“Türk Yurdu” ve “Türk Ocağı” Tarihinde Unutulan Bir Aile-1

Haziran 2020 - Yıl 109 - Sayı 394



        Bu yazı, 20. yüzyılın başında, dünyanın çok önemli olaylarının yaşandığı bir dönemde, Osmanlı Devleti’nden başlayarak Rus Çarlığı, Balkan Devletleri ve Çin Devleti içinde yaşamakta olan bütün Türklerin hayatları, gelecekleri ve varlıkları hakkında, “Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türkçülük/ Turancılık ve milliyetçilik ” hareketlerinin ortaya çıktığı ve büyük endişeler duyulduğu bir dönemde yaşanan olaylarla ilgilidir; bütün Türk memleketlerindeki münevverlerin teyakkuz içinde oldukları bu endişe, gayret, çalışma ve idealizm ortamından küçük bir kesittir.[1]

        Bu eserlerde gördüğümüz birçok bilginin, hemen hiçbir ilgili çalışmada (Mesela, Yusuf Akçura, Türkçülük Tarihi, 1928) yer almaması, bu yazının sebeplerinden biridir. Böylece, Türk Derneği, Türk Yurdu Mecmuası; Kırım, Kazan gibi Rusya içinde kalan Türk yurtlarının varlık mücadeleleri; milliyetçilik ve Türkçülük tarihine naçizane bir ilavede bulunulmak istenmiştir.

        Aile

        Baba: Dr. Abdurrahman Nureddin (Moskova, 1272/1857 - 1917).

        Babanın Kardeşleri: Dr. Azizullah (Ali) Nureddin, Dr. Mehmet Mübin (Emin) Nureddin, Mabeyn’de Rusça mütercimi Ahmed Kerim( Mermi) Nureddin.

        Anne: Şerife Saliha, Kırım İslam Cemaatinin reisi Seyyid Hüseyin Çubukçu Efendi’nin kızı (Bahçesaray, Kırım 1279/1863 - 19 Kanun-ı evvel/Aralık 1954).

        Annenin Ağabeyleri: Seyyid Halil Efendi (Bahçesaray’da 1296/1880’de belediye başkanlığı yaptı.), Seyyid Hasan Ömerof (Akmesçit).

        Evlatları: Tevfik Nureddin (Trabzon 1884 – Gence-Azerbaycan 15 Nisan-15 Mayıs 1920), İlyas Ragıp Nureddin (İstanbul 6.5.1304/1888 - 25 Şubat 1960).

        Eşi: Nezahet Nureddin Eğe (11.3.1901-5.7.1994).

        Çocukları: Prof. Dr. Seyhan Nureddin Eğe (1931-2007), Prof. Dr. Güneş Nureddin Eğe-Akter (1933), Mustafa Münir Nureddin (Nazilli, 1307/1891-Çanakkale’de gece hücumunda şehit, 15/16.6.331(1915), Hüseyin Enver Nureddin (Tire, 23.2.1311/1895-Ankara, 20.6.1927), Sacide Belkıs Nureddin (İzmir, 1314/1898-10.4.1914).

        Baba Dr. Abdurrahman Nureddin Efendi’nin Ailesi

        “Bu aile hatıratına, başka bir diyardan gelip de Osmanlı Devleti’nin bütün dindaşlarına uzattığı himayesine sığınan, on dokuz ve yirminci asrın hadiseleri içinde yoğrulmuş, mütevazı, orta hâlli, çalışkan nesillerin, idealist emellerle Avrupa’ya doğru açılıp, vatana hizmet veren evlatlarından olan babam İlyas Ragıp Nureddin Eğe’nin tarafı ile başlıyor. Elimizde mevcut aile şeceresinden anlaşıldığına göre pederi Abdurrahman Bey 300 sene boyunca Moskova’daki İslam cemaatinin müftülüğünü yapan maruf bir aileye mensubmuş. …. Şecere, Ağa Akkaş Cemaati’nin babası Aği ile başlıyor, sonra sıra ile İvakay, Meres, Uraz Mehmet, Muhay, Molla Abdülkerim, Bikbulad’tan sonra Molla Refik’e geliyor ki kayda göre Molla Refik 1832 de hicret edip 1874 de âhond (okumuş, hoca, büyük ve ulu manasına gelen) ve 1876 da Körpis hocası olmuş. Molla Refiğ’in dokuz oğlu olmuş. En büyük oğlu Molla Zeyneddin (1854’de imam) bizim dedemiz oluyor. Ailece kendisini Nureddin Efendi olarak tanıyoruz. Onun en büyük oğlu Dr. Abdurrahman dedemiz, diğer üç oğlu Mehmet Mübin (Emin Bey), Ahmet Kerim (Nermi) ve Azizullah (Ali) babamın amcaları oluyor.” (Ihlamur Ağacının Gölgesinde, s.13-14).

