Türkiye Büyük Millet Meclisi Çalışmalarında Türk Ocakları-3 (1920-1950)

Eylül 2020 - Yıl 109 - Sayı 397



“Size haber veriyorum, Türk Ocakları asla kapanmadı! Gençliğimizin en canlı zamanında bizi kutsi bir fikre davet etmiş olan, bizi kendi mihrabı etrafında toplayan müessesenin kapısı kapandı. Fakat o ruhumuzda yaşamaya devam etti. Âzası birbirini sevmeye devam etti.” (Hamdullah Suphi Tanrıöver, İstanbul Milletvekili, 25 Şubat 1949, TBMM Genel Kurulu).

Giriş

Milliyetçilik; kültür, sanat, bilim, dil gibi alanlarda kendini farklı şekillerde göstermiş bir ideolojidir. Ancak milliyetçiliğin siyasi alanda tezahürü değerlendirildiğinde, herhâlde her türlü tartışmadan önce herkes şu fikirde ittifak edecektir: “Milliyetçiliğin ilk siyasi hedefi, egemenliğin tamamen millete dayandığı bir sistemi kurmak ve yaşatmaktır.” Modern dönemde, başta Avrupa olmak üzere bütün dünyada gördüğümüz üzere milliyetçiler her daim demokrasi ve millete dayalı sistemlerin kurulması mücadelesini vermişlerdir. Bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM); milliyetçilik fikrinin bir meyvesi, milliyetçi kadroların temelini attığı bir parlamento olmuş; Türk milletinin millî bağımsızlığının sağlanması için verilen Millî Mücadele’nin de karargâhı konumunda yer almıştır. Milliyetçilik ve demokrasinin ikiz kardeş olduğu fikrinin verdiği ilhamla hazırladığımız bu yazı dizisinin üçüncü ve sonuncu bölümünde ise TBMM’nin kuruluşundan başlayarak tek parti dönemi ve devamındaki CHP iktidarı dönemini inceledik. Bu sürecin Türk Ocakları açısından hem yapısal hem de tarihî önemi vardır. Tarihî önemi, Türk Ocaklarının kapatılması ve yeniden açılması hadiselerinin bu dönem içerisinde gerçekleşmesinden kaynaklıdır. Yapısal önemi ise Türk Ocaklarının bu dönemde bir sivil toplum kuruluşundan öte âdeta bir devlet kurumu ya da tek parti rejimlerinde görülen parti bağlantılı kuruluş yapısına evrilmesinden kaynaklıdır. Türk Ocakları, Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki ile koyabildiği mesafeyi; Cumhuriyet döneminde Halk Fırkası ile pek koyamamıştır. Ancak “Halk Fırkası ile mesafeli olması mı, olmaması mı doğruydu?” sorusu, burada sorulması ve üzerine düşünülmesi gereken bir sorudur.

İncelediğimiz dönem, işte bu tartışmalara yönelik aydınlatıcı ve fikir verici bazı ayrıntılara sahiptir. Bu yazıda, TBMM’nin 23 Nisan 1920’deki açılışından 8. Yasama Dönemi’nin sona erdiği 24 Mart 1950 tarihine kadar olan süreçteki TBMM Genel Kurulu tutanakları incelenmiştir.

8. Dönem (5 Ağustos 1946 – 24 Mart 1950)

1946 seçimleri, Türk siyasi tarihine “şaibeli seçim” olarak geçmiş; açık oy, gizli tasnif gibi antidemokratik uygulamaların yapıldığı, CHP iktidarının biraz da devlet eliyle devam ettirildiği bir seçim olarak izlenmiştir. Bu seçimin akabindeki 8. Dönem’de TBMM’nin büyük çoğunluğunu CHP milletvekilleri oluştururken Demokrat Parti (DP) de ilk kez TBMM’de temsil edilmeye başlanmıştır.

Bu dönemin tamamına yakın bir kısmında Türk Ocakları kapalı kalmış; malları, Halk Fırkasına oradan da Halk Evlerine devredilmiş hâldeydi. Türk Ocaklarının Genel Kurul gündemine gelişi de bu vesileyle olmuştur. 1949 bütçe görüşmeleri sırasında, merkezî bütçeden Halk Evlerine aktarılan yardımlar DP milletvekillerince eleştirilmiş; merkezî bütçeden bir siyasi partinin yan kuruluşuna para aktarılmasının doğru olmadığı ifade edilmiştir. CHP milletvekilleri ise bu noktada genel olarak CHP’nin kurucu pozisyonuna ve Halk Evlerinin kültür alanındaki çalışmalarına vurgu yapan savunmalar yapmışlardır.

Halk Evlerinin konumuna en kapsamlı eleştiri bir CHP milletvekilinden, Hamdullah Suphi Tanrıöver’den gelmiştir. İstanbul milletvekili Tanrıöver, “Halk Evi” fikrinin içerik olarak olmasa da kurum ve isim noktasında bugünkü tabirle “yerli ve millî” olmadığını, Rusya’da uygulanan “Narodni Dom” yani kendi ifadesiyle “kelime kelime halk evi” kurumlarından esinlenerek oluşturulduğunu iddia etmiştir. Tanrıöver, Türk Ocaklarının kapatılmasına burada yorum yaparak “rejimi yeni müesseselere bağlamak” fikriyle daha eskiden kurulmuş bir teşkilatı “Bir tarafa bırakmak, dağıtmak tercih edilmiştir” ifadelerini mealen kullanmıştır. Tanrıöver, Osmanlı tarihinde gençliği yetiştirmeye yönelik kurulmuş teşkilatları anlatarak Genel Kurul’da âdeta bir tarih dersi vermiştir. Tanrıöver, gençliği yetiştirme görevinin bir partinin insafına bırakılamayacağını, CHP’nin de bir gün diğer partiler gibi iktidardan düşeceğini, CHP’ye bağlı bir Halk Evinin devlet bütçesinden yardım alarak faaliyet göstermesinin doğru olmadığını vurgulamış; yarın iktidar değişirse fakir halkın milyonlarıyla kurulmuş bir Halk Evinin ne olacağını sormuştur. Burada kürsüye “Türk Ocağı davası” için çıkmadığını vurgulayarak sözlerini sürdüren Tanrıöver, Türk Ocağının Devlet’ten yılda 25 bin lira yardım alırken büyük işler yaptığını ve siyaset üstü davrandığını ifade etmiştir. Tanrıöver’in şu sözleri, hem bahsettiğimiz konuyu özetlemekte hem de Türk Ocağının günümüzde de daha güçlü oynaması gereken role rehberlik etmektedir:

“Biz oraya gelenlerin hangi partiden olduğunu bir an sormadık. Bazı İttihatçılar ve İtilâfçılar hakikaten birbirine düşman olarak kapılarımızdan içeri girdiler. Fakat 6-7 ay kâfi geliyordu, particiliklerini tamamen unutuyorlardı. Çok eski bir tarihe malik olan bir milletin şuuru önünde küçük hisler küçük hesaplar kayboluyor, yurt fikri, millet fikri durgun ruhlarda tam bu zafere erişiyordu.”

Tanrıöver, 20 yıl süren bu Türk Ocağı ruhunun bir gün, tamamen CHP’ye bağlı bir gençlik teşkilatı yaratmak için yok edilmek istendiğini ifade etmiş ancak Halk Evlerinin de başarısız olduğunu vurgulamıştır. Tanrıöver, “Acaba Türk gençliğini yetiştirirken ona memleket kanunlarına muhalif olarak alınmış paralarla yardım ettiğimizi gösterirsek, üzerinde hâsıl ettiğimiz tesir ne olur?” ifadeleriyle son derece sert bir şekilde Halk Evlerine aktarılan paranın kanunsuz olduğuna işaret etmiş ve kanunsuz yollarla gençliğin yetiştirilemeyeceğini söylemiştir. “Gençliğin yetiştirilmesi” meselesinin siyasi partilerden tamamen bağımsız olması gerektiğini belirten Tanrıöver, parti fark etmeksizin her bir gencin içinde yer alabileceği bir teşkilata ihtiyaç olduğunu söylemiş ve şu heyecan dolu sözlerle ilk konuşmasını sonlandırmıştır: “Arkadaşlar ben 25 yaşında Türk Ocaklarında çalışmaya başladım. Bugün 64 yaşındayım. Hâlâ bitmez tükenmez hissettiğim kuvvetim var, sevgim var, bir imanım var. İstediğim şartlar hâsıl olursa orada çalışmaya ben de hazırım” (TBMM Tutanak Dergisi, 1949a: 608-609).

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in bu sözlerine CHP’li pek çok milletvekilinden itirazlar gelmiştir. Genel olarak CHP’nin devrimci ve kurucu rolüne vurgu yapılmış, CHP’nin Altı Okunun Türk devriminin simgesi olduğu söylenmiş, bu bağlamda Halk Evlerinin de Parti’ye bağlı olmasının doğal olduğu iddia edilmiştir. CHP Erzurum Milletvekili Cevad Dursunoğlu, Halk Evlerinin de Türk Ocakları kadar milletin muhlis evladı olduğunu söylemiş ve Türk Ocağının İttihat ve Terakki devrindeki konumuyla alakalı örneklemeler yaparak CHP-Halk Evi ilişkisine meşruiyet sağlama yoluna gitmiştir. Dursunoğlu, İttihat Terakki’nin ideoloğu ve genel merkez yöneticisi Ziya Gökalp’ın her daim Türk Ocağında bir kürsü sahibi olduğunu, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Türk Ocağına her daim maddi yardımlarda bulunduğunu belirterek “… milliyetçi zihniyetle hareket eden bir hükûmet elbette milliyetçiliği takviye eden bir müesseseyi takviye edecektir. Dün Halk Partisi, inkılapları meydana getiren hükûmetler Halk Evlerini eğer takviye etmişlerse yanlış iş görmemişler, doğru iş görmüşlerdir.” diyerek Türk Ocağı-İttihat ve Terakki ilişkisiyle, CHP-Halk Evi ilişkisinin benzer olduğunu iddia etmiştir. CHP Kırşehir Milletvekili Sahir Kurutluoğlu Tanrıöver’i eleştirmiş, bu sefer ideolojik bir bakışla değil doğrudan ekonomik bir yaklaşımla konuşmuştur. Kurutluoğlu, Halk Evlerinin Türk Ocağının mallarını alırken borçlarını da aldığını söylemiş ve Türk Ocağının 723 bin TL borcunu Halk Evlerine miras bıraktığını işaret ederek Türk Ocağının batık olduğunu ima etmiştir (TBMM Tutanak Dergisi, 1949a: 613-615).

Hamdullah Suphi Tanrıöver, CHP’li diğer milletvekillerinin eleştirileri ve karşı çıkışlarına nutuk tadında bir konuşmayla yanıt vermiştir. Tanrıöver, gençlik teşkilatlarının ve sivil toplumun kendi idarelerini kendileri seçmesi gerektiğini ifade etmiş; buna da 1927’deki CHP kongresindeki bir itirazından örnek vermiştir. O dönemde sivil teşkilatların yönetimlerine geleceklerin belirlenmesinin Parti eliyle yapılmasının teklif edildiğini, kendisinin buna itiraz ettiğini, itiraz sebebinin de “emek” olduğunu söylemiştir. Tanrıöver’in örneklemesi vurucudur:

“Emek bağlar; anayı, babayı çocuğa bağlayan emektir, bizi hizmetini gördüğümüz müesseselere bağlayan emektir. Çocuklarını başkalarına emanet ederek yetiştirenler, o çocukların kendilerini sevmediklerini görürler ve kendileri de çocuklarını diğer analar babalar kadar sevemezler. Emir altında müessese... Uzaklaştırır, yaklaştırmaz.”.

