EROL DOK -Kıble Yürekli, “Gül” Gönüllü, Hilal Bakışlı, Bozkurt Duruşlu, Kürşad Tavırlı ve Turan Düşünceli Bir Alperen-

Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411



        “Bilsinler ki adam gider ad kalır”

        (Şehriyâr)

        Gönül hanemize yine bir hazan rüzgârı esti. Ölüm, her zaman olduğu gibi yine “erken gelen” yakıcı bir nefesti. 30 Ekim 2021 Cumartesi günü öğleden sonra aldığımız acı bir haberle zaman birdenbire durdu. Gözlerimiz bulutlanırken boğazımıza sanki bir yumruk oturdu ve bir kez daha kelimelere sığmayan derin bir ıstırapla yüreğimiz kavruldu.

        80 öncesinin o zor günlerinde “din ü devlet, mülk ü millet” aşkıyla vatan müdafaası yapan; başı dik, alnı ak, sevdası Hak olan, “Kevser akan, ‘Gül’ kokan”[1], Türk’ün yürek sesi, Türk dünyasının beşik kertmesi, idealizmin son efsanesi, Anadolu’nun alın teri, “Bu Ülke”nin[2] yerlileri olan; fakirin “onlar” diye vasfettiği kadim ülkücülerden, “mazlum ve mahzun bir neslin”[3] önde gelen isimlerinden Erol Dok kardeşimiz de geçirdiği kalp krizi neticesi ansızın gurub etti. Tıpkı şairin, “Yaşarken doludizgin, ölüvermek apansız”[4] mısrasında ifade ettiği üzere, bir ikindi güneşi gibi...

        “Eylül’ün Kırdığı Güller”in[5] gönülleri her dem genç olsa da bu idealist insanlar saçlarından, sakallarından giymeye başladıkları beyaz kefenleriyle zaten her geçen gün biraz daha günbatımına doğru yol alıyor ve dünya gurbetini mesken tutanların sayısı Kıbrıs gazileri gibi gitgide azalıyor. “Allah’ın takdir ettiği vade”yi[6] dolduranlar; “Göç davulu” çalınca sonbaharda sararan yapraklar misali bir bir düşüyor dalından… “Dön!” İlahî emrine uyarak ölümle, ölümün öldüğü ölümsüzlük diyarına hicret ediyorlar bu hayat masalından…

        Biliyoruz ki; bir ezan ve bir sala arasında yaşanan ve “ölüm için yazılmış bir kaside”den[7] ibaret olan fâni âlemdeki dünya hayatı sayılı nefeslerle sınırlıdır. Her soluk alışımız bir şeyler eksiltir bu dünyadaki ömür sermayemizden… Takvim yaprakları birer birer azalır, saç sakal ağarır, gün akşama yaslanır ve farkına var/a/masak da göç davulu bir gün bizim için de çalmaya başlar. Zaten her kalp atışımız ve her nefes verişimiz, kendi ecelimizin ayak seslerinin bize biraz daha yaklaştığının habercisi değil midir? Niyazî-i Mısrî bir nutk-ı şerifinde bu hâli;

        “Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,

        Can yatar gafil, binası oldu vîran, bîhaber.”

        mısralarıyla çok veciz bir biçimde ifade etmiştir.

        Muhakkak ki her insan için hayat güneşi gurub ederken zaman birden kırılır, gün batar, söz biter, kalp durur ve ibre sona vurur. Yahya Kemal de “bu bezmin encamı”nı bir rubaisinde;

        “Bir bitmeyecek şevk verirken beste,

        Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.[8]

        diyerek ölümü, ölümsüz bir beyitle dile getirmiştir.

        Unutmamamız gerekir ki ölüm, “Her nefsin mutlaka tadacağı”[9] ve inkârı katiyen mümkün olmayan apaçık bir hakikattir. Ölüm, inancımıza göre fâni hayata son noktayı koysa bile Baki Âlem’e vasıl olmamızı sağlayan bir mukadderattır. Ölüm; “Allah’tan geldik, dönüş yine O’nadır”[10] İlahî emrine icabet etmekle başlayan bir vuslattır. Ölüm; her lahza kendisini bize hatırlatan, ama bizim bir türlü tam olarak idrak edemediğimiz En büyük vaaz ve nasihat”tir. Ölüm, kimileri için “şeb-i arus”, kimileri için “nev-ruz”, kimileri için firak, kimileri için son duraktır. Kimileri içinse, “asude bahar ülkesi”nin[11] giriş kapısında koklanan bir katmer güldür. Ölüm, müminler için asla son nokta değil; ancak bir noktalı virgüldür.

