Geçmişte Veba, Günümüzde Korona Virüsü

Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393



        Ülkelerin de kaderi vardır tıpkı insanların kaderleri gibi... Bizler de yaşadığımız dönemin şahitleri, çağa tanıklık edenler; aynı rüzgârla savrulanlar, aynı yağmurla ıslananlar, aynı havayı teneffüs edenler… Bizden sonraki dönemin çocukları bir masal dinler gibi dinleyecekler yaşadıklarımızı; bizim bizden önceki kuşağı dinlediğimiz gibi.

        Eminim anlamayacaklar bir anda bütün dünyanın nasıl evlerine hapsedildiğini; nereden geldiği belirsiz bir virüsün bizleri nasıl korkuttuğunu; nasıl böyle kıtaları aşıp bütün dünyayı sardığını…

        Bizi ancak veba, çiçek, tifüs, sarıhumma vb. salgınlarla hayatlarını kaybetmiş çağın çocukları anlardı herhâlde… Alışılmış düzenin bir anda bozuluşunu, sevdiklerini 4-8 gün içerisinde art arda kaybetmeyi veya kaybetme ihtimalini… Muktedir biriyken beklenmedik bir anda alaşağı edilmeyi… Zengin, fakir, genç, ihtiyar aynı öcü ile korkutulmayı…

        Bu düşünceler at gibi koşturuyor zihnimde; kumlarla savrulan bir rüzgâr beni Türklüğün ana yurdu Ötüken’e götürüyor. Asya’nın steplerinde at uçuruyorum âdeta… Alabildiğine düz, geniş, sonu olmayan bir ova Asya’nın stepleri. Toz toprakla karışık bir rüzgâr karşılıyor ruhumu. Yıllar sonra atalar diyarına vardığımda “ Kadim atalarım niye Ötüken’i yurt seçmiş?” diye düşünmüştüm. Sonra o sınırsız ova; böyle bir ovada at koşturmanın güzelliği, özgürlüğü, kayıtsızlığı olmalı bunun cevabı, diye geçirdim içimden; hak verdim atalarıma. Kartalların dolaştığı bu gökyüzünün altında senin atın da rüzgârla yarışmalı; atın da kanat açmalı; özgürlük duygusu içine işlemeli ki kimse sana zincir vuramasın! Bu özgürlüğü bilene zincir vurulabilir mi hiç!

        Sonra bir bulut dolaştı başımın üstünde. Baktım ki üzerime gölgesi düşen gökte dolaşan akbaba sürüsü imiş. Az ilerde, alabildiğine uçsuz bucaksız ovada yerde yatan bir yiğit ve onun atının ölüsü yaktı ciğerimi. Gökyüzünde hürriyetin kuşları kartallara ne olmuştu? Biraz ilerde nehir kenarında bir oba; yurtların eşiklerinde yerde uzanmış son nefesini vermek üzere bir ihtiyar ana, kucağı çocuklu gelin; nehrin kıyısında hayvan leşleri… Anladım zaman bu zaman değil; toprak Anadolu değil; bu yer Ötüken de değil; bela ise aynı bela; bir hastalık var: Adı Corena, Covid 19 değil kara veba!

        1. Geçmişte Veba[1]

        Zaman 8. Asır, yer Sibirya’nın geniş yaylak ve kışlakları, Baykal Gölü’nün çayırlı kıyıları… Malum yıllara gelindiğinde Ordus Yaylası tarafında veba hastalığı yayılmış: Doğu kuzey Asya’nın neredeyse her ovasını kaplamış. Halk öbek öbek ölmeye başlamış. Avat Pazar, bozkır ve yaylalar musibete uğramış. Orda içinde hâkimiyet çekişmeleri de en üst seviye ulaşmış, sayısız insan ölmüş. Böylece bu diyar harabeye dönmeye başlamış.

        İşte böyle bir zamanda bir gün İlteriş Kağan ellerini göğsünde kavuşturmuş çadırında dolaşıyor; sabaha kadar uyumamış. Obada yas var; her gün obanın yiğitleri soluyor birer birer, boynunu bükmüş gelincikler gibi.

        Çağırtmış Tunyukuk’u ve ona başına gelen bu veba afetinden halkını koruyacak bir ilaç, çare bulana boyu ile denk altın ve yardımcı vezirlik payesi verileceğini ferman buyurmuş.