Tanrıöver burada Halk Evlerinin de var olacaklarsa yukarıdan emir alan bir yapıda olmaması gerektiklerini söylemiştir. Halk Evlerine eleştiriler getiren Tanrıöver, bu kuruluşun “milliyetçi olmadığını” vurgulamıştır. “Halkevlerinin başında bulunanların bana itirafları vardır; ‘maksat hâsıl olmadı’. Bu maksat hâsıl olsaydı Türk Kültür Ocağı, Türk Kültür Derneği gibi gençlik zümreleri kendilerine ayrı bir yuva ararlar mıydı?” diyen Tanrıöver, tarihî bir müjdeyi meclis kürsüsünden vermiştir:

“Size bir haber daha vereyim. Tekrar başlayacağız! Bundan 37 sene evvel 20 - 25 - 30 yaşında yaptığımızı tekrar yapacağız. İstanbul'da Türk Ocağı’nı pek yakında açacağız ve yavaş yavaş onu tekrar bir memleket teşkilâtı hâlinde genişleteceğiz. Memleket ihtiyaçları bizi vazifeye çağırdığı vakit ben ve yurdun her tarafında dağılmış arkadaşlarım, bu sesin dâvetine koşmakta kusur etmeyeceğiz. Düşüp kalkan fırkaların talihine bağlanmış olan Türk Ocağı’nı Mayıs’ta İstanbul'da açacağız, haber veriyorum.”.

Tanrıöver, bu çıkışından sonra Kurutluoğlu’nun 723 bin TL borç iddiasına cevap vermiş; borcun var olduğunu ancak sadece Tarsus Türk Ocağının mülküyle bütün bu borçların kapanabileceğini, Türk Ocağının böyle güçlü bir ekonomiye sahip olduğunu ifade etmiştir. “Evet, ocakların kapatılması bizi yaraladı. Hâlâ içimde bu yara açıktır. Fakat halk evleri muvaffak olsaydı mesut olacaktık.” diyen Tanrıöver, dünyada pek çok gelişmenin yaşandığını, Türkiye’nin hem milliyetçilik noktasında hem de millî meseleler noktasında hâlâ çok geride olduğunu, ancak bunlar üzerine değerlendirme yapan hiçbir kimse olmadığını söylemiştir. Hatta daha da ileriye giderek Altı Ok’un dahi memlekette anlaşılmadığını, Meclis’te iki milletvekilinin “Devletçilik” ilkesinin anlamı noktasında kavga bile ettiğini söyleyerek eleştirilerini sürdürmüştür. Türk Ocaklarının, gençliği CHP’ye çekmek için kapatıldığını iddia eden Tanrıöver, cemiyetlerin ve sivil teşkilatların kendi başlarına bırakılarak kendi kendilerini idare etmesinin sağlanması gerektiğini, yoksa bunların birer devlet kurumundan farksız olacaklarını belirterek sözlerini sonlandırmıştır. Son tahlilde Halk Evlerine verilecek devlet yardımları, CHP çoğunluğunun oylarıyla kabul edilmiştir (TBMM Tutanak Dergisi, 1949a: 615 – 617). Tanrıöver’in kendi partisiyle ayrışması, burada çok bariz bir şekilde görülmüştür. Burada ayrıca Tanrıöver’in Türk milliyetçiliği ve devletin idaresiyle alakalı da makro politik değerlendirmeler yaptığını da okumak gerekir. Tanrıöver, tek parti rejiminin millî meselelerden uzak kaldığını, Türk dünyasını görmezden geldiğini, milliyetçilik için çalışmaktansa Parti iktidarını sağlamlaştırmayı seçtiğini ima etmiştir. Tanrıöver, Hükûmet’in hem yozlaştığını hem de millî meselelerde son derece başarısız kaldığını işaret ederek bir “eksen kayması” vurgusu yapmıştır. Bu noktada da inisiyatif alarak “sivil bir girişim” olarak Türk Ocağını yeniden açacaklarını ifade etmiştir. Tanrıöver’in bu konuşmaları, devrin siyasi ortamı da değerlendirildiğinde “sivil, milliyetçi ve demokrat” bir tavrın manifestosu olarak nitelendirilebilecek değerdedir.

9 Mayıs 1949 tarihinde yapılan görüşmelerdeki bir ayrıntı, Türk Ocağının bir dönem devlet kademelerindeki gücü noktasında ilgi çekicidir. I. Dünya Savaşı sırasında Türkistan’dan gelen Timur Özbek isimli bir kişinin kadro ve maaşıyla alakalı olarak Meclis’e yaptığı bir başvurunun gündeme geldiği görüşmede, Timur Özbek’in İttihat ve Terakki devrinde asker olması için ülkemize getirildiği ve Şam’da okutulmaya başlandığı ancak Şam’ın düşman işgaline uğramasıyla ortada kaldığı ve bir şekilde İstanbul’a geldiği öğrenilmiştir. Bu noktada geçmişte Gerede Türk Ocağı başkanlığı da yapmış olan CHP Bolu Milletvekili İhsan Yalçın, Timur Özbek’in İstanbul’da Türk Ocağının referansıyla Eskişehir Muallim Mektebine ve sonrasında Harp Okuluna aldırıldığını ifade etmiştir. Timur Özbek’in, Vatandaşlık Kanunu sebebiyle Türk vatandaşı sayılmadığını ve Harp Okulundan çıkarıldığını da görüşmelerden öğrenmiş oluyoruz. Türk Ocağının, Türkistan’dan gelen bir genci Cumhuriyet’in kuruluşunun sonrasında da takip ediyor oluşu ve o genci Muallim Mektebi ve Harp Okuluna aldırabiliyor olması burada dikkat edilmesi gereken noktadır. Bu, Türk Ocağının dönem içindeki etkinliğine örnek sayılabilir (TBMM Tutanak, 1949b: 294-295).