        Dr. Abdurrahman Nureddin Efendi, 1272/1857’de Moskova’da doğmuştur. Babası Kazan Müslümanları Müftüsü Nureddin Efendi (Molla Zeyneddin) tarafından evde eğitime başlamış sonra medreseye devam etmiş. Kazan Camii’nin avlusu, onların ilk okulları olmuştur. Rusya daha önce Müslümanları askere almazken bu dönemde başlayan askere almalardan dolayı, Rus askeri olmamak için kardeşi Ali, arkadaşları Mehmet Hüsnü, Şakir ve Osman ile 1872’de Rusya’dan firar edip İstanbul’a gelmiştir. 19 yaşına geldiği zaman, Rusya’dan beraber firar ettikleri kardeşi ve arkadaşları ile Tıbbiyeye girmişlerdir (Ihlamur Ağacının Altında, s. 62).

        Abdurrahman Nureddin, 1298/1882’de, 118 numaralı diploma ile 26 yaşında doktor olarak ilk görev yeri olan Trabzon’a tayin edilmiştir.

        Dr. A. Nureddin Efendi’nin kardeşi Dr. Ali Nureddin Bey de doktor olmuş, İzmir’e tayin olup çalışmış ve oraya yerleşmiştir. Diğer kardeşi Dr. Emin Nureddin Bey de doktor olmuş, mesleğine ve hayatına Moskova’da devam etmiştir. Üçüncü kardeşi Nermi Nureddin Bey ise Sultan II. Abdülhamit devrinde, Mabeyinde Rusça mütercimi olarak çalışmış, bir ailesi olmamıştır.

        Dr. A. Nureddin Bey Trabzon, Nazilli, Tire ve İzmir’de doktor olarak devlet hastanelerinde görev yapmıştır.

        Anne Şerife Saliha Hanım’ın ailesi:

        Dr. A. Nureddin Efendi’nin eşi Şerife Saliha Hanım, 179/1863’te Kırım’da doğmuş; Babası Seyyid Hüseyin Çubukcu Efendi Kırım İslam Cemaatinin reisi imiş. Bahçesaray ve Akmescit’e yaşadığını, okuma yazma öğrendiğini, piyano çalmayı bildiğini öğreniyoruz. Ağabeyi Seyyid Halil Efendi ile Akmescit’te 1299/1882’de çekilen bir fotoğrafta, elinde bir gazete veya nota tuttuğu görülüyor (Ihlamur Ağacının gölgesinde, s. 19).

        Şerife Saliha Hanım’ın İstanbul’a gelişi şöyle olmuştur:

        “Kırım Müslümanları da, Moskovalı Müslümanlar gibi Rus ordusunda askerliği kabul etmediklerinden ve Seyyid Hüseyin Çubukçu Efendinin Rus Çarı İkinci Alexander ile hususi dostluğu olduğunu bildikleri için kendisini tazyike başlamışlar, Rus Çarı nezdinde müdafaa olunmalarını istemişler, Müslüman olarak Rus askerlerinin yanında Rus kumandanların emrinde Halife-i Müsliminin ordularına silah çekmeyeceklerine ısrar etmişler. Hüseyin Efendinin Yalta’da gayet güzel Çubukcu Hanı namında bir hanı ve geniş meyve bahçeleri varmış. Çarın Hüseyin efendiye olan sempatisi sebebiyle Kırıma Yalta’ya Sivastopol geldiği zaman Hüseyin efendinin sayfiyesinde kalırmış. Buna rağmen Hüseyin efendi Moskova’ya kadar gidip ricada bulunmasına karşı, çarın kumandanlarına söz geçirememişler. Hüseyin efendi İslam cemaatinin pek haklı olan bu arzularını yerine getiremeyince Kırım’dan ayrılmaya karar vermiş. İlk fırsatta Hacca gitmek için Kırım’dan ayrılmış, İstanbul’da bir miktar kaldıktan sonra, hacca gitmiş. İstanbul’a döndükten sonra, Rus Çarına; yüksek ücretler karşılığı bazı ecnebi doktorlardan aldığı raporları da ilave ederek, çok ağır hasta olduğunu bildiren bir arzuhâl göndermiş. Ayrıca ailesinin de İstanbul’a gelmesine izin verilmesini istemiş. “Babaannem kendi ifadesi ile: Annem, babamızın bu istidasını, doktorların raporlarını almış…ta Petersburg’a Çar’ın sarayına kadar götürmüş, Çar’dan müsaade almıştı. Biz de böylece İstanbul’a gelmiştik, diye anneme anlatmış.” (Ihlamur Ağacının Altında, s. 23).

