Kızıl Çin Kaynaklı

Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393



        Kendini Şangay Üniversitesinde "Çin uzmanı" olarak takdim eden bir yazarın, bağlantıdaki yazısında geçen bir cümle, aslında her şeyi özetliyor gibi: "Devletin birey üzerinde kontrolünün arttığı ve her anımızın gözetlendiği bir gelecekle karşılaşacağız." (https://www.independentturkish.com/node/158166).

        Biz ise bu beklentiye karşı, sorularla bezeli bir tür reddiyemize şu cümlelerle başlamak istiyoruz: Bağlantının tamamına göz atınca, yukarıdaki özet cümlenin satır arası manası şudur:

        “Geçen yüzyılın Lenin-Stalin komünizmleri ile Musolini-Hitler faşizmlerinin, insanların bedenleriyle beraber zihinlerini, hatta bütünüyle ruhlarını satın alma ütopyaları, artık gerçek olacak!.. Hem de kapitalist-komünizmin mucidi Kızıl Çin öncülüğünde ve de ‘milenyum çığlıkları’ atılarak karşılanan yeni yüz yılda!..”

        Biz ilave edelim:

        Üstelik, yukarıda anılan rejimlere rahmet okutacak bir ölçekte!..

        Bekleyenlere müjdeler (!) olsun!..

        Her ne kadar yazının bir yerinde "Ahlaki boyutun bu yazının konusu olmadığını da ayrıca hatırlatmak istiyorum." diyorsa da evrensel ölçekte "her anımızın gözetlediği bir gelecek" tasarımının ahlak haricinde düşünülemeyeceği muhakkak! O yüzden biz, aksine konuyu asıl o boyutuyla ele almak ve reddiyemizi o temele oturtmak istiyoruz. Nitekim "Çin uzmanı" yazar da yazısını, sondan bir önceki paragrafında, kendisiyle çelişkiye düşerek "İnsan Hakları"na atıfta bulunmakta ve şöyle demektedir:

        "Bugün yaşanan salgın ise [Korona Virüsü (Covid 19) kastediliyor.] demokrasi ve insan hakları gibi itirazlarla bu sisteme karşı çıkanları da [Kızıl Çin sistemini kastediyor.] susturacağa benziyor."

        Çıkardı mı şimdi sonunda dilinin altındaki baklayı! Yani, yine satır aralarında demek istiyor ki ayni yazar, “Bu korona virüsü salgını da ispat etti ki, ‘Kızıl Çin Usulü Diktatörlük Rejimi’nden âlâsı yok!..”. “Kendisi hayrını görsün!” desek dua mı yoksa beddua mı etmiş oluruz; siz karar verin.

        Peki, adama sormazlar mı, kardeşim, arka planında ahlaki bir değer hükmünün bulunmadığı tek bir insan hakları maddesi gösterebilir misiniz? Hangi hak ve hukukun arkasında ahlaki bir dayanak bulunmaz? Geçelim…

        Sözü dolandırmaya hiç gerek yok. Yazıda öngörülen anlamda “Kızıl Çin pratiğindeki ‘yapay zekâ destekli’ dünya hegemonyası beklentisi”ne, başta bu yazar olmak üzere "evet" diyen herkes, şu aşağıdaki gayet naif sorularımıza, vicdanlarına sığacak ölçüde, cevap verebilirlerse eğer, eyvallah:

        1. Topyekûn “insan fıtratı”, aslında yapay zekâ ile kontrol altına alınmış böylesi bir "robot dünya”yı ne kadar taşıyabilir, acaba?

        2. İnsan - hürriyet ilişkisine dair, bırakınız cevabı, soru sormanın bile yeri ve anlamı kalır mı böyle bir dünyada?

        3. Böylece hürriyetin sorusu bile abes hâle gelirse bir ahlaktan, özellikle de "sosyal ahlak"tan söz açmak mümkün mü?

        Soyut ve genel sorulardan somuta geçelim:

        4. Yine Kızıl Çin'in, Tibet'ten Doğu Türkistan'a kadar kendi azınlıklarına uyguladığı topyekûn esaret felsefesi, gelecek için düşlediği anlaşılan “dünya hâkimiyeti modeli”nin de ta kendisi olmayacak mıdır?

        5. Üç milyonu aşkın Doğu Türkistanlıyı “Çağdaş Nazi Kampları”na da bu yapay zekâlar mı hapsetti acaba? Eğer öyleyse, neden önce “inkâr” edip sonra eğitim kampları bahanesiyle “itiraf” etti? "İnkâr"ı da "itiraf"ı da yapay zekâlar mı öğretti?

        6. Genç erkeklerini kamplara kapattığı ve geride kalanlarına "kardeş aile (!) projesi" uyguladığı erkeksiz kalmış Doğu Türkistan evlerine, ızbandut gibi herifleri sözde kardeş olarak yerleştirmeyi de yapay zekâlar mı emretti?