1950 yılı bütçe görüşmelerinde, yine Halk Evlerine devlet tarafından yapılan yardımlar gündeme gelmiştir. Muhalefetteki DP milletvekilleri itirazlarını dile getirmişlerdir. Burada DP Afyon Milletvekili Kemal Özçoban, Genel Kurul’da yeniden açılan Türk Ocaklarını örnek göstererek Türk Ocağının da bir kültür faaliyeti yürüttüğünü, neden Halk Evlerine yardım yapılırken Türk Ocağına yardım yapılmadığını sormuştur. Özçoban’a, CHP İzmir Milletvekili Ekrem Oran cevap vermiş ve Türk Ocaklarına Cumhuriyet’in ilk yıllarında ciddi yardımlar yapıldığını, Türk Ocağı Binası için Meclis’in 500 bin TL borçlandığını ve bütçe ayırdığını, bugün içinse kültür alanında faaliyet gösteren kuruluşlara başvuruları hâlinde Hazine’den destek verilebileceğini ifade etmiştir. Karşılıklı atışmalarla devam eden Halk Evleri bütçesi meselesine, Türk Ocağı bahsi daha fazla dâhil edilmemiştir. Görüşmelerin sonunda, Halk Evlerine 1.250.000 TL bütçe ayrılmıştır. Aynı bütçede Türk Tarih Kurumuna 100 bin, Türk Dil Kurumuna 50 bin TL bütçe ayrılması dikkat çekicidir (TBMM Tutanak Dergisi, 1950: 770-771).

5, 6 ve 7. Dönem (1 Mart 1935 – 5 Ağustos 1946)

Türk Ocaklarının kapalı olduğu bu dönemde, TBMM Genel Kurul tutanaklarına Türk Ocağıyla alakalı bir görüşme ya da konuşma yansımamıştır.

4. Dönem (4 Mayıs 1931 - 1 Mart 1935)

Türk Ocaklarının 10 Nisan 1931’de kapatılmasının hemen sonrasına denk gelen bu dönemdeki bütçe görüşmelerinde, Türk Ocaklarıyla alakalı, devrin Başbakanı İsmet İnönü ve Bakanlar Kurulu tarafından bir kanun teklifi verilmiştir. Teklifte daha önceki dönemlerde Türk Ocakları Genel Merkezi binasının (günümüzdeki Ankara Resim ve Heykel Müzesi) inşası ve binanın ihtiyaçlarının giderilmesiyle alakalı Türk Ocakları Merkez Heyeti’nin yaptığı borçların ve Maliye Bakanlığınca teminat edilen kısımların tek seferde ve tamamen bütçeye eklenmesi hususu yer almıştır. Böylece döviz artışlarından ve faizlerden daha az etkilenilmesi düşünülmüştür (TBMM Zabıt Ceridesi, 1931: 74-76, 82, 95). Kanun teklifinde ve görüşmelerde Türk Ocaklarının adı dahi zikredilmemiş, kanundaki tamamen sayı ve tarihlerle ifade edilmiş borçların kime ait olduğu, teklifin Bütçe Komisyonunda hazırlanan gerekçesiyle ancak öğrenilebilmiştir. Bu durum, TBMM’de üç dönem sürecek Türk Ocaklarına yönelik bir suskunluk sürecinin işaretçisi gibi değerlendirilebilir.

3. Dönem (1 Mayıs 1927 – 1 Mart 1935)

3. dönemde Türk Ocaklarının çalışmaları, işleyişi, fikirleri üzerine bir tartışma bulunmamakla birlikte, bugün Resim ve Heykel Müzesi olarak kullanılan Tarihî Türk Ocağı Binası’nın yapımındaki borçlanma süreçlerine dair tekliflerin görüşüldüğü ve zaman zaman inşaat masraflarının artması sebebiyle güncellemeler yapıldığını görmekteyiz.

15 Nisan 1928 tarih ve “Başvekil İsmet” (İsmet İnönü) imzalı teklifle Türk Ocakları Merkez Binası’nın inşası ve ihtiyaçlarının giderilmesiyle alakalı olarak Maliye Bakanlığının borçlara kefil olması hususu gündeme gelmiştir. Teklif metninden öğrendiğimiz üzere konu, 12 Nisan 1928 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında görüşülmüş ve TBMM’ye iletilmiştir. Teklifin gerekçesinde “Türk Ocaklarının teessüsü tarihinden beri hars, ilim ve alelumum içtimaî sahada ifa ettiği hizmetlerin inkişafı neticesi, mevcut teşkilâtın ihtiyaca göre kâfi taksimat ve tesisatı haiz bir merkez binası inşa edilmek lüzumu hâsıl olmuştur.” denmiş ve bütçeden her yıl 30 bin lira Türk Ocağına ayrıldığı ifade edilerek bunun karşılığında Türk Ocaklarının bina inşaatı için 200 bin liraya kadar borçlarına Maliye Bakanlığının kefil olması istenmiştir. Gerekçeye medeni dünyanın her yerinde böyle kuruluşlara hükûmetlerin destek olduğu ifadesi de eklenmiştir. Hükûmet’in bu teklifi, 17 Nisan’da Bütçe Komisyonunda görüşülmüş ve Genel Kurul’a gönderilmiştir. Teklifin gerekçesini dönemin Maliye Vekili Saraçoğlu Şükrü Bey açıklamıştır. Burada Meclis Başkanvekili olarak görev yapan Trabzon Milletvekili Hasan Saka, bir itirazda bulunarak açıklama istemiştir. İtirazda Genel Kurul’un uzun vadeli borca kefil olunması noktasında ilerleyen yıllarda da bütçeden Türk Ocağına 30 bin lira yardım yapılacağı taahhüdünde bulunmasının yanlış olduğu vurgulanmış, bütçenin yıllık yapıldığı ifade edilmiştir. Maliye Bakanı Saraçoğlu, bunun örneklerinin olduğunu, yapılacak binanın öneminin ve Türk Ocağına duyulan muhabbetin buna gerekçe olarak görülebileceğini söylemiştir. 26 Nisan 1928’de Genel Kurul’da görüşülen teklif, katılan 165 milletvekilinin 165’inin de oyuyla kanunlaşmıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, 1928a: 289-290, 317-319).