        Han’ın fermanına binaen Vezir Tunyukuk, derhâl “Tengri gibi gökte toğmış Türk Bilge Kağanı! Türk budunı sözümi işitgil! Katıgdı tıngla!”ile başlayan fermanın birçok nüshasını hazırlatmış. Birkaç yüz atlıyla çığırtkanlar çıkartmış, devlete bağlı bütün boylara varıp bu hastalıktan korunma ve tedavi yollarını bilen bir tabip bulmalarını emretmiş. On üç gün sonra Altay’da Altın Orda’da gözleri görmeyen bir hekim bu hastalığın tedavi yöntemini gelen çığırtkanlara söylemiş. Hekimin söylediğine göre bu hastalığa yakalanan hasta üç ya da yedi gün boyunca her gün yedi ağaçtan toplanan badem içini yiyip sonra da bir tas süt içmeliymiş; bunu yaparsa da kurtulurmuş!

        Haberi alan Vezir Tunyukuk, bütün boylara hemen ferman göndermiş; bu hastalığın tedavisi için hastalara badem içi yedirmek gerektiğini haber verdirtmiş. Aradan bir hafta geçmiş; her yandan güzel haberler gelmeye başlamış. Haberlerde badem içinin gerçekten veba hastalığına şifa olduğu, hatta badem içi bulunamadığında badem ağacının yapraklarının yenilmesinin bile fayda sağladığı duyurulmuş. Bu haber kulaktan kulağa yayılmış İç ve Dış Oğuz boylarına kadar ulaşmış. Yenisey Irmağı’ndan Bağdat’a kadar bütün insanlar badem içinin değerini anlamışlar. Badem içinin fiyatı altından daha yüksekmiş. Durumu öğrenen İlteriş Kağan, bütün boylara bir ferman daha buyurmuş; her vatandaşın on kök badem ağacı yetiştirmesini emretmiş. İki yıl sonra halk bu ilde veba hastalığı afetinden kurtulmuş. Altay’daki Altın Orda yakınlarındaki yaylada gayet büyük bademlikler ortaya çıkmış. Hayatlarını koruyan bademin önemini bilen, bademe göz bebeği gibi değer veren halk sadece badem yetiştirmekle kalmamış; olgunlaşmış bademin şeklini kumaşlara resmedip evlerin duvar ve çatılarına badem şekli işlemiş; hatta balta, kazma, keser gibi tamirat aletlerinin yüzüne bile badem şeklini basmış! Günümüzde Uygur Türkleri başlarına badem deseni işlenmiş doppalar giyerler ve bu deseni taşıyan doppalara “badem doppa” diyerek ayrı bir değer verirler.

        Yukarıdaki anlatının girizgâhı kurmaca olmakla beraber vebayla ilgili bölümü Yeni Uygur Türkleri arasında yaşayan bir halk rivayetidir. Bu rivayeti okuduğumda Köl Tigin ve Bilge Kağan abidelerinin Baykal Gölü’nün güneyinde Orhun Vadisi’nde, Koşo Tsaydam Gölü civarında 47,1. arz ve 102 1/2. tul derecelerinde bulunduğunu, Ötüken Ormanı’nın da buradaki Hangay sıradağlarının bir parçası olarak anlatıldığını hatırladım. Tunyukuk Âbidesi ise biraz doğuda 48. arz ve 107. tul dereceleri arasında Tola Nehrinin yukarı mecrasında, Bayn Çokto denilen yerin yakınındadır (Ergin, 2003: 8).

        Kutluğ Kağan veya ikinci adıyla İltiriş Kağan, Çin hâkimiyetine son vererek 680-682 senesinde devleti toparlar. İltiriş Kağan 691’de öldüğünde Bilge Kağan ve Köl Tigin 7-8 yaşlarındadırlar (Ergin, 2003:5).

        Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur (BK, Kuzey,1:32); Doğuda Şantung ovasına, güneyde Dokuz Ersin’e, Batıda İnci nehrini geçerek Demirkapı’ya, Kuzeyde Yir Bayırku’ya kadar ordu sevkeden, asker gönderen Kağan, Ötüken ormanından daha iyisinin olmadığını, il tutacak yerin Ötüken ormanı olduğunu belirtir (BK, Kuzey, 2.33)( Ergin, 2003: 33).

        Orhun Anıtları’ndan anlaşıldığı üzere bir yer değişikliğinden söz edilmekte ve il olacak en uygun yerin Ötüken ormanı olduğu da vurgulanmaktadır.

