Türk Dünyası Edebiyatından Okumalar - 12

Eylül 2020 - Yıl 109 - Sayı 397



        Dün-Bugün-Yarın Diyalektiğinde Bakü’de Bir Hasan Sabbah: Abdul Gaffarzade

        Bütün dünya bir sahnedir...

        Ve bütün erkekler ve kadınlar

        Sadece birer oyuncu...

        Girerler ve çıkarlar.

        Shakespeare

        Azerbaycan’ın tanınmış kültür ve devlet adamlarından 1943 Bakü doğumlu Elçin İlyas oğlu Efendiyev, çağdaş Azerbaycan Edebiyatı’nın yaşayan en önemli isimlerindendir. Ellili yılların sonunda yazı hayatına atılan ve bugüne dek pek çok ödül alan Elçin’in eserleri, Türkiye Türkçesi başta olmak üzere birçok dile çevrilmiştir. Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü, Sarı Gelin, Ak Deve, Mahmut ile Meryem, Ölüm Hükmü, Gümüş Beyazı Karavan en bilinen eserlerindendir. Bunlardan Azerbaycan’da 1989 yılında yayımlanan ve 1996 yılında Ötüken Yayınevi tarafından yayımlanarak Türk okuru ile buluşan Ölüm Hükmü (Ölüm Hökmü) romanı, Azad Ağaoğlu tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.

        Sovyetler Birliği'nin kuruluşundan sarsıntı yaşayıp dağılmaya yaklaştığı yıllara kadar uzun bir süreyi kapsayan ve bu nedenle dönem romanı özelliği taşıyan Ölüm Hükmü, 1982 yılının bir nisan akşamı başlayıp iki gün sonra yine bir akşam sona erer. Ancak metinde kolayca tahmin edilebilen bu aktüel zaman, pek çok yerde durdurularak geçmişin farklı noktalarına gidilir. Romanda zaman bakımından asıl dikkat çekici olan, metnin yalnızca geçmiş ve bugün arasında değil anlatılan bütün zaman kesitleri arasında diyalektik bir ilişki kurmaya olanak sağlamasıdır. Kişilerin hikâyeleri aracılığıyla geçmişin oldukça belirgin ve tarih olarak da tespit edilebilen farklı noktalarına gidişler, metni bir yandan çok parçalı hâle getirirken diğer yandan geriye doğru genişletip geçmişle aktüel zaman arasında sınırlı kalmayan ve bütün zaman dilimlerini kapsayan karşılıklı bir ilişkiyi mümkün kılar. Pek çok parça aktüel zamandaki olayları açıklayıcı niteliği olsa da türlü gerekçe ve bahanelerle metne tutturulmuştur ve neden-sonuç ilişkileri kadar tekrar eden durum ve rolleri vurgulamasıyla da dikkati çeker. Metinde oldukça dağınık bir yapıya neden olan ve birbiriyle ilgili olmasına rağmen organik bir bütünlük kuramayan bütün bu kesitler, her biri kendi başına yaşamaya devam eden ve paralellik arz eden süreçler olarak varlığını sürdürürler.

        İnsanın doğası, sahip olduğu ve içinde bulunduğu bireysel-toplumsal koşullarla yaşantısı arasında güçlü bir ilişki kurulmasını sağlayan Ölüm Hükmü’nde hikâyeleri anlatılan kişilerin ötesinde insanın ve yaşamın geneline dair kodları okura aktarma amacı ön plana çıkmaktadır. Dünün, bugünün, yarının, aynı düzlemde zamanın sürekliliği düşüncesini geçersiz kılacak şekilde bir araya getirildiği eserde dünsüzlük, bugünsüzlük, yarınsızlık vurgusu mevcuttur. Yaşamları bir şekilde kesişen kişiler aracılığıyla bir yandan geçmiş ve şimdi arasında bağlantılar kurulurken, diğer yandan zamanın süreç hâlinde akıp giden bir şey olduğu algısı kırılarak, onun yerine kötülüklerle dolu birbirine benzer yaşantılardan oluşan ‘bir anlar yığını’ ortaya dökülür. Eserde geçmiş, şimdi ve gelecek sürekli tekrar eden bir kısır döngüye hapsolmuş gibidir ve bu tutarlı bir anlatımla kaleme alınmıştır, kişiler değişse de roller hiç değişmez. Bu rollerin en önemlisini de bu yazının konusu olan Abdul Gaffarzade üstlenir.