Bu düzenlemeden bir süre sonra inşaatın borçlanma meblağı artmış olacak ki, Hükûmet, Kanun’da bir düzenleme ihtiyacı duymuştur. 17 Kasım 1928 tarihinde, Erzincan Milletvekili Saffet Bey ve 128 arkadaşının imzasıyla sunulan teklifte, daha önce 200 bin lira olarak belirlenen borçlanmaya kefalet sınırı 350 bin lira olarak teklif edilmiş ancak bu da yeterli görülmeyerek komisyonda rakam 550 bin liraya çıkarılmıştır. Teklif tartışmasız kabul edilmiştir. Teklifin gerekçesinde, öncekine benzer Türk Ocağına yönelik olumlu değerlendirmelerin yanında Türk Ocağı binasına yapılacak “tiyatro salonu”ndan bahsedilmesi önemlidir. Gerekçede, o dönemde Ankara’da “ufak bir sahnenin” dahi olmadığı vurgulanmış ve Türk Ocağı binası tiyatro salonunun “Balkanların en güzel tiyatro sahnesi” olacağı ifade edilmiştir (TBMM Zabıt Ceridesi, 1928b: 62, 86-88). Burada teklifi veren Saffet Bey’den (Arıkan) kısaca bahsetmek, yazının sonuç bölümüne katkı için faydalı olacaktır. Saffet Arıkan, asker kökenli ve Millî Mücadele’ye büyük katkılarda bulunmuş, Anadolu’ya İsmet Paşa ile birlikte geçmiş bir şahsiyettir. İsmet Paşa’ya olan bağlılığı, Atatürk’ün emirlerini harfiyen yerine getiren bir icra insanı olmasıyla tanınmıştır. Bu teklifi verdiği dönemde, CHP Genel Sekreterliği gibi önemli bir görevi yürütmektedir. Arıkan, Latin harflerine geçiş kanun teklifi, Atatürk’e soyadı verilmesi kanun teklifi gibi tarihî düzenlemelerin ilk imza sahibi milletvekilidir. Akabinde Kültür (Millî Eğitim) ve Millî Savunma Bakanlıkları da yapmıştır. Kısacası tek parti rejiminin yerleşmesinde de büyük katkıları olmuş, dönemin devlet işlerini güvenle idare eden bir isimdir (Karakaş, 2006: 83, 88-89). Türk Ocakları borçları kanun teklifini kendisinin vermesi manidardır.

2. Dönem (11 Ağustos 1923 - 2 Ağustos 1927)

TBMM’nin ikinci dönemi, Cumuriyet’in ilan edildiği dönemdir. Bu dönemde Türk Ocakları ile alakalı küçük gelişme ve ayrıntıları TBMM görüşmelerinde görüyoruz. Yeni bir rejimin kurulduğu, inkılapların hazırlandığı ve gerçekleştiği bir dönemde tabii ki Türk Ocağının TBMM gündeminde yer alması son derece önemlidir.

Cumhuriyet ilan edilmeden yaklaşık bir ay önce, 25 Eylül 1923’teki birleşimde İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi ve 164 arkadaşının önergesiyle Ankara’da Türk Ocağı tarafından kullanılan sahipsiz binanın Türk Ocağına verilmesi teklif edilmiştir. Önerge, TBMM Başkanlığı tarafından Bakanlar Kurulu’na iletilmiştir (TBMM Zabıt Ceridesi, 1923b: 238). Binanın tahsisinin ise bu önerge doğrultusunda Bakanlar Kurulu tarafından sağlandığı basında yer almıştır (Üstel, 2004: 141).

18 Ekim 1923’te, TBMM Başkanlığına gelen Keşan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve Belediye Başkanlığı imzalı telgrafta, Ankara’nın başkent oluşu tebrik edilmiş; telgrafın altında Belediye Başkanı, Ticaret ve Ziraat Odası Başkanı, Müdafaa-i Hukuk Başkanı ile birlikte “Keşan Türk Ocağı Heyeti Adına Zâti” imzası da yer almıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, 1923a: 740). Buna benzer şekilde şehir ve ilçelerin kanaat önderleri ve devlet makamlarının gönderdiği telgraflarda, Türk Ocağı Başkanı imzalarının da bulunduğunu görüyoruz. Bir örnekte, Aşar vergisinin kaldırılmasıyla alakalı olarak TBMM Başkanlığına gelen telgraflarda, Gerze (Sinop’un ilçesi) Belediye Başkanı ve eşraftan birkaç isimle birlikte “Gerze Türk Ocağı Reisi Ali Ulvi” imzasını görüyoruz. Aşarla alakalı “Arapkir (Malatya’nın ilçesi) Türk Ocağı Reisi Reşat” imzalı bir telgraf da tutanaklara geçirilmiştir (TBMM Zabıt Ceridesi, 1924a: 240). Yine Şeyh Sait İsyanı’nın kınanmasıyla alakalı olarak TBMM Başkanlığına gönderilen telgraflar içinde “İzmir Belediye Riyaseti ve İzmir Türk Ocağı”, “Ayaş Türk Ocağı”, “Sivrihisar Türk Ocağı”, “Ankara’da Türk Ocakları Merkez Heyeti” tarafından gönderilen telgraflar yer almaktadır. Başkanlık, bunlara uygun cevapların yazılacağını bilgiye sunmuştur (TBMM Zabıt Ceridesi, 1925a: 5).