        Böylece Çubukçu Seyyid Hüseyin Efendi, eşinin Kırım’da ölmüş olması sebebiyle yanına gelebilen iki kızı Saliha ve Zeliha ile İstanbul’da Mahmut Paşa Semti’ne yerleşmiştir. İki oğlu Seyyid Halil Bey ve Seyyid Hasan Ömerof ise Kırım’da kalıp meyve bahçelerini ve hanları işleterek hem hayatlarını sürdürmüş hem de İstanbul’da bulunan babaları ve kız kardeşlerine yardımcı olmuşlar. Seyyid Halil Bey bir ara siyaset ile uğraşmış ve Bahçesaray’da belediye başkanı olmuş, ayrıca Seyyid Halil Bey, ilk eşinin vefatından sonra, Ufa Müftüsü Muhammed Yar Sultanof’un kızı Medine (Hüsniye) Sultanof ile evlenmiştir. Hatta bu iş için 1902-1903 yıllarında İzmir’den kalkıp Kırım’a giden Şerife Saliha Hanım, ağabeyi için Ufa’ya kadar görücü gidip kız istemiştir.

        Türkçü kardeşler Tevfik Nureddin ve İlyas Ragıb Nureddin:

        “En büyük evlat Tevfik Ağabey tahsilini İzmir’de bitirmiş olacak. Sonradan hısım akrabanın bulunduğu Moskova ve Kırıma, diğer Rus bölgelerine Türkçülük gayeleri peşinde yaptığı seyahatleri esnasında eve gönderdiği kartpostallardan bu faaliyetini takip edeceğiz ve muhaberatından Rusça bildiği anlaşılıyor. Yakında ailenin Moskova’dan dostluğu olan tanınmış Türk milliyetperveri Yusuf Akçura’nın[2] [Akçura, Tevfik Nureddin’den sekiz yaş büyüktür.] ilhamı ve teşviki Tevfik ağabeyi İstanbul’a, oradaki faaliyet ve cereyanlara cezbedecektir.” (Ihlamur Ağacının Altında, s. 40).

        Tevfik Nureddin’in İzmir’den İstanbul’a ne zaman geldiğini tam olarak bilemiyoruz. 1884 doğumlu olduğu için, 20 yaşlarında İzmir İdadisindeki tahsilini bitirdiğini farz edersek onun İstanbul’a 1904’ten sonra geldiğini düşünebiliriz. Çünkü kardeşi İlyas Ragıp Nureddin, onun İstanbul’da olmasını fırsat bilerek 1906 yılında İzmir’den yedi sene okuduğu idadiyi bırakıp İstanbul’a gelmiş ve Vefa İdadisinden şahadetnamesini alıp tıbbiyeye yazılmıştır. Tevfik Nureddin, 1907 yılında dayılarını ziyaret etmek ve muhakkak Türkçülük gayeleri ile Kırım’a gider. Hemen Kırım’ın bağımsızlık mücadelesinde önemli rol oynayan Reşid Mehdiyef ile tanışır. 15 Şubat 1907 tarihinde, Kırım Karasupazar Zuya köyünde mücahitlerle çekilen bir fotoğrafta Reşid Mehdiyef ile yan yana görülmekte ve ellerinde tuttukları da belki çıkardıkları Vatan Hadimi gazetesidir ( Ihlamur Ağacının Altında, s. 54-55).

        Reşid Mehdiyef[3], 15.5.1907 tarihinde Petersburg’dan, hâlâ Kırım’da Karasupazar’da bulunan Tevfik Nureddin’e (Bu sırada Tevfik Nureddin, bildiği ilk dedelerinden Agi‘nin adından ilhamla Agiyef ismini de kullanmaya başlamıştır.) bir kartpostal gönderiyor ve faaliyetleri hakkında bilgi veriyor:

        “Petersburg 15 Mayıs 907

        Ağiyef, (Vatan Hadimi Gazetesinde), Karasupazar, Kırım

        Birader azizim! Mektubun vusul olundu. (Duma)ve (Nur) ihtimalsizdirler. Mümkün olur ise yarın Cenab Boraganski[4] ile görüşürüm ve inşallah bu günlerde tafsilaten sana cevap yazarım. Cem-i dostlara selam. Petersburg’un havası pek soğuk. Bugün yağmur ile aralaşıb biraz kar düştü. Reşid”(Ihlamur Ağacının Altında, s. 54).

        “Tevfik Ağabey ‘Agiyef’ soy adını kullanmağa başlamış; acaba Kırım’da Vatan Hadimi gazetesinde mi çalışıyordu?

        Albümde küçük bir fotoğrafın altına İlyas Ragıp ‘1908 Ağabeyimiz Akmesçid’ diye yazmış. Fotoğrafın arkasında çok silik olarak kurşun kalemi ile ve Latin harfleri ile ‘13 August 908’ yazılı. Demek ki Tevfik Nureddin ertesi sene tekrar Kırım’da. Gençler Latin harflerini rahatlıkla kullanıyorlardı. Tevfik Nureddin üç ay sonra hem İstanbul’da Ragıb’a ve hem de İzmir’de annesine ve babasına Balkan devletleri ve diğer Rus şehirlerinden gönderdiği kartpostallardan Türkçülük gayesiyle meşgul olmaya devam ettiği anlaşılıyor.

