Dili Olmayanın Hikâyesi Yoktur!

Ağustos 2020 - Yıl 109 - Sayı 396



        Millet ve medeniyet; siyasetle, hamasetle veya kitlelerin dönemsel coşkusuyla değil; dilin öncülüğü ve ürettiği kültürel zenginlikle var olur. Muhakkak ki dilin öncülüğünü ve zenginliğini belirleyen, geliştiren, kökleştiren edebiyat ve edebî eserlerdir.

        Millî bir ruh ikliminin yayılmasını, millî bir bilinç ve ülkü oluşmasını sağlamak için de millî bir edebiyat gereklidir. Fakat esas olan dildir ve millî bir dil olmadan millî bir edebiyat, millî bir duyarlılık ve millî bir aklın oluşması mümkün değildir. Millî bir dili ve kültürü olmayan bir toplumun, millî bir hafızası, hedefi, ülküsü ve ortak dayanışmayı sağlayacak derin bağlarının oluşması da aynı şekilde mümkün olmayacaktır.

        Dil ve o dilden doğacak millî edebiyat, bir milleti diğer milletlerden farklı kılan mührü ve sancağıdır. Millî bir dili ve kültürü olmayan bir toplumun milletleşmesi söz konusu olmayacağı gibi, varlığını devam ettirmesi de mümkün olmayacaktır. Çünkü o toplumun rüyası, hikâyesi ve kızıl elması olmayacaktır.

        Bir topluma ortak akıl kazandırmanın ötesinde ortak rüya gördüren, ortak hikâyesini yazdıran, dili ve edebiyatıdır. Ortak rüya ve hikâyesi olmayan bir toplumun, hiçbir alanda ortaklık kurması ve ortak bir geleceği düşünmesi beklenmemelidir. Ortak akıl ile ortak bir gelecek kaygısı olmayan toplum millet değil, şuurunu yitirmiş, amacı olmayan ve başka medeniyetlerin hizmetkârı bir kalabalıktan öte mana taşımayacaktır.

        Millî kültür ve medeniyetin oluşum sürecine bakacak olursak, birinci basamakta daima millî bir dil oluşturma, millî dilin zenginliklerini bir araya toplama ve devamında da o dilin dil bilgisini oluşturma adımlarını görürüz. Bu ihtiyacı zamanında doğru okuyan ve çevresinin de idrak etmesini sağlayan öncüler, ait oldukları medeniyet ailesinin gerçek önderleri, geçek manada kurucu liderleridir. 

        Günümüzün köklü devletleri ve medeniyet adresleri arasında gösterilen İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin milletleşme ve millî birliklerini tesis etme süreçlerine dikkatle bakılacak olursa ilk hareket noktasının dil olduğunu, medeniyetlerin dil denilen özgün hazine üzerinde yükseldiğini görürüz. Kendi millî dili olmayan toplumların millet olamadığı, bir medeniyet oluşturamadığı ve ortak duyguların aktarımı mekanizmasından mahrumiyetin, çoğu kere başka toplumların içerisinde erime ve yok olmayla neticelendiği, tarihî gerçekliğin bize gösterdiği temel bir hakikattir.

        Bu gerçekler ışığında, tarihin en köklü milleti olarak kültürel birikimlerimize layıkıyla sahip çıktığımızı ve devraldığımız kültürel mirası, hayatın içerisine dâhil edebildiğimizi söylemek mümkün görünmüyor. Dil konusundaki en büyük çabanın, dilimize eklenen yabancı kökenli kelimeleri ayıklamanın ötesine gitmediği, bunu yaparken kadim dil hazinemizden istifade edemediğimizi söylemek, herkes için üzücü olmalıdır.

        Eskiye dair kelimelerin yetmeyeceği, bu sebeple yeni deyimler ve kelimeler üreterek zamanın ihtiyaçlarının karşılanması için çalışılması gerektiği, kadim dil bilimcilerin ortak görüşüdür. Bu konuda çalışma yapmayan milletlerin dilleri, yabancı dillerin istilasına uğramaktan kurtulamıyor. Neticede özüne dönemeyen ve kendisi olamayanların, başka kültürlerin ve medeniyetlerin dolgu malzemesi olması kaçınılmaz bir vaziyet alıyor.

