Türk Ocaklarına İhtiyaç Var Mıdır? Varsa Neden Vardır?

Haziran 2020 - Yıl 109 - Sayı 394



         

        “Meşrutiyetten evvel memleketimizde birçok Türkler vardı. Fakat bunların maşerî vicdanında ‘Biz Türk Milletiyiz’ mefhumu bulunmadığı için, o zaman Türk Milleti de yoktu.”[i]

        “Bütün diğer medeniyet müesseseleri yerinde dururken, yalnız gazetenin yok olması bizi on dokuzuncu asırdan uzaklaştırarak Kurun-u Vustaya (Orta Çağ) doğru atar.”[ii]

        Ziya Gökalp

        Türk Yurdu’nun Nisan 2020 tarihli nüshasında “Türk Ocaklarına İhtiyaç Var mıdır?” başlıklı bir yazı yayımlandı. [iii] Aynı yazının sonlarına doğru “Artık, ‘Modernleşme doğru mudur? Nelere dikkat etmeliyiz?’ gibi sorular önemini kaybetmiştir.” gibi bir hüküm cümlesi, bilhassa dikkati çekiyor.

        Başlık ve devamındaki soru ve tereddütler sıradan birinden gelseydi, bir gençlik hevesi veya bir entelektüel hastalığı olan o bildik orijinallik hastalıklarından biri der geçerdik; ama soru ve tereddütleri ileri süren kişi, ileri yaşına rağmen hâlâ aktif biçimde hepimizi geride bırakan birinden, Cezmi Ağabeyimizden geliyor. O yüzden de bu sorun sadece bizim değil, başta Genel Merkez olmak üzere Türkiye genelindeki bütün şubelerin dikkatle üzerinde düşünmesi gereken bir mesele olarak duruyor.

        İmdi, mesele anlaşıldı. Ve anlaşıldı ki, ne şartlar o dönemin şartları, ne Ocaklılar o dönemin Ocaklılarıdır. O günden bugüne çok şey değişmiş; o günlerde ortaya atılan birçok kavram gibi milliyetçilik kavramının da altından çok sular akmıştır. Yekpâre bir kavram değildir söz konusu olan, lime lime doğranmış ve birbiriyle alakasız dünya kadar şekle bürünmüş bir kavram vardır karşımızda. Bu sadece genelde Milliyetçilik kavramı için değil, özelde Türk Milliyetçiliği kavramı için de böyledir.

        Bir Dâhinin Güncesi

        Bir kuruluş çağının içindeydik. Geleneksel yapılar yıkılıyor ve yerlerine yenileri kuruluyordu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmazdı, olamadı da zaten. O ateşten günlerde Türk entelijansiyasının kafasını meşgul eden sorunlardan biri de, güncel meselelere –bunu siz Aydınlanma ve Çağın getirdiği problemler olarak okuyabilirsiniz- Geleneğin kavramları içinde nasıl çözüm bulunabilir sorunsalıydı. Bunun tek istisnası Gökalp’ti. O, her mesele nasıl kendi bağlamında ortaya çıkmış, kendi doğal yaşamını yaratmışsa, ortaya çıkardığı sorunların da o bağlamda çözüme kavuşturulabileceğini, aksi davranışların anakronik çözüm denemelerinden öteye gidemeyeceğini belirtmişti. O, bir imparatorluk bakiyesi olarak Türk Devleti kendisini nasıl devam ettirebilir, nasıl güncelleyebilir sorusunun cevabını bulmaya çalışıyordu.

        Yapmaya çalıştığı şey Çağ’ın dayattığı zorlamalar karşısında ‘Yeni bir Referans Seti’ inşa etmek ve ‘Yeni bir Paradigma’ oluşturmaktı. Bazıları, yapılmaya çalışılan şeyi Türklerin arkaik dönemlerine bir dönüş, irtica gibi anlarken; bazıları da bunu Gelenek içinde üretilen her şeyin reddi gibi anladı. Bir kısmı ise hiçbir şey anlamadı ve o büyük ve kapsamlı işi, “Vatan Türklere ne Türkiye’dir ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan” şiirinin ‘hamasi çağrışımlarına’ gömdü. Oysa Gökalp bu mısralarla kesinlikle hamaset yapmıyor, tıpkı kendi muasırı ve bir bakıma öncüsü Gaspıralı gibi Türklüğün sorunlarına çağdaş çözümler üretmeye çalışıyordu.

        Dönemin ihtiyaçlarıyla Gökalp’in dehasını yan yana getiren çizginin, o günün şartlarında üzerinde yürümeye çalıştığı zemin, gelişen şartlar ve yeni meydan okumalar karşısında kendini güncelleme ve çağa uyum sağlama ihtiyacı idi. Buradaki ‘kendilik’, kimlik ihtiyacından birey, toplum ve devlete kadar her şeyin güncellenmesini içeriyordu. Çağ, her şeyin yeniden kurulduğu bir kuruluş çağıydı. Bu sadece bizde değil, bütün dünyada böyleydi. Başta Türk Ocakları olmak üzere günün aydınları da, çağın dışında kalmak istemiyor ve topyekûn bir yenilenme ihtiyacını dile getiriyorlardı. Bu işin öncüsü hiç şüphesiz Gökalp’ti. İhtiyacın adı da çağdaşlaşma veya aynı anlama gelen modernleşme ihtiyacıydı. O ihtiyaç, o gün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Ve burada asıl mesele, güncellemenin kendisinden çok usulü, şekli ve alacağı biçimdir. O dönem ve sonrasındaki bütün ayrışma ve ihtilafların kaynağı da buydu.