İstiklal Madalyası’nın verilmesi ve düzenlenmesiyle alakalı tezkerelerin görüşmelerinden “Türk Ocakları Çarşamba Şube Reisi Hacı Yusufzade Mehmet Bey” (TBMM Zabıt Ceridesi, 1926a: 199) ve “Tarsus Türk Ocağı Reisi İsmail Hakkı Bey bin Yakup”un (TBMM Zabıt Ceridesi, 1926b: 246) cephe gerisinde mücadele edenlere verilen beyaz kurdeleli İstiklal Madalyası’nı, bu görevleri sebebiyle aldıklarını öğreniyoruz.

26 Şubat 1924 tarihli birleşimde, Konya Milletvekili Kâzım Hüsnü Bey (Bazı kayıtlarda Halil İbrahim Nakıpoğlu olarak geçmektedir.) ve 31 arkadaşının önergesiyle Konya Türk Ocağının kullandığı binanın ücreti, belediye tarafından ödenerek Emlak Dairesinden alınması ve Türk Ocağına devredilmesi sağlanmıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, 1924b: 365).  Ancak bu tapu kaydının gerçekleşip gerçekleşmediği konusu, TBMM gündemine gelmediği için Türk Ocakları mülkleriyle alakalı çalışmalardan teyit edilmesi daha sağlıklı olacaktır.

7 Mart 1925 tarihli birleşimde, Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin eğitim faaliyetleri ve Bakanlık bütçesiyle alakalı konuşmasında “Halk Dershaneleri”nin faaliyetleri ve bütçesi değerlendirilmiş; halk eğitim faaliyetleri gösteren dershanelerde, Türk Ocaklı aydın ve öğretmenlerin eğitim verdiği öğrenilmiştir. Gaziantep Milletvekili Hafız Şahin Efendi, dershanelerde Türk Ocaklı eğitmenlerin yer aldığını tekraren ifade etmiştir (TBMM Zabıt Ceridesi, 1925b: 224).

9 Ocak 1926 tarihli birleşimde, para ile yapılan piyangoların sadece “Tayyare Cemiyeti” tarafından çekilmesine dair bir kanun teklifi görüşmesinde, Aksaray milletvekili Besim Atalay araya girerek Türk Ocaklarının da piyangolardan gelir elde ettiğini ve ilgili düzenlemenin bunu engelleyeceğini ifade etmiştir. Atalay, Komisyon’a şimdiye kadar Türk Ocaklarının çektiği para piyangolarının ne olacağını sormuş; Komisyon, düzenlemenin bundan öncekileri kapsamayacağını belirtmiştir (TBMM Zabıt Ceridesi, 1926d: 80). Hatta Nisan 1926’da yapılan Türk Ocakları Üçüncü Kurultayı’nda, Türk Ocağının geliri olarak kabul edilen para piyangoları, Tüzük’te bu Kanun’a göre değiştirilmiş; buna ilişkin gündem icra edilmiştir (Üstel, 2004: 192).

30 Ocak 1926 tarihli birleşimde, Kazanç Vergisi ile alakalı görüşmelerde yayıncılardan ve müelliflerden bu verginin alınmaması yönündeki düzenleme hakkında söz alan Giresun Milletvekili Hakkı Tarık Bey (Us), yayıncı ve yazarların sorunlarıyla alakalı görüşlerini ifade ederken örnek vermek için “Türk Yurdu” dergisini kullanmıştır. Türk Yurdu’nun içeriği ve faaliyetleri ile alakalı bir konuşma yapmasa da tutanaklara Dergi’nin işlenmesine vesile olmuştur (TBMM Zabıt Ceridesi, 1926c: 302-303). Burada Hakkı Tarık Bey’in, Türk basın hayatının önemli isimlerinden biri, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren basın alanındaki meslek örgütlerinde yönetici, Millî Mücadele’de iletişim alanındaki çalışmalarıyla İstiklal Madalyası sahibi olmuş bir gazeteci ve Türk Ocaklarında yöneticilik yapmış bir isim olduğunu belirtelim (Öztürk, 2010).

16 Mayıs 1926 tarihli birleşimde, Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) bütçesi görüşüldüğü sırada Aksaray Milletvekili Besim Atalay söz almış; eğitim ve kültürdeki gelişmenin birlikte yürüdüğünü ifade ederek özellikle yurt dışında yaşayan Türkler meselesine dikkat çekmiştir. “İşte Cezayir'de, Tunus'ta, Mısır'da, Irak'ta, bıraktığımız Türklerin Araplaştığı gözümüzün önünde...” diyen Atalay, ülkemizde ise farklı etnik kökenlerden insanların henüz Türk kültürünü benimseyemediğini vurgulamış; kültüre daha çok para ayrılmasını teklif etmiştir. Buna cevap ise Maarif Vekili Mustafa Necati’den gelmiştir. Mustafa Necati, kültür alanındaki en büyük faaliyeti Türk Ocaklarının yaptığını vurgulamış ve Türk Ocaklarına da Maliye Bakanlığından yıllık 40 bin TL bütçe ayrıldığını söylemiştir (TBMM Zabıt Ceridesi, 1926e: 176). Mustafa Necati de bilindiği üzere İzmir Türk Ocağında faaliyet göstermiş ve Türk Ocakları Merkez Heyeti Üyeliği yapmış bir isimdir (Arıkan, 1992: 67-68).

1. Dönem (23 Nisan 1920 – 11 Ağustos 1923)

TBMM’nin açıldığı, Millî Mücadele’nin gerçekleştiği bu dönemde, TBMM’de Türk Ocakları ile alakalı ayrıntılı bir görüşme ve çalışma olmamıştır. TBMM’ye gönderilen bazı telgraflarda Türk Ocağı ile alakalı imzalar yer almıştır.