        İşte ölümü böyle bir idrak ile anlamış, bu inanç ve iman ile ölümü hayatın merkezine koymuş olan; kıble yürekli, “gül” gönüllü, hilal bakışlı, Bozkurt duruşlu, Kürşad tavırlı, Turan düşünceli ve “Bir Güzel Ülkü”ye[12] sevdalı çok değerli kardeşimiz, aziz ülküdaşımız Erol Dok; 30 Ekim 2021 Cumartesi günü öğleden sonra, “Dön!” İlahî fermanındaki davete icabet etmiştir. Erol Dok; Allah’a, Rasulullah’a ve “evvel giden ahbap”a vuslat için, hep arzu ettiği gibi “bir cumartesi günü” hâl diliyle;

        “Kurulu yayımdan çıktım,

        Ok olur Sana gelirim.

        Var olmak bu ise bıktım,

        Yok olur Sana gelirim.”[13]

        diyerek Hakk’a yürümüş ve “Gittikçe Artan Yalnızlığımız”a[14] yeni bir yalnızlık daha eklemiş;  ailesini, sevenlerini ve ülkücü camiayı çok büyük bir acıya gark edip 78 kuşağını da “akran yetimi” bırakarak fâni dünyadan ebedî hayatın yaşanacağı Ahiret Yurdu’na göçmüştür.

        Gencinden yaşlısına Erol Dok’u tanıyan bütün ülkücüler, bu ani kaybın ıstırabıyla sarsılıp tarifsiz bir hicran duygusunu ve onu kaybetmenin üzüntüsünü -Başbuğ’dan ve Muhsin Başkan’dan sonra- yüreklerinin başında bir kere daha duymuştur. Gönüllerimizi hüzün bulutlarının melali kaplayıp “Ah mine’l-mevt” nidası dudaklarımızdan dökülürken yâdımıza gelen -ve sanki Erol Dok için söylenmiş olan- Şehriyâr’ın “Bilsinler ki adam gider ad kalır” mısrası da dilimize dolandı.

        ***

        Erol Dok’un Âlem-i Cemal’e yürümesiyle bir kere daha 12 Eylül öncesi yaşanan olaylar, Türk milletinin ateş çemberinden geçtiği 70’li yıllarda ülküdaşlarımızın; mukaddesatımıza, vatanımıza ve Ay Yıldızlı bayrağımıza sahip çıkmak için kelle koltukta verilen çetin mücadeleler; baharlarımıza kan damlayıp “Dev ömürlerin bir namluya sığdığı”[15] o zor günler, birbirimize canımızı emanet ettiğimiz yıllar; 12 Eylül’de çekilen çileler, C-5’te, Mamak’ta Türk milliyetçilerine reva görülen en şeni zulüm ve işkenceler, “taş ve demir gurbeti” olan cezaevlerinin Medrese-i Yusufiyelere tebdil edildiği devirler, “Tarafsızlık adına denge politikalarına malzeme yapıldığımız oduncu kantarına benzeyen 12 Eylül adaletinin(!)[16] kurduğu idam sehpaları, “urganlı şafaklardan nurlu basamaklara”[17] yürüyen yiğitler, hayalhanemde canlandı yeniden… Erol Dok kardeşimiz gibi cezaevindeyken 11 Mart 1985’te babası vefat eden, ancak bundan haberdar edilmeyen, bu durumu bilen “Taş medrese”deki ülküdaşları tarafından -rahmetli Aziz Dok amcanın ruhuna bağışlanmak üzere- bir hatm-i şerif okunan; Erol kardeşimizin “Bu hatmi kimin için tilavet ediyoruz?” sorusuna Muhsin Başkan’ın, “Bir ülküdaşımızın babası için!” diye cevap verdiği hüzün ve kahır dolu günler, “Öz yurdunda garip”[18] kalan, öz vatanda gurbeti yaşayanlar ve hiç ceza almadan yıllarca hapis yatan ülkücüler, cezaevlerinden çıkar çıkmaz davaları için harekete geçip “Nerede kalmıştık!” diyen idealistler, 90 sonrası yaşanan gelişmeler, siyasi ve içtimai değişmeler, partileşmeler, seçimler, ittifaklar, ayrılmalar, ayrışmalar ve 2000’li yıllardaki hadiseler, bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.