        Hayvanları bile intihara sürükleyen distopik bir dünyayı görünür kılan Ölüm Hükmü’ndeki çok zincirli olay örgüsü içinde herkes kendi hayatının başkişisi olduğundan merkez kişiyi belirlemek o kadar kolay değildir. Dünyayı yaşanmaz kılanın ne olduğunun sorgulandığı romanda Abdul Gaffarzade, Hüsrev Hoca, Murat Yıldırım ve köpek Salakça ön plana çıkan kişilerdir. Bunlardan kötü düzenin yarattığı bir canavar gibi anlatılan Abdul Gaffarzade, gündüz yaptıklarının vicdan muhasebesiyle geceleri uyuyamayan, kötülüklerini bilinçsizce değil oldukça farkında olarak, hesaplı şekilde yapan ve bunun için insanların zaaflarından yararlanan biridir. Karakteri gece ile gündüz arasında şaşırtıcı derecede farklılaştığı için, kötü ikizleri gece kötülük için ortalıkta dolanan doppelganger hikâyelerinin bölünmüş kişiliklerini anımsatır. Aslında böyle bir dünyada yaşayıp var olabilmek için kötülük yapma hakkını kendinde bulan Tilki Geldi Mezarlığı müdürü Abdul Gaffarzade ile anlatılmak istenen şey, onun kötü olmak zorunda bırakıldığıdır. Bir gün tekmeyi yiyip bekçi kulübesinden kovulan ve mezarlıkta yaşamaya başlayan köpek Salakça’nın kendisine havlaması üzerine, mezarlığa zavallı küçük bir enik olarak geldiğini ve onu Eflatun’un korumasına aldırdığını hatırlayarak “Ne kadar da zavallı bir şeydi. Oysa şimdi…” diyen Abdul Gaffarzade aslında böylelikle hayat felsefesini okura sunmaktadır. Geceleri içinden çıkıp onun ruhunu kat kat soyarak uyuyamamasına neden olan filozof, sık sık yaşamı ve acıları yaşamın kendisi kadar anlamsız görmesine neden olsa da yıllardan beri yeryüzündeki en iç karartıcı kurumlardan birinde müdür olan ve “demir gibi adam” sözleriyle anılan Abdul Gaffarzade, kurulu bir saat gibi ne yapması gerekiyorsa onu yapmaya devam eder. Yaşamın anlamsız oluşu karşısında duyduğu ümitsizlik anlarında elinde olmayan bir şey için kafa yormayı doğru bulmaz ve bu iç karartıcı kurumu olabilecek en absürt biçimde gayet şenlikli hâle getirir. Murat Yıldırım ve Hüsrev Hoca gibi tematik gücü yüklenen kişilere göre karşı gücü temsil eden “kötü adam” olarak başkişiliğe yakıştırılmasa da on sekiz bölümden oluşan romanda pek çok bölümde kendisinden söz edilmekle birlikte üçüncü, on birinci, on dördüncü bölümlere başlık olacak kadar önemlidir ve güncel olaylarda en geniş yeri işgal eden kişidir.

