Korona Günlerinde Eğitim

Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393



        Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız,

        şanlı, yüksek bir topluluk hâlinde yaşatır;

        ya da esaret ve sefalete terk eder.

        (Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

        Giriş

        Yazının başlığı sizlere farklı bir çağrışım yaparak geçmişte yaşanılan bir salgın sürecini hatırlatabilir. Ancak, amacımız geçmişi hatırlatmak veya anmak değil; yaklaşık 5 ay önce tüm dünyanın maruz kaldığı ve hâlâ en ağır şekilde etkisini sürdürdüğü Korona virüsü salgınının hayatımızın her anını nasıl tersine çevirdiğini, çok ağır şekilde etkilediğini belirtmektir. Aklın, bilimin, pozitif bilimlerin en gelişmiş dönemlerini yaşadığını düşündüğümüz günümüzde, tüm dünyanın böyle bir salgına hazırlıksız yakalanarak âdeta nasıl paniklediği olgusu, dünyanın bütün toplumlarındaki ve sektörlerindeki değişim, sosyal hayatımızdaki belki de tam tersine bir dönüşüm, toplumun her kesimi tarafından az çok bilinmektedir. Biz bu yazımızda genel değerlendirmelerin yanı sıra, Korona virüsü döneminde Türkiye’de eğitim ve eğitim koşullarına bakacağız. Tabii eğitim denilince aklımıza ilk olarak çocuklarımızın, gençlerimizin örgün olarak belirli yaş ve seviyelere göre okullarda aldıkları temel eğitim, ortaöğretim, yükseköğrenim gelmektedir. Ancak eğitimin hayatımızın her anında, her yaş kategorisinde sürekli olduğu da muhakkaktır. Yüzyıllar öncesinden Peygamber Efendimiz’in “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz, çalışınız!” diyerek önemini vurguladığı ilmin, beşikten mezara kadar eğitimle sağlandığı bilinmektedir. Dolayısıyla sizlere, Korona virüsünün sebep olduğu dünya genelindeki bu salgının, toplumun her kesimindeki eğitim algısını nasıl şekillendirdiğini, ülkemizdeki örgün eğitim şeklini ve koşullarını nasıl değiştirdiğini, mevcut durumun ne olduğunu, gelecekte de nasıl olacağını paylaşmaya çalışacağız.

        Aralık 2019’da Çin’de başlayan Korona virüsü (Covid 19) salgını (pandemisi) başlangıçta pek dikkatimizi çekmedi, dünyanın tüm toplulukları gibi, Türkiye olarak biz de bu salgına başlangıçta kayıtsız kaldık. Korona virüsü adını ilk duyduğumuzda SARS, MERS, Kuş Gribi, Domuz Gribi vb. salgın hastalıklar gibi bu da kısa sürede kontrol altına alınır; gerekli aşılar bulunup üretilir, tedavi yöntemleri geliştirilip uygulanır ve hızlıca bertaraf edilir, çözüme kavuşturulur diye düşündük. Ancak günler geçtikçe, sürecin hiç de öyle kolay olmadığı; belki de insanlık tarihinin gördüğü en tehlikeli salgının bu olduğu yönünde değerlendirmeler, yorumlar yapılmaya başlandı. Türkiye’de yaşayan bizler ilk zamanlar, hiç bir şey olmamış gibi gündelik hayatımızın meşgaleleri ile uğraşırken Korona virüsünün Çin’in Wuhan şehrinden çıktığı dünya yolculuğundaki (!) duraklarından biri de çok geçmeden ülkemiz oldu. Takvimler 11 Mart 2020’yi gösterdiğinde Sağlık Bakanı, Türkiye’de ilk Korona virüsü vakasının tespit edildiğini duyurdu ve sonrasında vaka sayısı kartopu yumağı gibi hızla artmaya başladı. Başlangıçta umursamaz tavır içinde olan, her türlü gündelik ve sosyal hayatına devam eden bizler de ülke olarak meselenin ciddiyetini yavaş yavaş kavramaya başladık. Bu sırada başta salgının merkezi Çin olmak üzere; İran, İtalya, İspanya, Almanya, İngiltere; Asya, Amerika, Afrika kıtalarından ve dünyanın neredeyse her yerinden salgın ve felaket haberleri gelmeye başladı.