        Vahşi Kapitalizm!

        Sabri F. Ülgener[iv] yıllar önce Kapitalizm için, “Kapitalizm, yıllar yılı bir propagandanın aydın önüne her talihsizliğin ve her günahın işte sebebi diye diktiği ve yerleştirdiği suçlu gövde!” tanımlamasında bulunmuş ve ilave etmişti: “Adaletsiz gelir dağılımı, dev firmalar, tekelci sermaye ilh…” Bugün buna çok daha yenilerini eklemek mümkün. Ülgener de, “Aslına bakılırsa, kapitalizmin kendi zimmetindeki kusurlar, hatalar ve noksanlar pek öyle kulak arkasına atılacak önemsiz şeyler de değildi” diye bir not düşmeyi de ihmal etmemişti. Pekâlâ, öyleyse neydi Ülgener’in derdi? Neden durduk yere böyle şaibeli bir kavrama sahip çıkıyor görüntüsüne girdi? Bunun herhalde geçerli bir sebebi olmak lazım gelir.

        Hazretin itirazı kapitalizm eleştirisine değil, kavramın müphem bırakılmasınadır. Eskiden her şeyi ilahî bir güce, O’nun tasarruflarına atfeden ve bu şekilde kendini sorumluluktan kurtaran şark zihniyeti; şimdi de her şeyi, “saldırı riski ve maliyeti en az olan” (Ülgener, 1983: 79) bir kavrama, kapitalizme yükleyerek sorumluluktan kaçmakta, imkân sahasının sonsuz seçeneklerine arkasını çevirmekteydi. İtiraz buna, bu belirsizliğe ve işi kaygan bir zemine çekerek meseleyi ortada bırakma, öteleme alışkanlığına olan tepki, buna duyulan öfkeydi. Bugün de üst akıl vb. gibi tüm belirsiz suçlamaların hedefinde aynı etik problem, aynı lakayt ve sorumluluktan kaçan tavır vardır. Oysa Nurettin Topçu gibi bir ahlâk abidesi, yıllar önce; “bizim hareketimiz bir mesuliyet hareketidir!” derken, bu konuya, sorumluluk duygusuna [v] atıf yapmıştı.

        Tartışmaya konu olan metne göre (Bayram, 2020), memlekete modernlik ya da yazarın da beğenmediği bir sürümü olan “vahşi kapitalizm”, modernlik karşıtı ‘muhafazakârlar’ tarafından hayatımıza sokulmuş, “bütün kemaliyle hüküm sürmekte” olan canlı bir vakıadır. Fakat her nedense, “bütün kemaliyle hüküm sürmekte” olan şeyin mahiyeti açıklanmamış veya önemsenmemiş veyahut da herkesçe açık seçik olarak bilinen bir şey olarak var sayılmış, öyle kabul edilmiş. Oysa bütün mesele ve ihtilaflar müphem bırakılan o boşluktan girip zihnimizi bulandırmıyor mu? Bizim geleneksel problem çözme zeminimiz olan Fıkıh’ta da asıl mesele, belirsizlikleri asgariye indirmek, öngörülebilir hale getirmek değil midir? Weber gibi Modern Batı’nın kurucu babalarından biri de, Modern Batı Cemiyeti ile Geleneksel Cemiyetler arasındaki en temel fark olarak rasyonalizmi koymuş, zımnen de olsa bu belirsizlik farkına vurgu yapmıştır. Burada da Weber’in işaret ettiği o belirsizlik eğiliminin tipik bir örneği görülüyor. Birazdan bu mevzuya ayrıntılı biçimde temas edilecek ve belirsiz bırakılan bu tür kavramların nelere muktedir olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

        Kavram bu şekilde belirsiz bir zemine oturtulduktan sonra, iyi ya da kötü, olan olmuş ve mevzu bir tartışma meselesi olmaktan çıkmış gibi bir anlayış ileri sürülüyor. Gerçi metinde modernlik denilen şeyin piyasa sürümü, eleştirel bir biçimde öne çıkarılmış gibi bir hava seziliyor, sezilmiyor değil. Fakat o da ancak sezgilerle anlaşılabilecek kadar ifade edilmiş, o şekilde zikredilmek istenmiş. Bilerek yapılan bir tercih ya da o ayrımlar zihinde yeterince netleşmediği için o şekilde geçiştirilmiş bir retorik gibi görünüyor. Eleştirel biçimde vahşi kapitalizm olarak atıfta bulunulan şeyle kuralsız, az gelişmiş piyasa ekonomileri mi, yoksa dünyada örneklerini gördüğümüz gelişmiş piyasa ekonomileri mi kastediliyor, o da belirsiz. Sanırım orada da adı tam olarak konulmasa bile kastedilen; kuralsız, sefil, belirsiz ve keyfî bir demokrasinin koşulladığı az gelişmiş bir piyasa ekonomisi veyahut soyut bir genelleme olmalı. Oradan da ne kastedildiği tam olarak anlaşılmıyor.

        Kamusallığın yeniden inşası için olmazsa olmaz araçlardan biri olarak gündeme getirilen milliyetçilik kavramıyla piyasa ilişkisi, tam da burada hayatî bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü bir yanda ulusun kendisi olarak piyasa güçleri ve onun bütün bileşenleri, diğer yanda ise onu koşullayan en hayatî kurum olarak devlet ve onun kurumsal araçları; bu ikisi arasındaki denge veya dengesizlik ilişkisi vardır. Bu meseleyi halledemeyen ya da bu konulara kafa yormayan, teğet geçen bir camianın çoğu söylemi, ayakları yere basmayan hayalî fanteziler olarak kalmaya mahkûmdur.