        Ve hiçbir zaman ideallerinden taviz vermeyen, ülkücü çizgisinde asla kırıklık olmayan Erol Dok’un dava adamlığı, özü sözü, içi dışı bir hâli, o mütevazı duruşu ve güler yüzü sanki karşımda kıyam ederken küllenmiş hatıralarımız, ülkücülükle ilgili hayallerimiz, hür düşünce ve sivil milliyetçilik üzerine fikir teatilerimiz, dinî ve millî konulardaki sohbetlerimiz ve onun her yıl Muharrem ayında Ayvalı’daki evlerinin bahçesinde tertip ettiği ve bütün ülküdaşlarını bir araya getirdiği aşure ikramları düştü yâdıma. Vefatından on beş gün önce Gönüllerde Birlik Vakfında yaptığımız sohbette, “Bizim neslin, aksakallı 78 kuşağının; Türk milliyetçilerinin geleceği için yapması gereken en önemli görev, hiçbir siyasi beklenti içine girmeden, genç ülkücülere rehberlik etmek ve ülkücü hareketi 80 öncesi fabrika ayarlarına döndürmektir.” ifadesindeki inanmışlık, adanmışlık, idealistlik, hiçbir zaman heyecanını kaybetmeyen ve en olumsuz şartlarda bile pes etmeyerek dimdik ayakta duran, Galip Erdem’in “Yenildiğiniz zaman değil, yorulduk dediğiniz zaman mağlup olursunuz.” anlayışındaki dava şuuruna sahip olan Erol Kardeşimizin gençlikten günümüze aziz hatıraları da düştü kederli gönlümüze.

        ***

        Erol Dok, aslen Trabzonlu olup 1957 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve orta tahsilini Ankara'da tamamladı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdi. 12 Eylül 1980 öncesi Ülkü Ocaklarında, Ülkücü Gençlik Derneğinde çeşitli kademelerde görevde bulundu ve Genel Merkez’de de yöneticilik yaptı. 12 Eylül askerî darbesinin ardından, Ülkücü Hareket’in lider kadrosundaki arkadaşları gibi C-5’te akıl almaz zulüm ve işkencelerden geçti. 19 Ağustos 1981’de başlayan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nda 83 numaralı sanık olarak idamla yargılandı. Ankara Ulucanlar ve Mamak Askeri Cezaevlerinde beş yıla yakın tutuklu kaldı, ancak ceza almadan tahliye oldu.

        Muhsin Yazıcıoğlu’nun 7 Temmuz 1992’de açıkladığı ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran “Millî Mutabakat Çağrısı”nın yazılması, düzenlenmesi ve yayımlanmasını organize eden Erol Dok; 1998 yılında Yeni Bir Dünya için Yeni Bir Türkiye / Millî Mücadele’den Millî Mutabakat’a Muhsin Yazıcıoğlu adlı, SEBA Yayınlarından çıkan kitabı da yayına hazırladı. Ayrıca 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’yi işgal etmeyi amaçlayan FETÖ’cü hain darbe teşebbüsünü ve bu ihanet girişime karşı Türk milletinin tarihe altın harflerle yazdığı direniş destanını anlatan, bizatihi kendisinin ve arkadaşlarının yaşadıklarını dile getiren ve fotoğraflarla desteklenen Bir Daha Yaşanmaması Gereken Günler isimli, 15 Temmuz gecesini anlatan belgesel niteliğindeki kitabı da 2017 yılında, Gönüllerde Birlik Vakfı tarafından yayımlandı.

        Türk Ocakları, Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı, Türk Ziraat Mühendisleri Birliği ve Vakfı, Türk Kooperatifçilik Kurumu ve Vakfı gibi çeşitli dernek ve vakıflarda danışma ve yönetim kurulu üyeliklerinde bulunan Erol Dok; Büyük Birlik Partisi kurucularından olup Başkanlık Divanı’nda da görev yaptı. Muhsin Başkan’ın şehadetinin ardından fiilî siyaseti bıraktı ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun ideallerini yaşatmak için kurulan “Gönüllerde Birlik Vakfı”nın Kurucu Mütevelli Heyeti üyeleri arasında yer aldı.

        Erol Dok, 22-31 Ekim 2021 tarihleri arasında ATO Congresium’da düzenlenen 16. Ankara Kitap Fuarı’nı, 30 Ekim Cumartesi günü öğleden sonra ziyaret etmiş; bu ziyaret sırasında Ötüken Neşriyat standında Prof. Dr. Bülent Aksoy, Halil İbrahim Yılmaz, Cengizhan Orakçı’yla fotoğraf çektirmiş; bilahare arkadaşlarıyla sohbet ederken kalp krizi geçirmiş; bu sırada orada bulunan Türk Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Filiz Yavuz Hanımefendi hemen kalp masajı yapmış; ardından hastaneye kaldırılmış; ancak “Üzerine yemin edilen kalem”[19] böyle yazmış; nefes sayısı tamamlanmış; Erol Dok kardeşimiz de ecel şerbetini içerek dünya zahmetinden Hakk’ın rahmetine hicret için Âlem-i Cemal’e sefer etmiş ve Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur.

