Kumlar Altında Kalan Şehrin Öyküsü

Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393



        1944 yılında, Doğu Türkistan’ın 20.yüzyıldaki Çağdaşlık ve Akartış (yenilikçilik) akımına ev sahipliği yapan şehirlerden biri olan Gulca’da doğmuştur Memtimin Hoşur. Liseye kadar olan eğitimini doğduğu şehirde tamamlayan yazar, daha sonra bölgenin başkenti olan Urumçi’deki en köklü üniversitelerden biri olan Şincan Üniversitesi, Edebiyat Fakültesini kazanır ve orada eğitim görür. 1965 yılında, ilk öyküsü olan “Elma” ile edebiyat dünyasının kapısını aralayan yazar, 1966-1976 yıllarında ülke çapında gerçekleşen, Kültür Devrimi olarak da bilinen kültür ve medeniyete karşı yürütülen acımasız ve amansız devrim dolayısıyla o sırada araladığı kapıdan içeri girme fırsatı bulamamıştır. Kültür devriminden sonraki yumuşama dönemi; köklü bir edebiyat geleneği ile kültürel geçmişe sahip olan ve Çağatay Türkçesinin de en zengin mirasçısı olan Uygur Edebiyatı ona kabul gördüğü siyasi muhitte kendini yeşertme imkânı sunar. Memtimin Hoşur da Çağdaş Uygur Edebiyatı’na en mahir olduğu nesir türünden giriş yapar. 1978 yılından itibaren öykü, edebî hatırat, tarih ile ilgili yazıları da dâhil olmak üzere yüzden fazla eser kaleme alır. Öykülerinin büyük çoğunluğu Çinceye çevrilmiştir. Bazı öyküleri de Özbekçe, Kazakça ve Kırgızcaya aktarılmıştır. Mizahi bir dille ve o döneme kadar Uygur nesir türünde pek de alışık olmadığımız bir hiciv üslubuyla, Çağdaş Uygur Edebiyatı öykücülüğünde yepyeni bir çığır açan Memtimin Hoşur, edebiyatın insan fikrini örtülü bir şekilde sunabilme ve gıdıklayabilme meziyetlerinden ustalıkla yararlanabilen eserler vermeye başlamıştır. Kaleme aldığı eserleriyle Çağdaş Uygur nesir türünü farklı bir boyuta taşıyan Memtimin Hoşur’un öyküleri Çinli edebiyat tenkitçilerince de zevkle incelenmiştir (bk. 张春, 2013; 王健, 2015; 侯晓萌2011). Yazarın eserleriyle ilgili birçok inceleme yapılmıştır ancak hepsini tek tek göstermek mümkün değildir. Bazı eserleri, yurtdışındaki araştırmacıların da dikkatini çekmiştir (Freeman 2010, Bender 2015).

        Yazar, roman türünde sadece Kum Baskan Şehir ve Salçılar adlı iki romanıyla bilinmektedir. Ancak, Kum Baskan Şehir adlı romanı masalımsı bir üslubuyla okuyucuya Uygur halk edebiyatının zengin kucağından, çağdaş romancılığın yeni ufuklarına kadar adeta mekik dokutur. Bilhassa, bu romanıyla da çağdaş Uygur romancılığına diğer yazarlardan çok daha farklı bir tat ve üslup getirdiği söylenebilir. Güldürürken, aynı zamanda tefekkür semasında gezdiren, hicivli öyküleriyle Rus Edebiyatı’ndan Anton Çehov’u ve Türk Edebiyatı’ndan Aziz Nesin’i anımsatmaktadır.

         Çağdaş Uygur Edebiyatı’nda öykü türü denildiğinde akla ilk gelen yazar hâline gelmiştir kendisi. O’nun öyküleri, defalarca okunmasına rağmen eskimeyen, yıpranmayan ve okuyucuyu sıkmayan öykülerdir. Harita üzerinde oldukça uzağınızda olmasına rağmen, gönül coğrafyanızda pek yakınınızda olan bir ulusun söylemek isteyip de söyleyemediklerini söyleyebilenlerdendir Memtimin Hoşur. Onun bu başarısının altında edebiyatın sihirli değneğini kullanmayı çok iyi bilmesi yatar.