        Millî dilin oluşturulması ve zenginleştirilmesi konusunda yeni bir keşfe yahut buluşa gerek yoktur. Akan zamanın elinden tuttuğumuz takdirde, geçmişin derinliklerinde kalmış sonuç veren girişimleri ve uygulamaları incelemek yeterlidir. Yapılacak iş, millî köklere ve kaynaklara dönerek dil hazinemizi zenginleştirmek, özgünleştirmek ve bize özgü kavramlaştırmalar yapmaktır. Bu amaçla öncelikle millî ilham kaynaklarına yönelerek dilimizi yabancı kelimelerden kurtarmak durumundayız. Bu konudaki başarı seviyemiz, bize ait ve bizi yansıtan kültür ve medeniyet dünyamızı kurmamız ve büyütmemiz mümkün olabilecektir.

        Bağımsız bir milletin dili de bağımsızlığını yansıtmalıdır. Çünkü kendi duygularını ve kendi hikâyesini, kendi diliyle yazamayan bir toplumun milletleşmesi mümkün değildir. Dil bağımlı ise yabancı kelimelerin kuşatması ve işgali altındaysa kültürel bağımsızlık yok demektir. Kültürel egemenliği olmayan bir milletin, siyasal planda bağımsız kalması ve bağımsızlığını devam ettirmesi söz konusu olmayacaktır.

        Millî bir dilin inşasının ardından kültür, sanat ve edebiyatın gelişmesi, sadece bir toplumun boyanmasını ve kendisine özgü renklere bürünmesini sağlamaz. Kendi yapısına uygun bir siyasal ve idari sistem kurmasını da kolaylaştırır. Çünkü siyasi ve idari sistemlerin gelişmesi, her yerde ve zaman diliminde kültürün zenginleşmesi ve yaygınlaştırılmasıyla birlikte gerçekleşti.

        Bir anlamda dil ve kültür ile siyaset ve idari sistem yapılanması, yan yana yürüdü. Fransa ve Almanya örnekleri bu alanda en çarpıcı olanıdır. Fransa, Latincenin kanatları altından çıkarak, kendi lehçeleri ve halk arasındaki kelimeleri derleyerek yeni bir dil kazandı. Almanya da aynı şekilde başta Fransızca olmak üzere yabancı dillerinin boyunduruğundan çıkarak Martin Luther King önderliğinde millî bir medeniyet dili yarattı. Ancak ve ancak bu adımların ardından milletleşme, kendi köklerine dönme ve kendi kimliğini kaybetmeme aşamaları yaşanabildi. Hepsinin temelinde yatan, kendi dil hazinesini sahneye çıkarmak, halka ulaştırmak ve halkın içerisinde yaşamasını sağlayacak araçlarla yoğrulmasını sağlamaktır.

        İddialı ve kendi medeniyetini oluşturma idealine sahip milletler; kendi idare, siyaset, bilim, sanat ve yazı dilini oluşturmak durumundadır. Bunun için alternatifi olmayan tek alan, edebiyattır. Edebiyatçılar ve edebiyatçıların ürettikleri edebî metinlerdir. Derlemeler ve dil bilgisi çalışması yoluyla geliştirilen dil; şiir, roman, öykü, deneme, piyes gibi eserlerle işlenerek topluma mal olur ve bir kültür atmosferi doğmasına sebep olur. Halkın sahiplenmesi, dil hazinesinin maden halinin işlenerek değerli ziynet eşyalarına dönüşünü sağlamak içindir.

        Dil ve kültür alanındaki çalışmaların yürütülmesinde, başka kültürleri ve eserleri takip etmek, hatta örnek almak-ilham almak da mümkündür ama millî bir dil ve devamında bir kültür oluşması için taklit ettiğin kültürün kelimelerini almamak esastır. Romalılar eski Yunan’dan ilham almakla birlikte, eserlerini saf bir Latince ile yazarak kendi medeniyet dillerini oluşturmuştu. Üstelik bütün bilim ve fenni Yunanlardan aldıkları hâlde, onların dilinden kelime almamak için gayret göstermişlerdir. Münevver sorumluluğu, millî duyarlılığı olan aydın aklı böyle olmalı; bu hassasiyete gözeterek çalışmalıdır. Yani millî değerlerimiz ve millî ilham kaynaklarımız her adımda temel referansımız olmak durumundadır.