        Ülkemizde bu süreçte, sınır ötesinde mücadele eden Kahraman Mehmetçiğimizin mücadelesinde bizleri üzen bazı hazin şehit haberlerinin yanı sıra Elazığ merkezli, çevre illeri ve yerleşim yerlerini de etkileyen depremin yaralarını tam olarak saramadan, Korona virüsünden kaynaklı salgının, o zamana kadar iç ve dış politikada gündemi oluşturan pek çok problemi- âdeta elinin tersiyle iterek- gündemin ilk ve tek meselesi olduğuna şahit olduk. Devletimizi yöneten kadrolar; başta Cumhurbaşkanlığımız, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kurulu,  İllerdeki Valilikler, Belediye Başkanlıkları, bürokrasinin tüm kadroları ve ilgili Bilim Kurulları olmak üzere salgın gündemiyle ilgili arka arkaya yoğun toplantılar düzenleyerek sürece müdahale etmeye başladılar. Bu arada, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), bütün dünyayı etkileyen ve etkileyecek olan Korona virüsünün yol açtığı bu korkunç olayı, tüm dünyayı etkiyen sağlık problemi anlamına gelen “Pandemi” (küresel salgın) kelimesiyle ifade ederek dünya milletlerini, toplumları salgınla mücadeleye çağırdı. İnsanlar ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, yazılı ve görsel medyada konunun uzmanı olsun veya olmasın, zaman zaman olumlu, cesaret veren; bu da geçecek diyen, kimi zaman da umutsuz, insan psikolojisini etkileyen açıklamalar yapılmaya başlandı. Sosyal medyada ise âdeta her telden yorumlar, değerlendirmeler, tespitler, gelecek adına öngörüler, ilk defa tespit edilen bu Korona virüsünün yapısı ve tehlikesi, oluşturacağı tahribatla ilgili değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Kısacası, yirmi dört saatlik bir günün neredeyse her dakikası Korona virüsüyle zihnimizi meşgul eden onlarca karmaşık soruyla, endişe ve korkuyla geçmeye başladı. Orta ve ileri yaş kategorisinden insanlar kendi geçmişlerini hatırlayıp kimi zaman “Biz neler gördük, ne salgınlar, ne badireler, ne kötü günler atlattık, bu da geçer.” diyor, kimi zaman da içinde bulunduğu durumla yaşamayı kendine kabul ettirmeye çalışıp, kaderci bir bakış açısıyla olup biteni izleyip “Hakkımızda hayırlısı olsun.” diyordu. Elbette şimdilik, hiçbir şey kısa sürede eskisi gibi olmayacaktı; eski alışkanlıklarımız, sosyal hayatımız, sevdiklerimizle buluşmalarımız, dışarıda gezip tozmalarımız, ailemizle, arkadaşlarımızla, dostlarımızla yaptığımız uzun ve kısa vadeli tatil planlarımız, bayram ziyaretleri vb. pek çok faaliyetimiz bu salgından dolayı kısıtlanmıştı.

        Bütün bu olumsuzluklara farklı bir bakış açısıyla baktığımızda bir anda hayatımızda pek çok şeyin yavaş yavaş değiştiğini, gündelik alışkanlıklarımızın farklılaştığını, kendi evimizde bile sosyal mesafe kuralı denilen yaptırımları dikkatle uyguladığımızı, birbirimizle yakın temas etmemeye özen gösterdiğimizi, el, yüz yıkama biçimlerinden tutunuz, maske kullanma biçimi, dışarıda sosyal mesafe kurallarına ve toplumsal yalıtıma (sosyal izolasyon) varıncaya kadar pek çok hususun hayatımıza girdiğine şahit olduk. Bütün kitle iletişim araçlarında, âdeta Korona virüsü salgınına karşı eğitim seferberliği başlatıldı; insanların süreçten korunmak veya virüse maruz kalmamak için uyması gereken kuralları arka arkaya, sürekli sıralanmaya başlandı. Salgın süreciyle birlikte üstü kapalı bir şekilde en küçük yaş gruplarından en ileri yaş gruplarına kadar “Evde Kal Türkiye, Evde Kal, Sevdiklerinle Kal” gibi slogan ifadelerle toplumsal yalıtım, farkındalık eğitimi başlatıldı. İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren akılla, bilgiyle üretilen bilimin bu süreci de aynı yolla çözeceğine inançla herkes evde kalarak, sosyal mesafe kuralına riayet etmeye çalışarak, doğru hijyen kurallarını uygulayarak, birbirlerinin moral motivasyonunu yükseltmeye gayret ederek yaşamını sürdürmeye devam ediyor. Elbette zaman zaman bu söylediklerimizin dışında hareket eden, kuralları hiçe sayan, insanların “eğitimsiz, cahil” nitelemelerine maruz kalanlar da yok değil.