22 Mayıs 1920 tarihli oturumda, Ramazan Bayramı tebrikleri için gönderilen telgrafların arasında “Uşak Türk Ocağı Namına Enver” imzalı bir telgraf yer almıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, 1920: 3).

4 Ekim 1922’de gelen bir telgraf önemlidir. 30 Ağustos’ta kazanılan Zafer’i kutlayan telgraf, o günlerde kaybedilmiş topraklardan ve bugün Bulgaristan sınırları içinde olan Tuna Nehri kıyısındaki Rahova’dan gelmiştir. Kaybedilmiş topraklardan gelmesi hasebiyle tamamı okutulan telgraf, alkışlanmış ve coşkuyla dinlenmiştir:

“Rahova Türklerinin, şu eski mübarek Tuna kenarındaki eski masum kardeşlerinizin size ve kahraman ordumuza mütevali zaferler temennisiyle her türlü hizmet ve fedakârlıklara amade bulunduklarını arz eyleriz muhterem efendiler.”

Bu telgrafın altındaki imzalarda “Türk Ocağı Reisi Ahmed Hulusi” imzası da yer almıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, 1922: 258). Yaptığımız kısa araştırmada ve Türk Ocakları tarihi ile alakalı yazılmış önemli eserlerde böyle bir şubenin varlığından bahsedilmemektedir. Bu telgraf, böyle bir çalışmaya kapı açabilecek bir bilgi olarak düşünülebilir.

Sonuç ve Değerlendirme

İncelediğimiz Meclis görüşmelerini daha anlamlı hâle getirmek için, Türk Ocakları hakkındaki çalışmalarda bu dönem üzerine yapılan yorumları değerlendirmek, kronolojik olarak bu tutanaklarla karşılaştırarak bir sonuca varmak en sağlıklı yöntem olacaktır. Ancak buradan da bazı sonuçlara varmak mümkündür. Öncelikle Türk Ocaklarının kapalı olduğu dönemde, TBMM gündeminde hiç yer almadığını görüyoruz. Bu karanlık dönemin öncesi ve sonrasında ise iki ayrı Türk Ocağı profili var. 1931 öncesinde, Meclis’in Türk Ocağı için ciddi meblağlarda Borçlanma Kefaleti Kanunu çıkardığını, Türk Ocağı mallarıyla alakalı görüşmeler yaptığını, milletvekillerinin çeşitli konulardaki görüşlerinde bir şekilde Türk Ocağı ile alakalı yorumlarda bulunduğunu, Devlet’in kültür politikasının bir kısmının Ocak üzerinden yürütüldüğünü rahatça anlayabiliyoruz. Ancak burada bir ayrıntı dikkat çekiyor. Özellikle 1925-1931 arası dönemde, Türk Ocakları hakkındaki ayrıntılı görüşmelerin Genel Kurul’da yapılmadığını, daha önceden alınan kararların Meclis’te onaylatıldığını, tutanaklar ve Türk Ocağı tarihi hakkındaki çalışmaları karşılaştırdığımızda görüyoruz. Borçlanmayla alakalı teklifin CHP Genel Sekreteri tarafından getirilmesi, oy birliğiyle mülk devirlerinin yaşanması, özellikle 1927 yılındaki Türk Ocağı Kurultayı’nda Tüzük’e eklenen “Türk Ocağı, Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir.” ilkesi, Türk Ocağı yönetiminin CHF ve devlet kademelerinin müdahalesiyle belirlenmesi (Üstel, 2004: 227, 250) gibi durumlar, Türk Ocağının CHF’nin kültür şubesi olması durumuyla birlikte artık bir millet meselesi değil, “Parti içi mesele” hâline gelmesine sebep olmuştur. Yani Türk Ocağı, bir sivil toplum kuruluşu değil, tek parti rejimindeki yönetici partinin bir şubesi hâlindedir. Yine de Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ve onun görüşüne sahip Ocaklıların mücadeleleri sayesinde Ocak’ın bir şekilde zaman zaman özerk veya sivil yapıda kalmayı başardığını görüyoruz. Bazı şubelerin Serbest Cumhuriyet Fırkası ile yakınlaşması gibi hususlar da ayrıca bu noktada zıt örnek olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası yeni bir rejimin kurulduğu, henüz demokrasinin taze bir gelişme hâlinde olduğu dönemde, bir kuruluş en fazla ne kadar “sivil” olabilirse, Türk Ocağının da o kadar “sivil” olduğunu bu veriler ışığında söyleyebiliriz. Türk Ocaklarının kapatılmasına giden süreç, CHF ile genel ilişkileri gibi konular, bu yazının tali ilgi alanları olması hasebiyle ayrıntılı değerlendirmeler yapmaktan kaçınıyoruz. Karanlık dönemin sonrasında, “sivil” bir Türk Ocağı profilini Hamdullah Suphi Tanrıöver’in şahsında görüyoruz. Hamdullah Suphi’nin Halk Evi - Türk Ocağı karşılaştırmaları, hükûmetlerin icraatlarına getirdiği eleştiriler açıkça şu sonucu veriyor: Türk Ocağı, bu dönemde sivil, demokrat, milliyetçi ve muhalif bir düşüncenin meyvesi olarak yeniden açılmıştır. Türk Ocağı, bu dönemde kısaca ifade ettiğimiz “eksen kaymasına” bir itiraz olarak yeniden filizlenmiştir. Bu eksen kaymasının en açık sonucu zaten 1944 yılında yaşanan “Irkçılık – Turancılık Davası” olaylarıyla yaşanmıştır. Hamdullah Suphi’nin bu süreci gördüğü ve Türk Ocağını buna karşı yeniden uyandırmak istediği ortadadır.