        Şimdi bu bağlamda, onun en önemli ve karakteristik romanı olan Kum Baskan Şehir üzerine kısa bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz?

        “Qum Basqan Şeher” romanı yazarın edebî emeklerinin en önemli başyapıtlarından biridir diyebiliriz, öyle ki 1996 yılında yayımlanır yayımlanmaz, Uygur okuyucularının elden ele dolaştırıp, övgüyle ve zevkle okudukları bir roman hâline gelmiştir. O zamanlar her Uygur ailesinin kitaplığında bir Qum Basqan Şeher olması hiç de yadırganacak bir durum değildir. Roman 34 bölümden oluşmaktadır. Her bölümü, kendi başına bir masal gibidir. Her bölüm; okuyucu farklı olaylar, ilginç öykülerle bir sonraki bölümleri merak ederek okumaya teşvik eder. Eserin başkahramanı, Süpürge’dir. Yazar, Süpürge’nin meraklı, hırslı, yeni şeyler görmeye, öğrenmeye hevesli biri olduğunu ta onun çocukluk yıllarından bahsederken okuyucuya hissettirir. Hayatın, yaşamın, dünyanın sırlarına erme arzusu onun ruhunu çok erken yaşlarda esir almıştır. Bu arzusunu gerçekleştirmenin, gayesine muvaffak olmanın yolu hep merak ettiği o ufukların ötesine gitmekten geçmektedir. Eserin olay örgüsünü işte da bu gayeyle gerçekleştirdiği gezileri sırasında yaşadığı ilginç öyküler oluşturmaktadır.

        Onun adı Süpürge,  onu kötü gözlerden sakınmak için, babası ona basit ama temizlik için olmazsa olmaz bir nesnenin adını koyuvermiştir. Gerçek tarih kitaplarında adı geçen seyyahlarınki gibi gösterişli bir ismi yoktur ve öyle bir hayatı da. Babasından kalan mirası akrabalarıyla bölüştükten hemen sonra, tek varlığı olan eşeğiyle yollara koyulmuştur. Evet, hem adı gibi sıradan biridir hem fikri, hissi ve ruhuyla uçsuz bucaksız dünyanın bilinen sınırlarını zorlayabilecek kadar sıra dışı. Öyle bir seyyahın öyküsüdür ki bu, onun gezdiği diyarları ne haritada bulabilirsiniz, ne haritalar onun gezdiği diyarları konumlandırabilir. Adı tarihte geçmemiştir kahramanımızın, fakat o zengin mi zengin Uygur masallarının engin kucağından fırlamışçasına tarihin hüzün ve efkâr dolu yüklerini omuzlayarak Çağdaş Uygur Edebiyatı’nın dalgalı denizine doğru yelken açmıştır. Onun ayak izleri kendi gezdiği o uçsuz bucaksız çöllerde esen hırçın rüzgârların savurduğu kumlara gömülmemiş, belirsiz bir geçmişten belirsiz bir geleceğe doğru uzanan bir doğru olup kalmıştır. Yazar, kendi kalemiyle romanın girişinde şöyle anlatıverir bu durumu: “Kumlar altında kalan şehir hakkındaki rivayetleri bana babam anlatmıştı, ona da babası anlatmış, onun babasına da babası anlatmış olmalı”.

        Eserle birlikte, Güneş Şahı’nın heybetli sarayından, Dilenciler Şahı’nın gecekondusuna; eşkıya hançerlerinin hedefinden onların sofrasına kadar uzanan yolculuklarda Süpürge’ye eşlik etmekten ziyade; varlık ve yokluğun, açlık ve tokluğun, dirilik ve ölümün, sevgi ve nefretin, özlem ile hasretin ve nice felsefi duygularla yoğrulmuş maneviyat sınırlarına doğru bir yolcuğun tanığı oluruz.