        Abdul Gaffarzade’ye yakından bakıldığında onun var olabilmek için yaşadığı döneme damgasını vurmuş, yaşamı ve yaptıkları romanlara konu olmuş ve hakkında hâlâ çok konuşulan Nizârî-i-İsmaili Devleti’nin ve Haşhaşî fedai grubunun kurucusu Hasan Sabbah (1050-1124) tarzı yöntemler benimsediği görülür. Romanda öylesine güçlü biridir ki kendisinden "Bu memlekette en büyük makam Abdul Gaffarzade'nin akrabası olmaktır." şeklinde söz ettirir. Aslında hayatta epeyce çile çektikten sonra düzenin nasıl işlediğini kavramış, böyle bir düzende yaşayabilmek için onun açıklarını kullanmak zorunluluğunu, aksi takdirde yok olup gitmeye mahkûm olduğunu görmüştür. Abdul Gaffarzade’nin güncel zamanda elinde tuttuğu büyük gücü elde etme şekline bakıldığında, içinden ismi Alamut Kalesi ile özdeşleşmiş bir tür Hasan Sabbah çıkar. Belki onun da arketipsel kaynağında Babil Kulesi’ni inşa ettirdiği için Tanrı’yı kızdırdığına inanılan Mezopotamya krallarından biri olduğu tahmin edilen Nemrut bulunur. Bilindiği üzere Alamut, Deylem krallarından biri tarafından inşa edilip Alevi Mehdi adlı bir hükümdar tarafından Selçuklu sultanından alındıktan sonra Hasan Sabbah’ın daileri aracılığıyla taraftarlık yoluyla fethedilerek kavgasız, savaşsız satın alınan bir kaledir. Selcuklu Devleti’nin yok edilmesi gereken bir çıban olarak gördüğü ve zorlukla yok ettiği bu kalede Hasan Sabbah’ın kurduğu düzenle Tilki Geldi Mezarlığı’ndaki düzen çok benzer. Gizleri dışarıya oldukça kapalı olan Tilki Geldi Mezarlığı’nı kendine özgü biçimde yöneten Abdul Gaffarzade de devlet içinde gizli devleti temsil eder ve bu devletin merkezi de bahsi geçen kabristanlıktır. Bu durum romanda “Görevini hakkıyla yapan herhangi bir belediye başkanı kendi şehrini veya kasabasını cadde cadde, sokak sokak nasıl tanırsa, Abdul Gaffarzade de Tilki Geldi Mezarlığı’ndaki mezarların tamamını -eski olsun, yeni olsun- tanıyordu; mezarların arasından uzanıp giden toprak yollara, patikalara aşinaydı.” türünden sözlerin tekrarıyla pekiştirilir.

        Şehrin tepelik kısmında kurulmuş olan ve Bakü’yü yukarıdan gören Tilki Geldi Mezarlığı, Elburz Dağları'ndaki kaya tabanı üzerinde, yalnızca sarp ve dolambaçlı bir patikadan çıkılabilen iki bin metre yükseklikteki Alamut ile aynı fonksiyonu üstlenir. Sulu Dere diye bilinen mahallin biraz yukarısında, bir tepenin üzerindeki mezarlık bütün şehre; kale ise geniş bir vadiye egemendir. Vahşi birer kartala benzeyen Abdul Gaffarzade ve Hasan Sabbah kendileri ile özdeşleşen bu mekânları savaşarak, çarpışarak, emek vererek değil, kötücül tarafını işlettikleri güçlü bir zekâ ile elde etmişlerdir. Hem seçtikleri mekândaki uygulamalarına hem de davranışlarına strateji hâkimdir. Bu strateji onların yönetimde Makyavelizm’e çok benzeyen bir felsefe ile hareket etmelerine neden olur. Doğru anlaşılmadığı iddia edilse de “amaç için her yolu mübah görme” ifadesiyle özetlenen Makyavelizm, bencillerden oluşan bir toplumda bencil olmayan bir liderin davasını başarıyla yürütemeyeceğini söyleyen politika biliminin babası Machiavelli’den (1469-1527) önce de vardı, sonra da olacaktır. Kötülüğün her insanın özünde bulunduğunun vurgulandığı Ölüm Hükmü’nde ona az ya da çok isteyerek ya da istemeyerek bulaşmamış Hüsrev Hoca dışında kimse neredeyse yoktur. Ölüsü kiracılarının başına dert olan, Tilki Geldi Mezarlığı’nda defnedilmesine izin verilmeyen ve kendisi farkında olmasa da görünüşte mağdur olan Hatice Kadın bile yaşarken Murat Yıldırım’ı kullanan, işlerini ona yaptıran cimri ve hasis biridir. Murat Yıldırım iki kez girdiği üniversite sınavında ona sorulan Puşkin’in çocuklarının adını ve hiç yazılmamış bir roman olan Azizimin Cefası romanının yazarını bilemediği için üniversiteye giremeyince beş yıl moral bozukluğu ile Bakü’ye adım atmadığı hâlde, onu bile şaşırtan ve okura doğal bir şekilde geliştiği izlenimi vermeyen bir şey olur ve kendisini üniversitede bulur. Geçemediği sınavlardan sonra, Bakü’de polis olan Babadağlı iş bilir bir hemşehrisinin onu işlerin böyle yürümediği konusunda uyarmasının ve ona ninesinin altınlarını hatırlatmasının etkisinin ne olduğu bilinmese de Murat Yıldırım’ın üniversiteye girmeyi nasıl başardığı söylenmediği için okur gözünde durum şüphelidir. Hüsrev Hoca’nın sürgünden dönüşü Stalin’in ölümü nedeniyle mantıklı olmakla birlikte, 1939’daki doğum günü partisindeki olaydan sonra partiye katılan herkes idam edilirken onun kurtulmasının şansa bağlanması da biraz zorlamadır. Yazar Hüsrev Hocayı güncel zamana getirebilmek için onu bazı kötülüklerden kurguyu zorlayarak kurtarmıştır.