Üç bölümden oluşan bu yazı dizisinde, Türk Ocaklarının TBMM çalışmalarına ve tutanaklarına nasıl yansıdığını aktarmaya çalıştık. Bu noktada en kesin sonuç şudur: Türk Ocakları, TBMM’de Hamdullah Suphi ile vücut bulmuştur. Türk Ocaklarının 100 yıllık Meclis tarihinde hemen her dönem itibar gördüğü de açıktır. Ancak şu da bir gerçektir: Taradığımız 100 yıllık dönemde Türk Ocaklarının fikirleri, açıklamaları ve duruşundan ziyade; Tarihî Türk Ocağı Binası, borçları, malları, kapatılması ve açılması ile anılmış olması, bir eksikliğin göstergesidir. Hamdullah Suphi gibi Türk Ocaklı kimliğini yaşayan milletvekillerinin gelecekte TBMM’de görev yapabilmesi için çalışmak, Türk Ocaklarının gelecek planlamasında yer alması düşünülebilir. Buradaki ilke yine Hamdullah Suphi gibi ömrünü Türk Ocağı kadar siyasete de vermiş olan bir ismin Türk Ocağının kapısından girdikten sonra parti kimliklerinin unutulduğu yorumu çerçevesinde şekillenebilir. Bu, sadece Türk Ocaklı bir ismin milletvekili olması değildir. Bu zaten çok sayıda örneği olan bir durumdur. Mesele, Türk Ocağı şuuru ve formatıyla o çatı altında görev yapacak, Türk Ocağının görüşlerini zikredebilecek hemen her siyasi partiden isimlerin var olabilmesidir.

Yazı dizimiz hazırlanırken genel olarak TBMM’nin çevrimiçi tutanak tarama sistemi kullanılmıştır. Az da olsa ihtiyaç olduğu durumlarda TBMM Kütüphanesi vasıtasıyla orijinal baskılar incelenmiştir. Harf inkılabı öncesinde, Arap harfleriyle tutulan tutanaklar, bilindiği üzere TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığının çalışmalarıyla Latin harflerine aktarılmıştır. İncelemeler, bu aktarmalar üzerinden yapılmıştır. Bu sırada Latin harflerine dönüştürülen “Meclis-i Mebusan” ve “Meclis-i Ayan” tutanakları da incelenmiş ancak Latin harfleriyle yayınlanan kısımlarda Türk Ocaklarına dair görüşmelere rastlanmamıştır. Bu tutanakların taranma, çevrilme ve yayımlanma süreci sürmektedir. İlerleyen zamanlarda, yeterli veri ortaya çıkarsa bunun üzerine de bir çalışma yapılabilir. Ayrıca Türk Ocaklı milletvekillerinin konuşmaları üzerinden de milliyetçi düşünceye dair çalışmalar ortaya konabilir.

Düzeltme: Yazı dizimizin Türk Yurdu, Temmuz 2020 (S: 395) sayısındaki ikinci bölümünde, “TBMM 10. Dönem” ara başlığı altında, 47. sayfada Sait Bilgiç yerine sehven Saadettin Bilgiç yazılmıştır. Özür diler, dikkatli okuyucularımıza teşekkür ederiz.

Kaynakça

ARIKAN, Z. (1992). “Millî Mücadelenin Bir Öncüsü: Mustafa Necati” Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları dergisi. Dokuz Eylül Üniversitesi, 1 (2).

KARAKAŞ, Ö. (2006). Atatürk ve İnönü’nün İki Millî Eğitim Bakanı (Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel) Döneminde Kültür Siyaseti (1935-1946). Yayımlanmamış Doktora Tezi. Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

ÖZTÜRK, S. (2010). Hakkı Tarık Us (1889-21 Ekim 1956). Periodicals of Hakkı Tarık Us Collection. http://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/hakki_tarik_us.html (ET: 20.08.2020).

ÜSTEL, F. (2004). İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931). 2. Baskı. İletişim Yay.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1920). 1. Devre. 1. İçtima Senesi. 19. İçtima. C: 2.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1922). 1. Devre. 3. İçtima Senesi. 112. İçtima. C: 23.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1923a). 2. Devre. 1. İçtima Senesi. 38. İçtima. C: 2.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1924a). 2. Devre. 2. İçtima Senesi. 62. İçtima. C: 14.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1924b). 2. Devre. 1. İçtima Senesi. 112. İçtima. C: 6.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1925a). 2. Devre. 2. İçtima Senesi. 66. İçtima. C: 15.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1925b). 2. Devre. 2. İçtima Senesi. 71. İçtima. C: 15.

TBMM Zabıt Ceridesi (1926a). 2. Devre. 3. İçtima Senesi. 56. İçtima. C: 22.

TBMM Zabıt Ceridesi (1926b). 2. Devre. 3. İçtima Senesi. 102. İçtima. C: 25.

TBMM Zabıt Ceridesi (1926c). 2. Devre. 3. İçtima Senesi. 47. İçtima. C: 21.

TBMM Zabıt Ceridesi (1926d). 2. Devre. 3. İçtima Senesi. 38. İçtima. C: 21.

TBMM Zabıt Ceridesi (1926e). 2. Devre. 3. İçtima Senesi. 100. İçtima. C: 25.

TBMM Zabıt Ceridesi.(1928a). 3. Devre. 1. İçtima Senesi. 67. İnikat. C: 3.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1928b). 3. Devre. 1. İçtima Senesi. 7. İnikat. C: 5.

TBMM Zabıt Ceridesi. (1931). 4. Devre. Fevkalade İçtima. 6. İnikat. C: 1.

TBMM Tutanak Dergisi. (1949a). 8. Dönem. 3. Toplantı Yılı. 57. Birleşim. C: 16.

TBMM Tutanak Dergisi. (1949b). 8. Dönem. 3. Toplantı Yılı. 83. Birleşim. C: 19.

TBMM Tutanak Dergisi. (1950). 8. Dönem. 4. Toplantı Yılı. 49. Birleşim. C: 24.


         

* Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Doktora Öğrencisi, TBMM Milletvekili Hizmetleri Başkanlığı Milletvekili Danışmanı, emre.kartal@tbmm.gov.tr