Yetkin Zekâ Rabb’iyle Bütünleşir

Mart 2021 - Yıl 110 - Sayı 403



Evreni Öğrenme ve Anlama Gücü: Zekâ

Evren/kâinat dediğimiz varlıklar sistemi, bir büyük yazılıma bağlı olarak yaşayıp gitmektedir. Bu evrende, dünya/arz, farklıca bir evrenciktir; onun farklılığı, yaratılanların en yücesi ins(an)in binlerce yıldır burada yaşamasından doğuyor.

Yer küre/arz/dünya, insan için, hava, su, toprak nimetlerinin biçimlendirdiği bir ev, köy, kent, vatan... İnsan evinde, kentinde, vatanında düzenlik ve refah içinde, mutlu olarak yaşamak istiyor ise, zekâsını eğitecek, işletecek, zenginleştirecek ve sorumluluklar üstlenecek.

Zekâ nedir? Arapça kökenli “zekâve” fiil kökünden, “arındırma” başta olmak üzere, çağrışım çerçevesi zengin bir kavram olan “zekâ”nın birçok tanımı yapılmıştır. Bilgelerin Yolunda içindeki tanımı hatırlatıp[1] yeni bir tanım yapalım: Zekâ, insanın; bir kısmını genetik olarak atalarından aldığı, bir kısmını da sonradan edindiği değer, bilgi ve davranışlara ilişkin büyük bir yazılım programını ve işletim sistemini kullanma ve geliştirme ve bunun sonucunda arınmış enerjiyle yaşama “erk”i (irade), özgürlüğü ve başarısıdır.

Zekâ, edinilen bilgileri yenileriyle zenginleştirme, tercih ve tepkilere yansıtmayla doğru orantılı olarak insana erk kazandırır.

Bilgiler ise,

a) Bilimlik bilgi (bilim); b) Pratik bilgi (kişiye, gruba, topluma özgü kanaatler, benimseyişler, uygulamalar, zenaatlar); c) Estetik bilgi (zevk kavramına bağlı sanatlar ve edebiyat); ç) İnanç bilgisi (bir kutsala inanmaya bağlı kavramlar ve ritüeller; vahiy hükümleri, açıklayıcı hadisler; ezoterik bilgi ve kabuller) olmak üzere gruplandırılabilir.

Bilgiler, insanları ortak hükümler etrafında toplar. Sosyo-kültürel değer ve davranışlarda kaynaştırır ve benzeştirme işlevi taşırlar.

Zekâsını, bilgilerle zenginleştirdiği, enerjisini olumlu “erk”e dönüştürülebildiği oranda insan, en derinlerdeki bilgiye ve yeterliliğe ulaşma imkânı bulur. En derindeki bilgi ise, evrene ilişkin sistemin ve ondaki her varlığa ait yapı, işlev ve işleyiş alt sistemlerinin bir “ana yazılım”a bağlı olduğu hakikatidir.

“Rab” Kelimesi ve “Erk” İle İlişkisi

Rab kelimesi, İbranicede ve eski Arapçada, “sahip, hükmedici”, “çok büyük ve çok yüce” anlamlarını taşımaktaymış. İslam öncesi Arapları, -çevrelerindeki Musevilerin Rab kelimesini “yaratan, koruyan” anlamında kullanmasıyla ilişkili olabilir- taptıkları, insan elinden çıkma putlardan, dileği yerine getirdiğine inandıklarına da rab derlermiş. İbranice, Süryanice ve Arapçada rab kelimesi, “mal ve mülk sahibi”, “malik olduğu toprakların üstündeki canlıların, ‘hem sahibi, hem de onların varoluşunu belirleyen” anlamını karşılamaktaymış. Eski Yunancadaki “toprak ve köle sahibi”, “zenginliğinden dolayı emri gerçekleştirilen insan” anlamındaki apantes (authentes) kelimesi, Türkiye (Anadolu, Balkanlar) Türkçesinde bin yıldır efendi telaffuzu ile yaşıyor; fakat ödünç alınan dildeki anlamıyla ilgisi yok. Batı dillerindeki senyör kelimesi de, mülkünü ve onun üstündeki insanları, kendi kurallarıyla yöneten derebeyi anlamındadır. Bu ise, sınırsız erk demektir. Halkın bir kısmını kulu, kölesi gibi gören, keyfince cezalandıran senyör, efendi, baron, sahip kavramlarının işlevi dikkate alınınca Türk dilinde bu anlama paralel gelecek bir kelime de kul, köle anlamlı bir kelime de yok, diyebiliriz.[2]

