Yeni Bir Din Dilinin Gerekliliği -Kurumsal ve Bireysel Dindarlık Üzerine Bir Okuma-

Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393



        Özet

        Felsefe tarihinde üzerinde en çok konuşulanlardan birisi de Epikür Paradoksu diye bilinen “Kötülük Sorunu”dur. Antik Yunan ile ilahi dinlerin Tanrı tasavvurunun farklılığına rağmen sorun hâlâ “Mükemmel, adil ve mutlak iyi sıfatlarına sahip bir Tanrı ile dünyadaki kötülüklerin açıklanmasının inananlara nasıl yapılacağı üzerinde tartışmalar hâlâ devam etmektedir. İlahiyat fakülteleri Kelam, İslam Felsefesi Tarihi ve Din Felsefesi bilim dallarında bu sorun üzerine yoğunlaşmaktadır.

        Bu yazının amacı, öncelikle kavramların suiistimali ve ezoterik yorumlarıyla yaptıkları terör eylemlerine meşruiyeti sağlanmaya çalışan (İŞİD, FETÖ ) örgütlerin kökenci, köktenci (entegrist, fundemantalist, radikalist) tutucu okumalara karşı yeni bir din dili oluşturmaya yönelik çalışmaların gerekliliğini vurgulamaktır. Ayrıca korona virüsü (Covid-19) küresel salgınıyla birlikte sağlık alanında kullanılan din dilindeki olası yanlış kullanımlara işaret etmeyi hedeflemektedir.

        Makalenin ilk kısmında ülkemizde uzun yıllardır yaşadığımız PKK’nın da temelde entegrist/tutucu bir dile sahip olduğuna, yakın bölgelerimizdeki Şii-Selefî çatışmanın Hilafet ve Mehdici tasavvurlarla meşruiyeti sağlanan vekâlet savaşlarına, Sünni bir yapıda olduğunu iddia eden ama “Kâinat İmamı” sıfatıyla Mehdici tasavvurla 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ’nün din diline dair bilgi verilerek ve yeni bir din dili oluşturmanın zorunlu hâle geldiği vurgusu yapılacaktır.

        Yazının ikinci bölümünde, küresel salgına karşı ulusal önlemler alınırken İlahi dinlerin İsrail, Avrupa ve İslam dünyasındaki resmî ve sivil grupların verdikleri tepkiler, kurumsal din anlayışının tıkandığını göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının umre ziyaretleri, Cuma namazı ve minarelerden sala vermek, salavat getirmek ve dua etmek şeklinde kullandığı din dilinin ortaya çıkardığı olası sorunlara işaret edilecektir.

        Neticede, kurumsal din anlayışının yeni bir din dili geliştiremediği için zayıflayıp hedef kitlesi üzerindeki etkisini kaybetme korkusu yaşarken bireysel/asli dindarlığın güçlenip kişinin Rabb’i ile doğrudan irtibatını artırabileceği imkânı üzerinde durulacaktır. İlaveten “Yeni Bir Din Dili Geliştirmek” için İslam felsefesindeki hekim-hakîm-bilge ilişkisinin yeniden güncellenmesi ve insan sağlını korumayı hedefleyen birimler ile felsefe/ilahiyat ve diğer beşerî disiplinler arasındaki irtibatın yeniden kurulmasıyla din dilinin yeniden oluşmasında disiplinler arası çalışmanın şart olduğu vurgulanacaktır.

        Anahtar Kelimeler: Kötülük Sorunu, Radikalizm, Fundemantalizm, Yeni Din Dili, Diyanet, İlahiyat Fakülteleri, Felsefe.

        Giriş

        Türkiye’de yeni bir din dilinin geliştirilmesi ve bunun Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı katkısıyla yaygınlaştırılması artık bir zorunluluk hâline gelmiştir. Yeni din dilinin gerekliliğini kötülük sorunu bağlamında iki aşamalı temellendirmek mümkündür: İlk olarak, fiziksel ve metafiziksel kötülük olup hem doğrudan insan canına kast edenlere hem de dinî değerleri siyasal ve ekonomik hedeflerine ulaşmak için dinî değerleri kullanan örgütlere karşı “yeni bir din dili” oluşturulmalıdır. İkincisi korona virüsü salgınıyla birlikte ortaya çıkan fiziksel kötülükler karşısında klasik din dilinin yetersiz kalması ve manevi/tinsel destek diye sunulanların tam tersi etki yapma ihtimali ve hekim-hakîm irtibatının yeniden kurularak “ruh sağaltımı”nın “yeni bir din dili” ile sağlanabileceğidir.

        Türkiye uzun süredir ulusal bazda siyasi-ırki bir söylemle ortaya çıkan PKK, İslam dünyasında hilafeti yeniden getireceğini iddia ederek temelde kavmiyetçi bir dinî-siyasi söyleme sahip olan DAEŞ/İŞİD örgütlerinin terör eylemleriyle ulusal ve uluslararası alanlarda doğrudan ve/ya dolaylı mücadele etmektedir. Bunlara ilaveten 15 Temmuz 2016 tarihinde devlete yönelik darbe girişiminde bulunulmasını da eklersek, hoşgörü, diyalog adıyla ülke ve dünya barışı için hizmeti hedeflediğini söyleyen bir cemaatin, terör örgütüne (FETÖ) dönüşebildiğini gördük.