        ***

        İşte yolcusu tükenmeyen, kıyamete kadar da tükenmeyecek olan ölüm köprüsünden Erol Dok da geçti. 78 kuşağının gani gönüllü, çatal yürekli ve Kürşad’ın kırkıncı yiğidi olan Erol Kardeşimiz, bizleri hüzün yağmurlarıyla sırılsıklam ederek ve “yetim-i akran” bırakarak fâni dünyadan Baki Âlem’e göçtü. Rahmetli Erol Dok’tan, 12 Eylül öncesinden günümüze uzanan kadim bir dostluğun mütebessim hatıraları yadigâr kaldı yüreğimize. Erol Dok’un Hakk’a yürümesi vesilesiyle kaleme aldığımız bu yazıda, sinemize hazin bir ayrılık acısı çökse de hüzünlü duygularımız düşüncelerimizi tam olarak kelimelere dökmemize mani olsa da Türk milliyetçilerinin ne yazık ki farklı mecralara savrulduğu günümüzde, ülkücü gençlere örnek olması için onun ahlak ve inanç değerlerini, vefa ve diğerkâmlığını, samimiyet ve fedakârlığını, vakar ve asaletini, tevekkül ve tevazuunu, dava felsefesini, düşünce dünyasını, ülkücülük anlayışını, mücadele ruhunu, “delikanlı” duruşunu ve Türklük şuurunu anlatmamız şartın ötesinde bir mükellefiyet oldu bize… Çünkü Erol Dok; Ülkücü Hareket’in sembol isimlerinden, çilekeş kadrolarından, yüreği rozetinden çok büyük dava adamlarından, gönül ve zihin gönderinden Türk milliyetçiliği bayrağını bir an bile olsa indirmeden son nefesine kadar taşıyan ve ideallerindeki uçsuz bucaksız hayallerini dualarla semaya arz eden, hem başı dik dağın hem de boynu bükük menekşenin hâletiruhiyesiyle temayüz etmiş, mütedeyyin bir aksiyoner olduğu için yeni nesillere “görev adamı numunesi” olarak -gençlerin tabiriyle söylersek “rol model” diye- tanıtılması gereken, “Ülkü denen nazlı gelin”e[20] karasevdalı bir güzel insandı.

        O; hayat gayemiz olan İslamiyet’le hayatımızın gerçeği olan Türklüğü baş tacı yapan, “Kitap Şuuru”na[21] sahip olduğu için her türlü meseleye “Türk-İslam Ülküsü”[22] penceresinden bakan, kendisi için değil; davası, ülküdaşları ve Türk milleti için yaşayan, dinî, millî ve insani değerleri yaşatan, gençlik yıllarından vefatına kadar ülkücülüğü; tertemiz, gölgesiz ve lekesiz, kar beyazı bir şeref nişanesi olarak baş tacı eyleyen, vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu kafiyesi olmak isteyen, kalemi, kelamı ve selamı Kıble’ye dönük olan kâmil bir Müslüman’dı.

        O; Kur’an ve sünnet yolundan ayrılmayan muttaki bir mümin, “Emrolunduğu gibi dosdoğru ol”mak[23] için ahiret merkezli bir hayat yaşayan, İ’la-yı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem Ülküsü’nü savunan, medeniyet tasavvuru olan bir hareketin kendi “ruh köküne” sahip çıkması, “Sancağın düştüğü yerden ayağa kaldırılması”, “Yitiğin kaybedildiği yerde aranması” ve “Tevhit Sancağı’nın Anadolu’da ay yıldızlı al bayrakla birlikte yeniden kıyama durdurulması” gerektiğine gönülden inanan bir anlayışın müntesibi olarak önce Büyük Türkiye, sonra Turan, en sonunda da İslam Birliği ve Türk Cihan Hâkimiyeti hayalleri kuran, ancak ülküsünün devlet olma mürüvvetini göremeden bu fâni hayata gözlerini yuman Turan düşünceli bir alperendi.

        O; Allah’tan (c.c.) başka hiçbir şeyden korkmayan, zalimler karşısında asla ayak çekmeyen, C-5’lerde çok ağır işkenceler görmesine, idamla yargılanmasına, Mamak zulmünü yaşamasına ve Taş Medreselerde çile çekmesine rağmen ne 12 Eylül’de ne 28 Şubat’ta ne de 15 Temmuz’da yani “erliğin darlıkta belli olduğu günlerde” gözünü daldan budaktan, zalimler karşısında sözünü asla dudaktan sakınmayan ve hiçbir dönemde “haksızlık karşısında dilsiz şeytan”[24] olmayan, hayat boyu;

        “Adam aldırma, geç git, diyemem, aldırırım.

        Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.”[25]

        düsturunu rehber eylediği için haksızların ve haksızlığın karşısında “Hüseynî” bir tavırla kıyam eden; asrî firavunlara, çağdaş putlara modern Tagutlara ve darbeci Nemrutlara karşı dik duruşunu bir ömür değiştirmeyen; gözünü kırpmadan, ardına bakmadan inandığı doğruların peşinden ölümüne giden, asla cesaret eksikliği göstermeyen ve ülkücülüğü diline tespih etmeyip hayatıyla çeken kalender bir serdengeçti ve halis bir Türk’tü.

