TÜRK HALKLARININ EDEBİYATINDAKİ AT ARKETİPİ

Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411



        Konargöçer hayat tarzını benimseyen Türk halklarında kökeni mitolojik kaynaklara kadar uzanan at arketipi söz konusu halkların etno-kültürel ve millî kimliklerini ortaya koyacak bir kod gibidir. Arketip, insan bilincinde oluşan karakterler sistemidir. Bütün insanları ilgilendiren evrensel arketipler dışında bir de ayrı ayrı milletlerin kendi görüşleri, coğrafi ve tarihî-sosyal durumlarına göre oluşan millî ve etno-kültürel arketipler de vardır. Örneğin, Slav halklarında ayı, dağlılar için dağ ne kadar önemliyse, konargöçer Türk halklarının yaşamı ve kültüründe at, kartal, kurt gibi semboller de o kadar önemlidir ve onlar bu halklarla âdeta bütünleşmiştir.

        Arketip, genotip ve içgüdü gibi nesilden nesle aktarılan bir kodtur. Kolektif bilinçdışı ile bağlantılı olduğu için de milletin bilincinde yüzyıllar boyunca korunan semboller, motifler ve süjeler bilinç dışı bir şekilde edebî eserlerde yazarın ustalığı sayesinde okurun bilincini ve duygusunu etkileyecek güzel bir araç olarak kullanılmaktadır. Örneğin, Ş. Murtaza’nın “Kızıl Jebe” romanında Turar ile babası Rıskul’un imajının daha iyi bir şekilde betimlenebilmesi için roman hızlı koşan bir at, tulpar olan Kızıl Jebe üzerinden gelişir. Kazak Türklerindeki yedi hazineden biri sayılan hızlı koşan atı eserin konusu olarak seçmesi yazarın arketipsel katmanlara indiğini göstermektedir. Yedi yaşındaki Turar’ın kendisini bir küheylan olan Kızıl Jebe olarak görmesi ve ona benzetmesi de sembolik açıdan güzel bir seçim olmuştur.

        Eserde kötü niyetli bolısın (yerel yönetici) çekememezlikle atı çaldırtması ve sonra onu öldürmesi, sonunda kendisinin de vefat etmesi, Saymasay Bolıs’ın şüphelenmesi ve Kambar Ata ruhunun çarpması, cezalandırması ve atı boğazlarken siyah kanının tam da Saymasay’ın yüzüne sıçraması ve bu durumun bolısta bir korku uyandırması kutsal ruh, mukaddesat anlayışlarıyla bağlantılıdır: “Saymasay böyle olacağını hiç düşünmemişti. Beklenmedik bir anda yüzüne sıçrayan kanı avucuyla silivermişti ki, eline siyahımsı bir kan lekesi sürüldü ve berbat bir görüntüyle karşılaştı… Saymasay çok ürktü ve vücudunun titrediğini hissetti. Bunu gören Rıskul: ‘Eee, bolıs, kana mı boyandın? Bekleyedur, bu ağır kan kolaylıkla çıkmaz’ dedi” (Bes Gasır Jırlaydı 1984: 45) şeklindeki kısımdan ayı gibi hiddetli, yüzü soğuk ve heybetli bolısın ne kadar da korktuğunu görmek mümkündür.