Bir kişinin, bir grubun diğerlerini, bir devletin başka devletleri, ülkeleri hükmetmek, sömürmek niyeti, çabası, ısrarı yüzünden, hem yeryüzündeki hem gökyüzündeki hem de yerin üç bin metre altındaki dengeler, ölçüler, oranlar ve düzenler bozuluyor. Bazı devletlerinRabb’in erki”ni dışlarcasına hareket etmeleri yüzünden, Erk üstünlüğüne bağlı sıcak ve soğuk savaşlar yaşanıyor; barış ve düzen sürdürülemiyor.[3]

Müslüman Türk toplulukları[4], “Rabb” kelimesini terbiye eden en yüce Güç anlamıyla benimseyip kullanmışlar. Rab kökünden gelen erbâb kavramı, -tekil ve çoğul anlamlı olarak- “düşünce ve davranışlarını, uzmanlık seviyesinde ortaya koyabilen, yapan, öğreten, örneklendiren; ustalığıyla, becerisiyle kendine özgü bir konum kazanan insan” anlamıyla Türk lehçelerinde yaşamıştır: erbâb-ı ilim, erbâb-ı namus, kalem erbâbı, sanat erbâbı, ticaret erbâbı, işin(in) erbâbı vb.

Misalli Büyük Türkçe Sözlük’teki bilgileri -örnek cümle ve mısraları bırakıp- alıntılayacağım:

Rab (isim, Ar. rabb) 1. Bütün mahlûkātı yetiştiren, kayıran, besleyen, terbiye eden Cenâb-ı hak, Allah, Tanrı. 2. Sâhip. Rabbim: Daha çok duâ cümlelerinin başında “Ey Rabbim, Allahım! anlamında yalvarma sözü olarak kullanılır: ‘Rabbim, sen bizi bağışla!’. Rabbiye emânet: Allah’a emânet [Rabbî aslında ‘’Rabbim’’ demek olduğu halde burada Rab mânâsında kullanılmıştır]. Rabbü’l-âlemin: [Başına “yâ’’ geldiği zaman rabbe’l-âlemin şeklinde söylenir]. Bütün âlemlerin sâhibi ve efendisi olan Allah. Rabbü’l-erbâb: Bütün esmânın menşei, ilk zuhurun mazharı olan ve rubûbiyyet kendisine mahsus bulunan Allah. Rabbü’l-ibad: Kâinattaki her şeyin terbiyesine muhtaç olduğu Allah. Rabbü’l-izzet: Gerçek yücelik sâhibi olan Allah. Rabbü’l-verâ: Yaratılmışların, âlemlerin Rabbi.”[5]

Madde başı olan “rabbâni”yi de alıntılayayım:

Rabbânî (sıfat) (Ar. Rabb, “efendi sâhip”ten, rabbân ve nispet eki -î ile rabbânî) 1. Rabb’la ilgili, Allah’a âit, ilâhî; 2. (isim), kendini Allah’a vermiş, gönlünü Allah’a bağlamış olan kimse.”[6]

Türk dilinde “ta’lim” ve “terbiye” kelimeleri yaşayageldi: Ta’lim, bilgi (ilim) sahibi kılma/kılınma; egzersiz yapma/yaptırma, öğrenme/öğretme anlamlarını taşırken terbiye, yetişme/yetiştirilme, eğitim verme/eğitim alma, beklenen kıvamı kazandırma, eğitim istemeyen veya almamışlığı düşünülenler için ise kınama, cezalandırma anlamlarına geliyor.