        O; her türlü kavmiyetçiliğin İslam’a göre haram olduğunu bilen, ancak Allah (c.c.) ve Resulullah (s.a.v.) aşkıyla Türk milletini sevmenin, bin yıldan beri İslam’ın sancaktarı olan ve Î’la-yı Kelimetullah yolunda en çok şehit veren bu aziz millete muhabbet duymanın bir fazilet ve “Kızıl Elma” ülküsüyle “fatihane” rüyalar gören Türk milletinin sahibinin ve koruyucusunun Allah (c.c.) olduğuna iman edenlerdendi. O, Türk milletine Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve yardımının devam ettiğine, “İza zelle‘t-etrak zelle’l-İslam” (Türklerin düşüşü, İslam’ın düşüşüdür.) sözünün çok önemli bir hakikati dile getirdiğine, İslam dünyasına liderlik yapacak olan milletin de tarihin bin yıllık şehadetiyle bu aziz ve asil millet olduğuna bütün kalbiyle inananlardandı.

        O; 80 öncesinde, Başbuğ’un Ülkü Ocaklı korumalarından ve Mamak zindanlarında Muhsin Başkan’ın can yoldaşlarındandı. O; bu aziz vatana sahip çıkanların ve “Bir Güzel Ülkü”ye gönül verenlerin bahtına düşen ağır yüklerle ve çilelerle imtihan edilenlerdendi. Vatanını ve milletini çok sevenlere 12 Eylül cuntasının reva gördüğü işkence ve zindanlardan fazlasıyla nasipdar olanlardandı. İdamla yargılandı, ama hiç eğilmedi, bükülmedi ve hep dik durdu, çünkü o da “Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz, dik duracağız, doğru gideceğiz.”[26] diyen Muhsin Başkan gibi bir ömür bu çizgide yürüyen tavizsiz idealistlerdendi.

        O, “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz[27] marşını söyleyerek yetişen, her türlü ihanetin kol gezdiği 70’li yıllarda canı pahasına “Hubbü’l-vatan mine’l-îman”[28] (Vatan sevgisi imandandır.) inancı, Türklüğün bekası ve vatan müdafaası aşkıyla harekete geçen;

        “Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,

        Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.

        Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;

        Kahramanlık: Saldırıp bir daha dönmemektir.”[29]

        şiirinde ifadesini bulan serdengeçti ruhu ve kahramanlık duygularıyla temayüz eden, çok sevdiği Galip Erdem Ağabey’in, “Bir kişiye sağlığında kolay kolay ‘ülkücü’ denmez. Hayat çizgisini değiştirmeden, ideallerinden taviz vermeden terk-i diyar edip Rahmet-i Rahman’a kavuşursa işte o zaman ‘O bir ülkücüydü.’ denir.”[30] tanımına tamı tamına uyan örnek bir ülkücüydü.

        O; gençlik yıllarından itibaren mücadele içinde geçen 64 yıllık hayatını Hakk’a, bayrak aşkına ve Türk milletine adamış; Allah (c.c.) hatırından üstün bir hatır, vatan ve millet menfaatinden daha yüksek bir menfaat tanımamış; her zaman ve her şartta yüreği insan ve millet sevgisinin harman yeri olmuş; hayatı boyunca haysiyetli fikir çizgisini korumuş; siyasi ve ticari hayatında pek çok sıkıntı çekmesine  rağmen çevresine hep güler yüzünü göstermiş; fedakâr, vefakâr ve cefakâr bir karakter abidesiydi.