        Adıyla kurnazlığa da vurgu yapılan ve her türlü kirli işin döndüğü Tilki Geldi Mezarlığı’ndaki ilginç düzenin kurucusu Abdul Gaffarzade’nin işe görünüşte mezarlıktaki işler için alınmış adamları, görünen ve gizli bütün işleri onun adına yürütürler. Aslında kültürlü ve iyi eğitim görmüş biri olan üniversite mezunu Mizraibi sözde ocakçıdır ve Abdul Gaffarzade'nin resmî olmayan mali işlerinden sorumludur. Güçlü kuvvetli biri olan demirci Ağakerim taksi şoförlerinden berduşlara değin herkesle Abdul Gaffarzade adına konuşup mezarlıkta düzen ve asayişi sağlar. Mezarcı Vasili Mitrofanof ise onun aşk ilişkilerini yönetir. Rostov'da mevki sahibi ve zengin bazı adamlar için dört dörtlük keyif ve eğlence ortamları hazırlamak suretiyle para kazanan Vasili, bir süre mezarlığa gelenlere fahişe pazarladıysa da şehir dışına genelde ya aşk ya da kumar nedeniyle çıkan ve oldukça hayırlı (!) işler yapan Abdul Gaffarzade, "Bir işe kadın karışmışsa eğer (fahişeyse üstelik) o işin sonu hayra varmaz!" diyerek mezarlığa fahişe getirmeyi ona yasaklar. Bekçi Eflatun da onun sözünden çıkmayıp bütün ayak işlerine koşturan adamlarındandır. Morga uyuşturucu temin eden Burun, illegal altın ticareti yapan diş doktoru Necef Ağayeviç; Ferit Kazımlı, M. P. Garipli gibi parti üyeleri ve bazı berduşlar da şebekenin mezarlık kadrosunda bulunmayan üyeleridir. Bunlardan başka Abdul Gaffarzade'nin mezarlığa mezar kazıcısı görünümünde aldığı ismi verilmeyen yeni sekreter kız, metres olarak kullanıp eskittiği ve daktilocu olarak çalışan Bedure, hademe Nastya, muhasebeci Yekdokiya Stanislavovna, veznedar Margarita Iosifovna, fotoğrafçı Ebulfez de kadronun daha önemsiz elemanlarıdır. Bir takım gibi hareket eden bütün bu kişiler, Hasan Sabbah’ın daîleri gibi birer itaatkârlık abidesidirler. Elbette ki sevgisiz, korku ve çıkar üzerine kurulu bir itaattir bu. Eserde “Tilki Geldi Mezarlığında, mezarlığı çevreleyen çitin de, kapının da, asfaltın da kulağı vardı ve herhangi bir gelişmenin, anında Abdul Gaffarzade’ye ulaşması mümkündü.” sözleriyle Abdul Gaffarzade'nin buradaki hâkimiyetine vurgu yapılır. Uzun süre etrafındaki siyasî yapıyı gözlemleyip en stratejik noktada zekâsıyla kurduğu ama insanları inançla dâhil ettiği teşkilatının fedailerine Hasan Sabbah’ın yaptırdığı en kirli iş, mücadele içinde olduğu Büyük Selçuklu ve Abbasi Devletlerinin üst düzey görevlilerini ortadan kaldırma amaçlı suikastlardır ki en bilineni vezir Nizamülmülk suikastıdır. Abdul Gaffarzade'nin geçmişte adamı olup günün birinde kurşunlanmış cesedi denizden çıkarılan Kubalı Yahudi Alyoşa'nın neden öldürüldüğü kesin olarak belli değilse de romanda Abdul Gaffarzade tarafından onu ispiyonladığı için cezalandırıldığı tahmini yürütülür.