        Bu kartlardan memleket dışından yazılan muhaberatta posta idaresi için Latin harflerinin ve kaydedilen tarihlerden de Miladî takvimin kullanıldığını görüyoruz.”(Ihlamur Ağacının Altında, s. 56).

        Yukarıdaki bilgilerden anlaşılmaktadır ki, 1904/1905 yılında, 20 veya 21 yaşında iken ailenin ikameti olan İzmir’den, ailenin yakını olan Yusuf Akçura’nın ilham ve teşvikiyle İstanbul’a geliyor.

        Ancak bu yıllarda Yusuf Akçura İstanbul’da değildir. Zira Akçura, 1899 yılında Harbiye’den çıkarılmış ve 83 kişi ile birlikte müebbetten Fizan’a sürülmüş, daha sonra Ahmet Ferit Tek ile oradan kaçarak Paris’e gitmiş, üç yıl siyasal bilgiler okumuş ve 1903 yılında, İstanbul’a gelmesi yasak olduğu için amcasının yanına Kazan’a gitmiştir. İstanbul’a ancak 1908 Meşrutiyetin ilanından sonra gelebilmiştir (Y. Akçura, Türkçülüğün Tarihi, hz. E. Kılıç, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Giriş).

        T. Nureddin, 1906 yılında kardeşi İ. Ragıb’ı da İstanbul’a getiriyor, Tıbbiyeye yazdırıyor. 1906 yılının sonlarında Kırım’a gidiyor ve 1907-1908 yıllarını orada geçiriyor. Durumu aile tarihinden takibe devam edelim:

        “Tevfik Ağabeyden aileye bayram tebrikleri, haberler geliyor:

        ‘Konstantinopole

        İstanbul’da Okçularda Mehmed Ali Beyin phanında Numara 11: İlyas Ragıb Nureddin Efendi

        26 Teşrin-i Sânî 908               Harkova

        Kardeşim,

        27 saat Odessada kaldım. Şimdi buraya geldim. Durun saat sonra Samaraya gidiyorum. Moskovadan geçmeyeceğim. Soğuk taht-ı eltaf 12 remümör. Cümleye selam. Saat  alafranga Sabah 5+30

        Tevfik Nureddin                      Harkova (Ukraine)”

        ***

        “City Simyrna (Turtsie)

        Monsieur le Docteur Abdurrahman Bey Pharmacie, Smyrne.

        Ohrenburg- Müslüman okul-Medrese Hussainovich.

        Muhterem pederim efendi hazretleri,

        Cümlenizin İd-i adha-yı  saidinizi tebrik ile müteyemmin ve mübarek olmasını ref-i bargah-ı ehadiyet eylerim.

        Tevfik Nureddin                         19 Kanun-ı evvel 908   an  Ohrenburg” (Ihlamur Ağacının Altında, s. 56).

        ***

        Konstantinople, Okçular, Mehmet Ali Bey Han No. 11 (Ragıb Efendi).

        Kardeşlerim gözlerinizden öperim.

        T.N. Ağabeyiniz.

        Ohrenburg-Müslüman okul-Medrese Hussainovic.

        19 Decem 908.

        Kardeşlerim diye hitap ettiğine göre Münir Nureddin de ağabeyi İlyas Ragıb Nureddin ‘le beraberdi.” (Ihlamur Ağacının Altında, s. 57).

        ***

        “Bu muhaberattan anlaşılıyor ki Tevfik Nureddin, Kırım’ın göbeğinde bulunan Akmescid’den Hazar Denizinin kuzeyinde Ural nehrinin üzerinde Ohrenburga gitmiş. Aradaki bu epeyi mesafeyi kat etmek için kendisini Ohrenburg’a cezb eden sebep acaba ne idi? Adresi Müslüman okul/Medrese Hussainoviuch olmakla beraber orada bilhassa öğretmenlik mi ediyordu yoksa misafir sıfatı ile mi kalıyordu. Tevfik Nureddin’in bu zamanda nasıl bir mesleğe hazırlandığını henüz bilmiyoruz.” (Ihlamur Ağacının Altında, s. 57).

        Ailenin Kırım ile Bağlantısı

        Küçük kardeş E. Nureddin, 1323 (1906/1907) senesi yaz tatilinde Kırım’a gider ve dayıları Seyyid Halil Bey’in Akmescit’teki evinde misafir kalır.

        13 Oktober (Ekim) 1908 tarihinde, Dr. A. Nureddin’e, İstanbul tıbbiyeden mezuniyetinden sonra Moskova’ya yerleşen kardeşi Dr. E. Nureddin’den, Kurban Bayramı kutlaması olarak bir kart geliyor. Kartın arkasında, Rusya Müslümanlarının Moskova’da yaptırmaya çalıştıkları büyük cami projesinin fotoğrafı bulunuyor.