        O; hayatı boyunca hem “alp” hem de “eren” olarak yaşamış; 12 Eylül öncesinde ve sonrasında olduğu gibi 15 Temmuz’da da alperen olmanın gereğini yerine getirmişti. Çünkü o, “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun.”[31] diyen ülkücülerdendi. O; Rahmetli Muhsin Başkan’ın, “Bir daha darbe olursa kim yaparsa yapsın karşı çıkacağız. Milletine namlusunu çevirmiş tanka selam durmam, üzerine çıkarım.” sözünü ilke edinenlerdendi. O, -pek çok ülkücü gibi- 15 Temmuz 2016’nn gizli kahramanlarındandı. 15 Temmuz gecesi, abdest alıp hane halkıyla helalleşerek evden çıkmış; Etlik’ten Sıhhiye’ye gelmiş; Kızılay Meydanı’nda toplanan 200-300 kişilik grubu Genelkurmay’a doğru yürütmeye başlamış; FETÖ’cü hainlerin helikopter ve savaş uçaklarından sıktığı kurşunlara göğsünü gererek meydan okumuştu. Erol Dok, bu darbe teşebbüsünün seyri hakkında, yanında bulunan ve Başbakanlık müşaviri olan kardeşi Birol Dok’un çeşitli yerlerle yaptığı telefon görüşmelerinden bilgiler almıştı. Bu sırda, Güvenlik İşlerinden Sorumlu, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Özer Kontoğlu Birol Dok’u arayarak “Birol, durum çok tehlikeli bir mecrada, Türkiye bıçak sırtında. Hulusi Paşa Genelkurmay’da rehin alınmış durumda. Acilen Genelkurmay binasına girmek için bir şeyler yapın. Genelkurmay’ı hainlere bırakmamak için siz orada bulunanlara, ucunda şehadet bulunan çok önemli bir vatan görevi düşüyor; elinizden geleni yapın.” diyerek Genelkurmay’a girilmesi talimatını vermiş; o gece hain darbenin önlenmesinde çok hayati bir iş yapmıştı. Bunun üzerine Birol Dok da “Ağabey, Genelkurmay’a girmemiz gerekiyor; durum kritikmiş; Hulusi Paşa içeride rehin alınmış!..” deyince Erol Dok, lider karakterli yapısından ve teşkilatçılık tecrübesinden gelen, kitleleri yönetme kabiliyetini devreye sokmuş. Genelkurmay Kavşağı’nda biriken, sayıları 500’ü aşan kalabalığı organize ederek İstiklal Marşı’mızı okutmuş; oluşan o heyecan dalgasının ardından elindeki Türk bayrağıyla topluluğa liderlik yapmış ve kitleyi Genelkurmay Binası’nın önüne getirmişti. O, liderlik ettiği toplulukla Genelkurmay’ın önündeki o görkemli demir korkulukları gece saat 02.10’da sallayıp sarsmaya başlamış; on dakika içinde demir korkuluklar geriye doğru yıkılmış ve bahçeye en önde girmiş. Prof. Dr. Emrah Şenel, Birol Dok, Dr. Vefa Aloğlu ve Mustafa İlker Kılıç’la beraber Oğuz Han nesli olan ve “titreyip kendine gelen” millet ve devlet sevdalısı topluluğu harekete geçirip “Ya Allah!.. Bismillah!.. Allahuekber!..” nidalarıyla Türklüğün son kalesini canı pahasına savunmuşlar ve hainlerin ateş etmesine aldırmadan Genelkurmay’ın kapısını sarmışlardı. Bunlar yaşanırken Genelkurmay’ın önünde şehadet şerbetini içenler ve yaralananlar olmuştu. Erol Dok, Dr. Emrah Şenel’e yardım ederek yaralı gazilere ilk müdahalede bulunmuş; onların yaralarına Türk bayrağıyla tampon yapmış ve o gece hainlere karşı direnişin destanını yazan isimsiz kahramanları olarak vatana, bayrağa ve istiklale Türk’ün aziz ve asil evlatlarıyla birlikte sahip çıkmıştı. O gece bir ara kulakları sağır eden F-16’ların alçaktan uçuşu, helikopterlerle FETÖ’cü hainlerin devamlı dalış yaparak Genelkurmay önündeki kalabalığı taraması sırasında oluşan kargaşa, hengâme ve kaçışmada Dr. E. Şenel, B. Dok ve Dr. V. Aloğlu ile irtibatı kopmuştu. Onları kaybedip etrafta göremeyen Erol Dok, “Ya Rab! Birol’umu koru, bir şehit gerekiyorsa beni al! Emrah’ın, Vefa’nın çocukları küçük; onların yerine ben varım. Ben ‘Sonsuzluğun Sahibi’ne ulaşan, cennetteki Muhsin Başkan’ımın yanına ancak şehit olarak gidebilirim. Ona orada kavuşabilirim.” diye dua etmiş ve bir sohbetimizde “O gece şehit olmayı o kadar çok istemiştim ki!..” demişti. Yukarıda özetlediğimiz hadiseler, Erol Kardeşimizin Bir Daha Yaşanmaması Gereken Günler adlı kitabından alıntılardır. O, 15 Temmuz gecesini anlattığı kitabına, şehit ve gazilerin kanına bulanmış Ay Yıldızlı bayrağımızın fotoğrafını koymuş ve “Elimizdeki bayrak, yaralı ve şehitlere tampon yapmakta kullanılmış kanlı bayraktır. Şehit kanı bir kez daha bayrağı bayrak yapmıştır. O gece çevrede, Genelkurmay kavşağında vatan için, millet için 72 şehit, 253 yaralı, gazi verilmiştir.” diyerek tarihe çok önemli bir not düşmüştü. Zaten o; din, vatan, millet ve bayrak sevdalısı yılmaz bir ülkücü, ölümün üzerine yürüyen serdengeçti bir alperendi. O, Şanlı Peygamber’imizin (s.a.v.) Uhud Savaşı’nda Ebu Dücane’ye (r.a.) verdiği kılıcın üstünde yazılı olan; “Korkaklıkta ar ve zillet, ileri gitmekte şeref ve izzet var. Hâlbuki kişi korkaklıkla kaderinden kaçamaz.”[32] sözünü bir hayat düsturu hâline getiren ve

        “İnsan büyür beşikte

        Mezarda yatmak için.