Vahyin Öğrettiği “Rab” Kavramı

İnsanlığın binlerce yıllık evrendeki hayatı içinde “üstün ve karşı konulmaz güç” olduğuna inanılan konum ve durumlarda, kendince “Rab” tasavvuru, tapınma ritüelleri ve putları oluşturulmuştur. İnsanlığın inanç tarihi içinde, vahiy dışı benimseme ve tapınmalara ait sayıca çok fazla olan tür ve şekiller büyük yer tutmaktadır. Evrendeki her varlığa ait milyarlarca sırlı bilgilerin sahibi konusundaki “vahiy dışı” kabullenmeler, konumuzun dışındadır. Vahyin bildirdiği hakikate göre, evrene ait sonsuz sayıdaki bilgi, oluşum ve devamlılığı; eğitim ve öğretim, yöntem ve uygulamalarını belirleyen/takdir eden/yazan/Rab.

Rab, her türden bilginin nebiler ve resuller aracılığıyla iletilmesini, öğretilmesini vahiy adlı yöntem ve hükümler ile yapmış. Rab, nebi ve resullere, toplumlara eğitim vericilik, yol göstericilik, bilgilendiricilik kısaca öğretmenlik işlevini de önderlik, öncülük, örgütçülük ve mücadelecilik görevini de vermiş. Rab suhuf ve kitap adlı eğitme ve bilgilenme kaynaklarında, hikmetlerini, emirlerini ve kudretini tekrar tekrar vurgulamıştır.

Hz. Muhammed Mustafa, önce bir avuç insanın başöğretmeni, sonra Arap sayılan toplulukların, daha sonra da bütün insanlığın uyarıcısı, uyandırıcısı, eğitimlendiricisi, ruh arıtıcısı, Rabb’e yaklaştırıcısıdır. Rab adına mesajları getiren özel varlık Cebrail’in ilk tebliği, “Oku!”. Allah, evrendeki her varlığı, kendine özgü bir yazılım ile var edendir; bu yazılımların her birini, bir ölümsüz parçacık içine yerleştirendir; yarattıklarına, kendi yaratılma sebebini idrak edip gereği için bedence ve zihince çaba gösterebilme, erkli tepki ortaya koyma yetkisi verendir. Rabb’in, hem bir nimet hem de cezalandırma işlevi yüklediği, en özel ve en uygun biçim, kıvam, ölçü ve oran vererek düzenlediği, sistemlendirdiği varlıklardan ikisi “ışık” ve “ses” adlı enerjilerdir. Vahye ait kitaplarda, Rabb’in ısrarla vurguladığı hikmet şu: Evrendeki her varlık; ölçü, oran ve denge üzerine kurulmuş bir sistemdir. Kur’an’daki hükümlerde “Rabb”in “Erk”inin paylaşılmazlığı,“mizan” ile “vezin” kazandırıcı “yazılım”ın sahibi olduğu, bunlarla oynanmaması gerektiği vurgulanıyor.[7]

Allah’ın işlev ve işlerliği ile yansımalarının tamamı olan Uluhiyet, insan zekâsını aşıp zorlasa da bilgilenme vahiyden ayrılmadığı sürece yeni imkânlar doğmaktadır. Vahye göre, Tek, benzersiz, ortaksız, en güçlü ve her var sayılanı yaratan”, “mutlak erk” olan, ilke ve yasaklarını nebi, resul adlı özel görevliler aracılığıyla bildiren “sınırsız güç” Allah’tır. Rab ve Allah adları, aynı sınırsız kudretin iki özel adıdır; çünkü “Rab” ismi, “esmâü’l hüsnâ” adlı terimlerin Allah dışındakilerin tamamını içine almaktadır.[8] Allah ve Rab kavramlarının Kur’an’da birbirinin yerine kullanıldığı görülmektedir.[9] Allah/ Rab, sistemi kuran, “ilahi yazılım”ını koruyup emir, ilke ve yasaklarını ret veya inkâr edenleri, ortak koşanları cezalandıran, sınırsız erktir.