        Gerçek demokrasilerde piyasa mekanizmasını örgütlü biçimde koşullayan asıl faktör, her yerde olduğu gibi pek tabii ki devlettir. Demokrasinin yerleşmediği yerlerde de böyledir. Oralarda da ekonomiyi devlet veya devletsizlik, yani düzen veya düzensizlik koşullar. Gelişmiş demokrasilerde devlet ve devlet içindeki Kamu Maliyesi, Merkez Bankası, BDDK, SPK, TSE, RK ilh gibi özerk kurumlar; piyasa denilen kurumu düzenler, denetler ve bütün bunları bihakkın yerine getirebilmek için de öngörülebilir araçlar geliştirirler. Adalet ve eşitlik, eşit haklara sahip ulusun yurttaşları arasında ancak bu tür kurumsal mekanizmalar varsa sağlıklı biçimde işletilebilir. Aksi halde bütün bunlar soyut birer iddiadan ibaret kalır.

        Piyasa, ulusun tüm üyelerini dışlamayan kapsayıcı kurumlara sahipse başka, değilse başka işler. Birincisinde rekabet güvenceye alınmış ve adalet tesis edilmiş, ikincisinde ihlal edilmiştir. Adaletin tesis edildiği birinci durum, devletle yurttaşlar arasındaki bütün mesafelerin eşitlendiği gerçek ulusu; ikinci durumsa, devletle yurttaşlar arasındaki ilişkileri kompartımanlara ayıran, ayrımcı, imtiyazcı ve dışlayıcı yapıların egemen olduğu tamamlanmamış devleti temsil eder. Burada ‘normlar kafesi’ veya “komünler” üzerinden devletle ilişki kuran, imtiyaz sağlayan yapılar vardır. O kadar ki, bu şekilde kamu kaynakları belli zümrelere sözde yasal yollardan aktarılır. Bu durum; amme menfaatinin tesisiyle aynı şey demek olan milliyetçiliğin tahribi, yok edilmesidir.

        Hâlbuki devletle yurttaşlar arasındaki mesafelerin eşitlendiği hakiki demokrasilerde sadece devletin davranışları değil, toplum ve ekonomi de “okunabilir” durumdadır. Bunlar okunabilir değil de, bilerek ve istenerek kapalı bırakılan gizemli yapılar haline getirilmişse, ulusun kaderine ulusun tamamı değil, küçük bir azınlık hükmetmeye başlar. Bu tür yerlerde de ortada ne millet, ne milletin çıkarlarını savunmak olarak milliyetçilik, ne de kamu yararı kalır. Bir ideoloji olarak değil de, bir araç olarak ortaya çıkan milliyetçilik kavramı, işte burada, yurttaşlarla devlet arasındaki mesafeleri eşitlemek için vardır. Kavram, devletle yurttaşlar arasında yasal bir mukavele, bir tür sözleşme aracıdır. Bu türden mukaveleleri eksiksiz biçimde uygulamak da, bütün sözleşmelerde olduğu gibi retoriklerle değil, incelikli kurumsal pratiklerle yapılabilir. Bu yapıların inşa ve icrası, kavramı retorik sahasından çıkartır, hayatın kendisi haline getirir.

        Kutsal Devletten Anayasal Devlete

        Devletin gücü, denetimsiz devasa bürokratik aygıtlara sahip olmasıyla değil, bu araçların öngörülebilir olmasıyla ölçülür. Bu araçlar ne derece gayri şahsi hale getirilir ise o kadar güçlü, aksi halde o kadar zayıftır. Sadece bu da yeterli değildir. Devlet içindeki güç yasama, yürütme ve yargı şeklinde hem devletin kendi içindeki, hem de STK’lar şeklinde devlet dışı toplumsal alanlara birikme imkânına sahip ve yaşama alanı bulabiliyorsa devlet dengede; değilse, istim üzerinde, huzursuzdur.  Hawaii şeflerini anlatan bir metinde söylendiği gibi;

        “Karaya çıkan bir köpekbalığıdır şefim,

        Tüm toprakları yiyip yutan güçlü bir köpekbalığı;

        Kıpkızıl solungaçlarıyla bir köpekbalığıdır şef,

        Adayı çiğnemeden yutacak boğazı vardır.”

        Bu metinde Şef, “adayı çiğnemeden yutacak bir boğaza” sahiptir. Gerçekten de Hawaii’de Kamehameha tarafından kurulan merkezî sistemden önce kabile şefleri tam da böyleydi: “Karaya çıkan köpekbalıkları!..” Kamehameha sonrasında kurulan merkezî sistemle “köpekbalıkları”, devasa bir “köpekbalığına” dönüştü. Artık devletin kendisi köpekbalığı olmuştu. Devasa denetimsiz aygıtlar tarafından yutulan, yok edilen bir toplum! Sovyet Rusya sonrası dağılan cumhuriyetlerde, bunun çok daha vahim örneklerine rastlandı. İktidar sahipleri tarafından kendine özgü yöntemlerle yürütülen özelleştirme süreçleri, kamu malları üzerinden “yasal olarak” (!) yeni milyarderler yaratma aracına dönüştürdü. Bütün bunlar; “gelişmiş piyasa mekanizmasının meşru zemininde” olmasa da, piyasa mekanizması adı altında devlet eliyle yapıldı. Gereğinden fazla güçlendirilmiş, denetimsiz, merkezî bir devlet!  