        Eski zamanlardan beri konargöçerlerin hayatında büyük bir önem taşıyan at her zaman ayrı bir yere sahip olmuştur. Atın kendisi binene taşıt, kımızı içene şifa, eti ise yiyene gıdadır. Günlük hayatta da at ile ilgili deyimleri sıkça karşılaştırmak mümkündür: örneğin, çok sevinen ve neşeli bir insanı görünce “Atın yarıştan birinci mi geldi?” diye sorarlar. Büyük yarışmalarda galip gelenler “yüzden tulpar, binden hızlı at gibi, dört ayağı da yorga” diyerek hızlı koşan ata benzetilir, hatta ölçü birimlerinde de atla ilgili “at şaptırım jer” (at koşturacak yer), “at tuyağı jetpegen jer” (at toynağının ulaşmadığı yer) gibi ölçü kavramları çoktur. Birbirine yakın, samimi insanlar için ise “tay kulınday tebisu” (yavru taylar gibi tepişmek) deyimi kullanılırken, insanın karakterini, huyunu betimlemede de “jılkı minezdi” (yılkı huylu), “bes biyenin sabasınday” (beş kısrağın kımızını koyacak kap gibi) derler. “At yiğidin kanadıdır” deyimi ise eski zamanlardan beri söylenegelen bir sözdür. Masallarda ve efsanelerde karşımıza çıkan motifler de bu deyimin ne kadar eski olduğunu kanıtlamaktadır. “Ker Kula Atlı Kendebay” masalındaki Kerkula, “Altın Saka” masalındaki çocuğun uyuz tayı, “Er Töstik” masalındaki Töstik’in Şalkuyruk’u ve benzeri atların hepsi sıkıştığında sahibine yardım eden, zor anlarında dile gelerek konuşan dostu, yardımcısı olabilen çok duygusal ve sahibine sadık hayvanlar olarak betimlenmiştir. Saka devrinden bu yana varlığını sürdürmekte olan çeşitli balbal taşlar ile eski kurganlardan bulunan yadigârların hepsinde de at motifini görmek mümkündür. Kazak halkının el sanatları ürünleri ile işlemelerinde de at motiflerine yer verilmiştir. At kutsal bir canlı olarak görüldüğünden onun kamçısı da kutsal sayılmış ve buna inanan Kazaklar eskiden kamçıyı çeşitli şaman ritüellerinde insanları sağaltmak, alazlamak için kullanmışlardır. Ayrıca her evin başköşesinde bir kamçının asılı durması da atın kutsal sayıldığının bir göstergesidir. 

        Eski mitolojilerde at güneşin yerdeki görünüşü olarak betimlenmiştir, hatta atın kutsallığını iyi bilen konargöçerler İslamiyet’e kadarki inançlarında ata büyük saygı duymuşlardır. Buna kanıt olarak Kazaklar arasında günümüze kadar ölen insanın mezarının başına kesilen atın kafasının konmasını söyleyebiliriz. Dünyadaki başka milletlerin mitolojilerinde de at güneş tanrısıyla birlikte ele alınır ve gökyüzü dünyasındaki Ra, Helios, İndra ve Marduk gibi güneş tanrılarının atlarından bahsedilir. Bu konuda Z. Freud eski mitlerdeki süjelere dayanarak atın insanın yoldaşı, koruyucusu olarak öne çıkmasını kolektif bilinçdışındaki arkaik görüşler ve içgüdü ile ilgilidir diye açıklamıştır. Jung mitolojinin insanoğlunun meydana gelişinin tarihi değil, manevi iç dünyasının sembolik görüntülerle dışa vurması olarak açıklamıştır (Jung 2013: 53). Yani, konargöçer Türk halklarının karakterlerinin, huylarının atınkine benzetilmesi, edebiyatı ile kültüründe yer verilmesi at ile uyumlu bir şekilde gerçekleşmiştir.

        G. Gaçev halkların millî kimliği meselesini araştırırken konargöçerlerin doğayla, hayvanlarla sadece bir ihtiyaçtan dolayı değil, içsel bir yakınlıkları olduğu için içli dışlı olduğunu ifade ederek, atın özelliklerinden bahsetmiştir. Bilim adamı mitolojideki insan başlı at (sentor) ile konargöçerleri birlikte değerlendirip atın akıllılık ve duygusallık gibi özelliklerinin insana da sirayet ettiğini kaydetmiştir. Yazar, at üstündeki konargöçerlerin olağanüstü bir şekilde yerde değil, gökyüzü dünyasında dolaştığını söyler ve at ile sahibini ayrı bir kozmos olarak betimler (Gaçev 1999: 124).

