Sanat ve Zafer

Aralık 2020 - Yıl 109 - Sayı 400



Dilin, kelimenin, edebiyatın ve sanatın bütün dallarının, millî bir ruhla yoğrulması hâlinde, ait olduğu millet ve medeniyet ailesine ne denli büyük bir güç kaynağı olduğu, tarihî süreç içerisinde birçok olayda görülmüştür. “Yurdu kılıçla alır, kalemle tutarsınız.” diyen atalar öğüdünü idrak ettiğimizi ve gereği doğrultusunda davrandığımızı söylemek güç olsa da tarihî gerçeklik, edebiyat ve sanatın; kılıç, silah ve bombadan çok daha etkili bir hâkimiyet hazinesi olduğunu öğretmiştir.

Kimilerinin Kraliçe Victoria’ya, kimilerinin de Winston Churchill’e dayandırdığı bir rivayet, esasında edebiyat ve sanatın gücünü en iyi özetleyen anlatılardandır. İngiltere Kraliçesi Victoria’ya yahut Başbakan Churchill’e sorarlar:

“İngiltere sömürgelerini kaybederse ne yaparsınız?”

“Güçlü donanmamız var. Yeniden sömürge ediniriz.”

“Donanmanızı da kaybederseniz ne yaparsınız?”

“Yeniden inşa ederiz.”

“Ülkeniz işgal edilirse bu durumda ne yaparsınız?”

“Bu durumda ülkemiz için savaşırız ve İngiltere’yi yeniden kurarız.”

“Peki, Shakespeare ile çok övünüyorsunuz. O elinizden alınsaydı ne yaparsınız?”

“İşte o zaman mahvolurduk.”

Donanmasının gidemediği, askerinin ulaşamadığı, kılıcının zafer elde edemediği her yere dil, söz, kelime ve kültürü kalem yoluyla, sanat yoluyla ulaşıyor ve gönüllere yerleşebiliyor. Üstelik bu fetih sınırları aşan, zamanı aşan ve asırlar boyu muhafaza edilen bir muhabbet iklimi de doğuruyor.

Sanatın gücünden bahsetmişken, Picasso’nun unutulmaz yaptığı olaya değinmemek, meseleyi eksik bırakacaktır.

İspanyol iç savaşı sırasında Picasso, uzun süredir bulunduğu Paris’ten ülkesine döner. Savaş esnasında Franco’nun yardımına koşan İtalya ve Nazi Almanya’sının bombardımanı neticesinde 1654 kişi hayatını kaybeder. Picasso bir savaşçı değildir ve silaha sarılmaz. Çok daha kalıcısını ve etkili olanını tercih eder. Ölen 1654 kişinin tablosunu yapar. O tablo ile ölenler de yaşananlar da hafızalara kazınır. Sanat alanında, sanatsal bir eserle ölümsüz hâle gelir. Picasso, yaptığı tablo sayesinde, silaha sarılmak suretiyle asla alamayacağı intikamını almayı başarmıştır. Hem de öyle bir intikam ki, onlarca yıldır gönüllere ve akıllara kazınmıştır. Böylece sanat, silahı ve bombayı bir kere daha yenmiştir.

2. Dünya Savaşı’nın tam ortasında, 1943 yılında ABD’li yazar E.B White, Amerika Propaganda Organizasyonu Savaş Yazarları Kurulundan, “Bize demokrasiyi tarif eder misiniz?” diye bir mektup alır. Kimden olduğunu tekrar ifade edelim: “Savaş Yazarları Kurulu”. Yani, savaş şartlarında böyle bir kurul oluşturmuşlar. Bu oluşum, sözün ve kalemin olmadığı bir savaşın kazanılamayacağı gerçeğinin de çarpıcı örneklerinden sadece birisidir.

Ne varsa Batı dünyasında olmuş diye düşünmeyin. Kültür, sanat ve edebiyata yaslanmadan zaferin gelmeyeceğini bilenler sadece Batılılar değil; Doğu’da da örnekleri var. Misal; 1980-1988 yılları arasında, sekiz yılı aşkın bir süre devam eden İran-Irak Savaşı esnasında yaşananlar da dikkate değer bir örnektir. Savaş devam ederken İran, “Farabi Sinema Enstitüsü”nü kurdu. Tarihe bakanlar, istifade edecekleri sayısız dersi alıyordu. Herkes kadar onlar da sanatın gücünün farkındaydı: Sanat eliyle elde edilen zafer, en kalıcı ve kesin olanıydı.

Hollywood’un yüzlerce 2. Dünya Savaşı filmi yapması, bu çerçevede bir israf yahut daha iyisini yapma arayışının bir sonucu değil; bütün dünyaya zaferlerinin ve güçlerinin dikte ettirilmesi, sonucunda da biat beklenmesinin sonucudur. Bugün insanlığın hafızasında 2. Dünya Savaşı ile ilgili bir görüntü ve sahne varsa bu sahne ve sözün arkasında büyük ihtimalle Hollywood yapımı filmler vardır. Sinema yoluyla başka milletlerin aklına ve gönlüne giren ABD, bu sayede toplumları dilediği şekilde düşündürmek imkânını da elde etmiştir.