Rabb’e ait “bilgi, güç, erk ve işlerlik” olan Rubûbiyet; insanın, Rab’den iletilen mesajları alabilmesine, mesajların gereğinin yapılmasına yardımda ve yol göstericilikte bulunan sınırsız enerji. Rab; sığınanı, yakaranı, eğiten, uyaran; arınmasına, bunaltılarını, sıkıntılarını giderip yardım eden ödüllendiren sınırsız yüce enerji.[10]

Rab, diğer varlıklara göre insana çok önemli bir fark, üstünlük vermiş: erk/irade. Erk, insanın öncelikle kendine, sonra diğer varlıklara yönelttiği seçme, buyurma, isteme, karar verme, engelleme ve cezalandırma gücü ve işlevidir. Bir özel enerji olan erk, Rab’de külli/sınırsız iken insanda çok azdır. Her insan erk sahibi olmak, erk kullanmak, en azından özerk yaşamak istiyor. Erkin asıl işlevi, insanın kendi ruhuna ve bedenine öz erkiyle hükmetmesi, Rab dışında hiçbir güce kulluk etmemesidir. İnsanların öz erkleri sınırlayan yazılı hukukla uyumlanıp “nifak” ve “fesat” aracı olmamaları aklın gereğidir. Rabb’in koyduğu ve korunmasını istediği ölçüler, oranlar, dengeler bozulur ise keyfî düzenlemelerin getirdiği olumsuzluklar, bela ve hastalıklar hâlinde yaşanmış; yaşanır; yaşanacaktır. İnsana verilen bu özel gücü ve işlevi artıran, ayar bozan olumsuz işlemciler, kibir, hırs ve haset; dengeleyen ise alçakgönüllülük, kanaatkârlık, şefkat, merhamet ve muhabbettir.

Erk Kullanma Hataları

“Sonuç”u sebep ile ilişkilendirmede eksiği ve yanlışı olanlar tesadüf, hayret başta olmak üzere bazı kelimelere sığınır; yetkin zekâlar evrende kuralsızlık, keyfîlik, rastgelelik olmadığını bilir. Her “mahluk” yaratılış sebebine göre işlev ve işleyişini sürdürür. Her varlık en küçük, bölünmez parçacığına ait yazılım ve ondaki yok olmaz enerji (kuvve, kuant) bakımından çok özeldir.

Maddelerin (gaz, sıvı, katı) her birinin özünde, onları farklı kılan birer “kuvve” taşıyıcı, kuantik yapı vardır. Bu, en küçük yapılar ve onların meydana getirdiği gaz, sıvı veya katı maddeler, yaydıkları çok özel enerji parçacıkları ile insanın beş duyusundan birine çarpar. Çarpmadan doğan ilişkilenmenin şiddeti ve süresi, insandan insana değiştiği gibi mizaç dediğimiz yapıya bağlı olarak etkilenmeler de tepkiler de bireylere göre değişir. Her insanın “tercih”, “alaka”, “eğilim” ve “bağlılık”ının yönü ve oranında kuantların enerji işlevi artar. Öncelikle beş duyudan her biri, birkaçı veya tamamı, sonra sezgi ve basiret merkezleri, gelen enerjilerden etkilenir; bu etkilenmeler, biyo-psikolojik tepkilere, davranışlara yol açar. Sınavlar zincirine bağlı olarak yaratılış sebebi dışındakilerden arınma yönündeki en güzel kıvamlanma[11] ancak Rabb’in yardımı ile mümkündür.

Samimiyet, özdeki enerjinin “saf”laşmışlık, temizlenmişlik konumudur. Allah, varlıkların her birindeki enerjilerin, yaratılış sebebiyle bağlı olduğu sözleşmeye her an sadık ve olumlu işlemesini emrediyor. Rabb’in “nimetlendiriciliği”nden yararlanmak için, Rab’den samimiyet ile yardım istemek gerekmektedir. Samimiyet, insanın her türden varlıkla kurduğu/kurmak istediği ilişkilerde de Rabb’inden yardım ve eğitimlenme taleplerinde de sonuç alıcılığını belirler. Samimiyet adlı olumlu işlerliği artıran işlemci, pişmanlıkla, özür dilemekle zenginleşip kibirden, hasetten, ölçüyü aşmaktan (her türden cimrilik veya müsriflik) uzaklaştıkça işlevini sürdürmektedir.