        Anlaşılan o ki “Her işin başı eğitimdir.” sözü bu salgınla birlikte tekrar gündeme geldi ve eğitimli olmanın önemi, belirtilen kuralları benimseme, getirilen çeşitli yasaklara, karantina uygulamalarına, sokağa çıkma kısıtlamalarına riayet etme, kendi sağlığını ve toplum sağlığını düşünme, dikkate alma noktasında bizleri bir kez daha düşünmeye sevk etti. Özellikle toplumun bazı kesimlerindeki insanların bu kadar tehlikeli, çabuk yayılan bir salgına karşı vurdumduymaz tavır sergilemeleri eğitimin önemini, eğitimli olma ile olmama arasındaki farkı bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla ne kadar çok eğitimli insan o kadar riski az bir gelecek diyebiliriz. Eğitimi bu anlamda toplumun tüm kesimlerine, her yaş kategorisine uygulamanın gerekli olduğu ortaya çıkmıştır. Belki de bütün yaş gruplarında yeniden eğitim, tekrar eğitim dönemi başlamıştı.

        Uzaktan Eğitim mi, Evden Eğitim mi?

        Korona virüsü salgınının ülkemizde görülmeye başlandığı 11 Mart gününden hemen bir gün sonra “Neler oluyor, ne olacak?” derken, Devletimizin en üst yönetim kademesi Cumhurbaşkanlığı makamı tarafından oluşturulan “Bilim Kurulu” ve Sağlık Bakanlığının önerileriyle alınan önleyici tedbirler doğrultusunda ilk alınan kararlardan biri de 16 Mart 2020 tarihi itibarıyla ülkemizdeki tüm kamu ve özel okul statüsündeki ilk ve orta dereceli okullarda eğitime iki hafta ara verilmesidir. Diğer yandan, Yüksek Öğretim Kuruluna (YÖK) bağlı olarak ön lisans, lisans ve lisansüstü eğitim veren tüm vakıf ve devlet üniversitelerinde, enstitülerde de eğitime üç hafta ara verilmesi kararlaştırıldı.

        Hızla gelişen bu salgın sürecinin öznesi durumundaki, geleceğimizin teminatı göz bebeğimiz yavrularımız, çocuklarımız ve gençlerimiz de neler olduğunu anlamaya çalışıyor, alınan ara verme kararlarıyla ilgili zihnindeki farklı çağrışımlarla birlikte gelgitler yaşıyordu. Aileler de aynı şekilde, benzer durumu yaşıyordu. Elbette özellikle yarıyıl ve yaz tatillerinde çocuklarıyla birlikte zamanlarını geçiriyorlardı; ancak eğitim-öğretimin devam ettiği süreçte, böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyorlardı. Çünkü her bireyin yaş kategorisine ve içinde bulunduğu sınıf seviyelerine göre, eğitim sürecinden ve yılsonu sınavları veya sınıf geçme noktasında,  bu dönemdeki beklentileri farklı farklıydı. Ortaokul 8. sınıfta okuyan çocuklarımız geleceğini belirleyecek iyi bir liseye girme hazırlıklarını devam ettirerek LGS’ye hazırlanırken, 12. sınıfta okuyan lise son sınıf öğrencileri de artık hayallerindeki üniversiteye kavuşmak için girecekleri YKS için verdikleri mücadelenin ve o zamana kadar aldıkları eğitimin son basamağına gelmişlerdi. Kısacası çocuklarımız, gençlerimiz ve ebeveynler için zaten stresli olan bu süreç daha da stresli hâle gelmiş; belirsizlikler can sıkmaya başlamıştı. Ancak tüm bunlara karşın, sınav stresi olmayan yavrularımız için süreç bir nebze daha sakin diyebiliriz.