        Pekâlâ, bizde durum nedir, ne değildir ya da neydi? En eski metinlerimizde devlet, “İçi aşsız dışı donsuz (içre aşsız, taşra tonsuz) yabız yablak boylar üzerine oturdum… Çıplak boyları donlu kıldım. Yoksul boyları varlıklı kıldım” diyen bir gelenek üzerine oturtulur.

        “Tengri yarlıkadukın üçün, özüm kutum bar üçün, Kağan olurtum. Kağan olup yok çıgayn bodunug kop kubratdım. Çıgayn bodunug bay kıldım. Az bodunug öküş kıldım.” (Tanrı buyurduğu için, kendimin kutu var olduğu için kağan oturdum. Kağan oturup yoksul boyları varlıklı kıldım. Az halkı çok kıldım!).”

        Yukarıdaki metin, Orhun kitabelerinin Doğu Cephesinde “Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı” diye başlayan o meşhur kitabeden alınmıştır. Metinde nedense hep “aç halkı tok kıldım” ibaresi dikkatimizi çeker. Kitabelerde asıl dikkat çekmesi gereken husus, baştaki kişinin meşruiyetini Tanrı’ya dayandırması, kut sahibi olduğunu iddia etmesidir. Bu söz çok inandırıcı olmamış olacak ki, bizim tarihimizde son sözü her defasında kılıç söylemiş ve iktidar hep gücün emrinde, onun çizgisinde yürümüş, “kut” da ona refakat etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, kolektif hafıza o günden bugüne o inancı bir şekilde sürdürmüş ve davranışlarımızın çok derinlerine neredeyse biyolojik bir vakıa olarak nakşetmiş, kimliğimizin bir parçası haline getirmiştir. Zamanla kut, gayri şahsi bir cisme, devlete inkılap ederek her şeyi kendi bünyesinde eritmiştir.

        Pekâlâ, devlet denilen kavramın neyi kutsaldır? Soru şöyle de sorulabilir: bu soyut kavram neyi temsil ediyor ki o derece yüce bir mevkie oturtulmuştur? Temsil ettiği şey mülkün güvenliğidir. O olmazsa, mülk tehlikededir. Kavram gücünü buradan alır. Bu anlamda devletin öncelikli görevi güvenliğin sağlanmasıdır: can ve mal güvenliği! Kavram biraz daha açılırsa, buna kişinin özlük hakları, alın teri, onuru, özgürlüğü gibi modern demokrasilerde yaygın biçimde öne çıkan bütün temel hak ve özgürlükler girer. Devlet, bütün bunları güvenceye alan, temsil eden çatı bir kavram olduğu için uğrunda ölünecek bir kavram, her türlü değerin tecessüm ettiği bir semboldür.

        Bizim geleneğimizde devleti öne çıkaran ikinci bir durum, sadece dâhilî kargaşalara değil, bilhassa harici tehlikelere karşı da mülkün güvenliğini sağlamasıdır. Bizim dışımızdaki kültürlerde, bilhassa Batı toplumlarında genelde bireysel hak ve özgürlükler öne çıkarken, bizim de içinde bulunduğumuz bazı ülkelerde ulusal bağımsızlığın daha fazla öne çıkması bir rastlantı değil, tarihî şartların sonucudur. Bu şekilde ortaya çıkan toplumsal refleks tabii ki abartılı değildir. Tarihî tecrübemiz kanla yazılmış, çok büyük bedeller ödenmiştir. Fakat öyle bile olsa, kamu güvenliği yanında bireysel haklar için de ciddi bedeller ödemiş, ödemeye de devam etmektedir.[vi]

        II. Meşrutiyet aydınlarının kavgası sadece devletin bekası değil, bütün her şeyi silen bir istibdat yönetimine karşı duyulan haklı bir tepkiydi.[vii] İttihat Terakki onun için mücadele sahasına atıldı. Namık Kemal’den başlamak üzere birçok aydın bunun için sürgüne gönderildi. Aralarında Mehmet Akif ve Sait Halim Paşa gibi gözde aydınların da bulunduğu bir nesil, hiç gözünü kırpmadan İttihat Terakki saflarında yer aldılarsa, bu, hiç şüphesiz savundukları ülkeyi meşrutî bir idareye kavuşturmak içindi. Buna Anayasal Monarşi denir. Buradaki meşrutî kavramı bugün, pekâlâ, anayasal kurumlar şeklinde okunabilir. Yüz Yıl önceki seleflerimizin izinde olduğunu iddia eden bir camia, her nedense anayasal demokrasiyi savunma konusunda onlar kadar istekli görünmüyor.

        II. Meşrutiyet Aydınlarının verdiği mücadele bir sonraki nesil tarafından şeklen daha ileriye taşınsa da, yeni durum, Anayasal Monarşiden Mutlak Cumhuriyete geçişti. Bu da gücün taksimini değil, tevhidini esas almıştı. II. Meşrutiyet aydınlarının verdiği kavga zaten buydu: gücün kurumsal taksimi. Bu ancak ve kısmen 27 Mayıs Anayasasıyla yapılabildi. Ne tuhaftır ki, II: Meşrutiyet devri Türkçü kadroların devamı olduğunu iddia eden kitle, bu anayasayı, anayasal demokrasi olarak anlamak ve daha da geliştirmek yerine, bürokratik vesayet olarak algıladı. Hâlbuki bürokrasi olmadan demokrasi katî surette olamazdı ve olamadı. Bugün bunun en tipik örneklerini görüyoruz. İhtimaldir ki, bir sonraki anayasa, bir tepki anayasası olarak anayasal kurumları öne çıkartacak ve demokrasiyi rayına oturtacaktır.