Sığınmak fiili; güvenlik, esenlik ve şefkat ile merhamet görülecek, bu imkânları verecek bir makam, varlık ve kurum bulunmadığı durumlarda kullanılamaz. Rab dışında hiçbir güç, karşılıksız bir şekilde sığınma imkânı vermez. Rab sevgi, şefkat, merhamet gösterirken, esenlik bağışlarken insanın hak edip etmediğine bakmamakta; içtenliğine, sığınmadaki ısrarına bakmaktadır.

Sır dolu olan beden ile ruhtan oluşan insan, Allah’ın açıkça ortaya koyduğu ilke ve emirlerle donanmış ve uyumlanmış olabildiği oranda, “ruh”un Rab ile ilişkisi artar. Şeytan, her insanın bu ilke, yasak ve emirlerden uzaklaşmasını gerçekleştirmeye, kendisine uyumlandırmaya çalışır. İnsan, şeytanın kandırdıklarından, aldattıklarından, etkilediklerinden biri olma konumuna geçtiğinde ise, Rabb’ine sığınmaktan, yardımından ve eğiticiliğinden uzaklaşıp benzeştikleriyle mutlu olmaktadır. İnsan, şeytanın dürtme ve illüzyonları zekâsını kirlettiği oranda “zan” ve “zehap”larını Rabb’in ilke, emir ve yasaklarının karşısına çıkarmaya başlar. Şeytanın eğitimine aday olmanın ilk basamağında, “zan”lar ve onlara bağlı “gerginlikler”; ısrarlı ve etkili bir şekilde “kaygı”, “korku”, “şüphe” ve “hasetler” ile beslenir. Benzeşen insanların bir arada olma ihtiyacı, bir süre sonra Rabb’in yönlendiriciliğini reddetme konumunu doğurur. Hırs, haset, şüphe, kaygı, korku nitelikli işlev bozucu kuantların etkisiyle insan, bedenî ve ruhî hastalıklarla uğraşır. Allah’ın ilke ve emirlerinden, Rabb’in yardımı ile eğitimini talep etmekten uzaklaşıldıkça zekânın bölümlerinde farklı şiddette işleyişler oluşuyor. Olumsuz işleyişlerin hem sebebi hem sonucu olan kaygı, korku, şüphe ve hırs ile hasetler bedeni de ruhu da yönlendirir.[12] Bütün mesele, inanç simsarlarının, ibadet baronlarının eline düşmeden, takva sahibi olarak “mutlak yasaklar”a ilişkin yönelişlerden, benimseyişlerden sakınmak; Rabb’imizden hem utanmak hem de korkmak.[13] Rabbin yönlendirici, eğitimlendirici ve etkilerine, yardımlarına kulak tıkayan insanlık, bedenine de diğer varlıklara ve çevreye de kalıcı zararlar veriyor.

Erk Sahibi İnsan Ne Yapmalı?

Vahye dayanmayan hükümler, bir takım insanlar tarafından dinî benimsemeler ve yaşantılar hâline getirilmiştir. Bu hurafe ve şirkler, Rabb’in kuralları dışındadır.[14] Rab; sığınılacak, güvenilecek, talepte bulunulacak, yalvarılacak, pişmanlıklar beyan edilerek af istenecek, karşılığını almak için ümitle beklenilecek “tek” makam, güç, erk sahibidir.[15] “Mülk sahibi”, dileklerin gerçekleşmesi, sıkıntıların giderilmesi için “sebep”ler yaratır; samimi dilekleri karşılar. Yetkin bir zekâ, her isteğinin karşılanmasını sağlayacak erkin, gücün ve yeterliliğin Rabb’e ait olduğuna inanmaktan dolayı, Rabb’inden dilemek ve sığınmak dışındaki beklentilerden, kaygılardan, korkulardan uzaklaşmıştır.