        Bu noktada, “PKK, temelde Marksist söylemlerden hareketle oluşturulmuş etnik bir örgüttür, dinî değerlerle ne alakası var?” sorusu akla gelebilir. “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Maide 5/32) ilkesine rağmen bölgede dinî değerlerin nasıl kullanıldığı üzerine ayrı bir yazı kaleme alınabilir. Burada ayrıca Arap dünyasında BAAS sosyalist partilerin yerini de ayrıca müzakere etmek ve PKK’nın eylemlerinde kullandığı argümanları bölgesel siyaset açısından analiz etmek uygun olur.

        Çağdaş Müslüman düşünürlerden Roger Garaudy’e göre Marksizm ve Stalinizm, teorik açıdan iktisat ve siyasası İngiliz, felsefesi Alman; sosyalizmi Fransız menşeli bir dogmatizm ve kökencilik olup Batı köktenciliğinin bir ürünüdür de denilebilir. Kavramlar arasındaki patalojik ilişkinin tahlilini yapmak gerekmektedir. Bu noktada köktendincilik (radikalizm) ile kökencilik (fundamentalizm) arasında bir ayrım yaptığımı belirtmek gerekir. Arapça usuliyye, İngilizce fundamentalist, Fransızca L’interisme, Türkçe köktencilik ve/ya köktendincilik terimleriyle ifade edildiği kavramsallaştırmanın temel özellikleri; donukluk, katılık, değişimi ret, siyasal otoriteyi kabul etmeyip muhalefet, bütün ilerleme, gelişme hareketlerinin reddi, geri dönüş, taassup ve hoşgörüsüzlüktür.[1]

        Garaudy’e göre, adı her ne olursa olsun entegrist (tutucu) öğretiler; dinî veya siyasi herhangi bir inancı, tarihin bir önceki döneminde sahip olduğu kültür yapısı veya kurumlarıyla özdeşleştirdiği için mutlak bir doğruya sahip olduğu öğretisi üzerine kuruludur. Bu özelliğinden dolayı, ister teknokratik veya Stalinci olsun ister Hristiyan, Yahudi veya İslam kökenli olsun, günümüzde gelecek için büyük tehlikeyi oluşturma riski vardır. O hâlde ilk olarak ister beşerî ister ilahi kaynaklı olsun bütün sistemler ve ideolojilerin kökenci ve köktenci yapılara dönüşme riski vardır. Marksizm, Stalinizm, Vatikan kökten(din)ciliği ve Yahudilerin seçilmiş kavim ideolojilerini ve/ya köktenciliğini ve ana hatlarıyla ele almak gerekir. Din ve şiddet arasında kurulmaya çalışılan ilişkinin uluslararası boyutu ve uygulanan politikalara meşruiyet sağlaması arasındaki irtibat ancak bu şekilde sağlanabilir.[2]

        Orta Doğu için bu noktada bir de Hristiyan Mehdiciliği ve köktenciliğinden bahsetmek gerekir. Çünkü fundamentalizm terimini ilk kullananlar Selefî Protestanlar olup lafızcı, Mesihçi, evangelist ve partikülaristtirler. Protestan gruplarının hepsinin aynı özelliklere sahip olmadığını da belirtmek gerekir. Amişler Selefî, lafızcı/zahirî ve partikülaristtir, ama Mesihçi milenyum öğretisini ve misyonerlik faaliyetlerini (evangalism) reddederler. Protestan fundamentalizminin kutsal metni birebir lafızcı olarak okuyan ABD’deki Protestan gruplardan biri New Orleans Baptist Kilisesi’dir.

        Burada kısaca belirtmek istediğimiz husus, gerek Nigeraa’da kontrgerillaları desteklerken ABD’nin bu hareketi, “Demokratik, Haçlı Seferberliği” diye nitelendirmesi gerekse Irak’ın işgalini Mesihçi bir tavırda temellendirmesi Hristiyan öğretilerinden oluşturduğu bir gerçektir.[3] Dinî ve siyasi açıdan bir Mehdi beklentisi, gelecek tasarımı ve bir rüya olmaktan öte, itikadi bir husus olarak ortaya çıkmaktadır. Mormonlar, Presbiteryenler ve Baptistler, Filistin’de Yahudilerin yeniden dirilişi için İsa’nın ikinci kez geleceğine inanırlar.[4]

        Ülkemizdeki ve İran, Irak ve Suriye merkezli olayları değerlendirirken Mehdici tasavvurların etkin bir meşruiyet aracı olarak kullanıldığı hususuna tekrar dönerek yeni bir din dili oluşturma gerekçemizi biraz daha açıklayalım: Ulusal açıdan darbe teşebbüsünde bulunan ve 250’ye yakın insanın hayatını kaybetmesine sebep olan dinî/siyasi yapılanmanın (FETÖ) Şiilik’in Mehdi öğretisine karşı gibi durup Sünni olduğunu iddia ederken “Kâinat İmamı” nitelemesiyle benzer öğreti olduğunu gözlemledik. Burada önemli olan İslam düşünce tarihindeki İhvanu’s-Safa akımındaki aşamalara oldukça benzer adanmış insan yetiştirildiğinin uzun süre gözden kaçmasıdır. Çünkü İhvanu’s-Safa gizli cemiyetine alınma sürecine dikkat ettiğimiz zaman bu sürecin tarihsel temellerine vakıf olabiliriz.