        Yükseköğrenim kurumlarındaki ön lisans, lisans ve lisansüstü öğrenime devam eden gençlerimiz de ne olduğunu anlayamadan, bulundukları şehir dışından gelenler, kendilerini otobüs terminallerine, tren istasyonlarına, havalimanlarına atıp ertesi gün ailelerinin yanına ulaştılar ve beklemeye başladılar. Öğrenimlerini yurt dışında sürdüren lisans ve lisansüstü öğrenciler de yavaş yavaş bu dönemde Türkiye’ye dönmeye başladı. Kısa sürede eğitimle ilgili Millî Eğitim Bakanlığının yaklaşık 18 milyon öğrenci için attığı adımlar, salgın sürecinde eğitimle ilgili yapacağı uygulamalar, eğitime kesintisiz bir şekilde nasıl devam edileceği gibi hususlar da şekillenmeye başladı. Dünyadaki çoğu ülkelerin nüfusundan fazla olan 18 milyon ilk ve orta dereceli okullardaki öğrencileri, yaklaşık 8 milyon da yükseköğrenimdeki öğrencileri kattığımızda 26 milyonluk bir öğrenci kitlesinin eğitimini okuldan eve taşımak ve uzaktan eğitim yoluyla vermeye çalışmak hiç kolay bir iş değildi.

        Bu süreçte Millî Eğitim Bakanlığı, bu yıl uygulanacak olan ara tatil uygulamasını da bir nevi fırsata dönüştürerek verilen ilk hafta arayı, o tatile sayıp yaklaşık iki haftalık bir çalışmayla, ilk ve orta dereceli okullar için önceki yıllarda örgün eğitime materyal desteği sağlamak, öğrencilerin örgün olarak okullarda öğrendikleri bilgileri destekleyici, müfredattaki konularla örtüşük olarak hazırlanmış etkinliklerin, uygulama örneklerinin, örnek soruların yer aldığı dijital eğitim platformu Elektronik Bilişim Ağı’nı (EBA) daha etkin ve yaygın hâle getirerek, televizyon kanalları aracılığıyla okuldaki örgün eğitimi eve taşımayı kısmen başardı. “Tatil Değil, Uzaktan Eğitim!” sloganıyla başlanan uzaktan eğitim sürecine ben bir yönüyle “Evden Eğitim!” denilmesinin kulağa daha hoş geldiğini düşünüyorum. Uzaktan eğitim yerine evden eğitim dönemi başlamış oldu. Elbette bu süreç geçici ve uzaktan eğitimle verilen eğitimin pedagojik olarak çocuklarımızın sosyal gelişimi açısından, öğrendikleri bilgilerin uygulamalarının, ölçme ve değerlendirmesinin yapılması, laboratuvar ortamından, atölyelerden mahrum kalmaya kadar daha pek çok yönden eksiği vardır. Bu sistemi hiçbir zaman örgün eğitimin bir alternatifi olarak düşünemeyiz. Bizim burada vurgulamaya çalıştığımız, eğitimin uzaktan da, evden de olsa bir yönüyle kesintisiz olarak devam etmesinin sağlanmasıdır. Bu bakış açısıyla, pek çok eksik yönünün bulunmasına rağmen, devlet okullarında ve özel okullarda çocuklarımızın eğitim ortamından ve sürecinden mahrum kalmaması adına mücadele eden başta Millî Eğitim Bakanlığı ve emeği geçen tüm öğretmenleri, çalışanları da kutlamak gerekir. Başlangıç dönemindeki birtakım eksiklikler, ölçme ve değerlendirme konusundaki bilinmezlikler, yukarıda ifade ettiğimiz sınavların ne zaman yapılacağının tam olarak belirlenememesi gibi hususlara rağmen eğitime ara verilen sürede çocuklarımızın kısmî de olsa öğrenimlerine devam etmeleri, bilgi sahibi olmalarının sağlanması önemlidir. Ayrıca, çeşitli iletişim araçlarıyla öğretmenler de bireysel olarak kurdukları sanal sınıflarda, yaptıkları etkinliklerle öğrencilerinin EBA’dan öğrendikleri bilgilere takviyeler yaptılar ve pekiştirdiler. Diğer yandan bu salgın nedeniyle ilk defa 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı da evlerde, balkonlarda buruk bir şekilde okullardan uzak, ancak farklı bir deneyimle kutlandı. Özellikle çocuklarımızın bu anlamlı gün için çektikleri videoların sosyal medya ve televizyonlarda paylaşılması, saat 21.00’de hep bir ağızdan İstiklal Marşı’mızın okunması, tarihî süreçler olarak yerini almıştır.