        Seyahati sona ermeyen seyyah var mı dersiniz şu dünyada? Hani süpürge henüz küçükken, çocukça bir heves ve merakla, tükenmeyen enerjisiyle sevgili ihtiyar hocasına şu soruyu sormuştu:

        “-Hocam, yeryüzündeki şu yollardan devam edersek nereye varıp dururuz, diye sordu Süpürge.

        -Yorulduğun yere varınca durursun, diye cevap verdi.

        -Ya olur da hiç yorulmazsam?

        -Yorulmamak sadece Tanrıya mahsustur. Biz beşeriz hepimiz yoruluruz.”

        Doğruymuş meğer hocanın söyledikleri, kendisinin de yorulan bir varlık olduğunu büyüdükten sonra seyyah olup yollara düşünce anladı. Artık Süpürge’nin kalbini o dertsiz tasasız, gamsız, yaşadığı şehrin çevresine surlar yapma gerekliliği bile duymayan, yüreği deniz gibi geniş, bonkör ve cömert olan kendi memleketinin insanlarının hasreti sarmıştı. Elbette ki dönecekti. Döndü de… Bu gamsızlar şehrinin sakinleri onun etrafını sardı. Anlat bakalım dediler, cihanı gezdin geldin de ne gördün? Süpürge hiçbir çeşmenin suyunun kendi memleketinin çeşmesinin suyu kadar güzel olmadığını, hiçbir memlekette bu tokluğun ve bu bolluğun olmadığını sabırla anlatırken sözlerine şunu da ekledi:

        - Güneşin her yerde doğudan yükselip, batıda battığını gördüm. Eli ayağı bağlanmış bahadırları darağacının önünde gördüm. Bilgeleri zindanlarda çürürken gördüm. Cahilleri cihana hükmederken gördüm. Ekmek kırıntısına muhtaç elleri, yoksulları ve köleleri gördüm. Yüksek duvarlarla çevrili padişahların saraylarında gerçek aşka ve güneşin ışığına hasret kalan nazeninlerin nidalarını duydum.

        Bolluk içindeki bir memlekette, kimseye ihtiyaç duymadan, dünyevi ve maddi hırs, açgözlülük, hile hurda ve sinsilik gibi kimileri için beşer olmanın belirtisi olan bu ruh hâllerine kapılmadan yaşayan bir halk vardır.  Süpürge, işte o halkın içinden biri. O meşhur “gamsızlar” şehrinin sakinidir. Ancak gamsızların gamları memleketi beklenmedik düşman tarafından saldırıya uğrayınca başlar.

        Surları olmayan ve üstüne de gamsızlarla dolu bir şehrin ünü, servet avcılarının, zalimlerin kulağına çalınınca başka ne beklenebilirdi ki; Şehir talan olur, viran olur, mahvolur, alın işte gamsızlığın eseri. Uçsuz bucaksız tarlaları, bal gibi tatlı meyveler yetişen bağı bahçesi, zengin tüccarlarının köşklerinde haddi hesabı bilinmeyen servetler ama biri diğerinden gamsız şehir sakinleri.

        Amansız katliamlar, çaresiz çığlıklar, çocukların ağlama sesleriyle ilk kez yankılanır bu gamsızlar şehrinin sokakları. Hiç düşünmemişlerdir böyle olacağını, hazırlıksızlardır, çaresizlerdir, herkesi kendileri gibi saf ve temiz, gözü tok bilirler. Süpürge gibi gezmemişlerdir, görmemişlerdir. Düşman demek nedir nereden bilebilirler? Kimseye düşman olmamış, hiç kimseden de düşmanlık beklememişken… Geleni de misafir sanıp doyurup giyindirirken…

        Süpürge, diyar diyar dolanırken, ona vatan kavramının ne denli derin ve kıymetli olduğunu hissettirmiştir gezgin hayatı. Bu zorlu günlerde o artık bir gezgin değil, elindeki hançeri düşmanın gırtlağına saplayan bir savaşçıya dönüşmüştür. Yağmalanmış memleketi, katledilmiş insanları için intikam almayı bir borç bilmiştir ve bir zamanlar gezmek için gittiği o düşman memleketine doğru artık hançerini alıp yola koyulmuştur…

