Kırım Türklerinin Sürgünü 76. Yıldır Devam Ediyor

Haziran 2020 - Yıl 109 - Sayı 394



        Büyük Türk Milleti, Aziz Ocaklılar,

        18 Mayıs 1944 tarihinde, Stalin rejimi tarafından büyük bir zulme uğrayıp vatan topraklarından koparılan Kırım Tatar Türklerinin sürgün edilmesinin 76. yıldönümünde, bu vahşi ve zalim uygulamanın mağdurlarını hatırlamak, sadece bir Türk olarak değil, bir insan olarak hepimizin görevidir. Çünkü “Onlar da insandı.” ve “o topraklar” asırlardır onlarındı. Türk yurdu Kırım’ın asıl sahiplerinin, Rus işgalinden itibaren her şeye rağmen sürdürdükleri varlıklarına son verilmek, bir soykırımla Kırım’ın Türk kimliği silinmek isteniyordu.

        Kıpçak Bozkırında bin-bin beş yüz yıl öncesine dayanan Türk varlığı, Altın Orda Devleti ve onun haleflerinden Kırım Hanlığı ile devam etmiş; 1475’te Osmanlı Devleti’ne tabi hâle gelen Hanlık, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile bağımsız olmuşsa da kısa süre sonra, iç çatışmaları kışkırtarak istediği ortamı olgunlaştıran Rus Çarlığı tarafından 1783’te ilhak edilmiştir.

        İşte bu ilhak ve işgalden sonra, Kırım’dan üst düzey yönetici ve askerler ve halktan pek çok insan, Osmanlı topraklarına göçmek zorunda kaldı. Osmanlı-Rus Savaşları dönemlerinde ve bilhassa Kırım Savaşı sonrasında büyük baskılara uğrayan Kırım Tatarları ve Nogaylar, büyük kitleler hâlinde yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar. Rus Çarlığı’nın Karadeniz ve Sıcak Denizlere inme siyaseti bakımından stratejik öneme sahip olan Kırım’ın Türksüzleştirilmesi, büyük önem taşıyordu. Bu işi, 1944’te Komünist Çar Stalin, büyük bir soykırıma ve insanlık suçuna imza atarak yapacaktı.

        11 Mayıs 1944’te imzalanan ve Kırım Tatar Türklerinin son ferdine kadar Kırım’dan sürülmesini emreden karardan sonra, 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece yataklarından kaldırılan Kırım Tatarları, hazırlanmaları için yalnızca 15-20 dakika zaman ve ancak ellerinde taşıyabilecekleri kadar eşya almalarına izin verilerek hayvan vagonlarına yüklendiler. Pek çoğunda oturmaya yer kalmayacak derecede insanla doldurulan vagonlar, dışarıdan mühürlendiler ve en az üç-dört hafta sürecek olan yolculuğa çıkarıldılar. Açlık, susuzluk, hastalık, bitkinlik ve havasızlıktan on binlerce insan hayatını kaybetti. Geçen yıl, 75. Yıl Anma Toplantısı’nda, o sürgünü çocukken yaşayanların hatıralarını anlattığı belgeseli izlerken gözyaşlarımıza engel olamamış; o sürgünlerden bazılarıyla tanışmak şerefine nail olmuştum. Yaşadıkları, gerçekten tarif edilemez bir zulüm ve acı idi.

        Kırım Tatar Türklerini taşıyan vagonların hemen tamamı, Asya’nın ortasına (özellikle Özbekistan), Urallar ve Sibirya’da boşaltıldılar. Toplam insan kaybının 100.000 kişiden az olmadığı, hatta 190 bine vardığı ve 18 Mayıs 1944’te sürülenlerin yarısına yakınının hayatını kaybettiği, genel olarak kabul edilmektedir.

        Sürgünün mimarları, Kırım’da böyle bir milletin hiçbir zaman var olmadığını göstermek, Kırım’dan Türk izini tamamen silmek istiyordu. Yer adları değiştirildi, “Kırım Tatar” sözünün kullanılması dahi yasaklandı. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir soykırımdı.