        Bunlara göre yaşları on beşe ulaşan keskin anlayış ve kalp temizliği gösteren kişi, çıraklık/aday mertebesindedir. Otuz yaşlarına geldiği zaman, şefkati, kurnazlığı ve halkın yönetim işlerinde pratik düşünmeyi öğrenmiş olanların ulaştığı liderlik mertebesi ikinci aşamadır. Hakîmlik veyahut meliklik mertebesine kırk yaşında ulaşılabilir. İtaat etmek için çağrılan ve ilahi yasa tarafından yardım edilen kimseler üçüncü mertebededir. Son aşama peygamber veyahut melek mertebesidir. Bütün ihvan, elli yaşında ona ulaşmaya davet edilir. Hakikatin idraki ve melekut âlemine yükselme imtiyazları ve Allah’a yakınlık hâsıl olur. Bu yaşananlardan sonra oluşan kanaatime göre İslam düşünce tarihinde önemli oranda yine Şii/İsmailî öğretiye dayanan İhvanu’s-Safa örneğinde görüldüğü üzere etkinliklerini gizlilik içerisinde sürdüren yapılanmalar maalesef Sünni düşünce içinde de oluyormuş.[5]

        Bu hususu biraz daha açmak gerekiyor, çünkü “Arap ve Fars Akılları”nın ortaya koyduğu dinî tasavvurları Şiilik-Selefîlik şeklindeki çatışmanın dışında kaldığımızı ve bunun tarihsel temellerinin Türk aklının Selçuklu Devleti Sultanı Tuğrul Bey’in ferasetli politikalarına kadar gittiğini düşünüyorduk. Fatimi Devleti gerek Abbasi gerekse Selçuklu Devleti’ne karşı verdiği mücadelenin meşruiyetini Şii fıkhı ve İsmailî öğreti üzerine temellendirmişti. Tuğrul Bey ve Nizâmülmülk’ün temel kaygısı, Hasan el-Sabbah’ın (v.1054-1124) liderliğini yaptığı İsmailîlik mezhebinin Rafizi, Karmati ve Batini isimleri altında maddi ve manevi zararlarını engelleyecek, Sünni akideyi merkeze alan bir eğitim sistemi oluşturmaktı. Oysa 15 Temmuz sonrasında kendisini Ehl-i Sünnet ve İran-Şii karşıtı gösteren ama temelde ezoterik okumalara benzer bir Mehdici söyleme sahip bir terör örgütü daha eklenince Türk aklının da son tahlilde bu çatışmaya dâhil olduğunu gördük ki bu da artık din dilini yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini ortaya çıkardı.

        Bu Mehdici söyleme bir de Türkiye Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ile Güvenlik ve Dış Politika Kurul Üyesi, aynı zamanda Uluslararası Savunma Danışmanlığının (SADAT) kurucusu Emekli General Adnan Tanrıverdi’nin Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın da katıldığı bir toplantıda şu açıklamalarını ilave ettiğimiz zaman durum daha da karmaşıklaşmaktadır: "İslam Birliği olacak mı? Olacak. Nasıl olacak? Mehdi Hz. geldiği zaman. Peki, Mehdi ne zaman gelecek? Allah bilir. Peki, bizim bir işimiz yok mu, ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte ASSAM bunu yapıyor.

        Tanrıöver’in, resmî kimliğiyle “Kürt dilinin geliştirilmesi devletin kültür programlarında yer almalıdır. Devletin resmî okullarında isteyen Kürt vatandaşlarımıza kendi dilinde eğitim hakkı sağlanmalı, ikinci dil olarak da Türkçe öğretilmelidir. Türkçe eğitim yapan devlet okullarında da ikinci dil olarak Kürt dili tedrisata dâhil edilmelidir. (…) Eyalet sistemi getirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin taşra teşkilatı ve Devlet’in yönetim şekli yeniden düzenlenmelidir. Eyalet valileri seçimle işbaşına gelmeli. (…) Cumhurbaşkanlığı forsuna bir yıldız daha eklenmelidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türklerden sonraki en büyük ve asli etnik gurubu Kürtlerdir. Cumhurbaşkanlığı forsunda tarihte kurulmuş 16 Türk Devleti’nin simgesi bulunmaktadır. Eyyübi Hanedanlığı Devleti, Kürtler kadar, Sünni Müslümanların da iftiharla ve hayırla yâd ettikleri bir devlettir.[6] şeklindeki açıklamalarının küresel boyutunun da diğerleri gibi olabileceğini düşünmeye başladık.

        Bu açıklamaların tedirginliğini yaşarken korona virüsü küresel salgınına karşı ulusal tedbirleri görünce 14.03.2020 tarihinde “facebook” sayfamdan federasyon şeklindeki devletlerin tekrar ulus devletlerine döneceği ihtimalini paylaştım. ABD Başkanı Donald Trump'ın korona virüsü nedeniyle Avrupa'dan ABD'ye gelen her şeye kısıtlamalar getiren ve ABD’ye göçmen kabulünün geçici olarak yasaklandığını açıklamasını (21.04.2020), Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ülkedekilerin yüzde 60 ile 70'ine korona virüsü bulaşabileceği ifadesini okuyunca eyaletle yönetilen ülkelerin daha kaygılı oldukları düşünülebilir.