        7. "Hedef ülke"lerinden biri olduğu bilinen Türkiye'de, “zayıf akıllı” belediyeleri tespit ederek onlarla kendi stratejik konumdaki şehirleri arasında "kardeş şehirler"(!) ihdas etmeyi de bu yapay zekâlar mı öğütlüyor?

        8. Keza, yine Doğu Türkistan’da ana babaları birlikte kampa alındığı için ortada kalan yüz binlerce yavruyu, çocuk yuvalarında Çin dili ve âdetleriyle yetiştirip "asimile etme politikası"nı da yapay zekâlar mı telkin ediyor?

        9. Birkaç soru da Kızıl Çin kaynaklı Korona Virüsü (aslında adıyla sanıyla düpedüz “Çin Virüsü”) hakkında soralım:

        Birincisi: Korona Virüsü ile ta Kasım 2019’da, iki ay önceden, karşılaştığı hâlde Dünya Sağlık Örgütüne neden hemen bildirmedi?

        İkincisi: “Ticari sebeplerle gizlediği” iddiası bir yana, ilk maruz kalan ülke olduğu hâlde, onu dünyaya "ihraç" etmesiyle birlikte nice gelişmiş Avrupa ülkesi ve Amerika (Nisan ortası itibarıyla) günde binleri aşan zayiat verirken, kendindeki zayiat, bir buçuk milyarlık nüfusa rağmen iki ay içinde nasıl oldu da 3 bin küsurda kaldı?

        Üçüncüsü: Eğer gerçekten 3.000 zayiat ile atlattıysa Hong Kong kaynaklı bir haberde delilleriyle ortaya konduğu üzere, iki aylık yoğun salgın döneminde 14 milyon Çinli telefon abonesinin iptal edilmiş olmasını neden açıklayamamakta? Bu, 14 milyon telefon abonesinin sahipleri nerede?

        Dördüncüsü:Virüs taşıyıcısı Çinlileri, önce 21 Ocak’ta kendi yılbaşıları münasebetiyle, sonra da genel olarak dünyanın küresel ekonomik merkezlerine dağıtarak” oraları bir anda "enfekte edip çökerttiği" iddialarına makul bir cevabı var mı? O merkezler kavrulurken kendi ekonomik merkezlerinde her şeyin sütliman gözükmesini nasıl izah etmektedir? Böylesi “evrensel sorumluluk” ve “sosyal ahlâk” kriterlerini de yapay zekâlardan mı öğrendi?

        10. Bir soru daha: Esir hayatı yaşayan Doğu Türkistanlı gençleri, kitleler hâlinde Çin'in son günlerde yoğun korona virüsü salgını yaşayan iç kesimlerine doğru gönderip "ölümcül virüs salgınına maruz bırakarak eritme planı"nı da yapay zekâlar mı fısıldıyor?

        Soruları daha da çoğaltmak mümkün… Ama biz nihayet konuyu şöyle bağlamak istiyoruz:

        İnsanlığı böylesine inceden inceye, alttan alta Kızıl Çin propagandasına boğan "gönüllü köleler"e isyan ederek bu ve benzeri sorular çerçevesinde, ufkumuzu yükseltip insanlığa "akıl ile inanç"ın şöyle bir ortak çağrısıyla haykırabiliriz:

        Gerek can derdine düşerek "küresel anomi" yaşayan kapitalist dünya gerekse hakiki bir "Orwell / 2020'ler", yani "her anın gözetlendiği" küresel hegemonya hülyası kuran "Komünist Kapitalizm"in mucidi Kızıl Çin karşısında, ihanet ettiğimiz “tabiat”tan ve “kadim insanlık değerleri”nden ilham alarak doğudan batıya "sanal" değil "gerçek ahlak nizamları kurmak arayışı"na, evet tam da böyle bir ülküyle ayağa kalkmaya var mısınız?

        Aksi takdirde yeni hegemonyalara "boyun eğme"ye, mikro-çiplerle robotlaştırılmaya hazır bir takım sözde insanlara, tek kelimeyle gönüllü kölelere "en yeni" dünya düzenleri mübarek (!) olsun!..