        Siyaset bilimciler de bilir ki bir devletin en zayıf ve tehlikeye açık olduğu dönem büyük felaketlerle boğuştuğu vakitlerdir. Yukarıda sözü edilen anlatıda da bu felaketle Orda içinde hâkimiyet çekişmelerinin en üst seviyeye ulaştığı ve çokça insanın öldüğü, bu diyarın harabeye dönmeye başladığından söz edilmiştir. Anlatının doğruluğunu olası kanıtlarla “Göktürkler Döneminde İpek Yolu Vasıtasıyla Yayılan Veba”[2] adlı çalışmamızda ortaya koymuştuk. Özetle bu çalışmada dünya tarihinde salgın hastalıklar, kıtlık, kuraklık ve başka kavimlerin saldırıları sebebiyle göçebe kavimlerin yer değiştirmek zorunda kaldığı, bu zorunlu göçlerin dünya siyasetini ve coğrafyasını etkilediği vurgulanmıştır. Türklerin ilk yazılı kaynağı Orhun Anıtları’ndan önceki tarihî dönem Arap, Çin, Sogd, Grek kaynakları ve mitolojik kaynaklar vasıtasıyla öğrenilir. Uygur Türkleri arasında yaşayan bu rivayette, bu salgının İlteriş Kağan ve Tunyukuk döneminde yaşandığı, bu felaketle birlikte boylar arasında itaatsizliklerin ve siyasi kargaşanın ortaya çıktığı da bildirilmektedir. Bize göre aksi bilimsel gerçeklerle ispat edilinceye kadar Bizans’ta II. Justinian döneminde görülen veba salgını, İpek yolu vasıtasıyla Orta Asya’ya da ulaşmış; bu salgın Göktürk Devleti’nin siyasi yapısını, coğrafi yerleşimini etkilemiştir. Tarihî kaynaklarda Göktürklerin 681 yılında kıtlık sebebiyle Ötüken’e yerleştiği belirtilir. Ancak unutulmamalıdır ki veba hastalığı aynı coğrafyada tekrar tekrar ortaya çıkan bir hastalıktır. Uygur Türkleri arasında yaşayan bu anlatı, Ötüken’e göçün sebeplerinden birinin veba hastalığı olduğunu kuvvetle işaret etmektedir. Chavannes’in Batı Türkleri (2013) adlı çalışmasında, Çin günlüklerinde aynı dönemde yaşanan olaylar arasında fareleri yakalaması için hükümdarlara hediye edilen ju-t’o faresinden[3] söz edilmesi, İslam tarihi ve hadislerle ilgili kaynaklarında nakledilen karantina vakası, Budist sutrası Orta Asya’da veba salgınının yaşandığı düşüncesini kuvvetlendiren kanıtlardır. Bu veriler ışığında ilk veba salgınının İstanbul’da Bizans İmparatorluğu döneminde, II. Justinian döneminde görüldüğü, İpek Yolu vasıtasıyla da Avrupa’dan Asya’ya yayıldığı, veba salgınının 584-750 yılları arasında Orta Asya’da etkili olduğu, Doğu ve Batı Göktürk Devletlerinin tarihini değiştirdiği düşünülmektedir. Bu salgın 750 yılına kadar özellikle Akdeniz bölgesini 18 dalga ile vurmuş, tahminen nüfusun %20-30 azalmasına sebep olmuştur (Akpınar 2012: 1).

        Veba hastalığı hem sıcak hem de kış şartlarında görülebilen bir hastalıktır ve enfekte olmuş insan ve hayvanlar sebebiyle tekrar tekrar görülür. Bilindiği gibi o dönemde İç Asya’dan İran’a kadar İpek Yolu’nun kontrolü Türklerin elindedir. İstemi Kağan da İstanbul’a Türk heyeti (568-569) göndermiştir (Palaz Erdemir 2003: 14).

        Veba hastalığı taşıyan hayvan ve insan ölüleri, tarihin çeşitli dönemlerinde biyolojik silah olarak kullanılmıştır. Hasta hayvan veya insan ölülerinin içme sularına, insanların yaşadıkları bölgelere atılması ile hastalığın yayılması sağlanmıştır. Batı Göktürk Kağanı’nın Doğu Göktürk Devleti’ne destek verdiği dönemde Ch’ang Sun-sheng, Göktürk ordusunun ve sürülerinin su içeceği kaynaklara gizlice zehir akıtarak büyük katliama sebep olmuştur (603). Batı Göktürk Kağanı Tardu, askerlerinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, Töles boylarının isyanıyla Tibet’in kuzeydoğusundaki T’u-yü-hun’lara sığınmak zorunda kalmıştır (Taşağıl 2014: 145).Bahsi geçen olay anlatılırken hastalık veya zehir adı zikredilmemiş ama bu su kaynaklarına ölüm sebebi veba olan insan ve hayvan ölülerinin atılmış olma ihtimali göz ardı edilemez.