        Orta çağ dönemindeki ozanların yır ve destanlarında da at çeşitli şekillerde betimlenmiştir. Dospambet Jırav “Aslan gibi iki ayağının arasını açıp, Küheylan ata binen insan pişman olmaz” demiş, Şalkiyiz Jırav ise “Yiğitlerin küheylandan daha iyi bir hayvanı olur mu?” diye söylemiş, Aktamberdi Jırav’ın “Uzun uzun kişnetip” diye başlayan şiirinde at güzel bir şekilde tasvir edilmiştir. Mahambet’in ateşli şiirlerinde de yiğitlerin kahramanlıklarını dile getirmek ve anlatmak için küheylan atlara başvurulmaktadır:

        Küheylandan doğan güçlü bir at,

        Akınlarda inanılmazdır.

        Güçlü bir attan doğan kaz boyunlu,

        Her gün ufuklara kadar gidebilir (Bes Gasır Jırlaydı 1984: 213)

        Yazılı edebiyatın temelini oluşturan Abay da kendi eserlerinde iyi bir atın özelliklerinin neler olduğu güzel bir şekilde anlatmış, tabiat ile ilgili şiirlerinde doğayı ve halkın yaşamını taylar, hızlı koşan atlarla birlikte betimleyerek tasvir etmiştir:

        Kişneyip duran yılkının,

        Çayırdan sırtı görünür…

        Atlar, aygırlar, kısraklar,

        Böğrü çıkar, inler ara sıra…

        Suda durup sinekle mücadele edip,

        Kuyruğuyla suyu şıpırdatır…

        Arasında kulun-tay,

        Dönerek koşup oynar… (Kunanbayulı 2002: 63) mısralarında doğayı, yazın güzel günlerini okura aktarabilmek için atları ustaca tasvir etmiştir. Hayvancılığı uğraş edinen konargöçer halk için hayvanların durumu halkın durumuna eşdeğer olarak görülmüş ve bundan dolayı böğrü çıkan, semiren at tokluğun sembolü olarak ifade edilmiştir.

        Kazak edebiyatındaki İliyas Jansügirov’un “Kulager” adlı eserindeki Akan Seri’nin atının öldüğü sahnedeki üzüntüsünden insan ile cins bir hayvan arasındaki uyumu, Kazakların kanında var olan at sevgisini fark etmek mümkündür. Bu duygu sadece Kazaklara değil bütün Türk boylarına özgüdür. Örneğin, Kırgızların “Manas” destanında kahraman ile atı “Ak-Kulan”ın aynı gün dünyaya gelmesi, kahramanın büyüdüğü ve güçlü, kuvvetli olduğu dönemde hayat yoldaşı olan atının da savaşlara binilebilecek bir duruma gelmesi ikisi arasındaki uyumu ve atın önemini ortaya koymaktadır. Aynı süjenin Cengiz Aytmatov’un “Elveda, Gülsarı” adlı öyküsünde de görülmesi bir tesadüf değildir. Eserin kahramanı Tanabay ile Gülsarı’nın arasındaki gizemli bağ, Tanabay’ın gençlik çağında, atları eğittiği, gökbörü oyununu oynadığı, güçlü kuvvetli döneminde atların en seçkini olan Gülsarı’nın da yarışlarda hep birinci gelmesi ve gökbörü oyunlarında hep önde olması at ile sahibinin hayatının birbirine benzediğini göstermektedir. Eserin devamında kimseden çekinmeyen, cesur Tanabay’ın devranının geçmesi, sevdiği Bibican’ı kaybetmesi ve çocuğu için bu duruma katlanması ve kabullenmesi ile Gülsarı’nın acı ölümü bu asil hayvan ile sahibinin birbirinin aynası olduğunu göstermektedir. Tanabay’ın zor haayatı ile Gülsarı’nın bir küheylan olmasına rağmen önüne gelenin bindiği bir ata dönüşmesi, her ikisinin de içinde bulunduğu duruma isyan etmesi ve direnmesi eserde insan ile atın hayatının paralel bir şekilde ele alındığını ve işlendiğini göstermektedir. Bununla ilgili olarak eserde Tanabay’ın şöyle bir monoloğu yer almaktadır: “Sen, atların en hızlısıydın, Gülsarı. Sen benim kanadımdın, Gülsarı. Benim en parlak yıllarım, hayatımın en güzel dönemi seninle birlikte geçip gidiyor, Gülsarı. Sen ebediyen benim aklımda kalacaksın, Gülsarı…” (Aytmatov 1973: 296). Öyküde, zamanında Gülsarı’nın çok hızlı koşan bir at olduğu, âdeta kuş gibi uçtuğu, dörtnala koştuğunda çıkardığı ve havaya yükselen tozun kendisinden çok geride kaldığı, şimdilerde ise koşarken havaya yükselen tozun bir bulut gibi geri kendi üzerine çöktüğü anlatılırken atın durumu güzel bir şekilde ifade edilmiştir. 