        Kırım Türkleri, bütün zorluklara rağmen kimliklerini korudukları gibi vatan Kırım’ı da asla unutmadılar. Kırım Tatar Millî Hareketi’nin emekleri, 1980’lerin sonlarına doğru meyvelerini vermeye başladı. Göçler arttı ve Kırım, Ukrayna’ya bağlı bir muhtar cumhuriyet hâline gelirken Kırım Tatar Millî Meclisi, faaliyetini arttırdı. 1991’de Sovyetler dağılınca Ukrayna’ya bağlanan Kırım’ı, Rusların böyle bırakmaya niyeti yoktu. Nitekim Rusya, kendini toparladıktan sonra baskıları artırdı ve neticede 16 Mart 2014’te Kırım Tatar Türklerinin boykot ettiği düzmece bir referandum ile Kırım’ı ilhak etti. Kırım Türklerinin lideri Mustafa Aga’nın ve Millî Meclis Başkanı Refat Çubarov’un Kırım’a girmesini yasakladı. Böylece Stalin’in 1944’teki Türksüzleştirme siyasetini, 21. yüzyıl Çarı Putin de devam ettirdi.

        Bugün, Kırım işgal altında… Ama Kırım Türkleri, o derin tarihleri ve yüksek millî şuurları sayesinde, büyük bir inanç ve azimle mücadeleyi sürdürmeye kararlıdır. Türk Ocakları olarak biz, bütün mağdur ve mazlum kardeşlerimiz gibi Kırım Tatar Türklerinin de sonuna kadar yanındayız. Bu destek ve dayanışmamızı bir sivil toplum kuruluşu olarak yardım kampanyalarımızda, Ramazan ve Kurban Bayramlarında Kırım Tatar Türkü kardeşlerimize ulaşarak göstermeye çalışmaktayız. Son olarak bu yıl, “Turaneli Kampanyası”nda, Kırım Tatar Türkü kardeşlerimiz için 500 kişilik bir iftar programı düzenledik. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Kurban Bayramı’nda inşallah yine onlarla birlikte olacağız. Bunlar yeterli olmasa da onların yanında olduğumuzu hissetmeleri açısından çok değerli olduğunu düşünüyoruz.

        Bu vesileyle büyük lider ve dava adamı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun, Mustafa Aga’mızın şahsında bütün kardeşlerimizi selamlıyor; sürgünler ve katliamlarda hayatlarını kaybeden Kırım şehitlerini saygı ve rahmetle anıyor; Vatan Kırım’ın bir gün mutlaka, asli sahiplerinin yönetiminde özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşacağına inanıyorum.

        19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun

        Büyük Türk Milleti,

        Millet olarak tarihte kurduğumuz en azametli ve uzun süreli hanedan yönetimi olan Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı sonunda (30 Ekim 1918) imzalanan Mondros Mütarekesi ile büyük bir hezimetle karşı karşıya kalmıştı. II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerinde devlet yapısı ve ordusu büyük ölçüde yenilenen Osmanlı Devleti, önce gayrimüslim, sonra da Müslüman unsurların ayrılıkçı eğilim ve faaliyetlerine karşı “Osmanlılık” ve “İttihad-ı İslam” siyasetlerini uygulamışsa da Birinci Cihan Savaşı sonunda Balkanlar ve Orta Doğu’daki topraklarını kaybetmişti. Anadolu’nun doğu ve güneydoğusunda Ermenistan ve Kürdistan, Karadeniz’de Pontus hayallerini kuvveden fiile çıkarmak için fırsat bekleyenlere gün doğmuştu.

        Çanakkale Savaşlarında yıldızı parlayan ve Doğu Anadolu cephesinde de büyük yararlılıklar gösteren genç bir Paşa, İstanbul’a geldiğinde İtilaf Devletleri’nin gemilerine bakarak “Geldikleri gibi giderler.” demişti. İşte o genç Paşa, İstanbul’da Devlet’in içinde bulunduğu durumdan kurtarılması için çareler ararken beklediği fırsat geldi. Dokuzuncu Ordu Kıtaları’na müfettiş olarak tayin edilmesi teklifini derhâl kabul ederek hazırlıklara başladı.