        Tilki Geldi Mezarlığı’nın hamalı olan ustanın, marangoz demircisinin ve onların berduş arkadaşlarının doğalgazlı, sobalı hâle getirdiği morg binası ve mezarlık; gece hayatının sürdüğü, votka ticaretinden kumara, rüşvetten uyuşturucu satıcılığına kadar her türlü yasadışı işin yürütüldüğü, geceleri lüks arabaların ve taksilerin vızır vızır işlediği bir yerdir. Hasan Sabbah’ın fedailerine haşhaş yoluyla gösterdiği cennetin zevklerini Abdul Gaffarzade’nin fedailerinin ne kadar tadabildiği bilinmiyor ise de adamlarına ceplerini doldurup onları koruması altında tutarak başka türden bir cennet gösterdiği muhakkaktır. Yoksa bekçi Eflatun oğlu Kolhoz’a Jiguli marka otomobil nasıl vaat edebilsin? İnsanları köleleştirmek ve birer fedaiye dönüştürmek hiçbir çağda zor olmamıştır ki Abdul Gaffarzade zorlansın. Sovyet sisteminin mezarlıklardan bile beklediği bir gelir düzeyi ve yıllık program bulunduğundan, Abdul Gaffarzade'nin insanların ölmesiyle bu planda belirtilen geliri elde edemeyeceği de malûm olduğundan başka çarelere başvurması elbette kaçınılmazdır. Mezarlıktan elde edilen gelir ölülerden gelecek olduğuna göre insanların yaşaması ile değil ölümüyle güçlenen bir düzeni işaret ederek ironik biçimde sistem eleştirisi yapan Elçin, Abdul Gaffarzade’yi sistemin yarattığı bir canavar olarak anlatır. Rejime göre her şey gelecek içindir ama o parlak ışıklı gelecek bir türlü gelmez. Hasan Sabbah’ın derdi de Mehdî gelene kadar teşkilatı ayakta tutmaktır, onun için de her şey gelecek içindir ve bu nedenle hayattayken kendisi öldükten sonra teşkilatın başına gelecek kişiyi bile seçer. Hasan Sabbah’tan farklı olarak Abdul Gaffarzade mücerret bir gelecek uğruna çalışmayı ve ölmeyi anlamsız ve en aptalca iş olarak görür ve içinden “İnsanoğlu masallar ve efsaneler uydurduğu gibi, işbu rejim de mücerret bir gelecek mefhumu uyduruvermiş ve bu mefhum sayesindedir ki yüz milyonlarca insanı yönetebilmektedir.” diye düşünür. Gördüğü ikiyüzlülük, parti konuşmalarında kürsülerden atılan nutukların, gazetelerde yazılan yazıların gerçek düşünce ve davranışlara zıtlığı karşısında o bile “Vay canına…”, … İşte böyle, … Al sana aydınlık gelecek!..” diyerek gülümsemekten kendini alamaz. Onun mezarlıkta kurdurduğu atölyede yapılıp cenaze sahiplerine zorla satılan ve bir köşeye atıldığı için onarılıp boyanıp yeniden üretilmiş gibi tekrar tekrar satılan metal çubuklardan yapılmış renkli çelenkler de yetmez mali durumu düzeltemeye. Bu nedenle yurt dışından getirilen teknoloji ile koca bir fabrika gibi çalışmaya başlayan atölyede bavul, diş fırçası, sabunluk, kerata, kapı kolu, askılık, banyo askılığı, palto düğmesi ve çeşit çeşit tarak bile üretilir ve bunlardan elde edilen kazanç sahte ölü adları uydurularak kayda geçirilir. Yine de baş edilemeyince bazı gizli işlere başvurma zorunluluğu duyduğu için Abdul Gaffarzade'yi kim suçlayabilir? Yıllık planı gerçekleştirip gelirleriyle örnek bir kurum olduğu için rejimin en değerli ödül ve teşekkürlerini alarak mezarlığı onurlandırmak, adamlarının fotoğrafını ilçenin seçkin emekçilerinin yer aldığı Övünç Tabelası'na astırmak, parti toplantılarında diğer kurumların temsilcilerine nutuk çekerek akıl vermek elbette kolay iş değildir. Abdul Gaffarzade’nin kendi özel mali hesaplarına ise girişmemek akıllıca olur, çünkü okurun aklı bunları anlamakta pek zorlanacaktır.