        İmdi, Türk Ocakları nerede duracak? Yüz yıl önceki seleflerinin bulunduğu çizgide mi, bütün yenileşme hareketlerine karşı çıkan bir çizginin devamı, süreği olan Derviş Vahdeti çizgisinde mi? Öncü olarak mı, takipçi olarak m? Yol mu açacak, yol mu olacak, yol mu kesecek? Sorular daha da uzatılabilir. Bir önceki kurucu nesil Türkiye sosyolojisini okumuş ve onun gereğini yapmıştı. Şimdiki nesil de ya sosyolojiyi okuyacak ve onun öncüsü olacak ya da okuyamayacak ve kendi kendini tasfiye edecektir. Zira toplum kendi ihtiyaçları yönünde şu ya da bu şekilde ilerliyor ve önünü açmaya devam ediyor. Su, yolunu bulur, cemiyet de öyle. Sağda soldaki bütün kıpırdanmalar, bütün hareketler bunun alâmeti, bunun habercisidir.

        Kavramın Çağrışımları

        Kavramın etimolojik köklerine inilip etrafındaki tortular temizlendiğinde de, tanımlı, açık seçik bir sahaya inildiği görülecektir. Eskilerin devlet anlamında kullandığı mülk, mülkiye kavramları kavramın içerik ve özü olarak birinci yüzünü; onun kurumsal araçlarla kendini ifade ettiği tarafı da ikinci yüzünü ifade eder. Birinci durum –ki kendisini mülk kavramı içinde ifade eden bütün evrensel değerlerdir- birer öz halinde varlığını sürdüren kavramlar olarak tartışmanın dışındadır. Fakat mülkün bekasının kendine bağlı olduğu araçlar; bunlara da, sabit birer öz manası yüklenebilir mi? Daha somut konuşalım. Adaletin tesisi için hukukta yapılan bütün reformlar gereksiz, adaleti pekâlâ eski yöntemlerle de yürütebiliriz yargısına varılabilir mi? Veyahut hükümet etme şeklinin değişmesine ne gerek vardı, ne güzel geçinip gidiyorduk denilebilir mi? Pek tabii ki denemez. Denemez, çünkü bunların tamamı zamanın hükmüne tabi, sürekli değişen, kendini yenileyen araçlardır. Hayat kendini yenilediği gibi, araçlar da kendini yeniler. Bu, hayatın kanunu, onun gereğidir. Bunda kutsal olan bir şey yok, olamaz da zaten.

        Bizim eski lisanımızda tedavül kavramı statik bir sabiteyi değil, dinamik bir süreci ifade eden devlet kavramıyla aynı kökten gelir. Rıza kavramı da böyledir. Karşılıklı uyuşma, anlaşma, mutabık kalma anlamındaki terazi kelimesi de rıza kökünden gelir ki,[viii] bu da, dengenin ancak rıza ile mümkün olabileceğini çağrıştırır. Terazi kavramı tam da bunu, denge halini akla getirir. Adalet de terazi ile temsil edilmiştir. Mülkün temeli adalettir. Mülk, malum mal (goods) kelimesinin çoğulu, onun türevidir. Devlet kelimesi de “tedavül” kelimesiyle aynı kökten gelir ki, o da bu haliyle statik bir sabiteyi değil, dinamik bir süreci ifade eder. O kadar dinamik bir süreçtir ki bu, iktidar ve sermayeden oluşan gücün tek elde toplanmasına izin vermeyen bir yapı, oluşum anlamına gelir.

        Kut kavramı bizim tarihimizde zaman içinde hükümdarın şahsından gayrişahsi bir varlığa, devlete intikal etmiştir. Bu, ileri bir aşamadır, ama yeterli olmamış olacak ki, arkadan gelen nesiller bunu daha ileri taşımak istemişlerdir. Nitekim taşımışlardır da. Yeri gelmişken düşünülsün ki, bizim en eski metinlerimizde devletin birinci yüzü olan mülk kavramı, töre olarak ifade edilmiştir. “İl gider töre kalır!” sözü, hukuk ve teamüller anlamında kullanılmıştır ki, bizim evrensel değerler dediğimiz şey de esas olarak budur. Burada esas olarak kendini devam ettiren, ettirmek isteyen şey, keyfilikten arındırılmış bir kurallar toplamı, bir mutabakat metni veya sözleşmesi, misakıdır. Süreklilik arz eden şey budur. Ve bu korunması gereken bir kutsal, dokunulmaz alandır. Bunun günümüzdeki en gelişmiş şekilleri anayasalardır.

        En eski metinlerimizde ve uygulamalarımızda bile, hükümdarı sınırlandıran bir kurucu meclis (kurultay) ve hepsinin üzerinde bir töre (anayasa) vardır. Bizim reform ve yenileşme dönemlerimizden bugünlere uzanan çizginin hikâyesi de, en sade haliyle bu çizginin değişerek devam ettirilmesidir.

        Kamusallığın Hâlleri

        Günümüzde çoğu kez bir hamaset terimi olarak kullanılan “milliyetçilik”, işte tam da burada, bu bağlamda bir retorik veya hamaset olarak değil, sahici bir ihtiyaç olarak kendini hissettirir. Hakiki manadaki milliyetçilik, devletle yurttaşlar arasındaki mesafeleri eşitler. Bunun ete kemiğe büründürülmesi, hayatımıza hayat olması ise ancak kapsayıcı kurumlar inşa edilmesiyle mümkün olabilir. Kavram çoğu kez, ulusun bütün bireylerinin haklarını kesinkes güvenceye alan kurumsal bir araç olmak yerine, devasa devlet bürokrasisini keyfî biçimde bir baskı aracı olarak kullanmanın vasıtası haline getirilebiliyor. Daha da garibi milliyetçilik kavramının seçimle iktidarı ele geçiren popülist liderlerin elinde elverişli bir seçim malzemesi haline getirilmesi ve tam tersi bir istikamette kullanılmasıdır.