        Bu bağlamda ABD’de Nixon ve Ford yönetimlerinde Dış İşleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Henry Kissenger, 03.04.2020’de WSJ’daki makalesinde şöyle uyarılarda bulunur: “Covid-19 pandemisinin dünya düzenini ebediyen değiştireceğini, ABD’nin acilen yeni bir çağ için planlama çalışmalarına başlayıp yurttaşlarını hastalıktan koruması gerektir. Milletler, kurumlarının felaketi öngörebileceği, etkisini sınırlandırabileceği ve istikrarı tekrar sağlayabileceği inancıyla kaynaşır ve gelişir. Covid-19 salgını sona erdiğinde, birçok ülkede kurumlarının başarısız olduğu düşünülecektir. Bu yargının nesnel olarak adil olup olmadığı önemsizdir. Gerçek şu ki, koronavirüsten sonra dünya asla aynı olmayacak.[7]

        Bu gelişmeler karşısında Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Charles Michel’in "Koronavirüs, herhangi bir kıta ile sınırlı olmayan küresel bir krizdir ve tek taraflı eylemden ziyade işbirliği gerektirir." ifadelerine rağmen Kuzey Avrupa ülkeleri İspanya ve İtalya’ya gerekli ilgiyi göstermemesi üzerinde ayrıca durulmalıdır. Bunlara ilaveten Singapur, Avustralya, Güney Kore, Japonya gibi hayat standartları oldukça yüksek ülkelerde ekonomik açıdan durgunlaşma olacağına dair yazıları görünce federasyonla yönetilen devletlerde, maddi durumu iyi olan eyaletlerin diğerlerinin sıkıntılarını üstlenmede ne kadar devam edebilecek sorusu önem kazandı.

        Dünyanın süper gücü olduğunu iddia eden ABD’de Texas Eyaleti’nin halk oylaması ile ayrılma hakkı bulunduğunu, bunun temellerinin ABD iç savaşına kadar gittiğini, Coloroda, Indiana ve Michigan dışındaki diğer bütün güney eyaletlerinin 1861-1865 arasında Kuzey Eyaletleri’ne karşı iç savaş yaptıklarını, en zengin eyaletlerinin kuzeybatıda yer aldığını, düşük eğitim seviyesi, en yüksek obez oranı, en yüksek işsiz oranı ve en az sağlık sigortası olan eyaletleri ne kadar sırtlayacağını düşünmek gerekir. Kaliforniya Eyaleti ayrılırsa dünyanın beşinci büyük ihracat ülkesi olma durumu varken daha ne kadar diğerlerinin yükünü taşıyacaktır?

        Almanya’da, işsizlik oranının en düşük olduğu Bavyera'nın sahip olduğu zenginliğin Almanya ile paylaşılmasına karşı çıktıkları ve Federal Almanya Cumhuriyeti'nden ayrılmayı sürekli düşündükleri bilinen bir husus. İspanya’nın en zengin eyaleti Katalonya, ayrılmak istediğini sürekli söylüyor. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’de federasyon hayalleri kuranların hevesleri, bu kez de salgın nedeniyle kursaklarında kalacak, çünkü Devlet, ülkenin her yerinde eş değer uygulamalarla salgının etkisini kırmaya çalışıyor; ulus devlet hâkimiyetini pekiştiriyor. Bizim bu bağlamda, gerekli önlemleri alarak bu salgın sonunda, oldukça fazla değişikliklere karşı hazırlıklı olmamız lazım; ilahiyat fakültelerine düşen de bu bağlamda yeni bir din dili oluşturmaktır.

        Görüldüğü üzere sorunun küresel, çözüm önerisinin öncelikle ulusal olduğu açıktır. Bunun için de öncelikle özgür ve özgüvenli birey tedbirleriyle başlanacağı ortadadır. İşte bu nedenle kolektif hak talebinde bulunan, ehliyet ve liyakat ilkesine göre hareket etmeyen yapılanmaları artık cemaat ve/ya tarikat yerine “siyasi ve iktisadi birim” diye nitelemek daha tutarlıdır. Bireysel hak ve özgürlükleri, ehliyet ve liyakate göre görev dağıtımını öngören felsefi duruşun ve (personalizm anlamında) şahsiyetli bir tutumun gerçekleşmesi, ancak bireysel yönetimle olabilir. Bu nedenle “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” projesi bağlamında İbn Bacce’nin bireysel yönetime (tedbiru’l-mütevahhid) dair tespitlerini güncelliyoruz. Öyle gözüküyor ki, dinî kurumlar ve gruplar son dönemlerde yaşanan ve salgın ile birlikte zirveye ulaşılan güven sorununu aşmak, ancak yeni bir din dili ile “bireysel varoluşçu dindarlık” üzerine düşünmekten geçmektedir.[8] Böylece özellikle devlet yönetiminde herhangi bir kolektif yapıya (cemaat ve gruba) ait olmadan başarılı olma imkânı tekrar gündeme gelebilir. Arap-Fars iktidar savaşları ve bunlara meşruiyet arama yorumları dışında oluşan fıkıh/Hanefi, itikad/Maturidi bakış açısında Şii-Selefî çatışmaya dolaylı katkıda bulunan Sünni görünümlü tarikat/cemaatlerin yerine bireysel ahlak ve zühdü önceleyen, sivil bir dinî tavır üzerinde düşünmek şart oldu.[9]

