Demir Çemberde Sürgünün Sürgünü “Madalyalı Bandit”: Gokka

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        Gece tan aydınlığı gibi,

        Kovulduğun

        Yurduna son bakış gibi

        Tatlı idin bana

        Lenin

        Bir İspanyol kadınının acılarını anlatan Dolores şiiri (1936) ve Eki Cürek (İki Yürek,1939) adlı piyesiyle tanındıktan sonra 1939’da SSCB Yazarlar Birliğine kabul edilen, 1963’te girdiği Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsünü başarıyla bitiren; şiir, roman, hikâye olmak üzere 52 ayrı dile çevrilmiş toplam 34 eserin sahibi Halimat Bayramuk (1917-196), Karaçay Malkar Edebiyatı’nın en önemli yazarlarındandır. 1990 yılında yayımlanan On Dört Cıl (On Dört Yıl) romanı, Yılmaz Nevruz tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmış ve Türkiye’de İki Kasım Bin Dokuz Yüz Kırk Üç ve Kafkaslar Ağlıyor adlarıyla yayımlanmıştır. Eser, İkinci Dünya Savaşı sürerken Karaçay Türkleri’nin Karaçay Muhtar Vilayeti’ni Ağustos 1943’de işgal eden Almanlara yardım ettikleri gerekçesiyle 2 Kasım 1943 tarihinde hayvan vagonlarına doldurulup bölgelerinden topluca Orta Asya’ya sürgüne gönderilişi ile başlar. Karaçay Türkleri’nin sürgüne yollanışlarını, on dört yıl süren sürgün yaşamlarını ve Stalin’in ölümünden sonra (1953) onun yanlış politikalarının oldukça sert biçimde eleştirildiği Nikita Kruşçev döneminde topraklarına geri dönüşlerini (1957) konu alan On Dört Cıl, tarihî sosyal nitelikli bir romandır. Kendisi de bu sürgünü bizzat yaşamış olan yazar, kitabın önsözünde edebî bir eser ortaya koymaya çalışmadığını, tehcirin halkına getirdiği felaketler hakkında yazmayı kendine borç saydığını söyler. Kadın bakış açısının romanın biçim ve içerik öğelerine etkisinin oldukça belirgin olduğu romanda bir reflektör (yansıtıcı bilinç) gibi kullanılan başkişi Gokka Majayevna ekseninde gelişen olaylarda ve kişilerin karakterizasyonunda kadınların erkeklerden daha dirençli, hayatta kalma istek ve çabalarının daha fazla, aralarındaki dayanışmanın daha güçlü olduğu, roman kişisi olarak üstlendikleri fonksiyonun daha önemli olduğu dikkati çeker.

        Olay örgüsü sürgüne gönderiliş, sürgün yılları, geri dönüş olmak üzere üç önemli vaka parçasından oluşan ve kronolojik olarak ilerleyen romanın ana eksenini Orta Asya’nın kum düzlüklerinin yuttuğu Ullu Karaçay halkının yaşadığı büyük dram teşkil eder. Eserde bir ermişin yıllar önce söylediği ve leitmotiv olarak sık sık tekrarlanan “Tav allında bir halk bolur, kün allında talk bolur.” (Dağ önünde bir halk olur, güneş altında yok olur.) şeklindeki sözü sürgün yollarında hatırlayan halk, ermişin çok önceden neyi görmüş olduğunu ancak o zaman anlar. Yazar milliyetlerini belirtmeyi ihmal etmediği için kişilerin Karaçaylar, Ruslar, Almanlar, Kazaklar vb. şeklinde gruplandırılabileceği, milletlere dair genel imgelerin de yer aldığı eserde, yaşanan bütün acılara rağmen insanî mesajlar sıkça yer alır ve herhangi bir millet topluca kötülenmez. Işığı sönen Karaçay’ın oldukça kötü şartlarda bilmedikleri bir meçhule doğru giden insanları erkekleri savaşta olduğundan kadınlar, harp malulleri, yaşlılar ve çocuklardır. Erkekleri devlet artık onlara ihtiyaç duymayıp zorunlu gönderene kadar, cephede Sovyetler Birliği adına savaşmakta -hatta kimileri madalya almakta iken- kendileri kara bir sandığa benzeyen hayvan vagonlarında gidecekleri yere ulaşmayı bekleyen Karaçay Türkleri, gördükleri muamele karşısında “akıl yitimi”ne uğrarlar. İç savaş sırasında eline silahını alarak Sovyet rejimini savunan, Ekim Devrimi için mücadele eden, İkinci Dünya Savaşı’nda silaha sarılıp cepheye koşan, başarıları nedeniyle önemli nişanlar alan bu halk, 2 Kasım 1943’te Kazakistan bozkırlarına doğru götürülürken evlerine gelip yerleşecek olan Gürcüleri acı içinde seyretmektedir.