        Kahramanlar can verir

        Yurdu yaşatmak için”[33]

        diyenlerdendi.

        O, İslam’ın ilk emri olan “İkra”[34] (Oku) hitabını hayatına amir kılan, okumayı çok seven, bizim camiadan yayımlanan her kitabı mutlaka okumaya çalışan, problemli konularda orijinal teklifler ve farklı çözüm yolları ortaya koyan, ince zekâ ürünü esprileriyle, akıl ve muhakeme yüklü değerlendirmeleriyle hatırlanan, ülkücülüğe dair hayal ötesi hayalleri, “Üç bin yıl sonra doğacak torununa”[35] emanet edeceği idealleri, Karadenizli fıtratından neşet eden üst perdeden heyecanları ve  medd ü cezirleri bulunan, hâl ve hareketlerindeki tevazuu ve vakarıyla, sohbet ve hitabındaki samimiyet ve asaletiyle her zaman hürmet uyandıran gerçek bir gönül eriydi.

        O, ülkücülüğün; bir isim, bir rozet, bir sembol ve alelade bir siyasi hareket olmadığına, çok faziletli bir sıfat, kavi bir iman, ahlaki bir duruş, idealist bir tavır ve soylu bir mensubiyet şuuru olarak idrak edilmesi gerektiğine inanan ve ülkücülüğün üst başlığının particilik olmadığını, particiliğin ülkücülüğe hükmetmesini değil, ülkücülüğün partiye yön ve şekil vermesi gerektiğini savunanlardandı. O; ülkücülüğün, “Her zemine uyan, her kapıyı açan, her tarife sığan bir tanımlama” olmadığını, “cami ile meyhane arasını ihata eden bir yelpaze’ oluşturmadığını, “din, dil ve tarih şuuru”na istinat eden bir “hâl” olduğunu / olması gerektiğini, millî ve manevi ölçülerinin bulunduğunu / bulunması gerektiğini anlatanlardandı. O, ülkücülüğün merkezine inanç ve idealizmi, ilim ve irfanı, kültür ve medeniyeti, vakar ve fazileti, cesaret ve aksiyonerliği koyanlardandı. O, pek çok sosyal ve siyasi faaliyetin merkezinde bulunmasına rağmen hiçbir siyasi makam ve mevki talebi olmayan ve hiçbir şartta hayallerine hazan değmeyenlerdendi.

        Onun cenazesinde yakamıza taktığımız fotoğraftaki gülen çehresi hep gözlerimin önündedir. Erol Kardeşimiz, üç yıl kadar önce kalp kapağı ameliyatı olmuştu. Arada telefonla konuşur, değişmez millî sporumuz olan “vatan kurtarma ameliyesi ve ne olacak bu memleketin / ülkücülerin hâli” muhabbetini hitama erdirince sağlık durumu hakkında da bilgi alırdım. Bir konuşmamızda, “Sağlığın nasıl?” soruma, “Doktorlar iyi olduğumu söylüyor, ben de ilaçlarımı içiyorum, pek şikâyetim yok, ancak doktorların sözüne bilmem ki güvenilir mi?” diyerek soruya soruyla karşılık vermişti. Fakir de “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe değil, ömrü yettiği mühletçe yaşar. Ecel gelmeden hiç kimseye bir şey olmaz, ölünceye kadar hiç birimizin hayat çiçeği solmaz!” cevabını verince bir kahkaha atmış ve “Bu bir doktor cevabı değil, bir şair hekim yorumu!” demiş ve gülüşmüştük. O, fakirin kaleme aldığı ve sosyal medyada her 12 Eylül’de pek çok sitede iktibas edilen “Eylül’ün Kırdığı Güller” yazısına geçen yıl gönderdiği mesajda da şunları yazmıştı:

        “Gene Eylül, gene hüzün. Kutlu bir davanın fedakâr gençliğinin özeti bu ay. Kuşağımız gençliğinden bir kısmımız kahpe kurşunlarla, kimimiz de boynumuza takılan iple şehadete erdi. Bizim neslin yaşayanları sizlere göre çok uzun yaşadı, artık yaşlandı… Her gün bir bir, bazen birden fazlası geliyoruz yanınıza. Yaşımız da geldi artık. Mücadele bitmedi, Türk-İslam Ülküsü gerçekleşmedi, ama ömür bitiyor. Mevla’m, verilen kutsal mücadelenin ecrini gerçek âlemde bizlere verir ve ‘Onlar’la Cennette buluşuruz inşallah…”

        12 Eylül’le ilgili olarak gönderdiği bir başka mesajda ise, “Biz bu memleket için hayırlı evlatlardık. Biz inanmıştık, pişman değiliz. Hamdolsun Türk-İslam Ülküsü’nden gurur duyduk, gurur duyuyoruz… İçerde, dışarda çile çekenler, evlatlarını, eşlerini, gözü yaşlı bekleyenler hepinize saygılar.” demişti.