        Kazak edebiyatında da Gülsarı’nın yaşadıklarını yaşayan, kaderleri buna benzer atlar çoktur. Onlardan biri de T. Asemkulov’un “Kari At” (Yaşlı At) (Asemkulov 2016: s. 62) hikâyesindeki akıtmalı Torangıl’dır. Şerubay Bay’ın yılkılarının içinde diğerlerinden farklı olan akıtmalı Torangıl’ın yeri ayrıdır. Nice güçlü insanlar bu akıtmalı atı ehlileştireceğim diye millete rezil olmuştur. Bu atın sürüyü kurtlardan nasıl koruduğu, kurtların en büyüğüyle nasıl mücadele ettiği ile ilgili çobanların anlattıkları da halk arasında geniş kitlelere yayılmıştır. Ancak insanın çaresi tükenir mi, eninde sonunda zorbalık galip gelip akıtmalı Torangıl zorla ehlileştirilir, hatta at arabasına bile koşulur ve yaşlandığı zaman hiç kimseye gerekmez ve başıboş bir şekilde sokakta kalır.

        İki eserde de at arketipi üzerinden anlatılan olaylardan insanların zorbalığı ile acımazlığının nice asi ve asillerin kaderini mahvettiğini görmek mümkündür. Toplumdaki çekememezlik ve kıskançlık gibi kötü huylara sahip insanların imajı ile onlardan zarar gören, hayatları mahvolan kişilerin kaderleri edebî eserde “at” üzerinden anlatılmaya çalışılmıştır.

        At diğer Türk halklarının hayatında da ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Şair Seyid-Nazar Seydi’nin şiirindeki:

        Evvela, dostum, bir atını hazırla,

        Kolanını çekip, kuskununu bağla,

        Bundan daha iyi baht ve baylık nerede var?

        Baht olarak bil, duruyorsa eğer atın koşumlu (Kazak Entsiklopediyası 2012: 44) mısralarından Türkmen halkı için atın ne kadar önemli olduğunu anlamak mümkündür. Halkın imrenerek baktığı bir atı olan yiğidin gerçek zengin ve mutlu bir insan olduğu söylenebilir.

        “Argımaktar Arını” adlı Türk halkları yazarlarının eserlerinin yer aldığı kitapta da atla ilgili çocuklara yönelik hikâyeler vardır.