        Modernleşme meselesinin en mühim basamaklarından biri olan uluslaşma, tam da bu yüzden doğru biçimde kullanılması ve yürütülmesi gereken bir süreç, bir idealdir. Pek tabii ki bu süreç, ekonomik hayatı düzenleyen ulusal düzeydeki kurumsal yapılardan bağımsız olarak düşünülemez. Modernleşme sürecinin bu tür kurumsal pratiğe aktarılma biçimlerinden bir diğeri de hiç kuşkusuz yasama, yürütme ve yargı süreçlerinin şeffaf biçimde sürdürülmesidir. Bunun olmazsa olmazlarından biri de hür düşünce, ifade özgürlüğü ve haber alma özgürlüğünün güvenceye alınmasıdır. Haber alma özgürlüğünün güvenceye alınmadığı bir demokraside, neyin kamu yararı, neyin kamu zararına olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyiz. Bunlardan hiçbirine atıfta bulunmadan modernleşme denilen sürecin kurumsal pratiğe aktarılma süreçlerindeki sorunları tek kalemde tartışma dışı bırakmak, konuyu hiç tartışmamak demektir. Hele hele Gökalp’in meşhur üçlemesine dönmek ve dahası, “insanlığın ihtiyacı olan yeni medeniyeti ihya ve inşa edecek Türk Milliyetçiliği mefkûresi hala en büyük çaredir” gibi retoriklere müracaat etme, meselenin etrafından dolanmaktır.

        Evet, milliyetçilik ve bilhassa Türk Milliyetçiliği ideali hâlâ en büyük çaredir. Bu doğru! Ama hangi bağlamda, hangi istikamette ve hangi kurumsal araçlarla en büyük çare; tartışılması ve açıklığa kavuşturulması gereken konu bu! En büyük çaredir, tamam! Eğer yurttaşlar arasında ulus bilincinin yerleştirilmesi ve bunun gereği olarak devletle yurttaşlar arasındaki bütün mesafelerin eşitlenmesini sağlayacak kurumsal pratiklerin hayata geçirilmesi hususunda öncü olacaksa, en büyük çaredir. Değilse, neyin davacısı, neyin öncüsü olacaktır? Her biri birer içtimaî müstehase olan arkaik söylem ve tutumları savunarak mı gündeme gelecek, yoksa Latin Amerika ve Üçüncü Dünya ülkelerinde örneklerini gördüğümüz antidemokratik idarelerin yolsuzluklarını örtmek için kullandığı bir paravan olarak mı tedavüle girecek? Hangisi, hangi tür bir milliyetçilik ideali bizim rehberimiz olacak? Türk Ocakları da, bir asır evvel, tebaaya yurttaş olmayı öğretmek, ulus olmayı öğretmek, o bilinci kazandırmak için yola çıkmıştı. Bugün de dava aynı davadır. Hem de hiç olmadığı kadar önem arz edecek şekilde önümüzde duran bir dava! Yurttaş olmak ve bunun gereklerine eksiksiz sahip olmak. Mücadele budur, hedef budur!

        Bizde kavramlar henüz yerli yerine oturtulamadığı için ayaklarımız bir türlü sağlam basmıyor. Bir kere memlekette cari olan şey, modernite denilen şeyin kendi ölçülerimize göre kurumsal pratiğe aktarılması ve bir zihniyet haline gelmesi değil, ikircikli, tereddütlü, alaturka, eklektik, yarım yamalak bir şekilde mecrasından çıkartılmasından başka bir şey değildir. Yapılan; başkalarının ürettiği kavram ve kurumları iktibas etmek bile değil, bunların içeriklerini boşaltmak ve ilgisiz bağlamlarla ilişkilendirmekten ibarettir. Gökalp ve ardından gelen bir yığın düşünür, bu eklektik ve ikircikli, tekrarlana tekrarlana artık bir yapı haline gelen tarzı, bu melez kültürü; aşmak ve bu çıkmazdan kurtulmak için ömürlerini verdiler. Ocaklılar başta olmak üzere, Türk Aydınının çözmesi gereken meselelerin başında, sürecin pratiğindeki bu sorunların giderilmesi ve bunun için gerekli kamuoyu desteğinin sağlanması geliyor.

        Gelenek ve Modernlik Arasında

        Üzerinde durulması gereken ve açıklığa kavuşturulmayan bir diğer mesele de, Türk Milliyetçiliğinin hangi kurucu özellikleriyle insanlığın ihtiyacı olan yeni bir medeniyeti ihya ve inşa edeceği meselesidir. Yukarıda bu meseleye belli ölçülerde girildi. Şimdi de meseleyi bazı suallerle biraz daha açalım. Bu medeniyet Gelenek üzerine mi, Aydınlanma değerleri üzerine mi yükselecektir? Gelenek üzerine yükselecekse, bugünkü yaşananlarla ilişkileri hangi usullere göre belirlenecektir? Gelenek üzerine yükselmeyecekse, Millî hayatın Gelenek içinde ürettiği değer ve kurumlarla hangi usul ve esaslar üzerinden ilişkiye geçilecek; bunlardan hangisi veya hangilerini alınacak ya da dışarıda bırakılacaktır? Buna dair bir usul var mıdır? Yoksa bu usul nasıl geliştirilmeli, nasıl bir gelenek oluşturulmalıdır? Bunun kaynakları nelerdir?