        Koba (çivi) lakaplı Stalin’in Sovyet Güvenlik Sekreteri ve Sovyet Gizli Polisi şefi Lavrentiy Beria’nın Kafkas halklarının Almanlara satılmış olduğunu belirttiği raporu üzerine -ki bu da Kafkas topraklarını Gürcülere vermek için harika bir bahanedir- suçlu suçsuz ayırmadan Karaçay, Çeçen, Çerkes, İnguş, Malkar, Kabartay, Kalmuk, Ahıska halklarını ve Kırım Tatarlarını son ferdine dek kalıcı olarak tehcire maruz bıraktığı bilinmektedir. Yazarın kişilerin isimlerini dahi çoğu kez değiştirmeden kurgusal dünyaya aktardığı olaylar, tarihî bilgi ve belgelerle kolaylıkla takip edilebilir. Ancak romanın en ilginç özelliği, eserde bazı davranışlar, semboller ve birtakım sözlerle kendini gösteren, yukarıda bahsedilen ana hikâyeye paralel anlatılıp onunla zaman zaman çelişen psikolojik boyutlu ikinci bir hikâye bulunmasıdır. Bu da eğitimli, aydın, Sovyet rejimine sonuna kadar bağlı Stalin’i taparcasına seven, sağlık ocağında çalışırken askere alınıp kocası Aslan’la birlikte vatanı için çarpışan tabip yüzbaşı Gokka’nın var oluş hikâyesidir. Rejim tarafından halkıyla birlikte yok edilmeye çalışılan Gokka, Sovyet rejiminin dışına itildiğinde -ki bu onun ruhsal sürgünüdür- var olmayı becerememekte, eski günlere bitmez tükenmez bir özlem duymaktadır. Gokka’nın bu durumdan kaynaklanan duyuş ve düşünüş tarzından romana yayılan çelişki ve tutarsızlıklar fark edilmeyecek gibi değildir. Bu yazıda Gokka, romandaki göstergeler doğrultusunda ideolojiye bakışı ekseninde değerlendirilecektir.

        Aslan kendisiyle evlenmek istediği zaman idealist bir genç kız olarak ona “Bütün dünyada proletarya zafere ulaşana kadar evliliğin adını anmamak gerekir.” diyecek kadar bireysel varlığını yok sayan adanmış bir ruh hâliyle, savaşta cepheden cepheye koşarken bile mutlu olan yirmi beş yaşındaki Gokka, kendisine vatan haini muamelesi yapıldığı vakit darmadağın olur, büyük bir boşluğa düşer ve başka türlü var olmaya çalışmak yerine bir şekilde rejime dâhil olmaya çalışır. Sürgündeyken çalıştığı hastanedeki komünistlerin toplantılarına imrenerek bakan, parti aday kartını atmayan, 1944’te her yanda ölümün kol gezdiği günlerde kolhozun parti teşkilatına partiye gitmek için dilekçe yazan, SSSR’nin Yüksek Sovyeti için periyodik olarak yapılan seçimlere katılmak isteyen, her şeye rağmen kendisini komünist kabul eden ve her fırsatta kendisine halk düşmanı olduğu hatırlatılan biridir Gokka. Romanın başında, savaşta yaralandığı için izinli geldiği köyünde 26. Ekim Devrimi kutlamalarının hazırlıkları yapılırken sürgün söylentilerini duyup “Bizim ülkemizde böyle şey olmaz.” diyen halkına layık görülen zulme tanık olur. Yüzbaşı ve doktor olması, madalyası, üniforması, apoletleri kendisinin de aynı aşağılamalara maruz kalmasını, bandit (eşkıya) muamelesi görmesini önleyemez, diğerleri gibi kara kaputlu soldatlar tarafından (NKVD askerleri) otomatlarla demir çembere alınıp öz topraklarından koparılır.