        İkincisinde, “Fi 1 Haziran Cuma günü Şehri Simba 1909” tarihli bir nikâhla ilgili haber ve selamlar bulunuyor.

        T. Nureddin’in Rusya’ya gitmesi ve Kırım bağımsızlık hareketleri ve Türkçülük hareketleri içinde bulunması ve bu arada 23 Temmuz1908’de Meşrutiyet’in ilan edilmiş olması ve ortaya çıkan hürriyet ortamında diğer kardeşlerini de etkilemiştir. 18 Eylül 1909 tarihinde İsviçre Lozan’ giden İ. Ragıb, ağabeyi T. Nureddin ile haberleşememektedir ki, 27 Şubat 1910’da İzmir’deki kardeşi E. Nureddin’e yazdığı mektupta “Nuri ağabeyimle beraber bir resim çıkartsanız ne iyi olurdu… Yeni adresimi biliyorsunuz ya… Valentin 52.” diyor. T. Nureddin’in İstanbul’a gelip gelmediğini ve adresini bilmediği için İ. Ragıb ona, İstanbul’da idadiyi bitirip Hukuk mektebine giren kardeşi M. Nureddin üzerinden mektup yazıyor:

        “10 mart 1910 Cuma gecesi Lozan                                    Lausanne L’universite

        Nureddin Bey Ağiyef :   Mercan’da  Çakmakçılar yokuşu başında Muradyan hanında 20 numarada İzmirli Münir bey vasıtasıyla: Dersaadet:  Constantinople

        Ağabey.

        Bu vakte kadar bir şey yazmadığına bakılırsa Batum’dan hareketini müşar gönderdiğin katına cevap beklemek ta’sibinde bulunduğun anlaşılıyor. Ne demdesin? İzmir’dekilere bir hüma gibi akseden mahûd  bitmez tükenmez işin nedir?...Ne raddeye geldi?..İdeali nedir?. Kendisine arz-ı ihtiram ederim. Baki suallerime cevab vermek lütfunu bî-derig buyurursanız kulunuzu büyük bir tasadan kurtarırsınız. Ol babda bu pencerede ellerinizi ve gözlerinizi öperek sözümü kesiyorum muhterem ağabeyim.

        İlyas Ragıb                   Valentin 52” (Ihlamur Ağacının Altında. s.81)

        Bu mektuptan anlaşılmaktadır ki T. Nureddin, Batum’a kadar gitmiştir. Bu tarihlerde Rusya içindeki bütün Türk bölgelerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da Türkçülük hareketleri, Rus Çarlığının boyunduruğundan kurtulma mücadeleleri yapılmaktadır.

        Ailenin, onun yaptıklarından tam olarak bilgisi yoktur. Rusya içindeki Kırım ve diğer Türk yurtlarının bağımsızlık hareketleri içinde olduğunu bilmekteler, ancak belki güvenlik açısından açık mektuplaşmalar yapılamamaktadır. Ailenin merkez ikameti İzmir’dedir. Tevfik Ağabey Rusya’da, İ. Ragıb İsviçre’de, M. Nureddin İstanbul’da hukuk mektebindedir. E. Nureddin İzmir’de idadide (lise) okumaktadır. Dr. Abdurrahman Bey eşi Saliha Hanım, oğlu E. Nureddin ve küçük kızı Sacide Nureddin ile İzmir’de yaşamaktadır.

        29 Mart 1910 tarihli, İ. Ragıb Nureddin’in İsviçre’den, İstanbul Dar’ül-fünununda okuyan kardeşi M. Nureddin’e yazdığı bir mektupta, “Ağabeyimin mektubunun aldım, yakında cevap yazacağım.” diye yazması, İ. Ragıb’ın, ağabeyi Tevfik ile haberleşmeye başladığını gösteriyor.

        İ. Ragıb’ın yine kardeşi Münir’e yazdığı 29 Nisan 1910 tarihli mektupta, “Ağabeyimin ellerinden …. öperim.” demesiyle, T. Nureddin’in İstanbul’da olduğunu görüyoruz.

        Mayıs 1910’da T. Nureddin’in kendisine gelen bir kartın Robert Kolej resimli olduğunu, Galata Köprüsü’nde bir randevusunu görüyoruz:

        “16-5-326 /1910 İstanbul Salut de Contantinople Robert Collegu â Rumeli Hissar

        İstanbul Çakmakcılar yokuşunda Muradyan Hanı Numara 20 Tevfik Nureddin Efendiye

        Biraderim Nuri Efendi, Pazar günü saat alafranga on ikide köprünün İstanbul başında olurum.

        Seyyid Mehmed.” (Ihlamur Ağacının Altında, s. 87).