        Zaman geçtikçe terkedilmiş şehirler kumlar altında kalabilir, yıllar, asırlar geçer ama kumların altında kalan şehirlerin öykülerini anlatan ve dinleyen bir nesil bir yerlerde hâlâ nefes alır. Artık bu şehirden geriye kalan bir avuç insan vardır. Yazarın kalemiyle,“Hâlâ çalgı çengi seslerinin eşliğinde kendini kaybedenler, onlar, kâh kurtların ulamasını, kâh gece fırtınasının esintisini andıran bir sese, bazen bir annenin feryadına, bazen de çaresiz ve suçsuz sabilerin inlemesine benzeyen bir hüznün âhengine eşlik ederek kafalarını sallarlar. Yakalarını yırta yırta dans etmekte olan ve geriye kalan bir avuç insan”… Onlar için artık ne güneşin, ne yıldızların, ne bu âlemin, ne de kendi hayatlarının bir anlamı vardır. Her şey unutulmuştu. Tek canlı olan şey onların etrafını saran, hortum oluşturarak amansızca uçuşmakta olan kum taneleridir…” Ne var ki, sonuçta bu insanların durumu da uçuşmakta olan o kum tanelerinden çok da farklı değildir!

        Ancak, ne mutlu ki bize, meğer kalanlar sadece onlar değillermiş. Yokluğun ve kaybolmuşluğun girdabından bu şehri kurtarmak için bekleyen bir nesil de varmış. Romanın sonunda “-Verin bana -baltamı!” diyerek bir zamanlar düşman zulmüyle katledilmiş bebeklerin mezarları üzerine emeği ve teriyle tekrar yükselişin abidesini dikmeye hazırlanan o delikanlı gibi. Dirilişe olan umudun, inancın fitili tutuşturulurken roman sona erer. Bu şehrin gelecekte artık nice düşmanı silip süpürecek “Süpürge”leri hep olacaktır.

        Uygur Çağdaş Edebiyatı’nda asıl öykü türünün temsilcilerinden biri olan Memtimin Hoşur’un bu romanı, kimine göre Süpürge ile başlamış bir gezgin öyküsüdür, kimine göre Süpürge’nin memleketi olan o gamsızlar şehrinin öyküsüdür. Bazen masalları anımsatan bir roman olur, bazen de halk edebiyatı ve folklorun engin ırmaklarından sulanmış, kuşaktan kuşağa gürleşerek akan millî ruhu sımsıkı kucaklayan bir ulusun öyküsü olur. Kumların altında gömülü nice gerçekler vardır, umudun yılmaz rüzgârları durmaksızın estikçe o kumlar yine savrulur ve orada hakikatin siması tekrar belirir.

        O toprağın altında yatan nice cananlar vardır, o cananları cansız sanmayın, onlar canlardan da daha candır. O canlar ki toprağın üstündeki canlara can üfleyenlerdir.

        Ve… Kumlar altında kalan şehrin öyküsü aslında yeni başlamıştır.

        Kaynakça

        Bender, M. (2015). Ethnic Minority Literature. A Companion to Modern Chinese Literature, 261-276.

        Freeman, J. L. (2010). Qum Basqan Sheher. Translation Review, 80(1), 135-136.

        侯晓萌. (2011). 论买买提明· 吾守尔的小说集《 有棱的玻璃杯》 的创作艺术. 文学界 (理论版), (8), 9.

        王健. (2015). 买买提明· 吾守尔的魔幻小说创作 (Master's thesis, 喀什大学).

        张春梅. (2013). 怪诞中的现实——简论买买提明· 吾守尔的小说创作. 伊犁学报 (), (4), 100-100.

         

         

        * Johannes Gutenberg Mainz Üniversitesi, Türkoloji Bölümü Doktora Öğrencisi, basirturkizat@hotmail.com