        Bunu yapmak şarttır, çünkü tarihin belirli zamanında belirli sorunları çözmek için üretilmiş sonuçları (fetva) mutlaklaştırarak günümüze necasetten ve hadesten taharet diye sunmanın yeterli olmadığı artık iyice açığa çıkmıştır. Modern dünyanın meydan okumalarına karşı geleneksel bilgilerimizi yeniden nasıl okuyabileceğimizi, hükümlerin ve içtihatların değişmesine dair ilkeleri Hz. Ömer ve Ömer b. Abdülaziz’in uygulamalarına bakarak disiplinler arası çalışmalarla değerlendirmek gerekir.[10] Özellikle sağlık uzmanlarının da katılacağı çalışmalarla yeni bir din dili geliştirebilirsek korona virüsü sorunu gibi küresel boyutta salgınlar ve diğer sorunlarla yüzleşmek için günümüz şartlarına yönelik bir hazır bulunuşluk temini de sağlanabilir.

        1. Yeni Bir Din Dili Üzerine Düşünmek

        İlahiyat fakülteleri açısından yeni bir din dilinin geliştirilmesi, “meslek ahlakı” açısından zorunlu oldu. Hekim ve beşerî/tinsel disiplinler üzerinde çalışanlar, siyaset bilim uzmanları ve siyasetçiler ile birlikte toplumu oluşturan bireyler olarak davranışlarımızın hukuki ve ahlaki sonuçlarına dikkat etmemizin şart olduğu, yaşadığımız sosyo-politik olaylarla ve bu günlerde yaşanan küresel salgın ile iyice belirginleşti.

        Benjamin Franklin’in, önceleri siyaset felsefesiyle ilgili olarak sıkça kullanılan “Kısa vadeli güvenliği özgürlüğe tercih edenler; ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler.” sözünün de günümüzde geçerliliği kalmadı; çünkü sağlık güvenliğimiz için özgürlüklerimizi gönüllü olarak kısıtlıyoruz. Öyle gösteriyor ki hekimiyle, bilim insanıyla, politikacısıyla toplumları oluşturan bireylerin davranışlarında hukuk-ahlak irtibatının yeniden kurulması gerekiyor. Diğer bir ifadeyle bireysel ahlaktan, toplumsal ahlaka, mesleki ahlaktan siyasal ahlaka kadar korona virüsü salgını, bize değerlerimizi yeniden gözden geçirmek için bir fırsat sunmaktadır.[11]

        Bu noktada tekrar Franklin’in dediği üzere güvenlik ve özgürlük alanlarımızdan herhangi birinde kısıtlamaya ve/ya tercihe gitmeden güvenliğimizi tehdit eden terör örgütlerinin şiddet eylemlerine karşı demokratik hak ve özgürlüklerimizi kısıtlamadan önlem almak için din dilinin analizinin önemine geçelim. Bunun için de özellikle şiddet ve terörle özdeşleştirilen ve dinî terimlerle alt yapısı oluşturulmaya çalışan “İslamfobia, radikalizm ve fundamentalizm” kavramları arasındaki patolojik ilişkinin tahlili gerekir.

        Bu bağlamda Orta Doğu merkezli Şii-Selefî adıyla örgütler vasıtasıyla yürütülen vekâlet savaşlarının temelde enerji için yapıldığı, bunun Şii Hilaline karşı Sünni Cephe adıyla Türkiye’nin de bu savaşa sürülmesinin tutarlı olmadığı vurgulanmıştır.[12] Çünkü burada Sünni diye sunulan yapının Körfez ülkeleri merkezli kavmiyetçi-Hilafetçi Arap Aklının Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında önemli tetikleyici işlevi olan Vahhabiliğin Selefîlik şeklindeki modern sürümüydü. Orta Doğu’da Peygamber efendimizin cahiliye dönemi âdetlerinden olarak görüp ortadan kaldırdığı aşiret yapısı (patrimonyal sistem) tekrar ihdas edilmiştir. Orta Doğu yönetimlerinin temel amacı, riyasettir; bunu temin için de din meşruiyet aracısı olarak kullanılmakta; tabiri caizse Kindî’nin yüzyıllar önce (v. 873) söylediği gibi[13] “din tacirliği” yapılmaktadır.

        Buna rağmen özellikle Türkiye’de son dönemlerde dinî grupların yaz tatillerinde Arapça için Orta Doğu ülkelerine öğrenci göndermelerinin yanı sıra akademisyen adaylarının yüksek lisans için buralara gönderilmesi, ilahiyat fakültelerinde felsefe grubunun kaldırılması ve/ya azaltılmasına yönelik çabaların da katkısıyla “Sünni görünümlü Selefî” zihniyetin yaygınlaşması tehlikesine de dikkat çekildi. Fakat bu noktada Türkiye’de Selefîlik’in kendi içlerinde birbirlerini de sürekli tekfir ettiklerini de dikkate alarak Suriye ve Irak’taki hilafetçi radikal örgütlerin paradoksal bir şekilde gençlere yönelik propagandasını yapma ihtimalini dikkate almak gerekir. Ayrıca küresel güçlerin bölgedeki Şii hilaline karşı Sünni cephe adıyla Selefî zihniyetin bir parçası hâline getirilme tehlikesini gözden kaçırmamak gerekir.[14]