        Korona virüsü salgınının uzaktan veya evden eğitim boyutunun farklı birkaç kazanımını da burada belirtmek istiyorum. Özellikle çalışan anne ve babalar, sabahın erken saatlerinde hep birlikte hazırlanıp okul servislerine emanet ettiğimiz veya kendimizin götürdüğü çocuklarımızın bu süreçteki öğretmeni oluverdik. En azından onların EBA TV’deki derslerini merak ettik, bilmedikleri bazı sorularda veya konularda onlara yardımcı olduk. Yani onların bu süreçteki eğitimleriyle de ilgilendik, belki içimizdeki eğitimci yönümüzü keşfettik, gizli öğretmeni ortaya çıkardık. Çocuklarımıza kitap okuduk, okuyoruz. Onların daha önce fark edemediğimiz birtakım yönlerini keşfedip mutlu olduk. Evimizde birlikte yaşadığımız büyüklerimiz varsa onlar da bu sürece dâhil oldular, çocuklarımıza öyküler, masallar, anılar anlatılar;  nasihatlerde bulundular, belki de kendi dönemleriyle karşılaştırarak bu sürecin geçeceğine olan inançlarını belirterek yüreklere su serptiler. Ayrıca, yıllardır okullarda öğretmeye çalıştığımız ev işlerini, bazı teknik çalışmaları, millî eğitimin temel amaçlarından olan “adalet, dostluk, dürüstlük, öz denetim, sabır, saygı, sevgi, sorumluluk, vatanseverlik, yardımseverlik” on farklı kök değeri ev ortamında örtülü veya açık olarak verdik. Kısacası bu süreçte eğitimle ilgili pek çok olumsuzluğu konuşurken, geçici bir süre de olsa bu sürece dâhil olup çocuklarımızla daha yakından ilgilenme fırsatı da bulduk. Ayrıca, öğretmen olmanın ve öğretmenlik mesleğinin ne kadar kutsal bir değerinin olduğunu kavramakla birlikte; zor bir meslek olduğu da sanırım anladık.

        Yükseköğrenimde Durum Nasıl?

        Yükseköğrenimde durum ilk ve ortaöğretime göre biraz daha farklı. Bu süreçte tıpkı Millî Eğitim Bakanlığı gibi Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) da süreçle ilgili ilk günden itibaren kararlar almak suretiyle Devlet ve Vakıf Üniversitelerine, Enstitülerine uzaktan eğitim önerisinde bulundu. Çok çeşitli meslek gruplarına yönelik fakültelerde ve enstitülerde eğitim veren üniversiteler de tüm dünyada olduğu gibi sürece hazırlıksız yakalanmıştı. Bünyesinde “Uzaktan Eğitim Meslek Yüksekokulu/Yüksekokulu” bulunan üniversiteler görece daha şanslı olup kısa sürede teorik dersleri uzaktan eğitim yoluyla vermeye başladılar. Ancak, ağırlıklı olarak uygulama dersleri olan üniversitelerin fakültelerindeki bölümler veya ana bilim dalları uygulama derslerinde problemler yaşadılar. Elbette içinde bulunulan her zor süreç kendi çözümlerini de üretmektedir. Doğanın bir gerçeği olan böyle durumlarda, üniversiteler de süreci kendi içlerinde çözmeye gayret etmektedirler. Dolayısıyla hazırlıksız yakalanılan Korona virüsü salgınından daha az etkilenmek isteyen bazı köklü üniversiteler, öğrencilere dersleri kapalı devre sistemlerle, senkron olarak örgün eğitimdeki gibi canlı olarak anlattırırken, bir kısmı da sadece konularla ilgili bilgi notları yüklemeyi tercih etmişlerdir. Ayrıca yaz okulu tercihini de kullanacak olan üniversiteler de mevcuttur.