        Kendini Sovyet insanı olarak gören, sadece Sovyet ideolojisiyle var olmayı bilen, bu ideolojinin yönlendirdiği Gokka’nın asla çıkarmadığı yüzüğü bile, özel yaşamını sembolize etmesine rağmen, ideolojiye olan bağlılığının bir parçasıdır. Çünkü onun Aslan’la birlikte geçmişte yaptığını hatırladığı şeylerin tamamı Sovyet rejimine hizmet üzerine kuruludur. Ayrıca onun ideolojiyle kopmaz bağlarını sembolize eden madalyası, üniforması ve apoletleri de zihnini takıntı düzeyinde meşgul eder. Bütün ailesini kaybetmesine, halkının yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmasına rağmen Gokka için sürgünden daha yakıcı, daha katlanılmaz olan şey, Sovyet insanlığından ihraç edilmesi ve bandit olarak görülmesidir. Sözde Mikayonşahar’daki evlerine gitme fırsatı bulamadığından asker kıyafetiyle dolaşmaktadır ama romanın ilerleyen kısımlarında asker elbisesini eskitmemek için yeni bir elbise aldığının, her fırsatta özellikle bayramlarda bu kıyafeti giydiğinin söylenmesi, ev meselesinin bahane olduğunu göstermektedir. Gokka’nın bakış açısından söylenen “Zaten bu elbisedir ki Gokka’’nın insan olarak, insanlarla haşır neşir olarak yaşadığı günleri hatırlatıyordu.”, “Ne yapıp edip onu eskitmemeye çalışıyordu. Çünkü üniforması mutlu zamanının, ‘sovyet insanı’ olarak Sovyet yurdunu savunduğu günlerin hatırasıydı.” türünden sözlerle subay kıyafetinin onun için anlamı belirtilmektedir. Sürgün sırasında hayvan vagonlarına yüklenirken kayınvalidesini arayan Gokka’yı geri dönmesi için saygısızca uyarıp otomatı (tüfeği) ile onun göğsünü dürterek omzundaki apoletini koparıp yere fırlatan soldatın aldığı cevap Gokka’nın var gücüyle attığı tokattır. Yerden apoletini alıp hafifçe okşayan Gokka, daha sonra bu apoleti yerine dikecektir. “Üniforması kendisine yardım etmiyorsa da o, henüz ona değer vermektedir.” Sürgün sırasında göğsündeki madalyasını çıkarıp atma isteği duymasına rağmen bunu yapamayan, canını esirgemeden kazandığı apoletlerin savaşın kıyısından bile geçmeyen kişilerce tahkir edildiğine defalarca tanık olan Gokka, sürgün edildikleri Trudovik’te yaşadıklarından sonra apoletlerini koparıp cebine koyacaktır. Pahtolarda geçirdiği yılbaşı gecesinde anlatıcı “Gokka’nın şu anki durumu ile madalyası tezat teşkil ediyordu. Ama devlet armağanını kutsal görme inancını daha yitirmemişti.” dese de onun bu inancı yitirdiği bir zaman dilimi hiç olmayacaktır. “Halk düşmanı” olarak sürgüne götürülürken ve uzunca bir süre de sürgünde madalyalı, rütbeli, apoletli dolaşan Gokka, bulunduğu durumla son derece uyumsuz olan bu haliyle Don Quijote’a çok benzer. Romanda bu uyumsuzluk “Göğsünde madalyasıyla bit kemiren bir subay (!)  Bir yandan da üzerine otomatik tüfekler çevrilmiş… Nasıl da garipmiş, yazgı denilen şey…” sözleriyle ortaya konur.

        Trende ölen babası Majay’ın cesedi molada çıkarılıp yola atılmasına, bütün ailesi ve yakınları acılar içinde ölmesine rağmen; kendisini eski bir paçavra gibi, bugünsüz ve yarınsız hisseden, sadece ideolojiye bağlı olarak yaşamayı bilen Gokka’da, onu terk etme duygusu gelişmez. Kazakistan’da tanıdığı 1930’ların kulak sürgünlerinden iyi kalpli Tötka Maria’ya “Aslında ben yaşamıyorum Τötka Maria, gölgem yaşıyor. Yiyorum, içiyorum, nefes alıyorum, hepsi o kadar.” derken, bir başka yerde “Hayata ilişmeyi siz hayat mı sanıyorsunuz?” der. On Dört Cıl’ı Gokka’nın rejime karşı uyanışı olarak okumak çok zordur. Romanın sonunda çizilen millî bilince varan, öz topraklarına döndükten sonra ölen kocası yazar Aslan’ın romanını bastırıp ana dilin canlanmasına hizmet eden, şehirde herkes tarafından tanınan kırkını geçmiş ak saçlı Doktor Gokka profilinin esere dikkatle bakıldığında çelişkiler içerdiği görülecektir. Gokka’nın millî bilinç konusunda kafası epeyce karışıktır ve düşüncelerinde tutarsızlıklar mevcuttur. Karaçay Türkleri’nin kendi kültürleri, örf ve adetleriyle nasıl yaşadığının genç nesillere anlatılması gerektiğini, halkın hayatından bahseden kitaplar yasaklandığı için onların bulundukları yere göre Kazak, Kırgız, Özbek, Durgan ya da Rus gibi yaşadığını ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşünen Gokka sürgündeyken Karaçay Türkleri’nin Kazak ve Özbek Türkleriyle evlenmesinden de rahatsız olur; Karaçay Türkçesine giren Kazakça Kırgızca, Özbekçe sözcükleri Rusça kadar yabancı addeder. Diğer yandan da 1950 yılı ekiminde doğan oğluna “Ovod” isimli romanın başkahramanı Artur’un adını koyar.