Yetkin zekâ sahipleri, hiç kimseden, karşılıksız şefkat, sevgi, samimiyet ve merhamet ile sığınma hakkı beklemez. Yetkin zekâlılar, öncelikle Rabb’in, sonra da ataların karşısında mahcup olmamak için, gerektiği gibi yaşarlar. Onlar, nelere tahammül edeceğine, nelere sabır göstereceğine ilişkin sırları sezerek bilir; akıllarıyla gerekçelendirir; bilgileriyle güçlendirir.

Gönül ve gönüldaşlık ülkesinin anahtarı olan sıdk, samimiyet, muhabbet ve sabır zekânın arınmasında çok etkilidir. Zekâsını arıtıp zenginleştirebilenler, yaşantılarını Rabb’in istediği yön ve ölçülerle biçimlendirmeye çalışır; yalnızca ondan isterler, yalnızca ona sığınırlar.


         

[1]Zekâ, bir insanın farklı yol ve yöntemlerle edindiği, devamlı düzeltmelerle ve zenginleştirmelerle etkisini, dönüştürücülüğünü sürdüren bir yeti ve yeterliliktir. (...) Zekâ adlı yeterlilik, hafıza, iman, akıl, sezgi, ilham, his, hayal, zevk ve muhakeme ile ifade etme merkezlerinden, fakültelerinden oluşan toplam enerji’dir. Bu fakültelerin her biri, seviyeli ve samimi merakların kazandırdığı farklı bilgiler ile işlevini sürdürüyor, işlerliğini artırıyor.” S. K. Tural, Bilgelerin Yolunda, Ankara Kültür Sanat Yay., Ankara, 2018, s. 15.

[2] Batı dillerindeki kral, Semitik halklardaki sultan ve firavun ile Farsçadaki key, şah kavramları, “kendisinin olan topraklar ile onun üstündeki canlıların ve insanların, mutlak sahibi ve biçimlendiricisi” anlamlarını taşırken kağan kavramının anlamında ve uygulanmasında böyle bir hak, yetki bulunmamaktadır. Kağan kurultayca seçilir; onun yönetimini beğenmeyen aile veya toplulukların, göç ederek başka kağan ve yer seçme hakkı vardır.

[3] Bilgi ve teknoloji üretip pazarlayan devletler, diğerlerinin üzerinde etkili oluyor; sindirici, yönlendirici roller oynuyor. Yirmiden fazla devlet; ürettikleri, iletişim, sağlık ile savaş bilgi, teknik, araç ve gereçleriyle yaklaşık yüz yetmiş devleti sömürüyor; bu sömürünün, ürettikleri film, TV dizisi ve bilgisayar oyunlarıyla olağan veya karşı konulmaz sayılmasını kabul ettiriyor. Son yüz yıldır, 20 devlet, başka ülkelerin iç düzenine ilişkin kararlar aldırma ve uygulamalarda bulundurma yönünde/için hem istihbaratı ve iletişim kanallarını hem de Birleşmiş Milletler örgütünü kullanıyor. Silah ve ilaç sanayisindeki üretim ve pazarlamalar ise, en tehlikeli etkileme ve baş eğdirme araçlarıdır. İnsanlık, bir yandan dijital çağa geçiyor, bir yandan enerji kaynağı gasp ve hırsızlığı yapan, baskı ve dayatmalarını olağanlaştıran 20 devletle uğraşıyor. Bilgi ve teknoloji adına, yerdeki ve gökteki Rabb’in armağanı olan “mizan”, ”nizam”, ”vezin” taşıyan bütünlükler bozuluyor. Yaygın hastalıklar, korkular, terör ve savaşlar, depremler, seller, yangınlar ve büyük fırtınalar, denge ve düzenin bozulduğunun açık kanıtlarıdır. Temiz su ve temel gıda maddeleri ile ilaç sanayisindeki hırslar yüzünden varlıkların öz yapıları ile oynandı, ölçüler ve düzenler bozuldu. Bu ölçü, denge ve düzen bozmanın ne türden küresel felaketlere yol açacağı konusu ise, sadece ABD sinemasının ileri teknoloji kullanarak çektiği bilim kurgu filmlerde yer alıyor.