        Hem Abdul Gaffarzade'nin hem Hasan Sabbah'ın diğer insanlar ve çevreleri üzerinde kurmayı başardıkları güçlü iktidarın kaynağının sadece liderlik yetenekleri olduğunu söylemek biraz safça olur. İnsanların zaaflarını bilmek onlara hükmetmenin en kolay yoludur. Romanda her türlü kötülüğe açık ama gizleriyle kendi içine kapalı bir mekân olarak türlü türlü işlerin döndüğü yepyeni anlayışta bir mezarlık yaratan Abdul Gaffarzade, orada Hasan Sabbah'ın Alamut Kalesi'nde sağladığı gibi tam bir kontrol sağlar ve bunu yapmazsa kaybedeceğini bilir. Romanda Mir Cafer Bağırof başta olmak üzere diğer korkunç düşünceli insanlar gibi bomboz gözlerle her şeyi görürmüşçesine bakan, kemikli uzun parmaklı ellerin sahibi olan bu adam için romanda "... insanların kalbini onların gözlerinden okumayı bilen bir adamdı.” denir ve dünürü Mürşit Gülcihani onun gözlerini “kurt gözü” olarak nitelendirir. Abdul Gaffarzade’nin mi yoksa Brejnev’in mi daha güçlü olduğu konuşulabildiğine, bekçi Eflatun mezarlığın onun gibi bir sahibi varken kimseden korkmaya gerek görmediğine göre, yanılıp Murat Yıldırım gibi onu tanımadan karşısına geçip yasaları hatırlatanlar elbette tartaklanacak, onlara gerçek yasalar layıkıyla hatırlatılacaktır.

        Abdul Gaffarzade gibi bir adamın yaşamı irdelenip psikolojisini şekillendiren şartlara ve Tilki Geldi Mezarlığı’nın içinde doğduğu düzenin işleyişine bakıldığında sonuçlar şaşırtıcı değildir. Ağabeyi Hıdır 1939’da öldürüldüğünde daha sekiz yaşında küçücük bir çocuk olan Abdul Gaffarzade'nin bu ölümle içine düştüğü zor durumlar, ihtiyar halasında geçen yarı aç yarı tok yaşamının acıları telafi edilecek gibi değildir. Stalin’in “Partiye muhalefet edenler aleyhinde başvurulacak her yol mübahtır.” kuralı gereği Ali Asker Hoca’nın evinde olanları yetkili makamlara ileterek kazanç elde etmeyi planlayan ağabeyi Hıdır’ın ona “Her şey çok güzel olacak! Bizim için her şey daha yeni başlıyor! Harika günler başlıyor! Senin için de harika olacak her şey!” demesinden kısa bir süre sonra 1939 yılının bir kış gecesi götürülüp idam edilmesi yaşamındaki en büyük travmadır. Anlatıcı onun yalnızlığını İleride ancak kendi çabalarıyla bir tarafa çıkabileceğini, kendinden başka kimseden bir yardım görmeyeceğini kavrayamazdı henüz…” sözleriyle dile getirir. Babasının yüzünü hiç görmemiş, annesini hayal meyal hatırlamakta olan Abdul Gaffarzade, kendisinden yaklaşık yirmi yaş büyük ağabeyinin alınıp götürülmesini bütün ayrıntılarıyla hatırlar ve güncel zamanda bile bu yıkımı atlatabildiği söylenemez. Alçak ve hain insanların kurbanı olduğunu düşündüğü Hıdır’ın keyfi yerinde olduğu zamanlarda ıslıkla çaldığı ve adeta onun talihsizliğine adanmış olan Sarı Bülbül ezgisini çok sever. Halk düşmanı olarak ilan edilip öldürülen birinin yakını olmanın mağduriyetini telafi etme şansını ancak Stalin'in ölümüyle Kruşçev döneminde ve daha sonrasında haksız yere öldürülen insanlara itibarlarının iade edilmesinden sonra bulabilir. Karısına ve çocuklarına bile anlatmadığı bu hikâyeyi derinlere gömmeye çalışarak her durumu kendi çıkarına kullanan birine dönüşür. Yazar tarafından güncel zamandan altı yıl önce yirmi dört yaşında hayatının baharında gripten ölen oğlunun henüz gömülmediği, boş mezarına en güvenli yer olduğunu düşünerek gizli işler sonucu elde ettiği altınlarını gömebilecek kadar aşırı zorlama bir kötücüllüğe mahkûm edilmiştir. Ayaklarının onu sürekli kendisi sayesinde voleybol millî takımında oynarken ölen sporcu oğlu Orduhan’ın mezarına çekmesinin nedeni de sabık imparator Nikolay Romanof (II. Nikolay) altınlarından oluşan kristal bir vazo ile mezara gömdüğü bu servettir. Gömme işini yaptığı gece durumunun farkında olup hüngür hüngür ağlasa da yazar onu rejimin beklentilerini karşılayan günün adamı pozlarında yozlaşmış bir tip olarak göstermek konusunda kararlıdır. Üstelik Abdul Gaffarzade ölülerin en az bir ton ağırlığında olduğunu hesapladığı takma altın dişleriyle adeta bir hazine gibi gördüğü mezarlıktan bu altınları elde etmek amacıyla üç yıl boyunca ayrıntılı plan yapacak kadar insanlıktan çıkmıştır. Kötülükle özdeşleştiği için Hüsrev Hoca Murat Yıldırım’la mezarlığa ikinci gidişinde Abdul Gaffarzade’nin yakasına yapışıp ona “Taunsun sen! Taun! Seni tanıyorum ben! Taun! Taun! Taunsun sen!..” diye bağırır. Kieslowski’nin Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’de katilin ruhsal anatomisini çocukluğuna inerek çizmesi gibi Elçin’in de Abdul Gaffarzade’nin çocukluğunda yaşadığı zorlukları ortaya koyması, politikanın bireylere ve topluma neler yaptığını ispat etmek için onu araç olarak kullanıp kukla gibi oynattığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