        Gokka’nın sözde millî bilinçle yayınlattığı Aslan’ın “Yıllar ve Dağlar” adlı romanı, ona göre geçmişin güzel zamanlarını yani Karaçay gençlerinin devrim için canlarını nasıl feda ettiğini anlatır. En son savaştayken mektupla haber aldığı, omzundaki yaranın tedavi edilmemesi sonucu Orta Asya topraklarında ailesini ararken kan zehirlenmesinden ölen binbaşı Aslan’ın defterlerini ona yardım eden aile aracılığıyla elde eden Gokka, bunları milletine hizmet olarak görüp yayımlatır. “Gokka’ya karşı olan sevgisi onun yüzüne nur verirdi, ama ülkesine olan sevgisi her şeyden üstündü. Ona düşman saldırınca, kalkıp cepheye koşmuştu.” sözleriyle vatan sevgisi vurgulanan Aslan’ın yazdıkları arasında Gokka ve atayurdu için yazılmış “Manzumeler” başlığını taşıyan şiirler de vardır. Her şeye inancını yitirmeye başlayan Gokka’nın bu defterleri okuduğunda yeniden inanç bulmasının nedeni; bunlarda Aslan’ın, kendisinin ve akrabalarının otuzlu yıllarda, hayata atılışlarının, Sovyet rejiminin getirdiği yeni hayat için verdikleri mücadelenin, genç neslin bunun için nasıl seferber olduğunun, Stalin için nasıl canlarını fedaya hazır olduklarının ve ikinci planda da olsa ideolojinin gölgesinde büyüyen aşklarının anlatılmış olmasıdır. Gokka’nın en değerli hazinesi olan bu defterleri bastırmak istemesinin nedeni; millî bilinçten ziyade romandaki ifadelerle söylersek Orta Asya’da darmadağın vaziyetteki kendi dilini, kitabını, tarihini ve bütün mazisini unutup gitmekte olan Karaçay Türkleri’nin öncü gençlerinin Leninist Partinin önderliğinde devrim için kanlarını nasıl akıttığını yetişecek nesillere anlatmaktır. Onun milletine hizmet edeceğini düşündüğü bu romanın ideolojiye hizmet eden bir kitap olduğu çok açıktır. Bu çelişkiye yazarın Karaçay Türkleri’nin Sovyetler Birliği’ne bağlılığını gösterme ve suçsuzluğunu anlatma çabası neden olmaktadır. Romandaki göstergeler dikkatle incelendiğinde eserin sonunda bile Gokka’nın rejimle yakınlaştıkça ve rejimden gelen övgüyle mutlu olabildiği, hâlâ gerçeklerin farkında olmadığı görülecektir. Elbette yıllardır sürgünde yaşadıkları ona hiçbir şey öğretmemiş değildir ancak sistemli eğitimle uyuşturulmuş zihninin çok hızlı algılayabildiği söylenemez. Romanın başındaki Gokka ile sonundaki Gokka arasında sürgünün yarattığı psikolojik sarsıntıyı atlatamamış olması haricinde ideolojiye bakış açısından büyük bir fark yoktur. Bu anlamda On Dört Cıl gelişim romanı özelliği göstermez. Sovyet rejiminin türlü yollarla eritmeye çalıştığı Karaçay kimliğinin uyanışı ve var oluşu probleminden metin boyunca söz edilse de bu mesele oldukça yüzeysel şekilde ele alınır.