        Mustafa Kemal Paşa, çok geniş yetkilerle donanmış olarak görünüşte İngilizlerin şikâyeti gereği, çetelerin faaliyetlerini önlemek ve asayişi sağlamak üzere, 16 Mayıs 1919’da maiyetiyle birlikte hareket etti. Yunanlar, hareketinden bir gün önce İzmir’i işgal etmişti. İzmir’in işgali ve Mustafa Kemal’in 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışı, Türk Millî Mücadelesi’nin başlamasında, sembolik açıdan çok önemli iki tarihtir. Bundan sonra Havza’ya geçen Mustafa Kemal, daha sonra Amasya’da arkadaşları ile birlikte 22 Haziran 1919’da Millî Mücadele’nin ilk önemli belgesi olan Amasya Tamimi’ni yayımladı.

        Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğu tespitinden sonra milletin bağımsızlığını, yine milletin engelleri yenme kararının kurtaracağı ilan edilir. Bunun için her türlü etki ve denetimden uzak bir millî kurulun varlığının zorunlu olduğu ve bunu teşkil için de Anadolu’nun görünüşte en güvenli yeri olan Sivas’ta millî bir kongrenin acilen toplanmasının kararlaştırıldığı belirtilmiştir.

        Daha sonra Erzurum’a geçen Mustafa Kemal’in faaliyetleri hakkında İngilizlerden gelen baskılara bir müddet direnen İstanbul Hükûmeti, neticede dayanamaz ve Paşa’yı görevden azledip İstanbul’a dönmesini emreder. Ancak Paşa, Anadolu’ya bir amaç için, “bir şey yapmak” için gitmiştir ve her ne pahasına olursa olsun geri dönmeyecektir.

        Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’da daha önceden yapılması planlanan Doğu Vilayetleri Kongresi’ne Erzurum temsilcisi olarak katılır; Erzurum (23 Temmuz 1919) ve Sivas Kongrelerinde (4 Eylül 1919) teşkil edilen Temsil Heyeti’nin (Heyet-i Temsiliye) başkanlığına getirilir. Sivas’ta, ülkedeki müdafaa-i hukuk cemiyetleri “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” çatısı altında toplanmış ve böylelikle Temsil Heyeti de güçlü ve etkili bir konum kazanmıştır.

        Mustafa Kemal Paşa, vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığı için millî egemenlik ilkeleri çerçevesinde ihtiyatlı ama kararlı bir program çerçevesinde Millî Mücadele’nin temellerinin atılmasını sağlamıştır. Daha sonra Temsil Heyeti, Millî Hareket’in yürütülmesi için ulaşım, iletişim ve güvenlik açılarından en uygun merkezin Ankara olduğu düşüncesiyle Ankara’ya gelir. Bu arada Millî Mücadele’yi destekleyen Salih Paşa Hükûmeti ile Amasya Görüşmeleri (20-22 Ekim 1919) yapılmış ve Meclis-i Mebusan için seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştır. Son Osmanlı Meclisi’nin Misak-ı Millî’yi kabul (28 Ocak 1920) ve ilan etmesi, akabinde İstanbul’un resmen işgali (16 Mart 1920) üzerine Meclis’i Ankara’da toplayan Mustafa Kemal Paşa, geçtiğimiz ay 100. yılını kutladığımız Büyük Millet Meclisi Başkanı ve sonra da Başkumandan olarak Türk Millî Mücadelesi’ni zafere ulaştıracaktır.

        İşte, 19 Mayıs 1919, hazırlıkları daha önce başlayan, müdafaa-i hukuk cemiyetleri ile mahallî görünümde olmakla beraber esasen elde kalan Türk vatanının tamamını savunmayı amaçlayan bir teşkilatlanmanın, önderiyle buluşmasının tarihidir. İstanbul’da bulunduğu süre zarfında da Ali Fuad Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa gibi arkadaşlarıyla Anadolu’da “bir şeyler” yapmayı kararlaştırmış olan Mustafa Kemal Paşa, Hükûmet tarafından geniş yetkilerle donatılmayı temin ederek bu “iş”e daha sağlam bir zeminde başlamak istemiş ve bunu başarmıştır. O, düşmanın bağrına hançer dayadığı vatanın “bahtı kara mâderini” (bahtı kara anasını) kurtarmaya azmetmiş bir kahramandır.

        Millî Mücadele’yi Cumhuriyet ile taçlandıran Gazi, Büyük Nutkunda emanetini Türk gençliğine vasiyet etmişti. Türk gençliğinin 19 Mayıs ruhunu her daim diri tutması dileğiyle, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını saygı ve rahmetle anıyorum. Bu toprakları kanları, canları pahasına vatan yapan aziz şehitlerimizi minnetle yâd ediyorum.

        Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

        Ramazan Bayramı Kutlu Olsun

        Büyük Türk Milleti, Aziz Türk Ocaklılar

        Bu yıl, bütün dünyanın maruz kaldığı Kovid-19 Korona virüsü salgını dolayısıyla şimdiye kadar hiç görülmemiş bir ortamda Ramazan ayını idrak ettik. Ülkemizde de iki aydır âdeta pek çok sektörde hayat askıya alındı. Sağlık Bakanlığı ve sağlık çalışanlarımızın gayretleri, devletimizin ve ilgili kurumların çabalarıyla son günlerde yeni bir aşamaya geldiysek de henüz tehlike geçmedi. Bu ortamda camiler mahzun kaldı. Müslümanlar, Ramazan’ın sevincini evlerinde ve sanal ortamlarda yaşamaya çalıştılar. Belki de bu yeni durum, daha deruni bir nefis muhasebesi yapmamıza da vesile olmuştur. İşini kaybeden veya uzun zamandır iş bulma ümidiyle yaşayıp bu ümitleri iyice kırılan, sokaklarda yaşamak zorunda kalan insanları; savaşlarda mağdur olmuş insanları, zulüm ve baskı altındaki insanları düşünmememize vesile olmuştur.

        Bu salgının mahiyeti çok tartışılıyor ve tartışılacak. İyi niyetle işin sağlık boyutu üzerinde emek verenlerin çabası her türlü takdirin üstündedir. Ancak ortada soru işaretleri vardır ve dünyanın geleceğini tasarlamayı vazife edinmiş ve bu çerçevede insanları âdeta kobay olarak kullanan ve rakam olarak gören bir anlayışla karşı karşıya olduğumuz konusunda haklı şüpheler var. Giderek sayısallaşan ve mahremiyet alanlarının ortadan kaldırıldığı, insanların her türlü bilgilerinin kontrol edildiği bir düzeni inşa edenlerin, dünya nüfusunu azaltma yönünde planları olduğu söylenmektedir. Küresel egemenlik savaşında, bu salgın âdeta bir dönüm noktası olarak görülmektedir.

        Bu salgın, aynı zamanda millî devletlerin hayatımızdaki önemini de göstermiştir. Salgın küresel ama mücadele millî düzeyde verilmekte; uluslararası dayanışma örnekleri olmakla birlikte ülkelerin sağlık, üretim, dayanışma, ulaşım ve tedarik alanlarındaki güçleri salgınla mücadele kapasitelerini belirlemektedir. Türkiye’nin mücadeledeki nispi başarısında bu etkenlerin rol oynadığı açıktır. Bununla birlikte, bu salgına ve Ramazan ayına rağmen maalesef siyasi rekabet ve mücadele, olağan zamanlardaki gibi devam ettirilmekte; hatta darbe tartışmaları, kamplaşmalar, yardım kampanyalarında bile rekabet gibi milletin çoğunluğunun tasvip etmediği sahneler meydana gelmektedir. Gönül isterdi ki, siyasi rekabetin dozu düşürülsün; aramızdaki görüş farkları ne olursa olsun bu dönemde örnek bir dayanışma ile bu salgının üstesinden gelip daha iyi bir geleceği birlikte inşa edelim.

        Türk Ocakları olarak her yıl olduğu gibi bu yıl da gerek Türk yurtlarındaki mazlum ve mağdur kardeşlerimizle dayanışmamızı göstermek için gerekse ülke içindeki muhtaç kardeşlerimize yardım için kampanyamızı sürdürüyoruz. Bu kapsamda Ramazan ayında, Kırım’dan Suriye’nin kuzeyine, Kerkük’ten Makedonya’ya ve Kafkaslara yardım ulaştırdık ve ulaştırmaya devam ediyoruz. Yurt içinde de gerek Genel Merkez olarak gerekse şubelerimizle bu yardımlara devam ediyoruz.