        Aydınlanma değerleri üzerine yükselecekse, hangi Aydınlanma biçimi model alınacaktır? İskoç Aydınlanması mı, Fransız Aydınlanması mı, Kıta Avrupası Aydınlanması mı ilh… hangi Aydınlanmanın izinden gidilecektir? Bu türden Aydınlanma örnekleri uygun görülmüyorsa, izleyebileceğimiz bir Türk Aydınlanma Modeli var mıdır? Varsa, nerededir ve kurumsal pratiğe dökülmüş örneklerinden hangisi başkaları tarafından örnek alınmıştır? Bu türden bir Türk Aydınlanma modeli varsa, bunun kurucu önermeleri, problemleri, kuvvetli ve zayıf yanları nelerdir? Şayet böyle bir model yoksa medeniyet denilen şeyin evrensel bir şey olduğuna mı inanmamız gerekiyor? Eğer öyleyse, neden Fikret’i değil de Gökalp’i model alıyoruz? Gökalp, Akif ve Fikret’i ayıran şey usulde ayrılık değil de neydi? Bilmediğimiz başka bir şey mi vardı? Bu sualler uzatılabilir. Dolayısıyla milliyetçilik bahsi de tıpkı modernite gibi birbiriyle ilişkili dünya kadar soru ve problemi beraberinde getirmekte, zihnimizdeki tekdüze örneklerin dışına taşmaktadır.

        “Normlar Kafesi”

        Demek oluyor ki, Türk Milliyetçiliği modeli de, öyle sanıldığı gibi problemsiz bir alan değildir. Orada da Yurttaşlık değerleri ve siyasal aidiyeti esas alan milliyetçilik, teritoryal milliyetçilik, anayasal değerleri esas alan demokratik milliyetçilik, üçüncü dünya ülkelerinin kendilerine bayrak edindiği kaprisli, alıngan, protest, gecikmiş milliyetçilik, ırkçı milliyetçilik,  emperyal milliyetçilik ilh… şeklinde uzatabileceğimiz bir yığın model vardır? Savunduğumuz model bunlardan hangisidir ya da dışarıda bıraktıklarını hangi kriterlerle dışarıda bırakmaktadır? Veyahut savunulan modelin kurumsal pratiklere dökülmüş hangi gelişmiş örnek veya örnekleri insanlığın önüne konulmak istenmektedir? Var mıdır böyle ürettiğimiz örnek kurumsal mekanizmalar? Varsa hangileridir? Dahası, böyle bir gündem, talep veya ihtiyacımız var mıdır?

        Ulus olma ve Ulus Devletin önündeki en büyük engellerden biri de, bazı düşünürlerin [ix] literatüre soktuğu “normlar kafesi”nin kırılmasıdır. Normlar kafesinin hiç de zayıf olmadığı bizim gibi ülkelerde, ulusal çaptaki en masum hareketlere bile şu veya bu gruba güç devşirmek için kullanılan bir paravan gibi bakılmaktadır. Bu tarz bir endişe bir paranoya olmaktan çok, haklı gerekçelerle ilişkilidir. Bunun en tipik örneklerinin yaşandığı ülkelerden biri olan Lübnan’da Hıristiyan Marunî, Şii, Sünni ve Dürzü Müslüman cemaatlerinden oluşan normlar kafesi o kadar yapısallaşmıştır ki, bu yapılar; devletin üstlenmesi gereken kurucu normları tasfiye etmiş ve onların yerine kendilerini ikame etmişlerdir. Bizde her ne kadar bu denli bir parçalanma olmasa bile, bilhassa Türk Modernleşme sürecine duyulan dinî tepkilerin farklı şekillerdeki tezahürleri hem resmî, hem de sivil alanlarda çok ciddi bir normlar kafesi oluşturmuş ve uluslaşma sürecini sekteye uğratmıştır.

        Normlar kafesi bazı durumlarda dinî cemaatler şeklinde bir görünüme sahip olurken, bazı durumlarda da kendi epistemik, dinî, bölgesel, ekonomik ilh… türündeki cemaatlerini pekâlâ yaratabilmekte ve toplumu kompartımanlara ayırabilmektedir. Neticede bu tür gelişmeler; kendi bilişsel gerçekliği, dünya görüşü, bakış açısı veya kendi çıkarlarını gerçekliğin yegâne biçimiymiş gibi ortaya koyma iddiasıyla ortaya çıkan bir takım antidemokratik eğilimlere güç kazandırıyor. Milliyetçilik ideali her şeyden önce kendini normatif bir kafese hapsetmek değil, bu kafesleri kırma ve ortak bir norm seti oluşturma ideali olarak ortaya çıkmıştır. Bizde, ironik gibi görünse de, çok ilginç biçimde, kendilerini ‘milliyetçi’ olarak tanımlayan bazı çevrelerin de ortak bir norm üretme yerine, milliyetçilik adına kendi ‘yerel kafeslerini’ inşa ederek içe kapandıkları görülmektedir. Oysa tanım gereği ulusun bütün bireylerini kapsama iddiasındaki bir kavramın, tam da tersi bir işlev kazanarak kavganın tarafı haline gelmesi ve kendini lokal bir dünyaya hapsetmesi anlaşılması güç bir durum olarak görünüyor.