        Gokka’nın rejime sarsılmaz bağlılığının eğitimle ilişkisi “‘Babanız halk düşmanıdır.’ denilseydi, Gokka ile Halimat onlara da sırtlarını dönebilirlerdi. Sovyet Rejimi’nin ve Stalin’in adı ile söylenen her şeye, kayıtsız şartsız inanılırdı.” türünden sözlerin sürekli tekrar edilmesiyle eserde özellikle vurgulanmıştır. “1937 yılında rejim düşmanları (!) ortaya çıkarıldığında hem Gokka hem arkadaşları ülkeyi onlardan temizlemek için, büyükleri ne dedilerse yapmışlar”, üç güzide aydın hakkındaki rejim düşmanı oldukları yolunda kendilerine yazdırılan sahte suçlamalar nedeniyle onların tutuklanıp sürülmelerine neden olmuşlardır.  O zamanlar içini hiç acıtmayan bu olayı sonradan hatırlayan Gokka’nın bunu yeterince analiz ettiği, büyük pişmanlık duyduğu yine söylenemez. “İnternasyonal Marşı”nı, “İzciler Tanrı’ya az inanırlar.”, “İliç ölmüştür, ama savaşımı sonuna kadar sürdürmeyi bize vasiyet etmiştir.” şarkılarını söyleyerek büyüyen, Sovyet ideolojisi doğrultusunda yetişen Gokka sürgüne gönderilirken bile Stalin’e ait Vatanın Aydınlık Sabahı portresini yanına almayı ihmal etmez. Yıllar sonra bu portreyi yırtması ideolojiye sırtını döndüğü anlamı taşımaz. Çünkü aslında ideolojiye vatansever, necip, nezih, çalışkan, Tolstoy’un deyişiyle “Mingitav’ın eteklerinde kimseye zarar vermeden, kendi emeğiyle yaşayan; dürüstlüğüyle, güzelliğiyle, yiğitliğiyle ün kazanmış”, Alanların torunu olan bir halka bu zulmü reva gören Stalin ihanet etmiştir. Gokka Sovyet rejimine değil, ona kızgın ve küskündür. Romanda Stalin'e karşılık neredeyse unutulmakta olan Lenin hakkında iyi yorumlar sürer gider. Hatta Gokka, Raziyat ve Halimat on dört yıl sonra yurtlarına dönerlerken Trudovik'ten kalkıp Moskova'ya gelen trene bindikten sonra, Moskova'dan Kafkasya'ya gidecek olan treni beklerken buldukları bir günlük arada Lenin'in mozelesini ziyaret ederler. Sovyet ideolojisinden ümidini kesmeyen, 14 yıllık çileye rağmen hâlâ bu ideolojinin yanında olan Gokka'nın değişimi işte bu kadardır.

        Sürgün yılları boyunca Gokka’nın geriye dönüşlerle verilen anıları, sürekli özlem duyduğu Karaçay dağları hariç tutulursa, ailesine ve özel yaşantısına dair olanlardan çok adını bilmediği bir ormanda partiye kabul edilmesi, Aslan’la birlikte rejim için yaptıkları ve savaş günleri gibi toplumsal hizmete yönelik anılardır. Savaş günleri hatırına gelince o zamanlar ülkeyi koruyanlarla beraber olduğu için kalbine ışık vuruyor gibi hisseden, cephede Rus askerlerin kayırıldığını fark etmesine rağmen savaş günlerini yitirilen güzel günler olarak gören, sürgünde olduğu hâlde radyo bulabildiğinde Sovyet İnformasyon Bürosu’nun bildirilerini dinleyen, düşmanı kovalayarak ilerlediklerini duyduğunda cephedeki arkadaşlarına imrenen Gokka’nın psikolojik durumu oldukça abartılıdır. Onun yeni gelen kumandanın izin vermesiyle Aslan ve Kemishan’ı bulmak için yolculuğa çıkıp adeta İlâhi Komedi’de cehennemi dolanan Dante gibi Özbekistan ve Kazakistan’ı dolanmasıyla Aslan ve Kemishan’ın acı ölümünü öğrenmesi sonucu yaşamak istememesi karşısında yardımına yine cephedeki ölü ya da diri olduklarını bilmediği arkadaşları yetişir: “Onlar bugün de örnektiler Gokka’ya ve savaşta olduğu gibi burada da sıkıntılara katlanmasını istiyorlardı… Yine onlar, görmedikleri hâlde Gokka’ya destek oluyorlardı.”