        Toplumsal dinî duyarlılık oldukça karmaşıklaştı; “Sünni görünümlü Selefî zihniyet”in yaygınlaşmasından bahsederken bunların, geleneksel sufi yapıları müşrik olarak gördüğünü, tarikatların de kendilerini Selefîliğin panzehiri olarak sunduklarını, her iki cephenin de Türkiye’de, ilahiyat fakültelerindeki felsefe öğretimi karşıtlığında birleştiğini söylemeliyiz. Bu noktada sürekli Selefî tehlikeye vurgu yaparken paradoksal bir şekilde Şii-Selefî çatışmasına Sünnilik adına katkı yapma riski artmaya başladı. Bundan kaçınmak için felsefeyi küfür, kelam/teolojiyi zındıklık, tasavvufu şirk olarak görmenin riskini bu üç disiplinin eş güdümlü okunmasıyla yeni bir din dilinin oluşturulabileceğini vurguladık. 15 Temmuz 2016 terörist saldırı ve darbe girişiminde dinî değerleri içerden sömüren, dönüştüren bir cemaatin (FETÖ) ezoterik dil oluşturmasının tehlikesinin farkına varmak yetmedi, çünkü diğer grupların da benzer ezoterik ve Mehdici yorumları kullanmaya devam etmesi gerçeğinden hareketle Batınî/İbahî yorum ve Sufî yorum arasındaki farklara dikkat etmek gerekir.

        Bu yazının son okumalarının yapıldığı 24 Nisan 2020, Cuma günü, Ramazan ayının da başlangıcı olması hasebiyle Mehdinin geleceğine dair video ve konuşmaların iyice artması, durumun vahametini göstermektedir. Başta Mehdilik hususu olmak üzere, dinin günlük politik uygulamalara yönelik Diyanet İşleri Başkanlığından açıklamalar yapılmaması, toplumdaki kafa karışıklığını iyice artırmaktadır. Hâlbuki bu noktada Bilge Yönetici Aliya’nın dediği üzere kamuoyu psikolojisinde mutlak bir kurtarıcı yani mehdi bekleyen mucizevi tavırlar ile yabancılarından yardım beklemek artık bırakılmalıdır. Ona göre, “Mehdi, bizim tembelliğimizin hatta imkânlarımız ve mücadele vasıtalarımıza nispeten zorluk ve problemlerin orantısız derecede büyük olduğu durumda, içimizde büyüyen güçsüzlük hissinin doğurduğu sahte umudun adıdır.”[15]

        1.1. İslam Kültürünün ve Müslüman Aklının Eleştirisi

        Yeni bir din dili oluşturmak, bir nevi “İslam Aklının Eleştirisi”ni yapmakla mümkün olabilir. Bundan kasıt “Makasidu’l-Kur’an” yani Allah’ın erdemli bir toplum için neler yapılmasını istediğine dair temel hedefler ile “Makasidu’-Şeria” yani bu ilkelerin hayata geçiriliş tarzları arasındaki farka dikkat ederek İslam kültürünü/geleneğini eleştirel okumalara tabi tutmak gerekir. Bu bir nevi, Müslüman aklının farklı zaman ve mekânlarda işleyiş tarzını incelemek demektir.

        Müslüman coğrafyada ilk dönemden itibaren Emevi-Abbasi siyasal erk kavgasıyla başlayan savaşlarda dinin meşruiyet aracı olarak kullanım sürecini incelemek, burada gömülü Müslüman aklının iktidarlarca yüzyıllarca nasıl kullanıldığını, Peygamberimizin Veda Hutbesi ile dünya kamuoyuna açıkladığı cahilî sistemin yeniden güncellendiğini ve nasıl dönüştürüldüğünü görmektir. Bunu yapmak demek, yukarıda bahsettiğimiz Makasıdu’l-Kuran yani gönderilen metnin temel ilkelerini farklı zaman ve mekânlarda, farklı dillerde, farklı soru ve sorunlara çözüm üretmek için kullanılan yol ve yöntemlerini yani Makasidu’s-Şeria’yı mukayeseli bir şekilde incelemek, günümüze neyi nasıl söylediği ve söyleyeceği üzerinde düşünmektir. Bu farklı zaman ve mekânlarda farklı kültür ve dillerde temel metinlerin okunmasıyla ortaya çıkan çözüm önerilerini (hukuk diliyle fetva) bilmek ve temel ilkeleri yani Makasidu’l-Kur’an’ı derinlemesine anlamak (fıkıh) arasındaki farkı bilerek geleneği bütüncül okumaya çalışmak demektir. Buradaki eleştirinin aynı zamanda “bir imkân dili” oluşturmaya çalışması önemlidir.  Çünkü İslam tarihine gömülü olan aklın hangi dönem, neye hizmet ettiğini gösteren kavram ve teorilere yüklenen anlamları analiz ettiği gibi aynı zamanda yeni anlam ufuklarına da işaret eder.[16] Bu Batı felsefesinde Rönesans-Reform gelişmelerinin sonucunda geliştirilen Din Felsefesi Ana Bilim Dalının verilerini Türkiye’de okutulmasının ötesine geçilmesi ve temel üç disiplin olan Felsefe, Kelam ve Tasavvufun ana bilim dallarında çalışılan verilerinin mukayeseli değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır. İlahiyat Fakültelerinde Tanrı’nın adil, iyi olması ve dünyada yaşanılan fiziksel ve metafiziksel kötülükler (husn-kubh ve/ya teodise) sorunu bağlamında okutuluyordu ama korona virüsü bu yeni din dili çalışmalarına sağlık meselesine acilen ilave etmemiz gerektiğini gösterdi.