        Türk edebiyatındaki Abbas Sayar’ın “Yılkı Atı” romanı da atın özelliği ve kutsallığıyla ilgili bir eserdir. Osmanlı İmparatorluğu tarihinde at önemli bir yere sahip olmuştur. Topkapı Sarayı müzesindeki sultanlardan kalan yadigârlar bunun kanıtıdır. Osmanlı süvarileri için de atın yeri ayrı olmuştur. Zira konargöçer Türklerin en önemli taşıtı olan at hızlı, çevik, akıllı olmasının yanı sıra derisi giyim, eti erzak olduğu için de attan daha iyi bir hazine ve zenginlik olmamıştır. Türkler atı çok önemsemişler ve o kadar büyük saygı duymuşlardır ki, koşum takımlarını gümüşten yapıp, değerli taşlar ile süslemişlerdir. Ancak Türkiye Türkleri ile Kazak Türklerinin kültüründe atla ilgili bazı farklılıkların olduğu da söylenebilir. Bu da at etinin, at sucuğunun yenip yenmemesi meselesidir. İklimsel ve coğrafi özelliklerden dolayı halkların yaşamlarında ve yemek kültürlerinde bazı farklılıklar olabilir. Kazak Türklerinin yaşadıkları bölgelerin soğuk, kışının sert olması sebebiyle yiyecek ve yemek de büyük bir öneme sahiptir. Bundan dolayı da eti insanı sıcak tuttuğu için özellikle kış aylarında at eti tercih edilmekte ve yenmektedir. Türkiye Türkleri daha sıcak bölgelerde yaşadığı ve kendilerini sıcak tutacak bir yiyeceğe ihtiyaç duyulmadığı için at kesilmemekte ve at eti yenmemektedir.

        Arketip kök örnekler sistemini oluştursa da onun doğasında dinamiklik ve dönüşüm özelliği vardır. Yani, zamanla arketipin özü korunarak dış görünüşü, imajı değişebilir. Bu konuyla ilgili olarak E. Noymann kendi araştırmalarında “Ulu Ana” arketipi sadece ana, kız, nine, kadın olarak değil, başka nesneler, vatan, ev vb. aracılığıyla da karşımıza çıkabileceğini söylemiştir. Ana arketipi koruma, merhamet, acıma gibi işlevlere sahiptir. G. Jung de kendi araştırmalarında at arketipini ana arketipiyle birlikte ele alır. G. Jung’a göre, ana arketipi bu hayatın başlangıcı, bilinçdışı, içgüdülü bir koruyucu, yardımcı olarak bilinmektedir. At da eski mitoloji ve folklorik eserlerde yaygın olarak görülen bir karakterdir. At, insana en yakın hayvan dolduğundan ve akıllılık, duygusallık gibi özelliklerinden, mistik bir güce sahip olduğu ve diğer canlılara nazaran içgüdüsü iyi gelişmiş bir varlık olduğundan dolayı mitolojide ana arketipiyle ilişkilendirilerek ele alınmaktadır. Masallardaki bahadırların atlarının gerektiğinde konuşabilmesi, kahramanın zor anında yanında olması ve sahibinin başına kötü bir şey geldiğinde ya da yaralandığında kendi evini bulabilmesi gibi örnekler atın yukarıda bahsedilen özelliklerini ortaya koymaktadır. Bu konuyla ilgili olarak Nesipbek Davtayoğlu’nun “Aygırkisi” hikâyesinden de söz edilebilir. Mübarek bir hayvan olan Aygırkisi’yi Buldi adında bir Kırgız’a sattıklarında birkaç kilometre uzaktan kaçarak gelip sahibi Jalgas’ın mezarına gitmesi atın içgüdüsünün ne kadar iyi gelişmiş olduğunu gösterir. Buna benzer olay örgüleri T. Asemkulov’un “Hoşça kal, Absent”, K. Jumadilov’un “Kozıkuren”, “Sırttandar”, M. Magavin’in “Tazının Ölimi” gibi eserlerinde de karşımıza çıkmaktadır.