        2. Günümüzde Korona Virüsü

        Günümüzde yaşanan Korona virüsü ise bizleri evlerimize hapsetmiş, kendimizle ilgili birtakım gerçekleri fark etmemize sebep olmuştur:

        Anladık ki doğa ilişkimizi dengede ve saygıyla sürdürmek zorundayız; yaşamımızda Hz. İbrahim’i ateşe attıran Kral Nemrut gibi değerlerimizi, sahip olduklarımızı maddeyle ilişkilendirirsek bir sinek veya bir hastalık sizi alaşağı edebilir; bu hızlı hayat temposu içerisinde anne, baba, eş, çocuk ve sevdiklerimizle dengeli ilişkiler kurmaya mecburuz; oturup bizi bulması olası felaketleri beklemek yerine bilimsel araştırmaları takip etmeli; dünyayı tehdit edebilecek olası problemlere karşı stratejiler geliştirmeliyiz.

        Bundan sonraki süreçte bizleri bekleyen bambaşka problemlerle de karşı karşıyayız:

        Bütün dünya ülkeleri, dolayısıyla da Türkiye iyi planlanmış stratejik bir oyunun içindedir:

        1. Amerika’da veba vb. salgın hastalıklarla ilgili çalışmalar yeni değildir. 2014 yılında Amerika’da görevli olarak bulunduğum süreç içinde tanışmış olduğum Amerikalı bir öğretim üyesi çalışma alanının veba olduğunu belirttiğinde, geniş bir saha içerisinde bu kadar dar alanda çalışma yapıyor olmasını çok şaşırtıcı bulmuştum. Bu dikkat yukarıda zikredilen çalışmanın kaleme alınmasında etkili olmuştu. Bugün ise ABD üniversitelerinde bilimsel çalışmaların planlı olarak günümüzde yaşanan salgınla ilgili yönlendirildiğini göstermektedir.

        2. Çin ve ABD’nin ortak sorunu, beslemekte güçlük çektiği çok uluslu halkıdır. Çin’in yıllardır ürettiği oyuncaklar, giysi ve porselenler de kullandığı boya malzemeleri yoluyla dünya sağlığı ile oynadığı gerçeği birçokları tarafından dillendirilmiştir. Bu olumsuz haberlere rağmen ABD’nin başkenti Washington’da Türkiye’de bir dönem ne alırsan aynı fiyat olduğunu belirtmek için “ Bir milyoncu” diye adlandırılan mağazalara benzer ne alırsan 1 dolar ya da 3 dolar olan satış yerlerinin sayısı oldukça fazladır. ABD’de bu ürünlerin zararları bilinmiyor olamaz. Çin ile ABD’nin ortak çıkarı nedir? Corena gibi bir virüsle dünya nüfusunu azaltmak, Çin ve ABD’nin ortak hedefi midir? Yıllardır araştırmacılarını bu konuda bilimsel çalışmalara yönlendiren ve çalışmaları takip eden ABD’nin bu virüse henüz çare bulamamış olması şaşırtıcı değil mi?

        3. Bütün dünyaya sağlıklı yaşam, sıfır beden olma fikrini aşılayan, tıp merkezleri bulunan ABD’nin bu soruna çare bulamaması, GDO’lu ürünlerle mücadele etmemesi de oldukça dikkat çekicidir. ABD’de özellikle yiyecekle ilgili reyonları gezenler birçok sebze ve meyvenin hormonlu, değişik renkli ve boyutlu biçimlerini görmüştür. ABD nüfusu içinde de obezitenin özellikle siyahi nüfus arasında yaygın olduğu da bilinmektedir.

