün birer unsurudurlar. Ayrıştırmacı değil bütünleştirici hareket alanı çerçevesinde “Hep Birlikte Türk Milletiyiz.” söylemi bizim varlık alanımızdır. Mezopotamya ile Yakutistan arasında Türklük açısından fark bulunmuyor.

Alev Çakmakoğlu Kuru bir makalesinde Anıtkabir Şeref Salonu’ndaki renkli mermer kullanımı ve motifler ile 3. Meclis Binası’nın Şeref Holü’ndeki renkli taş zemin süslemelerinin benzer özellikler taşıdığını belirtiyor: “Her ne kadar Türk mimarisinde renkli taş kullanımının başlangıçta daha çok Irak-Suriye etkili olduğu bilinse de, minareler dışında renkli taşların cephelerdeki kullanımı ilk defa I. Alâeddin Keykubad zamanında Selçuklu başkenti Konya’da gerçekleşmiştir.” Alev Çakmakoğlu Kuru’nun bu saptamasından anlıyoruz ki atalarımız herhangi bir küçüklük duygusuna kapılmaksızın hayat pratikleri içerisinde Irak-Suriye tarzı taş kullanımından yararlanmışlardır. Kuru’ya kulak vermeyi sürdürelim: “Taşın yoğun olarak kullanıldığı Anadolu Selçuklu mimarisinde mermer malzeme, bazı yapıların taç kapılarında muhteşem örneklerle karşımıza çıkarken; kitabe, mezar taşı, sanduka, pencere söve ve alınlıklarında, havuz ve fıskiyelerde kullanıldığı, sütun başlıklarında ise çoğunlukla devşirme malzemeye yer verildiği bilinmektedir. Araştırmalarımız sırasında dikkatimizi çeken bir başka unsur da özellikle Şeref Salonu ve Atatürk’ün Mezar Odası’nda mermer süslemelerde kullanılan renklerin, motiflerin sadece biçim yönü ile değil taşıdıkları anlamlardan dolayı da seçilmiş olabilecekleriydi. Şeref Salonu ve salon döşemesindeki motiflerin içinde yer aldığı alanların dörtgen şekli, Türklerin dünyayı bir tepsi gibi, kubbeli bir tepsi gibi düşündüklerini, Türk devletini dört köşe olarak algıladıklarını hatırlatmaktadır. Şeref Salonu’nda en fazla karşımıza çıkan motiflerden biri koçboynuzudur. Türk kültür hayatında koç ya da koyun heykeli, resmi veya piktogram yapma geleneğini “totem” ya da “tamga” olarak kabul edenlerin yanı sıra kurban geleneğinin devamı olduğunu belirtenler de vardır. Bolluk, bereket, kuvvet sembolü olarak da bilinen koç, yüksek rütbeli alp mezarlarında bulunmaktadır. Koruyucu ruh inancı ile pek çok eşyanın üzerinde muska, nazarlık gibi de yer alan koç motifinin dışında, koç heykelleri de yiğitler veya önemli şahıslar için dikilmekteydi. Bu da Atatürk’ün mezar anıtında koçboynuzu şeklindeki motiflerin neden sıklıkla kullanıldığını açıklamaktadır. Gücün kuvvetin ve yiğitliğin sembolü olarak görülen koç figürüne Türklerin tarih sahnesindeki ilk eserlerinden itibaren rastlanmakta, MÖ IV-III. yy.a tarihlenen Hun Dönemi’ne ait Pazırık Halısı’nın kenarsuyundaki atların üzerindeki saçaklı eyer örtülerinde Anadolu’nun pek çok yerinde “koç”, “koçak” kelimeleri yiğit anlamında kullanılmaktadır. Kars ve yöresinde ise kahramanlık, yiğitlik türkülerine “koçaklama” denilmektedir.” Bu saptamalarda görüldüğü üzere Irak-Suriye tarzı taş kullanımından tutunuz da koçbaşı süslemelerine varıncaya dek Anıtkabir’de sınırlayıcılık ya da dışlayıcılık bertaraf edilmiştir. A. Ç. Kuru, Pazırık Kurganları’ndaki at koşum takımlarında koçboynuzlarına ve Költigin ile Bilge Kağan mezar külliyelerinde koç heykellerine rastlandığını söylemektedir.[4]

Turan uygarlığı Türk kültür kodları temelinden hareketle kapsayıcı mı olacaktır yoksa dar milliyetçilik asabiyetine mi yaslanacaktır? Türk kültür kodlarında internetin yeri bulunmuyor diyerek aykırı tavır almıyoruz. Anıtkabir’de Anadolu’nun antik kültürlerine ait birtakım izlerin yer edinmiş olmasına da aykırı tavır koyamayız. Türkiye’deki pek çok şehir adı Türkçe değildir ama bizler bu şehirlerin adlarını değiştirmiyoruz. Turan işte böyle bir kapsayıcı medeniyet hamlesidir. Turan kendi içinde kozmopolittir. Turan kozmopolitliğinin dayanağı ise tartışmasız olarak Türk kültür kodlarıdır. Ve bu kodlar Sibirya’dan Balkanlara yaygındır. Anıtkabir mimarisine olumsuz yönden nazar atanlara Moritz Geiger’in şu cümlesini karşılık olarak verebiliriz: “Kanında canında hiçbir estetik yan bulunmayan kimseler, estetik nesneyi yanlış bir yanından tutarak, ondaki gerçek değerleri görmezler.”[5] Anıtkabir’de Anadolu’nun antik kültürünün figürlerini görmek isterseniz muhakkak göreceksinizdir. Aynı şekilde Anıtkabir’de Hunlardan ya da Göktürklerden izler ararsanız bulacaksınızdır. Göreceğimiz ve bulacağımız her unsur Turan coğrafyasının unsurlarıdır.

