Tuhaf Zamanlar-IV

Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393



        Sonuç Yerine

        İmdi, bütün bunlardan ne çıkar? Özet şudur: Siretle suret karıştırılmış, kendilik bölünmüştür. Siret, yani içerik geçmişe, şekil bugüne aittir. Ne geçmişin güncellenmiş hâli, ne bugünün güncellenmiş hâli; hiçbiri değildir hayatımızın ekseni. Bir yanda sosyal fosil mesabesindeki maziye ait kalıntılar, diğer yanda içselleştiremeden iktibas ettiğimiz eğreti modern yapılar. Başka bir anlatımla ne geçmiş güncellenmiş ne de bugün. İkisi de hazır, parantez içinde yapılar olarak korunmuştur. İlkel bir muhafazakârlıktır hayata hâkim olan. Geçmişin güncel hâli tamam da bugünün güncellenmiş hâli nedir, gibi bir sual yöneltilebilir. Bugünden kasıt modernitedir. O da “hazır”, parantez içindeki hâliyle iktibas edilmiş ya da öyle sanılmıştır. Modernitenin güncellenmiş hâli ise “Türk modernleşmesi”dir. Türk, yani bize uyarlanmış “Türk tipi bir modernleşme”dir murat edilen. Geçmişten kasıt da gelenek içindeki tarihsel kültür, yani tarih içinde ürettiğimiz millî kültürdür.

        Türk modernleşme sürecinde nesillerin karşı karşıya kaldığı en temel problem ya da problemlerden biri, millî kültürün tarihsel kalıplarına sıkı sıkıya sarılmak yahut onları mevcut hâliyle bugüne taşıma gayretleridir. Oysa bunların bir kısmı içtimai birer fosil hâlini almış ölü varlıklardır. Bir kısmıysa yaşamla ölüm arasında can çekişmekte, hayatın kenarında durmaktadır. Gökalp, konuyu çok güzel anlatır. Sözü ona bırakalım:

        “Bir medeniyete mensup beynelmilel kaidelere an’ane (tradition) denilir. Dinî, ahlakî, hukukî, lisanî, bediî, iktisadî namlarıyla muhtelif nevilere münkasem olan bu ananelerden hangileri millî vicdana uygun bir şekil almış ve millî hayatta canlı bir surette yaşıyorsa, onlara müessese (institution) denilir. Hangileri millî vicdana temessül edemeyerek hayattan büsbütün atılmışlarsa, onlara içtimaî müstehaseler  (fossiles sociales) denilir. Millî vicdana temessül edemedikleri hâlde, içtimaî atalet kanunu mucibince henüz yaşamakta devam edenlerine de pes-zinde (survivance) namı verilir.” (Gökalp, 1981: 31)

        Yukarıda her şey çok açık, çok berraktır. Fakat hemen söylemek lazım ki, bu fikirler gelenek üzerinde devam fikrinin bir ifadesidir. Gelenek içinde oluşan ve günümüze kadar gelen ananelerin dökümüdür bu. Bunlardan biri “kültür”, diğeri de “medeniyet”tir. Ona göre kültür ve medeniyeti birbirinden ayıran; “harsın bilhassa duygulardan, medeniyetin bilhassa bilgilerden mürekkep olmasıdır. İnsanda duygular usûle ve iradeye tâbi değildir.” (Gökalp, 1986: 34) Yukarıda hazret bu ayrıma girmemiş ve her ikisinin de toplumdaki üç hâline değinmiştir. Bu üç hâlden biri müessese, ikincisi içtimaî müstehase, üçüncüsü de pes-zindedir. Toplumun benimseyip kendine melettiği her şey müessese, zamanla hayatın dışına atılan her şey içtimai müstehase ve nihayet hayatın ne içinde ne de dışındaki can çekişen ananeler de pes-zinde olarak nitelendirilmiştir.

        Gökalp, bu hâliyle hayatımıza ister terbiye yoluyla (kültür) isterse talim yoluyla (medeniyet) gelsin müessese hâline gelen her şeyi millî, müessese hâline gelmeyenleri de gayrı millî olarak görmüştür. Demiştir ki “Hars, bir milletteki dinî, ahlakî, hukukî, lisanî, bediî, iktisadî müesseselerin mecmuu demektir.” (Gökalp, 1981: 31). Buraya kadar her şey açıktır. Açık, ama yukarıdaki analizlerin tamamı Gelenek içinde oluşturulan “müesseseler[1] için yapılmaktadır. Gökalp’a göre “kitaplı, mektepli ve muallimli” bu medeniyet Arap, Fars ve Türk’ün ortak ürünü, ortak malıydı (Gökalp, 1981: 32). Yani medeniyet her ne kadar dışarıdan gelse de, bir yanıyla da bizim eserimiz olan bir üründü. Tabir aynen şudur: “Arab’ın, Acem’in ve hatta Türk’ün müşterek bir mahsulü olan bu medeniyet okuyup yazanları kendi tesiri altına aldı.” (Gökalp, 1981: 32).