        Maalesef bu yıl da Doğu Türkistan’daki kardeşlerimizin maruz kaldığı insanlık dışı zulüm ve post-modern soykırım devam etmektedir. Dünyaya Kovid-19 belasını musallat eden Çin yönetimi, milyonlarca kardeşimizi toplama kamplarında ve hapislerde tutmaya, Uygur ve diğer Müslüman Türk unsurlarının mahremiyetlerini çiğnemeye, çocuklarını ailelerinden kopararak Çinlileştirmeye devam ediyor. Irak’ta, Türkmen kardeşlerimize hükûmette hak ettikleri yer verilmiyor; Suriye’de ABD-İsrail ortaklığı kukla devletçik projelerini hayata geçirmeye çalışıyor; Kırım, Putin Rusya’sının, Karabağ Ermenistan’ın işgali altında. Bütün bunlar ve başka coğrafyalardaki kardeşlerimizin bayramı, elbette mahzun ve kederli bir bayram olacak.

        Bizler de salgın şartlarından dolayı değişik bir bayram idrak edeceğiz. Yaşadığımız bu olumsuzluklara rağmen mübarek Ramazan Bayramı’nın hayırlara vesile olmasını diler; hepinizin, bütün Türk dünyası ve İslam âleminin bayramını kutlarım.

        Ümit ve temenni ederim ki; Hak şerleri hayreyler. Allah’a emanet olunuz.

        Cumhurbaşkanlığı Hukuk Kurulunun Açıklaması Hakkında

        Malum olduğu üzere, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, 21.01.2017 tarihinde köklü bir değişiklik yapılarak “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”ne geçildi. Bu kapsamda, yürütmenin başı olan ve halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı’na, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarabilme yetkisi verildi. Bu yetkiye dayanılarak çıkartılan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin (10.07.2018 tarih ve 30474 sayılı Resmî Gazete) 20. maddesiyle de dokuz adet Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulu oluşturuldu.

        İşte bu kurullardan biri olan Hukuk Politikaları Kurulu, 08.05.2020 tarihinde, twitter hesabından "CUMHURBAŞKANININ YÜZDE ELLİDEN FAZLA OYLA SEÇİLMESİNİN BAZI ANLAMLARI ÜZERİNE" başlıklı bir açıklama yayımlamıştır. Açıklamada ifade edilen “Cumhurbaşkanının yüzde 50’den fazla oyla seçilmesini sorun olarak görmenin halkın siyasal sistemin işleyişindeki iradesini geliştirmeye bir katkısı olamaz.” görüşüne katılmakla birlikte devamında Cumhurbaşkanı’nın yüzde 50’den fazla oyla seçilmesinin manası açıklanırken kullanılan ifadeler, Anayasa’yla çeliştiği gibi millî birliğimiz ve “Tek Millet” söylemiyle açıkça çelişmektedir:

        “Türkiye Toplumu çok kimlikli bir toplumdur.” hükmünden sonra bunun iki manası olduğu söylenmektedir:

        “Birincisi bizim toplumumuz farklı kimlik gruplarının bir bileşkesidir. Dolayısıyla her kimlik grubu ayrı özellikler taşısa da toplumun bütünlüğünün bir parçasıdır.”

        “İkincisi ise toplumun yapı taşı olan bireylerimiz tek boyutlu ve tek kimlikli değildir. Her birey birden çok kimliğe sahip olarak çeşitli kimlik gruplarının kesişim alanlarında yer almaktadır.

        Daha sonra kurulan şu cümle ise hangi sosyolojik araştırmanın sonucu olduğunu bilemediğimiz bir kanaatin yansımasıdır:

        “Türkiye Toplumu ve onu oluşturan bireyler çok kimlikli olmakla birlikte başat aidiyetini tek kimlik üzerinden ifade edilmesi ihtiyacı doğduğunda hiçbir kimlik grubu tek başına toplumun çoğunluğunu oluşturmamaktadır. Yani hiçbir kimlik grubu gerek halk kesimi olarak gerekse seçmen olarak yüzde 50’den fazla bir sosyolojik güce sahip değildir. Hepsinin sosyal tabanı yüzde ellinin altındadır.

        Daha sonraki kısımlarında Cumhurbaşkanı’nın yüzde 50’den fazla oyla seçilmesinin sosyolojik ve siyasi açılardan gerekli olduğu ifade edilmektedir.