Hint halkları eskiden beri Hindistan kıtasında, Çin halkları eskiden beri Çin ülkesindedirler. Türkler böyle değildir. Türk halkları, kavimleri ve boyları hemen her yerdedirler. Avrupa’nın şimdiki halklarının oluşumunda Türklerin başı çektiği kavimler göçünün etkisi ne derece fazlaysa Çin ile Hint halklarının etkisi o derece düşüktür dediğimizde hamasete kaçmıyor, bir gerçeği ifade etmiş oluyoruz. Bunun peşi sıra Anadolu medeniyetleri söylemini dile getirdiğimizde Batı Türklerinin yaşadıkları toprakların geçmişinden söz açmış oluyoruz. Kendi kültür kodlarımızın sağlamlığına güvenen bir millet olmamız itibarıyla kendi topraklarımızın uzak mâzisinden gocunmaya tevessül etmeyeceğiz. Hititlerin Türkçe konuşmuyor olmaları bizler indinde sorun teşkil etmiyor. Türkiye müzelerinde Hitit veya Bizans eserlerinin sergilenmesi Türk kültürüne asla gölge düşürmez. Bir misal olarak Kırım’ı da gösterebiliriz. Türk yurdu Kırım’ın geçmişinde Kimmerler, İskitler, Grekler, Sarmatlar, Romalılar, Gotlar, Hunlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve hatta Venedikliler ile Cenevizliler karşımıza çıkıyor.[6] Bütün bu mâzi derinliği Türklüğün kendine özgü evrenselliğidir. Hint halklarının veya Çin halklarının atalarının şimdiki yurtlarına başka başka yerlerden göç etmiş olmalarındaki hareketlilik ile Türk halklarının süreğen hareketliliği aynı kefeye konulamaz. Türkler yerleşikken bile hareketli bir millettir. Söz konusu süreğen hareketlilik Türklüğün kültür kodlarından ve hayat tarzlarındandır. Türklüğe kefen biçilemeyeceği gibi Türklüğe sınır da çekilemiyor.

Antropoloji bahsinde Takiyettin Mengüşoğlu’na kulak verelim: “Gece kelebeğinin işitme organı öyle organik bir yapıya sahiptir ki, ancak kendi düşmanının ‘pip’ sesini işitebiliyor; başka ses tonlarına karşı ise tamamıyla sağırdır. Onun düşmanı ‘yarasa’dır. Kelebek, yarasanın çıkardığı bu ‘pip’ sesini işitir işitmez, ya gizlenir veyahut da oradan kaçar. Başka hâllerde onu bir tabanca sesi bile yerinden kıpırdatamaz. Çünkü gece kelebeğine öteki ses tonları verilmemiştir.”[7] Gece kelebeğinin yalnızca “pip” sesine duyarlı olması ve diğer seslere sağır kalması bizler açısından ibretlik bir durumdur. Bizler gece kelebeği değilizdir. Bundan ötürü de kendimizi muhtelif seslere, muhtelif renklere, muhtelif olgulara kapalı tutamayız. Turan uygarlığı birkaç fenomene kulak kabartmakla yetinemez. Turan uygarlığı o birkaç fenomenin dışındaki fenomenlere sağır veya kör kalamaz. Bütün insanlığa huzur ve refah vaat eden Turan ülküsü dar milliyetçilik cenderesine sıkıştırılamaz. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün son kertede isabetli söylemiyle; Türklüğün fikri ve vicdanı hür olmalı; ufku ise bütün donuklaştırıcı engelleri aşmak ihtirasıyla geniş tutulmalıdır. Hür bireyler hem Türklüğün demokrasi yolundaki yürüyüşünü hızlandıracaktır hem de Turan coğrafyası başta gelmek üzere bütün insanlığın medeniyet hamlelerine katkı sağlayacaktır.


         

[1] Metamodernizm, çev. A. Dalak, Tün Kitap, Ankara 2021, s. 44.

[2] Alan Macfarlane, İngiliz Bireyselciliğinin Kökenleri, Vakıfbank Kültür Yay., İstanbul 2021, s. 105.

[3] Herwig Wolfram, Germenler, Kronik Kitap, İstanbul 2020, s. 103.

[4] Alev Çakmakoğlu Kuru, “Anıtkabir’deki Renkli Taş Süslemeler (İkonografik Bir Yaklaşım)”, Sanat Tarihi dergisi, XXVI / 1, Nisan | April 2017, s. 69-93.

[5] Moritz Geiger, Estetik Anlayış, Doğu Batı Yay., Ankara 2019, s. 24.

[6] Kırım yurdunun tarihî derinliği için bk.: Qırım ve Qırımtatar Halqının Tarihı, Kyiv 2020, s. 17-34.

[7] Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi, Doğu Batı Yay., Ankara 2021, s. 55.