        İ. Ragıb, Tevfik ağabeyinin neler yapıp ettiğinden yeterince haberdar olamadığı için endişelidir. 10 Teşirin-i evvel (Ekim) 1910’da yazdığı ve “Dersaadet: galatada Mehmet Ali Hanında “Tabii Sabun” Şirket-i Osmaniyesinde Tevfik Nureddin Bey: Constanople, Turguie” adresine gönderdiği mektupta “Ümid ederim ki bu kartıma vereceğin cevapla her işin olup bittiğini bildireceksin.” diyerek ondan haber beklemektedir. T. Nureddin, bu defa bir sabun işine girmiştir. Aile hatıratının yazarı G. Nureddin Eğe-Akter Hanımefendi; babası İ. Ragıb’ın, Tevfik ağabeyinin sabun işini merak ettiğini yazmış ise de, bizim kanaatimiz farklıdır. Çünkü o günlerde İ. Ragıb da Lozan’da Türkçülük işleri ile meşguldür ve o konuda haberler beklemektedir. Zaten M. Nureddin’in ağabeyi İ. Ragıb’a yazdığı 10 kanun-ı evvel (Aralık) 1910 tarihli mektupta, Tevfik ağabeyinin sabun işini bıraktığını bildirecektir. Ayrıca T. Nureddin, kardeşi Münir’den ayrı olarak Tatar pansiyonuna yerleşmiştir.

        “1911 senesine girerken Tevfik ağabeyin Ragıba yazıp, kendisinden kütüphane katalogları istediğine göre iki kardeş arasındaki havanın yumuşadığı, Tevfik Nureddin’in yeni bir meslek tasarladığı anlaşılıyor; sabunculuktan ziyade kütüphaneler, kataloglar Ragıb’ın daha aşina olduğu mevzular olduğundan muhakkak bu haber büyük bir memnuniyetle karşılamış olacaktır” (Ihlamur Ağacının Altında, s.103).

        “Bir müddet Münir’le beraber Okçular ’da Balmumcu Hanında oturduktan sonra Tevfik Ağabey Tatar Cemiyet-i Hayriyesi Pansiyonuna yerleşiyor. Kırımın bağımsızlığı gayesi ile uğraşan başka dostlar muhitini kendi siyasi emellerine daha müsait bulmuş olacak. Bu meyanda hemfikir dostlarından birisi olan Hasan Sabri Ayvazof’dan[5] İsviçre’den bir kart alır.

        14 Haziran 1911 Vegis

        Turquie Constanople : İstanbul şeref sokağı Tatar Pansiyonunda Tevfik Nureddin Beyefendiye

        Aziz kardeşim Tevfik !

        Dün alafranga saat 2’de buraya geldim. Meğer burası cennetmiş! Geldiğimden çok memnunum. Fakat şimdi yorgun olduğumdan tafsilat veremeyeceğim. Bir kaç gün sonra uzun mektup yazarım. Dostlara selam.

        Kardeşin H. Sabri Ayvazof” (Ihlamur Ağacının Altında, s.110).

        Bir ay sonra, kardeşi R. Nureddin ve arkadaşı H. S. Ayvazof’tan T. Nureddin’e, 19.7.1911 tarihli bir mektup daha gelir:

        “19 Temmuz 911 Vegis                             Luzern-Kapellbrücke und Rigi 1899m

        Dersaadet: Tevfik Nureddin Bey Cağaloğlu’nda şeref sokağında Tatar Cemiyet-i Hayriyesi Pansiyonunda

        Ağabey,

        Şu kartımı Ayvazof’un odasında yazıyorum. Kendisi şu dakika benim takdim ettiğim resmimi mütalaa ile meşgul.. Benim buraya geleceğimin müjdesini o verdiğinden ben taze bir şey yazmayacağım. Yalnız senin evvelce mana-yı sükutuna ne diyeceğimi  bilemiyorum.  Ayvazof ile her dakika senden bahsediyoruz. Kulaların çınlıyor mu? Ben bir iki gece burada kaldıktan sonra Lozan’a yollanacağım. Acaba orada bir mektubunu bekleyebilir miyim? Ne mektubu mu diyeceksin ? Baki ellerinden öpüyorum. Ragıb Nureddin.

        Nuriciğim!  Gözünden yanağından şap şap öperek en samimi hislerimi takdim edeceğim. Biraderimiz Ragıb bey ile hep senden bahis ediyor onu da senin kadar seviyorum. H.S.” (Ihlamur Ağacının Altında, s.112).

        R. Nureddin’in İsviçre’den, artık İstanbul’da olan H. S. Ayvazof’a 12.10.1911’de yazdığı mektup, aralarındaki tartışmaların ne olduğunu bilmememize rağmen ilgi çekicidir:

        “12 Teşrin-i evvel 911 Lozan                                        Lausanne Le Casino et les Alpes

        Dersaadet: Nuruosmaniye’de Tatar Pansiyonunda Hasan Sabri Bey Ayvazof.