        Abdul Gaffarzade ile özdeşleşen Tilki Geldi Mezarlığı her ne kadar devlet içinde devlet veya yasaları ihlal eden bir kuruluş gibi görünse de Sovyet rejiminde yasaların hakkaniyetle ve halkın yararına uygulandığı söylenemez. Tilki Geldi Mezarlığı demir çember ve milletler hapishanesi olarak adlandırılan Sovyetler Birliği’nin küçük ölçekteki bir örneğidir. Alamut Kalesi'nde sözde bir inanç etrafında toplanmış olan gönüllülerin politikaya alet olup bu uğurda cinayetler işlemek gibi oldukça dünyevî eylemlere girişmeleri gibi insanlara ölümü hatırlatması gereken Tilki Geldi Mezarlığı da ölülerden çok diriler içindir. Kaldı ki ölü olarak bile bu mezarlığa girebilmek öyle kolay bir iş değildir ve büyük kısmı Abdul Gaffarzade'nin cebine inen bazı ciddi ödemeler gerektirmektedir. Ayrıca savaş yıllarında halkı soyarak zenginleşen, Kur’an okuduğu ölülerin sahiplerinden aldığı paralardan Abdul Gaffarzade’ye rüşvet veren Molla Esedullah gibi sahte bir din adamını da barındıran mezarlıkta bozulmaya uğramamış hiçbir değer yoktur. Mezarlık idaresine kayıtlı müzisyenler düğünlerde çalıp söylemelerine izin veren Abdul Gaffarzade’ye benzer ödemeler yapmak durumundadırlar. Mezarlıktaki en dikkat çeken mezarlar da şair ve âlimlerin değil; vali, dükkân sahibi, kasap gibi paralı şahısların mezarlarıdır. Romanda Hatice Kadın’ın cenazesi nedeniyle mezarlıkta işleyen sisteme oldukça haklı bir eleştiri varsa da Abdul Gaffarzade'nin rüşvet almadığı takdirde ölen herkesi Tilki Geldi Mezarlığı’na gömdürebilecek yer bulmasının da mümkün olmadığı açıktır.