        Yazımıza ek:

        İndependent Türkiye’de yayımlanan ve bizim ahlak ekseninde hedef alıp eleştirdiğimiz bu makale, kendi özgün sayfasından çıkarılarak sosyal medya aracılığıyla sanki “görünmez eller” tarafından “tedavül”e sürüldü. Ama ilginçtir ki, iki ayrı müdahale ile: Birincisi, yazının kaynağı ve yazarının adı ile “Gelecekte bizi nasıl bir dünya bekliyor: Aslında biliyoruz” şeklindeki çarpıcı başlığı da çıkarılmıştı. Onun yerine, şöyle bir takdim cümlesi konmuştu: “Şangay üniversitesinde çalışan bir Türk akademisyen aşağıdaki paylaşımıyla yakın gelecekte dünyaya yayılacak olan enseden takip yönetimini çok güzel anlatıyor. İzlemeden geçmeyin derim.” İkincisi ve daha önemlisi ise, orijinal metindeki ahlak uyarısı, yani "Ahlaki boyutun bu yazının konusu olmadığını da ayrıca hatırlatmak istiyorum." ifadesi de çıkarılmıştı. Neden acaba? Belki de bu yazıyı takdim ve iktibas edenler, böylesi bir metinde ahlaka gönderme yapan cümleye gerek olmayacağını düşünmüşlerdi. Tesadüf mü, bilerek mi yaptıklarını anlamak zor. Oysa bu yazıya bizim açımızdan bakanlar için bu ifadeler, söz konusu yazının anahtar cümlesidir.

        Sanıyorum şöyle bir analiz yapabiliriz: Orijinal metnin sahibi yazar, ahlaki uyarı cümlesini okuyucuya sanki, "Siz şimdi, böylesine her şeyin kontrol edildiği bir dijital âlemde hürriyetin, ahlakın vb. değerler dünyasının yeri nedir diye sorarsınız, konumuz onlar değil, onlar aslında mesele de değil." der gibi arada zikredip geçiştirmiş, demek oluyor. Yazıyı İktibas yoluyla yayımlayan - ya da yayan – ikinci eller ise, bu anahtar cümleyi hepten es geçiyorlar. Ama “Çin uzmanı” yazar, en azından yukarıdaki o uyarının ardından, böylesine kontrollü dünya düzeninin bir de ahlaki boyutunun olacağını, kendi alanına girmemekle beraber, çeşitli branşlardan sosyal bilimcilerin insanoğluna böyle bir dünyanın neler vaat ettiğini tartışacaklarını da söyleyebilirdi. Hayır, öylesi bir “etik” kaygısı yok yazarın. Çünkü esas kaygısı, “efendisi”nin propagandasını yapmak!..

        Bir husus daha var: Yazarın, makalesinin sonunu George Orwel'in 1984 adlı romanından önemli bir alıntıyla bitirmesi. Alıntı şöyle: “Biz, zorla boyun eğilmesinden hoşlanmayız. Bize kendi isteğinle uymalısın. Biz bize başkaldıranları yok etmeyiz. Akıllarını ele geçirip değiştirir, yeniden biçimlendiririz. Ondaki tüm kötülüğü yok eder, onu yalnız görünüşte değil, tüm gönlü ve tüm ruhuyla kendi tarafımıza çeker, sonra öldürürüz.”

        Bu ifadelere bakan ve bardağın dolu tarafını da görmek isteyen okuyucular, "Yazar sonunda daha makul ve eleştirel bir yaklaşım içerisine mi girmiştir?" sorusunu sorabilmektedirler. Ne var ki bize göre, yazarın sonunda yaptığı bu 1984 alıntısı, bir öncesi paragrafta, salgına atfen Kızıl Çin sistemi karşısında; 1. İnsan hakları ile demokrasinin bile önemsiz hâle geleceğinin kabulü; 2. Bu sonucun artık sisteme "karşı çıkanları da susturacağı"; 3. Hele de hepimizin "bunların gerekli olduğuna inandırılacağımız” ifadelerinden; yani tek kelimeyle o kadar bilimsel edalı keskin “propaganda”dan sonra anlamsız hâle gelmektedir. Belki de “kurnaz akademisyen” tavrıyla, ülkesi iyi-kötü bir demokratik yönetime sahip Türk okuyucu karşısında söylenmiş, bir "rüşvet-i kelam" sayılabilir. Üstelik alıntı metindeki şu son ifade, “sonra öldürürüz” eleştirel ibaresi olmasa tablo aslında, bir zamanlar SSCB’nin hayali iken, şimdi ise tamı tamına Kızıl Çin’in gelecek tasavvurundan ibaret. Bütün bunlarla birlikte böylesi propagandalar bazılarında sonuç veriyor ve onlara dedirtiyor ki, bugünkü Çin hakkındaki bu kabil yazılar "Bir propaganda gibi görünse de bir gerçeklik… Bu geçekliği kabul ederiz veya etmeyiz; ahlaki buluruz veya bulmayız, ama yeni dünyanın bize işaretleri bu yönde!.." O yüzden bu kişiliğe sahip olanlara karşı yazıda “gönüllü köleler” sıfatını kullandık. Böylesi gönüllü köleler olmasa geçmişten günümüze “diktatör rejimler” nasıl iş görecek?

        * Dr., Emekli Öğretim Üyesi (Felsefe).