        Constanople, Turquie

        Azizim Ayvazof…Wigs’de iken bana bir takım rüyalar gibi telkin ettiğin fikirlerinin hakikatten ne kadar uzak, söyledikylerin tecrübe ile anlamağa başladım. Şüphesiz bu bir hizmettir...fakat ne kadar olsa hayırlı bir hizmet, emel ile azim, proje ile cehd, daha doğrusu hakikat ile hayal arasındaki farkı pek açık bir surette gösteren bir hâl...Her ne ise ben esasen anlamağa muhtaç olduğum bu prensibi daha yakından tedkik edebildim. Ağabeyime (Nureddin Tevfik), Mehmet Ali Tevfik’e, Akçora’ya sen burada iken görüştüğümüz zemin üzerine birer mektup yazdım, hiç mi hiç birisi cevap vermek lütfunda bulunmadı. Bunları sana şikayet etmek pek gülünç olacak…Fakat ne çare..buna da mecburum çünkü sen de onlardan aşağı kalmayacaksın…Mamafih bu hâl beni tetkikatımdan menedemez. İşte bu kartımla sana müracaat ediyorum ve senin tavsiyenle müracaat ettiğim bu zevat-ı muhtelifenin, bütün mevcudiyetlerini bir ârâyi laftan başka bir şeye müncer olmayan bu zavallı insanların gösterdikleri şu nezaketsizliğe karşı sana şikâyet ediyorum. Sen de istediğini yap..Bir de kütüphanenin (Lozan Türk Yurdu kütüphanesi) malı olan notaların iade olunmadıklarını söylemekle müteessifim. Bu ihmallerin sonu nereye müncer olacak. Şimdilik bu kadar yeter.. Veya vaad ettiğin mektubun gelirse şüphesiz cevapsız bırakmam.. Baki hürmetlerim sana..

        İlyas Ragıb.

        Hasan Sabri Ayvazof şimdi İstanbul’da Nuruosmaniye’de Tatar pansiyonunda, muhakkak Tevfik Ağabey ile müdavele-i efkârdadır. Ne mutlu ki Ragıbın Ayvazof’a yazdığı kartpostal nasılsa Sacidenin albümünde yerini almış ve böylece, o zaman pek samimi olarak ifade ettiği sükut-u hayal hisleri bize kadar ulaşmış oluyor. Ayvazof'’n Ragıp’a telkinleri muhtemelen milliyetçilik üzerine idi ve bu fikirler bilhassa aile dostu olan milliyetçi Yusuf Akçora ile paylaşılanlardan kaynaklanmıştır. Fakat acaba niçin Ragıb ciddiye alınıp mektuplarına hiçbir cevap gelmemiş? Belki kendisi biraz sabırsızlık ediyordu. Her hâlde eninde sonunda beklediği, kendisini teşvik edecek muhabere gelecektir.” (Ihlamur Ağacının Altında, s.117).

        T. Nureddin, 1911 sonlarında Romanya’ya gitmiş olmalı ki, 1912 yılı şubat ayı başında kardeşi M. Nureddin’e haber gönderiyor:

        “5-2-1912    Aya  Sofya                     Müstaceldir                   Galati,  Romania

        Kadıköy   iskele başında Kıraathaneci  Artaki Efendi vasıtasıyla İzmirli Münir Nureddin Beye

        Geldim, gel

        Tevfik Nureddin                  Türk Yurdu veya Tatar Pansiyonu.

        “Anlaşılan 1912 senesine girerken Tevfik Nureddin tekrar Romanya’ya gitmiş, İstanbul’a döndüğünde kardeşi Münir’e Ayasofya damgalı bir Romanya kartpostalı göndererek müstacelen buluşmak ister, kendi adresi olarak Türk Yurdu’nu gösterir. Ailece memleketleri, gayeleri ve kültürleri müşterek olan Yusuf Akçura tarafından bu senelerde yayımlanan ve Türklere hitap eden yegâne neşriyat olan Türk Yurdu mecmuasının yayınevi adresini kullanmasından Tevfik Ağabeyin Yusuf Akçura’ya olan yakınlığını anlıyoruz.” (Ihlamur Ağacının Altında, s. 125).

        T. Nureddin’in o günlerde “Türk Yurdu Mecmuası ile ilişkilerinin yoğun olduğunu görüyoruz. Yusuf Akçura’ya yardım ediyordu. Çünkü Mecmuanın 2. sayısında ve yine 12. sayısında ‘Türk Esnafının Hâli’ başlıklı iktisadi meselelerle ilgili iki makale yazdığını görüyoruz. Tevfik Nureddin bu makalelerinde, ‘esnafın önceki bol ve zengin hâli ile kapitülasyonlar sonunda yabancı mal ile rekabet edememesi’ üzerinde durmaktadır.”[6] (Devam edecek.)