        Üniversitelerin Korona virüsü sürecine hazırlıksız yakalanma durumu bazı gerçekleri de ortaya çıkardı. Uzaktan eğitim konusunda gerek üniversite yönetimleri gerekse enstitü,  fakülte, bölüm, ana bilim dalları yöneticileri ve akademik personelleri, idari personeller teknik olarak pek çok konudan habersizdi. Dolayısıyla Korona virüsü salgının gelecekte eğitimde sayısal teknolojileri kullanma konusunda tüm muhataplara belki de bir fırsat oluşturduğu da düşünülebilir. Korona virüsü salgınıyla ilgili üniversitelerimizdeki eğitim-öğretim faaliyetleri her şeye rağmen devam etmektedir. Elbette eksiklikler vardır; olacaktır. Tespit ettiğimiz hususlar yaklaşık bir aylık sürede ortaya çıkmıştır. Yine de gelinen noktayı, dünya ölçeğini düşündüğümüzde, azımsamamak gerekir. Yapılan çalışmalarda pek çok gizli kahramanın emeği vardır. Bu yönden bakıldığında, sürece emeği geçen herkesi kutlamak gerekiyor.

        Sonuç

        Bütün bunlar elbette bir salgın sürecinden kaynaklı, beklenmedik zamanda ve hızlı bir şekilde tüm dünyayı bütün yönleriyle etkileyen Korona virüsünün yapıp ettikleridir. Burada önemli olan insanlığı bütün yönleriyle etkileyen bu salgına nasıl baktığımızdır. Çünkü dünyanın pek çok açıdan gelişmiş dediğimiz, küresel konulardaki karar alma süreçlerinde en etkili olan devletleri de salgın karşısında paniklemiş; kimi zaman çaresiz duruma düşmüş, âdeta diz çökmüştür. Pek çok ülke, ulusal ve küresel ölçekte salgınla mücadele amacıyla kararlar, önlemler alarak kendi toplumunu koruma içgüdüsü geliştirmiştir. Burada devlete neden “Ana, Devlet Ana” gözüyle baktığımızı bir daha düşünmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de hiçbir ayrım gözetmeden, elindeki imkânlar ölçüsünde, başta sağlık sektörü olmak üzere her alanla ilgili önleyici kararlar alarak uygulamaya koydu. Özellikle önceliğin verildiği alanlardan biri olan temel eğitimde, orta öğretimde ve yükseköğrenimde alınan önleyici tedbirler doğrultusunda yapılan eğitim-öğretim faaliyetlerinin önemli olduğu kanaatindeyiz. Elbette pek çok eksiklik var; olacaktır. Ancak bu kadar kısa sürede yaklaşık 26 milyonluk bir öğrenci kitlesini uzaktan eğitim yoluyla tekrar eğitim ortamına kazandırmak da kolay değildir. Çocuklarımız, yavrularımız sadece bizim için değil bu ülke için, geleceğimiz için birer altın değerindedir. Onların geleceğini inşa ederken bizler de özellikle bu salgın dönemlerde elimizi taşın altına koymalıyız. Eleştireceğimiz pek çok hususla birlikte bizler de bireyler, ebeveynler olarak özellikle evde geçirdiğimiz şu günlerde, kendimizi birer eğitim gönüllüsü, neferi olarak görüp kendi çocuklarımızın öğretmeni olursak, bu karanlık gibi görünen günleri çok kısa zamanda aydınlık yarınlara dönüştürebiliriz.

        Son olarak Korona virüsü salgınının ilk vakasından itibaren bugüne kadar bıkmadan, usanmadan, yorulmak nedir bilmeden mücadele eden, bu süreçte hayatlarını kaybeden, birçoğu Korona virüsüne maruz kalan sağlık çalışanlarımız, doktorlarımız ve devletimizin ilgili yetkilileri teşekkürü hak ediyor. Korona virüsü salgını geçinceye ve hayat normalleşinceye kadar “Evde Kal!” Türkiye’m.

         

        Prof. Dr., GÜ, Gazi Eğitim Fak., Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Böl., Türkçe Eğitimi ABD. kihsan@gazi.edu.tr