        Tekrar Aygırkisi’ye dönecek olursak, efsanevi bir olay örgüsüne sahip olan hikâyede bataklıktan bulunan tayın daha sonra hızlı bir ata dönüşmesi “Altı Saka” masalındaki uyuz tay ile ilgili süjeyle benzerdir. Jung’un bahsettiği at arketipine özgü sihirli ve mistik özellikleri söz konusu eserdeki Aygırkisi’de görmek mümkündür. Hikâyede doğum sancısı başlayıp bebeğini doğuramamakta olan kadının bulunduğu çadıra gidip kapıyı tekmeleyip içeri girmesi ve genç ananın bu sayede bebeğini sağ salim doğurması olayı ya da eserin başkahramanı olan Jalgas’ın yüksek bir yerden düşüp yaralanarak hastaneye kaldırılıp yoğun bakımda yattığı zor anlarında Aygırkisi’nin sürüsünün ahırın arkasında bir gecede birkaç kulun vermesi gibi mistik ayrıntıların olması atın mübarek, kutsal bir hayvan olduğunu göstermektedir. Hikâyede doğum yapan gelin yaşanan olayı şöyle aktarmaktadır: “Kapı çat diye açıldığında bana doğru iki gözünden ateş fışkıran bir atın kafasının yaklaşmakta olduğunu gördüm. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. O anda doğan bebeğin ağlama sesini duyunca at gülümser gibi oldu. Aynen öyle yaptı, gerçekten!” (Davtayev 2008: 243)

        Diğer edebî eserlerde olduğu gibi “Aygırkisi”de de at ile sahibinin kaderi birbirine benzer bir şekilde gelişir. Oğlunun karşı olmasına ve hayvanın vebaline bakmadan açgözlülükle babasının atı satması hüzünle sonuçlanır ve baba büyük bir acı yaşar, oğlunu kaybeder. Yazar böylelikle toplumdaki insanların açgözlülüğünü, doyumsuzluğunu ve acımasızlığını yansıtmış, at arketipi ile insanlarda pek görülmeyen merhameti ve aşkı vurgulamaya çalışmıştır.

        Sonuç olarak herhangi bir halkın etno-kültürel arketipleri sayesinde o insanların mantalitesi ile kültürünü, tarihi ile edebiyatını tanıyabildiğimizi söyleyebiliriz. Edebî eser sadece yazarın hayal gücünden değil, mensubu olduğu milletin kolektif bilinçaltında yüzyıllar boyunca var olagelen arketiplerden, sembollerden beslenir ve yazar derinlere kadar inerek millî şuura hitap edecek eserler ortaya çıkarır. Bunun gibi arketiplerden biri konargöçerlerin hayatının ayrılmaz bir parçası olan at ile ilgilidir. At arketipi aynı köklere sahip Türk halklarının sanatı ile edebiyatında, tarihi ile kültüründe kendine yer edinmiş ve eserlere konu olmuştur. Türklerin hayatında önemli bir yere sahip olan at gelecekte de çeşitli eserlere konu olmaya devam edecektir.

        Kaynakça

        Aytmatov, C. (1973), Ak Keme. Almatı, Jazuşı. s. 328

        Asemkulov, T. (2016), Şıgarmaları. 2. Cilt. Almatı, Kazak Ensiklopediyası. s. 300

        Davtayev, N. (2008), Aygırkisi. Almatı, An Atıs. s. 273

        Bes Gasır Jırlaydı, (1984), Jazuşı,1. Cilt. Almatı,. s. 336

        Kunanbayulı, A. (2002), Şığarmalarının Eki Tomdık Jinağı. 1. Cilt. Almatı, Jazuşı. s. 296

        Türkmen Poeziyası (2012), Kazak Ensiklopediyası. Almatı, s. 400

        Argımaktar Arını. (2011) Türk Halkları Yazarlarının Çocuklara Yönelik Eserleri, Almatı, Balausa. s. 400

        Gaçev, G. (1999), Natsiyonalnıye Obrazı Mira. Evraziya – Kosmos Koçevnika, Zemledentsa, Gortsa. Moskva, Nauka. s. 327

        Jung, G. (2013), Kontseptsiya Kollektivnogo Bessoznatelnogo. Moskva, Serebryannıye Niti.