        Bu tıkır tıkır işleyen düzende parayı elde etmenin türlü yollarını bulmuş olan Abdul Gaffarzade'nin zengin olmamasına elbette ki imkân yoktur. Fakat metresi Roza ile Moskova’daki lüks otelde geçirdiği birkaç gün gibi kadın ve kumar haricinde şehir dışına çıkmadığı zamanlar Bakü'de yaşadığı hayat oldukça ilginçtir. Alamut'a yerleştikten sonra otuz dört yıl boyunca buradan hiç ayrılmayan, kendi odasından bile sadece birkaç kez çıkan Hasan Sabbah gibi yarattığı dünyaya kendini de hapsetmek zorunda kaldığı bir yaşam sürer. Moskova'da canı kemençe dinlemek istedi diye otel odasına Bakü'den ünlü kemençe ustası Ahmet Şirkerim'i getirtecek kadar paralı ve güçlü olması, kızı müzisyen Sevil’e önce Jiguli sonra GAZ 24 marka otomobil ve Bakü’nün göbeğinde denize nazır beş odalı daire alması, damadı Ömer’i profesör yapıp dünürü Mürşit Gülcihanî’nin Mesut Hayatlar Kolhozu türünden modası geçmiş kötü romanlarını yayımlatması onu tatmin etmese de yapacak fazla bir şey yoktur. 135 ruble maaşla zengin değil halktan görünmesi gerektiğinden, özel otomobil kullanamayıp taksiye de binemediği için otobüsle yolculuk yapan, şık ve temiz giyinmeyi sevdiği hâlde gayet sade görünmesi gerektiğinden aynı takımdan beş tane alıp her zaman aynı takımı giyiyormuş gibi görünmeyi başaran Abdul Gaffarzade kendini rolüne mahkûm etmiştir. Güç ve para kazanma hırsı yaşamın tadına varabilmesini engellemektedir ve gerçek yaşamın yerine geçmiştir. Anlatıcı bu duruma “Kapitalist bir ülke olsa, Türkiye ya da İran olsa iş değişirdi tabii. Sovyetler Birliği tuhaf bir yerdi ama, burada hükümeti de halkı da soyarak istediğin kadar servet toplayabilirdin, fakat o serveti açıktan açığa harcayamazdın işte…” sözleriyle açıklık getirir.

        Etrafına korku salan Abdul Gaffarzade’yi; Nemrut’u, Hasan Sabbah’ı, Stalin’i ve güçlü güçsüz bütün insanları ele geçiren, karşısında hiçbir gücün duramadığı ölüm yener. Okur öldüğünü görmese de dünürünün iç konuşmasında metastaz yapmış akciğer kanseri tanısı nedeniyle iki aylık ömrünün kaldığını söylemesi, Hüsrev Hoca yakasına yapıştığında ağzından boşalan kanlar değiştirilemez ölüm hükmünün eli kulağında olduğunu gösterir. Kendisi de dürüst bir adam olmayan Mürşit Gülcihani’nin “Abdul Gaffarzade ölecek, o Molla Esedullah da -mesela yani- gelip adamın cenazesinde Yasin okuyacak. Adamın mekânı cennet olsun diye dua edecek Allah’a. Dünyanın tuhaf işleri varmış. Bir cennete girmek isteyene bakın, bir de bunun için dua edene…” sözleri, Abdul Gaffarzade’nin etrafındaki insanlarca hiç sevilmediğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. İnsanı kendisi üzerinden tüm çıplaklığıyla anlatan bir eser, bir itirafname yazmak isteyen Murat Yıldırım’ın Muhtar Hüdavendi'nin masasında basılmak için değil basılmamak üzere bekleyen Her Şey Geçiyor öyküsünde, Zehra kelebekle yapılan metaforik vurgudan da anlaşılacağı üzere, sonsuz değil geçici olan insanın ömrü ‘kelebek ömrü’ gibidir ve herkes aynı toprağa karışıp gidecektir. Salakça’nın intiharının anlatıldığı romanın son bölümü “Tren hızla geçip gitti bu yerlerden. Bu yerleri sessizlik kapladı yine.” sözleriyle yine aynı ölüm vurgusunu yaparak biter. Heraklitos'un söylediği gibi, iki kez giremezsin aynı ırmağa; yeni, yepyeni sular akar aynı ırmağa girenlerin üzerinden; o ırmak ki, dağıtır, toplar, birikir, akar, yaklaşır, uzaklaşır…

         

        * Karadeniz Teknik Üniversitesi, Edebiyat Fak. Trabzon. gulserenazderoglu@hotmail.com