        Millî ilham kaynaklarımızı, millî kültür tarlalarımızı kurutarak öz varlığımızı devam ettirmemiz mümkün değildir. Evet dilimizi süratle ve sürdürülebilir bir yaklaşımla kirlenmişlikten kurtarmalıyız. Kirlenmiş bir dille temiz bir akıl oluşması zordur. Tortulardan arındırılmış, özünü yansıtan ve kendisinden doğan bir dil oluşturarak sosyal, siyasal, ekonomik yahut bilimsel bütün kelime ve kavramları süratle Türkçeleştirmek zorundayız. Bunu başarmak, siyasi ve kültürel bağımsızlığı kazanmaktır. Bu sebeple Türkçe sadece bir kültür meselesi değil, millî bekanın temeli ve esasıdır. Halkın diline sarılmak, halkın lisanını ve ağzını birleştirmek, siyasi ve kültürel dirilişin de temelini oluşturacaktır. Çünkü halkın dili bütünleşirse aklının ve ruhunun da birleşmesi kolaylaşacaktır.

        Bu çerçevede öncelikle, yazılı metinlerin düzgün bir Türkçe ile kaleme alınıp alınmadığının denetlenmesi gerekmektedir. Türkçeyi ve yazım kurallarını bilmeden yazar olunamayacağı, olunmaması gerektiği, ahlaki bir kural olarak da olsa benimsetilmelidir. Yazılı, görüntülü veya sosyal medyada Türkçenin doğru kullanımının sağlanması, dilimizin sağlam temeller üzerinde zenginleşerek kökleşmesini sağlayacaktır. Eğitimin her aşamasında, düzgün yazma ve konuşma dersinin ön şartlı ders olarak konulması, yeni nesillerin doğru yetişmesine ve ana dillerini doğru yazıp okumasına yardımcı olacaktır. Özellikle kitle iletişim araçlarında boy gösterenler, sunucular, siyasiler, sanatçılar ve kanaat önderlerinin Türkçenin doğru kullanımı noktasındaki duyarlılığı, dilimizin kadim bir medeniyet dili olma gücünü açığa çıkaracaktır.

        Artık bir konuda uzlaşmak ve anlaşmak durumundayız: Dili sadeleştirme söylemi adı altında sürekli bir tasfiyecilikle dili fukaralaştırmak, öze dönmek değil, özde birikenden uzaklaşmaktır. Son bir asırdır yaşanan dilde sadeleştirme gayretleri çerçevesinde icat/inşa edilen kelimelerin, yaşayan kelimenin yanına değil de yerine konulması, dili zenginleştirmeye değil, dili yavanlaştırmaya hizmet etmiştir.

        Oysa Türkçenin dil bilgisi yapısı ve binlerce yıldır geniş bir coğrafyada yaşayan bir dil olması, yaşayan dillerin hepsinden çok daha fazla bir avantajı ve ayrıcalığı ifade etmektedir. Alman dilbilimci Max Müller, “Dil Bilim” isimli eserinde, “Türk dilinin gramer kaideleri o kadar mükemmel ki, bu dili dil âlimlerinin bir araya gelerek şuurla yaptığı bir dil zannetmek mümkündür.” demiştir. Max Müller, bu görüşünü 19’uncu yüzyılda ifade ediyor. Bizim aydınlarımız Türkçe dışı arayışlara yönelmişken, yabancı bir bilim adamı, Türkçenin mükemmelliğini öne çıkarıyor.

        Dil konusu, ideolojik kamplaşmanın ve çatışmanın ana sahası olmaktan mutlaka kurtarılmalıdır. Dil meselesi üzerinden yürütülen çatışma ve devamında gelen ayrışma bir aydın arayışı ve araştırması değil, kültür emperyalizmine yeni kapılar aralamaktır. Taraflar kendi dilini oluşturmak çabasıyla dili farklılaştırmaktadır. Milletin ortak hazinesine kendi ideolojik damgasını vurmak amacıyla hareket edildikçe Türkçe, ihtiyaç duyulan zenginleşme, derleme ve dil hazinelerine başvurma çabalarından mahrum kalacaktır. Atalar öğüdünü unutmamalı: “Yurdu kılıçla alırsınız, kalemle tutarsınız!”

         

        * Türk Ocakları Genel Merkezi, Sanat Edebiyat Kurulu Başkanı, Yazar.