[4] Türk soylu halkların büyük bir kısmı, MS 840 yılından itibaren İslamiyet’e girmeye başlamış; yüz elli yıl içinde, neredeyse tamamı Müslüman olmuştur. Okuma yazması “hiç”e yakın Türk kökenli halkların (boyların ve onların altındaki oymakların/aymakların) bir kısmı, Kur’an ve Hadis bilgisini yayan Emevî-Abbâsî yorumluslümanlık’ı, bir kısmı ise İmam Câfer-i Sadık’ı izleyen Türk Aleviliği’ni benimsemiştir. Türk kökenli toplulukların tamamı, Mâturidî-Yesevî, Bektaşî-Halvetî çizgisi gibi belirginlikler de dâhil, samimi heyecanlara mensup taklidî iman ve ibadet Müslümanlık’ının temsilcisi olmuş; sosyal uygulamalar da bu yönde biçimlenmiştir.

[5] Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Yay., İlhan Ayverdi başkanlığında kurul, C: 3, s. 2540.

[6] Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C: 3, s. 2540.

[7] Rahman Suresi’nde yerin, göğün, insanın ve suyun hangi ölçü, oran, kıvam, denge ölçütlerine bağlı bir düzen olmak üzere Rab tarafından yaratıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Çok çeşitli bilim alanlarına ait yazılım sırlarını taşıyan bu Sure’de, her ayetten sonra “Rabb’inizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?” ifadeli bir azarlama bulunmaktadır. Kur’an’da 700 defa zekânın kullanılmasının hatırlatıldığına, bu yolla da Rabb’in koyduğu oran, denge ve düzeni anlamanın mümkün olacağına ilişkin uyarılar daima gündemde tutulmalıdır. Rabb’in biliminden doğmuş emirlerinin ve yazılımının yerine, “deizm” denilen, herkesin kendince tanımladığı bir ilaha inanmayla ve/veya her türden bilginin ürkütücülüğünü ve efendiliğini kabullenme anlamındaki “dataizm” ile yetinen toplumlar, bir süre üstün ve hâkim görünseler de karşı konulmaz büyük cezayı tadacaklardır.

[8] İslâm Ansiklopedisi’nde Bekir Topaloğlu’nun yazdığı “Allah”, “Rab” ve “Esmâü’l Hüsnâ” maddelerine ve Allah’ın Varlığı (İsbat-ı Vâcib) adlı kitabına (Ankara, 1981) bakılabilir. Kur’an’daki “İşte ben, hem benim hem sizin Rabb’iniz olan Allah’a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz -bizi eğitimlendiren- Rabb’im dosdoğru bir yol üzerindedir.”(Hûd/56) hükmü, yetkin zekâlıları hikmetlere ulaştırıcıdır.

[9] “Tek ilah olan Âlemlerin Rabbi -yaratıcısı, düzenleyicisi ve kader belirleyicisi- her türden övgünün üstündedir. (Fatiha); “Rabbimiz, -gökleri ve yerleri ve her ikisi arasındakileri gerekçesiz ve hikmetsiz- yaratmadın. Sen bizi cehennem ateşinin azabından koru.” (Âl-i İmrân/191; Rabbenâ mâ ḣalakte hâżâ bâtilen subhâneke fe- kınâ ‘ażâben-nâr); Rabb’inize yalvararak samimiyetle ve derununuzla dua edin-dileyin-“ (Âraf/55).