        Özetle, yeni bir din dili oluşturmak, “kaygıları paylaşmak ve seçenekleri artırmak” için gereklidir. “Tahsilu’s-Saade” yani mutluluğu elde etmek şeklindeki genel felsefe tanımının nihai amacı olan “saadetü’l-kusva” yani “nihai esenliğe ulaşma” kaygısını paylaşmak için de gereklidir. Bu dünyada refah ve mutluluk, huzur, ahirette de En Yüce İyi’nin bilgisine ulaşmak, Rabbimizin rızasını kazanmak,  yani mutlak kurtuluşa, felaha ulaşmaktır. Din, bu anlamda nihai kaygımızın hâli/nesnesidir.

        Bu yeni din dilinde, Anadolu’da/Türkiye’de işe başlama ve yol alma, Hanefî fıkhı, Maturidî Akaidi, Yesevî tasavvufi zihniyeti ve Yusuf Has Hacip gibi âlimlerimizin yol ve yöntemini, bunun temel kodlarını anlayıp güncellenmesiyle mümkün olabilir. Bu açıdan öncelikle mevcut politik söylemlere meşruiyet sağlayan ve mutlak hakikat tezleri gibi sunulan, 73 fırka sözüyle meşruiyet sağlanmaya çalışılan zihniyetten, yani “Yalnızca benim mezhebim/tarikatım kurtuluşa erdirendir, diğerleri sapkındır.” diyen cedelî/diyalektik yöntemden kaçınmak gerekir.[17]

        2. Korona Virüsü Önlemleri Bağlamında Yeni Din Dili

        Dünya, Çin'den başlayarak kısa bir süre içerisinde tüm dünyada birçok insanı etkileyen korona virüsü, bulaşma yolu olarak en hızlı ve kontrolü en zor olan, solunum yolu ile bulaşan bir virüs ile mücadele ediyor. Resmî kayıtlara göre 20.12.2019 tarihinde Wuhan'da görüldü. 27.12.2020’de bir hastaneye ağır zatürre (pnömoni) tanısıyla üç hasta yatırılmıştı ve ardından önce Uzak Doğu ülkelerinden itibaren bütün dünya bu salgınla karşı karşıya geldi.  Bu küresel sağlık salgını hakkında birçok siyasi, ekonomik teorilerde bulunuluyor; ilgililer, bunlara dair değerlendirme yapacaktır.[18] Bizi ilgilendiren, Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) ne yaptığı ve nasıl bir dil kullandığıdır. Bunlar umre ziyaretleri, Cuma namazı kılınması ve minarelerden akşam ve/ya yatsı namazı ezanlarıyla birlikte sala verilmesi ve dualar okunmasıdır.[19]

        2.1. Umre Ziyaretleri

        Türkiye’de ilk defa 10.03.2020’de, bu tanıyla hasta yatırıldı. 14.03.2020’de, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, umre için Suudi Arabistan'da bulunan 21 bin kişinin 15 Mart’a kadar yurda dönmüş olacağını açıkladı. Erbaş, umrecilere korona virüsüne karşı 14 gün boyunca evden çıkmamaları tavsiyesinde bulundu. Dünyayı kasıp kavuran korona virüsü ile ilgili olarak Türkiye’de umre ve yurt dışından gelen 10.300 kişinin karantina altına alındığı açıklamasını 17.03. 2020’de yaptı.

        DİB, Suudi Arabistan’ın yasaklama kararından önce gelen bu küresel salgına karşı umre ziyaretlerini askıya alabilirdi, ama almadı; ekonomi-politik gerekçeler ne olursa olsun, küresel salgının karabulutlarını herkes görürken umre ziyaretlerine izin verildi. Buna izin verdikten sonra umreden dönenlere evden çıkmama tavsiyesinde bulunmasının bir geçerliliği olmadığını herkes gördü.

        Umre ve Hac ziyaretlerinin sadece dinî vecibe olmadığını, Mekke ve Medine’nin kadim ticaret merkezi olarak işlevini, bölgenin iktisadi ve siyasi tarihiyle ilgilenen herkes bilir, İslam tarihi ve ilahiyat okumak şart değil. Peygamberimizin Medine’ye davet edilmesi, orada Yahudi ve Arap kabileler arasındaki iktisadi çekişmeyi ve Yahudilerin Musevi geleneğe dair söylemlerine karşı Medinelilerin Hanif öğretiye göre yaşayan ve İbrahimî geleneğin son hâlini getirdiğini söyleyen Hz. Muhammed’i şehre davet etmelerini iktisat ve siyaset bağlamında okuyunuz.[20]

        2.2. Cuma Namazı

        İkinci büyük hata, salgın ülkemize geldi ve doğrudan etkisini hissettiğimiz zaman Cuma namazının kılınmaması yönünde karar alınması gerekirken buna gerek görülmedi ve milletin aklıyla alay eder gibi, hutbede yaşlıların kalabalık ortamlarda bulunmaması tavsiye edildi. Hastalığın karantina süresi malum olduğu ve devletin en üst düzey sağlık birimleriyle doğrudan görüşme imkânı olan kurum, bütün uyarılara rağmen cuma namazı kılınmasına karar verdi.