        4. Corena salgını, bizleri eve hapsetmiş gücü ise teknolojiyi iyi kullananların eline vermiştir. Dijital bir kontrol sistemi özgürlüklerimizi elimizden aldığı gibi bundan sonrasını da istenildiği gibi sürdürmeye mecbur bırakacaktır. ABD’de dil öğrenimi sırasında bizlere okutulan metinlerin çoğu uzaktan öğretimle ilgili olması oldukça dikkat çekicidir. Bu ders materyallerinde uzaktan eğitimin öğrenci ve aileler üzerindeki etkileri sorgulanıyor; uzaktan öğretimin temel sebebi ise ulaşım zorluğu ve ergen zorbalığı diye açıklanıyordu. Bize göre uzaktan eğitim sisteminin asıl uygulanma sebebi din, dil, ırk farklılıkları içeren ABD halkının gruplar hâlinde hareket etme becerisinin, özellikle genç nüfusun, kasıtlı olarak birbirlerinden uzak tutularak herhangi olası bir isyana karşı beraber mücadele etme ruhunun kırılmaya çalışılmasıdır. Bu sistem bizim eğitim sistemimizde uzun süre uygulanırsa Türk kültürü büyük zarara uğrayacaktır. Atası Oğuz Kağan olan her Türk çocuğu bilir ki birlikte hareket edebilmek güce güç katar; orduyu ve savunmayı güçlü kılar.

        5. Bozulan iklim dengesi sebebiyle gelecekte dünyayı su problemi de beklemektedir. Verimli topraklar, su kaynaklarına yakın topraklar, doğal yapıları tahrip edilmemiş yerler üzerinde işgal politikasını tetiklenecektir. Bu yönüyle Türkiye, Orta Asya, dolayısıyla Türk Cumhuriyetleri büyük tehdit altındadır.

        6. Türk milleti, kendi küçük meseleleri içinde kaybolmadan uzun ve kısa vadeli stratejiler belirleyip uygulamak zorundadır. Corena salgını göstermiştir ki tarih tekerrür etmektedir. Gücü elinde tutanlar, insanları kontrol altına alabilmek için çeşitli oyunları sürdürmektedirler. Eğer millet olarak dikkatli olamazsak Tunyukuk Âbidesi’nde “beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış...(DC, 7)” (Ergin 2003:15) ifadesinde belirtildiği gibi birlik beraberlik duygusu zedelenecek; başka sorunlarla boğuşmak mecburiyeti ortaya çıkacaktır.

         

        * Doç. Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fak., ÇTLE Böl. aysun.demirez@hbv.edu.tr

         

        Kısaltmalar

        ABD       : Amerika Birleşik Devletleri

        BK          : Bilge Kağan

        DC          : Doğu cephesi

        GDO       : Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

        Kaynaklar

        Akpınar, Haldun (2012) “Bulaşıcı Hastalıkların Yayılımının Tahmininde Deterministik Modellerin Kullanılması”, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Öneri Dergisi, İstanbul.

        Chavannes, Edouard (2013) Batı Türkleri, İstanbul: Selenge Yay.

        Ergin, Muharrem (2003) Orhun Âbideleri, (www.hisargazetesi.com (ET 20.4.2020).

        İshaq, Yusup (1998) Uygur Xelq Rivayetliri I, Şincan: Şincan Yaşlar-Ösmürler Neşriyati, s. 1-3.

        Palaz Erdemir, Hatice (2003) VI. Yüzyıl Bizans Kaynaklarına Göre Göktürk- Bizans İlişkileri, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat.

        Taşağıl, Ahmet (2014) Kök Tengri’nin Çocukları (Avrasya Bozkırlarında İslâm Öncesi Türk Tarihi), İstanbul: Bilge Kültür Sanat.

         


        [1] Yusup İshaq (1998) Uygur Xelq Rivayetliri I, Şincan Yaşlar-Ösmürler Neşriyati, s. 1-3

        [2] “Göktürkler Döneminde Orta Asya’da İpek Yolu Vasıtasıyla Yayılan Veba (The Plague Spreading Through The Silk Road İn Central Asia During The Term Of Turkic Knaghanate)”, Yükselen İpek Yolu, C: II, 2016, Ankara: Türk Yurdu, s. 104-113.

        [3] Ju-t’o faresi, fareye benzer, yeşil renkli, dokuz parmak uzunluğunda; fareleri deliklerinden çıkarıp yakalayan bir hayvan olarak tarif edilir (2013: 229). Eserin başka bir bölümünde de bu hayvanın burnu uzun, kuyruğunun kırmızı olduğu belirtilir. Yılan sokmalarında yarayı koklayıp üzerine idrarını yaparak iyileştirmektedir. Ju-t’o faresi, sözü edilen dönemde o kadar kıymetlidir ki hükümdarlara hediye olarak sunulur (2013: 181).