        Zaten o; emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın, astığı bayrağın hakkını hakkıyla veren, “bu memleketin hayırlı evlatları” olan Yusufiyeli ülkücülere ve “içerde ve dışarıda çile çekenlere” özel bir vefa gösteren, Türk’e sevdalı, bozkurt edalı, mangal yürekli bir dava adamı, en zor şartlarda bile mücadele bayrağını dalgalandıran, inanç, ideal ve aksiyonerliğine gölge düşürmeden en ön safta yer alan yılmaz bir aksiyoner, eli kalem tutan bir münevver ve çaplı bir mefkûre insanıydı.

        ***

        Bu hazan mevsiminde Erol Dok kardeşimiz de bizlere -Nevzat Kösoğlu Ağabeyimiz gibi- bir Ekim acısı daha yaşattı,  Abdurrahim Karakoç’un bir şiirinde ifade ettiği üzere;

        “Artık ne kar yağar, ne ben üşürüm,

        Ne de saçlarımı dağıtır rüzgâr…

        Sağ iken bir günde bin kez ölürdüm,

        Şimdi ölüm yoktur, ölümsüzlük var…”

        diyerek asıl vatanına vasıl odu ve rahmet-i Rahman’a kavuştu. Erol Dok, Hakk’a kavuşmanın nuruyla bayram ederken bizleri hicran acısıyla mahzun bıraktı. O, bir daha ahirette buluşuncaya kadar hep hayır dualarla yâd edeceğimiz bir güzel insan ve gerçek bir gönül dostuydu.

        Biz Erol Dok’un imanına, ihlasına ve mümin bir kul olduğuna, Hüseynî duruşuna, millî ve manevi değerlere son nefesine kadar bağlı kaldığına, inandığı gibi yaşayıp yaşadığı gibi Hakk’a yürüdüğüne, idealistliğinde ve fikir çizgisinde asla kırıklık olmadığına, adı gibi “er ol”duğuna, soyadı gibi gönlünün “dok”luğuna, vatan ve bayrak aşkına, vefasına, mertliğine, dostluğuna, arkadaşlığına, yiğitliğine, fedakârlığına “Kıblesi düzgün” ve istikamet sahibi bir mümin olduğuna hüsn-i şehadet ediyoruz. Şahitliğimizi kabul eyle ya Rabbi! Biz Müslüman bir kul olarak ondan razıyız, dua ve niyazımız Yüce Rabbimizin de Erol Dok kulundan razı olmasıdır; bu dua ve niyazımızı da kabul eyle Allah’ım! Âmin! Âmin! Ya Muin!

        Î’la-yı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem Ülküsü’ne hayatını adayan ve bir ömür Allah rızası aşkıyla yanan Erol Dok kardeşimizi; Cenab-ı Allah rahmet ve mağfiretiyle, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şefkat ve şefaatiyle perdepuş eylesin; ruhu şâd, kabri nur, menzili mübarek, mekânı cennet ve makamı ali olsun. Yüce Rabb’imiz, onun bu dünyada çektiği çileleri, işkenceleri, sıkıntıları mahşerde seyyiatına kefaret kılsın. Âmin! Âmin! Ya Muin! Yüce Rabb’imiz onu Firdevs-i Âlâ’da çok sevdiği Galip Ağabey’imizle ve Muhsin Başkan’ımızla buluştursun ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a komşu eylesin. Âmin! Âmin! Ya Muin!

        Allahutaala, Erol Dok’un muhterem anneleri Emine Teyze’ye, değerli eşi Halime Dok Hanımefendi’ye, sevgili evlatları Zafer Giray Dok, Büşra Dok Dağdelen, Asef Dağdelen, Emine Dok Okur ve Yakup Okur’a, çok kıymetli kardeşi Birol Dok’a, kız kardeşi Tülây Hanım ve eşi Cemil Tiryakioğlu’na, bütün akrabalarına, definden sonra çok manalı, muhtevalı ve cennet muştulu bir konuşma yapan bacanağı Lokman Abbasoğlu Ağabey’imize, “şeddeli ülküdaşlarına”, cümle gönül dostlarına ve camiamıza sabr-ı cemil versin. Hepimizin ve Tü