        Ne var ki, burada, devreye bir başka süreç daha giriyor. Bu, baştan beri üzerinde durduğumuz şeydir: Batı Medeniyeti. Kavramı pekâlâ “modernleşme” olarak anlayabiliriz. Gökalp şöyle der:

        “Tanzimat devrinde, asrî terakkisiyle gözlerimizi kamaştıran yeni bir medeniyet daha görünerek kendisini bize kabul ettirdi; bunun da kitapları, mektepleri ve muallimleri memleketimizde hâkim olmaya başladı. Şimdi artık ‘iki resmî medeniyete mensup olmuştuk.’…Şimdi de membaları ve esasları başka olan bu iki medeniyet mücadeleye başladılar. Divan Edebiyatına rakip olan Salon Edebiyatı zuhur etti.” (Gökalp, 1981: 32-33).

        Bu iki medeniyetten birincisi Arap ve Fars’ın olduğu kadar bizim de eserimiz olan bir medeniyetti. O zaman bile biri “Halk Edebiyatı”, diğeri “Divan Edebiyatı” olmak üzere iki ayrı fasıl açılmışken şimdi, eskinin “kitaplı, mektepli, muallimli medeniyetine” bir yenisi daha eklenmiş, dolayısıyla eskinin kültür ve medeniyeti arasındaki gerilime bir yenisi daha ilave olmuş oluyordu. Hatta Gökalp, buna bir de üçüncüsünü ilave ediyor:

        “Nihayet Türkçülük uyanmaya başladı. Bu cereyan, bugünkü millî harsı aramak ihtiyacından doğmuşken, bazı yanlış anlayanlar tarafından eski Türk medeniyetini iade ve ihya mahiyetinde telakki edildi. Bu suretle, millî harsımızı tazyik eden medeniyetler bu ana kadar iki iken, şimdi üç oldu” (Gökalp, 1981: 33).

        Gökalp, Türkçülük Akımı’nın “bugünkü millî harsı aramak ihtiyacından doğmuşken”, bazı yanlış anlayanlar tarafından “eski Türk medeniyetini iade ve ihya” şeklinde anlaşılmasından rahatsızdır. Üstat, kaynağı ne olursa olsun “müessese” hâlini alamamış her şeyi müzelik bir malzeme olarak görmektedir. Buna, eski Türk medeniyetine ait kurumlar da dâhildir. Buraya kadar anlatılanlar, Gökalp’ın altını ısrarla çizdiği meseleyi ortaya koymuş bulunuyor.

        Pekâlâ, tekrar başa dönersek, bir yanda gelenek içinde üretilen “müesseseler” -bu “dinamik kültür” ya da “örf” olarak da okunabilir- diğer yanda yine gelenek içinde üretilen “içtimaî müstehase” ve “pes-zinde” yapılar diğer yanda ise modernite içinde hayatın içine giren “Yeni Hayat” vardır. Gökalp’ın bulduğu çözüm basittir. O güne kadar ulaşan müesseselerle -bunlar yaşayan hayattır- yeni hayat; biri kültür, diğeri de medeniyet olarak aynı iklimde pekâlâ yan yana yaşayabilir. Dikkat edilirse bu ikisinden ilkinin (kültür) referans seti gelenek, ikincisinin referans seti ise modernitedir. İki ayrı referans setine ait iki ayrı dünyayı birlikte tahayyül eden bir Gökalp vardır karşımızda.

        Bu ayrım, meseleyi çözmek bir yana, krizi daha da derinleştirmektedir. Çünkü iki ayrı referans setinin kurucu önermeleri, birbirini ret üzerine kurulmuş; her ikisi de bir diğerinin zıddı olarak varlığını tahkim etmiştir. Hâl böyleyken nasıl olur da bu ikisi uzlaştırılabilir? Kaldı ki, her aşaması yüzler, hatta binlerce yılın deneyim ve birikimi üzerine kurulu yekpare ve uyumlu bir yapı, nasıl olur da, tam olarak kendisinin reddi üzerine kurulu bir yapının kısmi bir sürümüyle uyum hâlinde yaşayabilir? Buradaki kısmi sürümle kastedilen, gelenek içinde üretilen “Türk Millî Kültürü”dür. Hülasa, bu pek tabii ki mümkün değildir.

        Kaynaklar

        Ziya Gökalp, (1981), “Millî Terbiye-1”, Makaleler V, (haz. R. Kardaş), Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, s. 29-37.

        Ziya Gökalp, (1986), Türkçülüğün Esasları, (haz. M. Kaplan), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara.

         


        [1] Burada bir hususa açıklık getirmek gerekiyor. O da kavram ve kurumlardır. Gökalp’ın “müessese” dediği şey, bu çalışmada “kavram ve kurumlar” şeklinde dile getirilmiştir. Bu, sıradan bir tercih değil, çok temelli bir gerekçeye dayanıyor da ondan. Varlıkla kavramlar üzerinden ilişki kurduğumuz için, kavramlar da tıpkı kurumlar gibi üstyapıya değil, altyapıya ait kurumlar olarak görülmekte, o şekilde muamele görmektedir.