        06.03.2020 tarihli hutbede “Geçmişte olduğu gibi bugün de salgın hastalıklar, yeryüzünü dolaşmaya devam ediyor. Dünyanın dört bir köşesini tehdit eden virüsler, toplu kayıplara sebep oluyor. Rabbimize şükürler olsun, ülkemizde bir vakaya rastlanmadı. Ama kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için hepimize sorumluluk düşüyor.” diyerek binlerce insanı yan yana oturttu.

        Cemaate çeşitli virüs salgınlarından etkilenmemek için gerekli tedbirleri anlattı. Ardından bütün dünyada alınan önlemlere kısmen uyarak “Dinimizin insan sağlığını ve can güvenliğini korumaya yönelik emirleri gereği, Din İşleri Yüksek Kurulu kararıyla 16 Mart tarihinden itibaren cuma namazlarına ve camilerde cemaatle namaza ara verildiği” açıklandı. Bu gecikmeli de olsa uygun bir karardı; çünkü artık sağlık koruma (hijyen) konusu, aşağıda ayrıntılı olarak vereceğim üzere doğrudan klasik fıkıh okumalarıyla ve hutbelerde verildiği gibi zahiri (hadasten ve necasetten taharet) ile yetinilmeyeceğini gösterdi. Doğrudan virüs gibi teknik ve sağlıkla ilgili meselelerde öncelikle ilgili doktorların tavsiyesine yer verilerek önlemler alınması gerekirdi, ama olmadı.

        Daha sonra şöyle bir açıklama yapıldı: “Yaşadığımız mahzun cumanın ardından 27 Mart Cuma günü ise, İslam medeniyetinin en önemli coğrafyalarından olan cennet vatanımızda, İslam toplumunun şiarlarından biri olan cuma namazının temsilen de olsa devam etmesi gayesiyle, gerekli sağlık tedbirleri alınarak, Türkiye'de tek bir camide de olsa kılınmasının uygun olacağı düşünülmüş ve Ankara il ve ilçe müftülerimizin katılımıyla Ankara Millet Camii’nde, bugün ise Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camii'nde kılınmıştır."

        Böylece Cuma namazının tek camide kılınmasıyla cuma hutbelerinin devamlılığının sağlandığı vurgulanan açıklamada, "Bu zor süreçte hutbelerimiz, musibetler karşısında mümince bir duruşu tavsiye etmekte, tedbir, tevekkül, dua ve yardımlaşma ile milletimize sabır ve kararlılığı öğütlemektedir. Cuma hutbelerinin Diyanet TV ve sosyal medya hesapları üzerinden canlı olarak yayınlanmasına devam edilmesi, milletimizin hissiyatını paylaşmaya ve maneviyatını güçlendirmeye yöneliktir." ifadesi kullanıldı.

        Devamla, son iki cumadır yapılan uygulamanın devam edeceğine işaret edilerek "Zikredilen gayelerle, salgın tehlikesi sona erinceye kadar, her hafta ülkemizin farklı tek bir camiinde asgari düzeyde katılımla, gerekli tüm sağlık tedbirleri alınarak temsilen cuma namazı kılınacak; en kısa zamanda bu musibetten kurtulmamız için dua ve niyazda bulunulacaktır. İslam toplumunun şiarlarından biri olan bu ibadetin devam etmesi ve cuma namazına gidemediği için milletimizin yaşadığı üzüntünün bir nebze giderilebilmesi adına; Türkiye'de sadece Ankara'da Beştepe Millet Camii'nde, çok az sayıda katılımla ve salgına karşı gerekli tedbirler alınarak Cuma namazı eda edilecektir.".[21]

        Bu karar alınırken sağlık bakanlığı yetkilileriyle konuşulup konuşulmadığını bilmiyoruz ama bir dinî grup liderinin yaptığı açıklama, cemaatlerin etkisinin ayrıca müzakere edilmesi gerektiğini göstermektedir.[22]

        2.3. Akşam ve/ya Yatsı Ezanlarıyla Birlikte Sala Okumak

        Cuma namazlarına katılım şartlarının neler olduğunu burada yeniden yazmak gereksiz. Millet Camii’nde kılınanlara Ankara ilçe müftüleri, görevliler ile yaklaşık 40 kişi katılmıştır. Şimdi isteyenin katılamadığı veya katılanların isteyerek mi katıldığı belli olmayan bir namazın hukuki/dinî durumu hakkında konuşmanın bile gereği yokken salanın vefat haberi olduğunu bilen millete her gün akşam veya yatsı namazıyla ne denmek isteniyor? Bu, ölüm korkusundan kurtulmanın en uygun yolunun, ölümden sonra bu dünyada olduğundan daha mutlu bir hayatın olacağını yani ahireti hatırlatmak mıdır?[23]

        Ebu Zekeriya er-Razi’den hareket ettiklerini yani Müslüman hekim ve hakîm âlimlerin fikirlerini fetva verirken değerlendirdiklerini sanmıyorum, ama öyle olsa bile sala vermenin doğrudan ölümü hatırlattığını ve vefat edene rahmet dilenmesi istendiğinin anlaşıldığı bir ortamda, pek uygun bir y&ou