         


        * Tarihçi, yazar.

        [1] Bu yazının kaynakları, söz edilen ailenin bir ferdi olan Prof. Dr. Güneş Nureddin Eğe-Akter’in ve annesi Nezahet Nureddin Eğe’nin yazdığı aşağıdaki eserlerdir.

        G. N. Eğe-Akter, Yüz Elli Senelik Bir Aile Hatıratı, Bir Okul, Bir Cami, Ihlamur Ağacının Gölgesinde, Anılanlar Ananlar Olanlar, İsis Yay., İstanbul, 2016.

        G. N. Eğe-Akter, Babamın Emanetleri, Ragıb Nureddin Eğe’nin Birinci Cihan Harbi Günlükleri ve Harbin Sonrası Hatıratı, Dergâh Yay., İstanbul, 2006.

        Güneş N. Eğe-Akter – M. Nazmi, Divançe, Dergâh Yay., İstanbul, 2007.

        N. N. Eğe, Prens Sabahaddin, Hayatı ve İlmi Müdafaaları, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1977.

        [2] Yusuf Akçura 2.12.1876’da, Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adı Simbir) doğmuş; 11.3.1935’te, İstanbul’da, Haydarpaşa Tren İstasyonu’nda kalp krizi sonucu ölmüştür.

        [3] Reşid Mehdiyef (1880-1912), Or şehrinde doğmuştur. Vatan Hadimi gazetesini kurarak inkılapçı fikirleri ile Kırım halkını uyandırmış, Kırım Türlerinin menfaatlerini II. Devlet Duması’nda müdafaa etmiş, köylüler için toprak istemiş, Çar Hükûmetinin zulmüne ve toprak işlerindeki adaletsizliğe karşı Rus gazetelerinde makaleler yazmıştır. 1907-1912 yılları arasında Karasupazar belediye başkanlığı da yap ve enç yaşında veremden ölmüştür (Ihlamur Ağacının Altında, s. 54).

        [4] İlyas Boraganski (1852-1942), Bahçesaray’da doğup 1867’de Türkiye’ye gelerek Nergizi’den Şark hüsn-ü hattı, matbaacılık, ressamlık ve nakış sanatlarında tecrübe sahibi olarak Kırım’a döner; daha sonra Petersburg’da Rus, Latin ve Arap harflerini kullanan ilk özel matbaayı kurar (Ihlamur Ağacının Altında, s. 54).

        [5] Hasan Sabri Ayvazof (1878-1938), Kırım’da Alupka’da doğmuş; genç yaşta muallimlik ve yazarlık etmiş; Muvazene ve Türk gazetelerinde yazıları çıkmış; Kırım Türklerine millî hakların verilmesini talep eden gençlere katılmış; İsmail Gaspıralı’nın tutumunu pasif bulup 1906’da Karasupazar’da Vatan Hadimi gazetesini çıkaran gençlere iştirak etmiştir. “Umum lisan-i edeb hakkında fikrim” namındaki yazı ile lisan tedrisatı ve inkılabı ile meşgul olduğu anlaşılıyor. Hükûmetin gazeteleri kapatması üzerine bir müddet Rusya ve Türkiye’de kaçak olarak yaşar. Af çıktıktan sonra 1917’ye kadar İsmail Gaspıralı’ya Tercüman gazetesinin neşriyatında yardım eder, başyazarlık yapar. (Ö. Özcan, Yeni Türk Edebiyatı dergisi, S: 1, Mart 2010, s. 233-244) (Ihlamur Ağacının Altında, s. 110). H. S. Ayvazof’un, 1911’de, İsviçre’nin Basel şehrinde Vilademir İliç Ulyanof Lenin ile de tanıştığını biliyoruz. Ayvazof, Kazan, Kafkasya ve Azerbaycan gibi Rusya içindeki Türk yurtlarında çıkan bütün dergilere yazılar yazmıştır. 24 Aralık 1917’de kurulan “Kırım Demokratik Cumhuriyeti’nin Millî Kurultay Başkanı olmuştur. Bu Cumhuriyet’in Bolşevikler tarafından 26 Ocak 1918’de yıkılmasından sonra kurulan Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin İstanbul temsilcisi oldu. 3 Teşrin-i Sani 1334/1918’de Türk Ocağına üyeliği kabul edildi. 1922 yılında, Kırım’daki açlık sırasında yardım istemek için Ankara’ya geldi. 1920’li yılların sonunda tutuklandı. Ayvazof, 17-19 Nisan 1938’de, Akmesçit SSCB hapishanesinde bulunan yirmi kadar Kırım Türkü aydını ile birlikte kurşuna dizilerek şehadete ermiştir.

        [6] Cezmi Bayram, “Yusuf Akçura’da İktisadi Meseleler”, Türk Yurdu, Y: 104, S: 340, Aralık 2015.