Başka insanların aklını ve algısını yönetmek için film endüstrisini ABD kadar etkili kullanabilen olmamıştır. Dilediğini kahraman, dilediğini hain ilan etmiş; istediğini medeni, dilediğini vahşi olarak damgalamıştır. Soykırım uyguladığı Kızılderilileri hepimizin beynine vahşiler olarak kazımasının yanında, kendi vahşetini saklama başarısı da önem verdiği film endüstrisinin sonucudur.

Burada akla, “ABD’nin ne kadar vatansever senaristleri, yönetmen ve yapımcıları var.” şeklinde bir düşünce gelebilir. Ne kadar bilinçli bir sektör ki, ABD politikalarına bağlı çalışmakla kalmıyor; ABD politikalarına yön verebiliyor. Tabii ki yaşananlar, sanatçı veya vatandaş duyarlılığının neticesi değil! Hollywood’da Pentagon’un ofisi var. Gözlemden ziyade, sansür ve tavsiye kurulu olarak görev yapıyor. “İyi de bazı filmler ABD politikalarını yerden yere vuruyor. Pentagon’un ofisi varsa bu nasıl oluyor?” diye bir soru akla gelebilir. Onlar dahi vize alan, akredite olan filmlerdir.

Yüzlerce film ABD propagandası yaparken, bir iki filme ve yönetmene de geçit vererek ne kadar özgür bir atmosfere sahip olduklarını, bu defa ters propaganda ile zihinlere kazıyorlar. Ama öncesinde, bu tür filmlerin yapımcısı ve yönetmenlerini, bazı sanatçı ve senaristleri marjinal, aykırı, radikal olarak damgalıyorlar. Böylece bu filmleri seyredenlere, filmdeki mesajları önyargılı olarak takip etme ve değerlendirme imkânı gibi önemli bir ayrıcalık da sağlamış oluyorlar. Neticede, kafalara yerleştirilen büyük ve güçlü Amerika, özgür Amerika, şeffaf Amerika, adalet ve devlet mekanizması güçlü Amerika imajına halel getirecek en ufak bir yansımaya müsaade edilmemiş oluyor.

Bir an için düşünelim: Yeşilçam’ın içinde Türk Genelkurmayının böyle bir ofisi var ve bu ofis Hollywood’daki Pentagon ofisi gibi bir işlev görüyor. Mümkün mü? Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere bütün dünya bizi kınar, içimizdeki sanatçılar ise tek bir film üretmeyerek boykot ederlerdi. ABD’nin demokrasisine halel getirmeyen uygulama, bizde olsaydı demokrasinin önündeki en büyük engel, Orta Çağ benzeri bir sansür mekanizması olarak damgalanır ve isyana sebebiyet verirdi. Sakın yanlış anlaşılmasın, sansür sevdalısı değilim, sansür konusunda güzelleme de yapmıyorum. Sadece bazı mekanizma ve uygulamaların güçlünün elinde başka, zayıfın elinde nasıl başka türlü göründüğüne dikkatleri çekmek istiyorum.

Hollywood yetmez. Bu işin temeli söz ve yazı olduğuna göre, yani kalem olmadan zafer gelmeyeceğine göre edebiyata da el atılmalıydı. Bu iş için seçilen üs bölgesi Iowa Eyalet Üniversitesi oldu. Üniversite bünyesindeki Uluslararası Yazarlık Okulu, dünyanın dört bir tarafından belirlenen seçkin(!) yazarları ağırlıyor. Doğal olarak yazarlara “Nasıl yazar olunur?” veya “Nasıl yazılır?” gibi konularda atölye çalışması yaptırılmıyor. Tam tersi; neyi, ne zaman ve hangi bakış açısı ile yazmaları gerektiğine dair telkin ve tavsiyelerde bulunuluyor. Daha açık bir ifadeyle, ABD’nin küresel planlarına ve oyunlarına katkı sunacak kalemler devşiriliyor. “Türkiye’den bu etkinliğe dâhil olan oldu mu?” diye soru sormak, tam manasıyla lüzumsuzluk! Bizim aydınlarımız, edebiyatçılarımız ve yazarlarımız bağımsızlıklarına ve özgürlüklerine ziyadesiyle düşkündür. Kimsenin tavsiyeleri ve telkinlerine kulak asmazlar. Zaman zaman vitrine çıkarılan bazı isimlerin, bu sistemin bir parçası olduğunu düşünmek de abesle iştigaldir.  Kanaatimce ve sağlam fikrimce bizden böyle birinin çıkmasının imkânı yoktur.

Savaşta en önemli faaliyet alanlarından birisinin propaganda olduğu, bunun için de kaleme ve kelimeye mutlaka iş düştüğü, zamanın ve tarihin gerçekliğidir. Söz ve yazı, çoğu kere silahın yetersiz kaldığı noktalarda devreye alınan en etkili araç olarak ön plana çıkmıştır. Kalemin gücüyle hazırlanan propaganda malzemeleri, silahın sindiremediği ve sarsamadığı gönülleri sarsabilmiştir. Bedene değen kurşunun nelere yol açabildiği herkesçe malumdur. Lakin yüreğe değen her kelime, tedavisi çok zor kalıcı hasarlar bırakabilmektedir. Böyle olmasaydı savaş zamanlarında gökyüzünden ölüm yağdıran savaş uçakları, bombadan daha fazla propaganda bildirisi atmazdı.