        Bu metnin yukarıda tırnak içinde verilen kısımları; açık ve net olarak kimlik siyasetinin esas alındığının, Türkiye’de kimliklere göre oy verildiği varsayımının resmî bir merci tarafından beyan edilmesi itibarıyla, hem Anayasa hem millî kimlik hem de millî birlik açılarından çok ciddi mahzurlar barındırmaktadır. Cumhuriyet’in ortak geçmiş, ortak değerler ve ortak gelecek tasavvurunun “millet” anlayışına dayalı kurucu ilkeleriyle tezat teşkil eden bu açıklamada, “Türk Milleti” yerine “Türkiye Toplumu”ndan dem vurulmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini yansıtan 1924 Anayasası’nda yer alan “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” hükmüyle bu ülkede yaşayan halkın bir bütün olarak Türk Milleti olduğu ifade edilmiştir.

        Türk Devleti’ni temsil eden ve yeni sistemde yürütme yetkisini tamamen bünyesinde barındıran Cumhurbaşkanlığı’nın bir kurulunun bu temel şiara aykırı bir dil kullanması tasvip edilemez.

        Bireylerin aile, şehir, bölge, yaş grubu, inanç, tuttukları takım, destekledikleri parti vb. pek çok açıdan sahip oldukları kimlikler kastediliyorsa bu açıkça belirtilmelidir. Ne var ki metindeki muğlaklık,  ortak bir millî kimlikten bahsedilmediğini göstermektedir. Anayasa’mıza göre, “TÜRKİYE DEVLETİ, ÜLKESİ VE MİLLETİYLE BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR. DİLİ TÜRKÇEDİR.” (Madde 3) ve “TÜRK DEVLETİ’NE VATANDAŞLIK BAĞI İLE BAĞLI OLAN HERKES TÜRK’TÜR.” (Madde 66).

        Yukarıdaki ifadelerin müellifleri mesela bu ülkede “Türk’üm” diyenlerin veya “Müslüman’ım” diyenlerin yüzde 50’den aşağı bir orana sahip olduklarını mı iddia etmektedirler? Zira bunlardan biri millî, diğeri ise dinî kimlik olarak bu ülkenin ezici çoğunluğunun aidiyet duydukları kimlikler olup Türk kimliği, ayrıca millî devlet vasfı açısından anayasal vatandaşlığı da ifade eden bir mahiyeti haizdir. Bu açıdan bakıldığında, “… başat aidiyetini tek kimlik üzerinden ifade edilmesi ihtiyacı doğduğunda hiçbir kimlik grubu gerek halk kesimi olarak gerekse seçmen olarak yüzde elliden fazla bir sosyolojik güce sahip değildir.” iddiası, siyasi aidiyet açısından doğru olabilir ama millî kimlik açısından hem yanlış hem de son derecede sakıncalı bir beyandır. Seçim sonuçları kesinlikle millî, dinî ve hatta etnik kimlik açısından ülkenin manzarasını aksettirmez. Bugün belirli mezheplere veya etnisitelere mensup vatandaşlar, farklı partilere oy vermekte; çok küçük bir azınlık dışında herkes Türk Bayrağı etrafında birleşmektedir.

        Gerek ülke olarak son on yıldır yaşadıklarımız gerekse dünyamızın son dönemde maruz kaldığı korona virüsü salgını ve diğer gelişmeler, bir zamanlar küreselleşmecilerin bizleri inandırmaya çalıştığı gibi millî devletlerin modasının geçtiği iddiasının doğru çıkmadığını, tam tersine, “sorun küresel, çözüm ulusal” sloganının da gösterdiği gibi millî devletin ne denli mühim ve gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Türk Millî Devleti’nin temeli, vatandaşlarımızın ırk, din, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın Türk Milleti ortak paydasında haklara sahip olmasıdır. Sosyolojik araştırma dilinin devlet belgelerine yansıtılmasında, devletin temel nitelikleri, anayasası göz ardı edilemez. Millîliğin bu denli yoğun olarak vurgulandığı bir dönemde böyle bir söylemin izahı da müşküldür.

        Netice olarak Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulunun söz konusu açıklamasının behemehâl düzeltilmesi, Türk Milleti gerçeğine aykırı beyanlardan sakınılması hususlarını, Yüce Türk Milleti’nin dikkatine arz ederiz.