Kayıp Kutsalın Peşinde

Eylül 2020 - Yıl 109 - Sayı 397



 

“Hayır, fakir kaldığım sürece tanrıya kesinlikle ibadet etmeyeceğim. İbadetleri keseleri patlayacak kadar dolu olan şeyhe, ordu komutanına bırakalım. Neden ibadet edecekmişim? Ben güçlü müyüm? Bir sarayım, atlarım, zengin kıyafetlerim, altın bir kemerim mi var? Minicik bir toprak parçasına bile sahip değilken ibadet etmek tam bir ikiyüzlülük olur.” (El-İfrikî)[1]

“Esnâ-yı râhda Hz. Hüseyin, dört kişiye rast geldi. Kûfe’nin hâlini sordu. İçlerinden birisi ki, Mücemma’ Ümirî idi. ‘Eşraf ve rüesâ çok rüşvet alıp hararlarını doldurdular. Cümlesi senin aleyhinedir. Sâir nasın kalpleri sana mâil ise de yarın kılıçları senin üzerine teshir olunur.’ dedi.”[2]

Miladi XI. yüzyılda “milliyetçilik, sınıf çatışması, kapitalizm” gibi fazlasıyla modern kavramları akla getiren bir manzaranın sonucu olan yukardaki ifadeler, derinlerdeki asıl kavganın şifrelerini veriyor: lokma davası! Bizim çok sonraları ana akım itikadi ve amelî mezhepler ve ana damardan sapma olarak gördüğümüz itizal, gulat ve gulat-ı şia olarak tesmiye olunan akımlarla, etkileri günümüze kadar uzanan sürümlerinin hepsindeki ana dava buydu. Toplumsal ve siyasal çalkantılarla ekonomik rahatsızlıklar.

Rivayet o ki, bir zamanlar bizim erken dönem Türkmen obalarından birinin beyine sormuşlar:

-Bizi İslam diye bir dine çağırıyorlar. Ne der, ne ederiz, reyiniz nedir?

-Ne lazımmış?

-İşte, namaz kılınacak, oruç tutulacak ve de zekât verilecekmiş.

-Pekâlâ, mala davara zararı var mıymış bunların?

-Yok.

-O zaman beis yok, girebiliriz.

Böyle bir olay gerçekte yaşanmış mıdır, değil midir bilmiyoruz ama göçerlerin mantığına ters değildir bu ifade. Çünkü her toplumun kendine özgü bir dili, mantığı ve grameri vardır. Bu mantık, bir merhaleden sonra kesin kanaat ve inanç hâline gelir ki, buna da “zihniyet” denir. Burada da hakiki zihniyet budur. Bizim oralarda da “Araziyi mal zapt eder.” derler ki, aynı şeydir. O yüzden atalar boşuna “Mal canın yongasıdır.” diye kestirip atmamışlar. Sahiden de öyledir. Mal canın yongasıdır, canın yani her şeyin.

El İfrikî’nin yukarıdaki sözlerine gelince, hükmünü hâlâ icra ediyor mu o sözler? Bana sorarsanız, evet! Çünkü o günün temel meselesi olan meşruiyet krizinin tam merkezine dokunmuş bu sözler. Aynı yara bugün de taze. Herkesin ortak mülkü olan ve meşruiyetini de oradan alan devlet, o dönem olduğu gibi bugün de pekâlâ iktidar sahiplerinin şahsi mülkü gibi işlev görebiliyor.

O zaman da yıpranan sadece muktedirlerin elinde temerküz eden devlet değil, o mekanizmaya meşruiyet sağlayan bütün tarihî birikim, hukuk, değerler seti ve millî kültür;
hepsi aynı değirmende un ufak oluyor. Bizde “din ü devlet” şeklinde formüle edilen ve yarı resmî hâle gelen din de bundan nasibini alıyor. Herkesi, herkese ve her şeye karşı güvenceye alması gereken, nihai çatı olan devletin itibarı zedelendikçe din de zedeleniyor ve kriz her geçen gün biraz daha derinleşiyor.