[10] “Ey Rabbimiz -hak edip etmediğimize bakmaksızın- bizlere dünya için -gerçek- güzellikler ve ahiret için -gerçek- güzellikler ver ve bizi cehennem ateşinin azabından koru.” (Bakara/201; Rabbenâ âtinâ fîd-dünyâ haseneten ve fil-âḣirati haseneten ve kınâ ‘ażâben-nâr). Rabb’imiz hidayete erdirdikten sonra kalplerimizin sapmasına izin verme; katındaki ilimden rahmet bağışla, sen kesinlikle sonsuz bağışlarda bulunansın (Âl-i İmrân, 8; Rabbena lâ-tuzığ kulûbena…) “De ki, sığınırım Felak’ın yaratıcısı ve sahibi Rabb’e.”, “De ki, sığınırım insanların Rabbine...” (Felak/1; Nas/1).

[11] “... İnsanı en güzel kıvam ile yarattık.” (Tîn/5)

[12] “Rabbim, şeytan bana sıkıntılar, korkular, kaygılar veriyor ve -ona uymayınca- bana işkence yapıyor.” (Sâd/41). “Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından, yoldan çıkarıcılığından sana sığınırım; şeytanların -olumsuz enerjileri ile beni aciz bırakmak için- çevremde bulunmalarından da sana sığınırım.” (Mü’minûn/97, 98).

[13] Takva ile cehaleti eşitleyen iman ve ibadet baronları, Kur’an’ın 24 ayrı ayetinde cehaletin ve cahillerin nelere sebep olabileceklerinin, insana ve insanlığa verebileceği zararların vurgulandığını unutturuyorlar. Allah ve Resul, iman ve ibadet sahiplerinin, vahye dayalı bilgi dışına çıkmamalarını vurguluyor. Takva kavramı, insanın yaratılış sebebinden dolayı Allah’tan utanması, cezalandırılmaktan korkması; şirkten, günahtan ve mutlak haramlardan sakınması, korunması anlamlarını taşıyor. Takva, gösteriş için değil kendi öz dengesi için benimsenip yaşanacak. Takva, imanın arındırılması, Allah’ın rızasını kazanmanın, Rabb’e teslim olmanın verdiği mutluluk ve huzura ulaşılması için, her türden gizli ve açık şirkten kurtulma çabasıdır. Müslim, öncelikle ahlak sahibi olması gereken insandır. Din simsarlarının, vahyi ve hadisi kendi “zan” ve “zehap”larınca yorumlamaktan veya uydurmaktan doğan, nifaka yol açıcı telkinler, yaşantılar ve gruplaşmalar, İslam bilginlerince susturulmalıdır.

[14] Müslümanların dinî inanç ve yaşantılarında farklılıklar var; bu farklar, üç ayrı İslam dışı kaynaktan sokulmuş hurafe, şirk ve ritüellerdir: vahye dayanmayan önceki inançlar, Musevilik, Hristiyanlık. Papazların soktuğu, Ermeni ve Rum komşulardan, İran mecusiliği ile bedevi Araplardan alınan ıskat ve devr (ölenin günahlarını silmek için hesaplanan para ve hayvanı hoca, şeyh, dede veya ahunda ödemek) de tövbe vermek/tövbe almak da İslami değildir ve şirktir.

[15] “Resul, Rabb’inden kendisine gelen emir, yasak ve ilkelere -şüpheden arınmış bir hâlde- iman etti; tam inanmış olanlar da inanıp kabul ettiler. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine... Resullerinden hiç birini ayırt etmeyiz, işittik ve itaat etmeyi -zekâmızın bütün bölümleriyle- kabul ettik. Bağışlanma dileriz senden. Rabb’imiz dönüşümüz sanadır.” dediler. Allah kimseye gücünün yetmeyeceği bir görev ve işlev yüklemez. Yaptığınızın kazancı da kaybı da sizindir. Rabb’imiz, unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Rabb’imiz, bizden önceki -dinlere- inananlara yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme. Rabb’imiz, güç yetiremeyeceğimiz görevlerle görevlendirme. Rabb’imiz bizleri affeyle, bağışla, merhamet göster. Bizim mevlamızsın, -değişmez gerçeği- inkâr eden, örtmeye kalkanlar karşısında zafer kazanmamıza yardım et.” (Bakara/285-286).