        En nihayet ne eski kültür ve medeniyetimiz ne de şimdi ürettiklerimiz katıksız, izole bir şey değil, diyalektik bir süreçte kendisini sürekli olarak üreten dinamik süreçlerin sonucu şeklinde ortaya çıktı. Bu sadece bizde değil, her yerde böyle oldu. Her bir kavram ve kurumunun arkasında asırlık birikim ve kültürlenmeler vardır. Gökalp buna ‘derin tesalüp’ der. Yani nesillerin, kültürlerin ve uygarlık dairelerinin kesişmesi, üst üste binmesi sonucu oluşan büyük birikimler. Bu, meşhur Pazırık halısı örneğinde örüldüğü gibi kumaşının ipek olarak Çin, desenlerinin İran, dini motiflerinin Hint-İran ve boya ve dokumasının yerel üretici ve kök boya olarak Türk orijinli olduğu bir hâsıla biçiminde çıkar karşımıza. En eski çağlardaki bir halı örneğinde bile, kendi kendine oluşan bir kültürden bahsedilemiyor. Bugün de aynı şekilde sürekli olarak bütün kültürlerle etkileşim halinde olan bir Türk Kültürü vardır: Dünya ile içiçe, dünya mutfağından beslenen bir Türk Kültürü. Kendi dışındaki bütün kültürleri lanetli, kusurlu ve hastalıklı olarak gören bir ruh halini milliyetçilik olarak göremeyeceğimize göre, kavramların bir an evvel güvelerden temizlenmesi ve zihnimizin berraklaşması gerekiyor. Aksi halde sağı solu tırtıklanmış hastalıklı kavramlar üzerinden hayatla ilişki kurmaya başlarız ki, asıl sorun da o zaman başlar.

         


        [i] Ziya Gökalp, (1980), “Tarihî Maddecilik ve İçtimaî Mefkûrecilik”, MAKALELER IX: Yeni Gün-Yeni Türkiye-Cumhuriyet Gazetelerindeki Yazılar, (haz. Ş. Beysanoğlu, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul, ss. 25-31, s. 28.

        [ii] Ziya Gökalp, (1980), “Yirminci asrın En Mühim Müessesesi Gazetedir”, MAKALELER IX: Yeni Gün-Yeni Türkiye-Cumhuriyet Gazetelerindeki Yazılar, (haz. Ş. Beysanoğlu, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul, ss. 125-128, s. 125.

        [iii] Bayram, Cezmi (2020), “Türk Ocaklarına İhtiyaç Var mı?”, Türk Yurdu, Nisan, Y.109,S. 392, ss.8-12. Bu yazı, bir ömrü Türk Milliyetçiliği davasına adamış aziz Ağabey Cezmi Bayram’a ithaf edilmiştir. Yazımızın başlığı kendisine ait olduğu gibi, tartışmayı başlatan da odur.

        [iv] Ülgener, Sabri F., (1983), Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, Mayaş Yay., İstanbul, s. 79-80.

        [v] Sorumluluk duygusundan kaçmanın en tipik toplumsal sonuçlarından biri, bizim gibi ülkelerde ve bilhassa dindar çevrelerde Allah’la doğrudan doğruya yüzleşmek yerine, bunu şeyh, kutup, gavs ilh… gibi kişiler üzerinden götürme alışkanlığıdır. Aynı tavrın seküler zemindeki sürümü, sorumluğu; ya Hegelvari şekildeki diyalektik idealizme, ya Marksist bağlamdaki diyalektik materyalizme veyahut da Carlyle’ın belirttiği tarihin kurucu şahsiyetleri, büyük adamlar ve kahramanlara yükleme yoluna gitmiştir. Bu ikincilere pek tabii ki seküler kadercilik ya da belirlenimcilik de denebilir. Oysa Kitap, her bir insanı doğrudan doğruya Tanrı’nın muhatabı, “eşref-i mahlûkat’ olarak tanımlamış ve bütün sorumluluğu ona yüklemiştir.

        [vi] Burada bilhassa büyük vatan şairi Namık Kemal’i zikretmek isterim. Orada, “Ne yapalım bize de Hüseynî meşrep olmak, ağlamak düştü!” diyen o ince ıstırabı, Kemal Tahir’in ‘Kurt Kanunu’, Niyazi Berkes’in ‘Zor Yıllar’, Osman Turan’ın ‘Vatan’da Gurbet’, Cemil Meriç’in ‘Jurnal-I-II’ gibi kitapların tamamında görebilirsiniz. Bir de anlatılmayan, yazıya, kitaba girmeyen, o şansı bulamayan ıstıraplar, mahrumiyetler vardır. Şevket Bulut’un “Kefensiz Ölüler” hikâyesini aklınıza getirin. O hikâye bütün bir sessiz yığınların hikâyesini anlatır adeta. Bu tür hikâyeler o günden bugüne uzayıp gidiyor. Bugün de benzerleri yaşanıyor, yaşanmıyor değil. Bizde her nedense “sorumlu aydın”, bilhassa da sağ aydın bu konular gündeme gelince hemen sütre ardına çekilir, sonra da başlar alakasız konularda retorik çekmeye, vaaz vermeye.

        [vii] Okuyucu burada Mithat Cemal Kuntay’ın “Mehmet Akif” biyografisini okuyabilir, o dönemin ağır havasını birinci elden bir tanığın ifadeleriyle hissedebilir.

        [viii] Devellioğlu, Ferit, (1997), Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, (haz. A. S. Güneyçal, Aydın Kitabevi Yay., Ankara, s. 1083.

        [ix] Bu konuda aşağıdaki kaynağa bakılabilir. Bkz. Acemoğlu, Daron-Robinson, James A., (2020), Dar Koridor: Devletler, Toplumlar ve Özgürlüğün Geleceği, (çev), Yüksel Taşkın, Doğan Kitap, İstanbul.