Nerede buğdaylarım benim, cenneti kaybedişim[3]

Böyle demiş şair. Nerede buğdaylarım benim? Bugün de ülke kaynaklarından âdil biçimde pay alamayan herkes, farklı ifadelerle aynı soruyu soruyor. Nerede buğdaylarım benim, el değmemiş koruluklarım hani? Atalar oturağında kimler saltanat sürüyor? Süleyman Şah nerede, Caber neresi? Atının ayağından sıçrayan çamur, örtü diye hükümdar sandukasına konulan Kemalpaşazâdeler nerede? Yok mu memlekette bir Kemalpaşazâde daha? Olmaz mı, elbette vardır. Dedem Korkut boşuna mı “Âlemde şer, Oğuz’da er tükenmez.” demiş.

Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü kitabında söylediği şeyin özeti “alın teri güvende ve mal ve hizmetler piyasasını [değerini] bulabiliyor mu, sorusu ve buna verilen müspet cevaptır.” Evet, alın teri güvende (patent hakları, telif hakları, mülkiyet güvencesi ve her türden sosyal haklar vd.) ve mal ve hizmetler (Bunu siz liyakat, ehliyet ve her tür rekabet güvencesi olarak okuyabilirsiniz.) piyasasını bulabiliyor mu? Soru bu, sorun budur!

Herkes buğdaylarını arıyor. Fakat gittikçe yaygınlaşan ve kronik hâle gelen o meşum, “Adamın var mı?” cümlesi; her şeyi, başta çalışma azmi olmak üzere her şeyi siliyor; yok ediyor. İnsanlar buğdaylarını arıyor. Arıyorlar aramasına da başaklar sararmadan çok önce yola koyuluyor ürünler. Bunun da bir tarihi var ki, halk dilinde anonim olmuş bir dörtlük yıllarca dillerden düşmemiştir:

“Şalvarı şaltak Osmanlı

Eyeri kaltak Osmanlı

Ekende yok dikende yok

Yiyende ortak Osmanlı”[4]

Anadolu’nun inanç tarihine bir de bu gözle, ekonomik ve sosyal tarih açısından bakmak lazım. “Demirden, kuşluk öşürcüler geldiler/ Zahirem samanın bütün aldılar/ Bir tek yaba ile beni saldılar” diye dövünen Anadolu ağzı, neyin feryadını söyledi? Balık hafızalı olmakla suçlanan halk irfanı, unuttu mu dersiniz bunları? Benzeri, aynen Cumhuriyet devirlerine intikal etti.

Her dönemde aranan buğdaylardı; alın teri, el emeği! Tam da bu yüzden namaz ve oruç; bazı kesimler nezdinde lekeli, içeriği kurumuş ve anlamsız hâle gelebildi, gelebiliyor. Bütün ritüeller, gerçeğin üzerindeki bayat bir makyaj gibi sırıttı. Bugün farklı mı? Artık her biri içeriği kurumuş birer görenek hâlindeki ritüel ve gösteriler neyi gizleyebilir? Bana, gizleyemez gibi geliyor. Din-iman, vatan-millet ve daha ne kadar kutsal dolanıma sokulursa sokulsun, netice değişmiyor.

Bir yapı sökümü çağındayız gibi geliyor bana. Her şeyin yeni baştan sökülüp yerli yerine oturtulma ihtiyacının gün geçtikçe şiddetini arttırdığı bunalım günlerinde.

Kutsalın tükenişi

Ben bunları yazarken aklıma Nietzsche’nin anlatıları geliyor. Istırabını sembollerin arkasına gizleyerek anlatmaya çalışan Nietzsche’yi düşünüyorum. Nietzsche, üzeri insanların söz ve kelimeleriyle kireç bağlamış ve artık birer kadavraya dönüşmüş ritüellerin, kişiyi Tanrı’ya götüren kutsal değil, kutsalla araya çekilmiş murdar bir perde olduğunu düşünmüş belli ki. Ve o yüzden imgeli bir anlatımla olayı özetleme yoluna gitmiş, “Tanrı öldü!” derken.

“Zerdüşt sorar:

-Ermiş neyliyor ormanda?

Ermiş cevap verir:

-Türküler besteliyor ve söylüyorum, türküler bestelerken de gülüyor, ağlıyor ve mırıldanıyorum. Böylece övüyorum Tanrı’yı. Türkü söyleyerek, ağlayarak ve mırıldanarak benim Tanrım olan Tanrı’yı övüyorum. Lakin senin bizlere getirdiğin hediye nedir ki?

Bu sözleri duyunca Zerdüşt, ermişi selamladı ve dedi:

-Size verebilecek nem olabilir ki! Ama bırak da tez gideyim ki sizden bir şey almayayım!

Ve böylece, gülerek ayrıldılar birbirlerinden ihtiyar adamla Zerdüşt, gülüşen iki çocuk gibi.

Ama yalnız kalınca Zerdüşt, şöyle dedi gönlüne:

-Mümkün mü bu! Bu ihtiyar ermiş, ormanında işitmemiş mi hâlâ öldüğünü Tanrının…”[5]

Sanki Zerdüşt’ün yaşadığı dramı yaşıyor yeni nesil, adını koyamasalar da. Bizim de içinde bulunduğumuz bir önceki kuşaktan samimi dindarlar da ihtiyar ermişin dramını. Bir de üçüncü bir kesim var, ama oraya girmek istemiyorum.

Ve şöyle bir şey oluyor. İçerikle şekil arasındaki derin yarık ve uçurumların dehşetini bir lahza olsun yaşamayan sözüm ona bazı dindarlar, yaşanan sürece verilen tepkiyi anlamakta güçlük çekiyorlar. Veya daha da vahimi, hakikatle yüzleşmek ve işin aslına ermek yerine, vicdanlarını rahatlatmak için kabuktaki ritüellerle kendilerini avutuyorlar. Farkında değiller ki, durumları sürekli “tik tak” eden kurulu saatlerden farksızdır. Mekanik ve ruhsuz!

Eleştiriler doğrudan kendilerine yöneltilince de şöyle diyorlar: “Siz de kendi durumunuza mazeret arıyorsunuz. Siz de mi, ama siz…” şeklinde devam edip giden cümleler eşlik ediyor sözlerine. Hakikatle yüzleşmek ve ezberlerini bozmak yerine, eleştiriyi bizatihi kutsalın kalbine atılan zehirli bir ok gibi görüp, vicdanlarını daha da tahkim ederek kendilerini rahatlatıyorlar.

Ve meselenin aslını az da olsa fark edenleri “sekülerleşmek” veya “dine karşı mesafeli davranmak” ile suçluyorlar. Tabii, bütün bunları, kutsalın kaynağına olan saygıdan ötürü yapıyorlar. Yapıyorlar ama özden uzaklaştıklarının hiç mi hiç farkında değiller.

Aynı kişiler, asıl çölleşme kutsalın hakiki evinde, öz varlığında yaşanırken oraya karşı duyarsız kalmayı her nedense kutsaldan kopma olarak anlamayı bir türlü akledemiyorlar. Oysa asıl kuraklık orada yaşanıyor; bütün her şeyin kirlendiği, zehirlendiği yerde, kalbimizde. Nietzsche’nin dikkat çekmek istediği şey de buydu aslında.

Kalbimizle düşünebiliyor, hissedebiliyor muyuz sizce? Değilse eğer, hangi dille hangi muhataba seslenebiliriz? Tanrı’ya, o bin bir ismi olan Görklü Tanrı’ya[6] hangi kelimelerle yakarabiliriz!

Kelimeler bile kirlendi, kirletildi.


         

[1] Braudel, Fernand, 2006, Uygarlıkların Grameri, çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Yay., Ankara, s. 110.

[2] Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ-I, Bedir Yay., İstanbul, s. 640.

[3] Hüseyin Atlansoy “Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi”. nak. Mustafa Özel (twitter).

[4] Sümer, Faruk, 1999, Oğuzlar (Türkmenler)-Tarihleri, Boy Teşkilatları, Destanları, TDAV, İstanbul, s. 15.

[5] Nietzsche, Friedrisch W., 2013, Zerdüşt böyle diyordu, çev. O. Derinsu, Varlık Yay., İstanbul, s. 21.

[6] “Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin. Aziz Tanrı! Sen anadan toğmadun. Sen atadan olmadun. Kimse rızkın yemedün. Kimseye güc etmedün. Kamu yerde ahadsin. Sen Allahu samedsin.”. bk. Azmi Bilgin, 2018, “Dede Korkut Kitabında Tanrı Tasavvuru”, Divan Edebiyatı Araştırmaları dergisi 20, İstanbul, s. 119-130, s. 123. Ayrıca bk. O. Şaik Gökyay, 1976, Dede Korkut Hikâyeleri, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul, s. 167; Muharrem Ergin, 1971, Dede korkut Kitabı, 1000 Temel Eser, Devlet Kitapları, İstanbul, s. 163.