        İnsan sayılmamak, kendini insan saymak gibi ifadeler müsekkin damla içerek ruhunu rahatlatmaya çalışan, her zor durumda taş kesilen Gokka’nın ve diğerlerinin dilinden hiç düşmez. “Bunlar artık insan değiller, olsalardı bu hale düşürülmezlerdi.”, “Onların hepsi rüya imiş. O zamanlar Gokka insandı, ya şimdi?”, “Gokka dün insandı, ya bugün? Bugün hiçbir şey.” türünden sözler defalarca tekrarlanır. Geçmiş ve şimdi karşılaştırması da hep bu insan yerine koyul(ma)mak ifadesi üzerinden yapılır. Ayda iki kez ilçe NKVD’sine giderek imza atan Gokka insanlara hiçbir zaman selam vermeyen teğmeni bu nedenle tersleyince teğmen ona “Peki, sen insan mısın?” diyerek kaba bir cevap verir. Aynı teğmenin özel göçmenlere özgürlük hakkı verilince gözlerinde sıcaklık peyda olur, üstelik Gokka’nın selamını ayağa kalkıp elini sıkarak alır. Trudovik kolhozu kumandanı, “aklı ve vicdanı olmayan, herkesin nefret ettiği katil yüzlü” Kuznetsov, Gokka’nın mesleğini ilçede yapmak isteme talebine karşılık devlete ihanet ettikten sonra böyle bir talepte nasıl bulunabildiğini sorar ve “Görüyor musun, kendilerini insan yerine koyarak bana geldiklerini! Olmayaydın, sen insan! Sen banditsin, bandit!” sözleriyle ona hakaret eder. Gokka ona “İşte bu durumda bile ben insanlığımı yitirmem, sen ise bir canavarsın, canavar!” dese de insan olarak görüldükleri zamanların anıları aklından hiç çıkmaz.

        Sürgün boyunca yılbaşı kutlamayan Karaçay Türkleri’nin Kruşçev döneminde yurtlarına geri dönebilme kararları çıktıktan sonra kutladıkları 1957 yılbaşında Gokka’nın dileği yeni yılın bütün Sovyet halkına talih ve yalansız, gerçek bir hayat getirmesidir. Ve onun “Hatırınızda mı, biz Sovyet halkının bir parçasıydık: Bize değer veriliyordu. Okutuyorlardı, ana dilimiz vardı, sözün kısası bizler de insan gibi yaşıyorduk.” sözleriyle Sovyet rejiminin Türk halklarını ayırma politikasını millî bilinçle ilişkilendirmesi oldukça dikkat çekicidir. Savaşın bittiğini öğrenen ve köy meydanında ağlaşıp oynayan insanlar “Asker doktor yaşasın!” diyerek Gokka’yı havaya atıp tuttuğunda o ağaçların arasında gidip gözyaşı döker. Yazarın Karaçay Türkleri’nin masumiyetini anlatmak için Gokka’yı bu kadar budala yapmasının bir tek gerekçesi vardır, o da Sovyet rejiminde eğitimin ne derece etkili olduğunu göstermektir. Bu durum Gokka’da daha belirgin olsa da tüm Karaçay Türkleri için aynıdır. “Bütün dünya proleterlerinin önderi” kabul ettikleri, NKVD askerleri geldiğinde Ekim kutlamaları dolayısıyla Köy Sovyeti’nin kapısına resmini astıkları Stalin’in kendilerinin durumundan haberdar olmadığı, sürgünün onun izni olmadan gerçekleştiği yalanına epeyce zaman inanan, sürgündeyken bile 1 Mayıs bayramını kutlamayı ihmal etmeyen, savaş bitince kucaklaşıp sevinçten ağlayan, oynayan bu halk “devlet adına cezalandırılmış da olsalar, ülkenin hiçbir zaman yenilgisini istememiş, kendilerini Sovyet insanı saymaya devam etmişlerdir.”

        Bavulunda götürdüğü Stalin’in resmini rutubetli olduğu için duvara asmayan, “onun yeryüzünde doğruluk için çalışan, ömründe hata işlemeyen bir insan” olduğuna bütün kalbiyle kanaat getirmiş olan ve “Stalin’in haberi olsaydı, bizi bu duruma düşürmezdi, o bilmiyor!” diyen Gokka ona “Bizim Ulu Önderimiz!” hitabıyla başlayan ve “Biz size bağlıyız, son nefesimizi sizin için vermeye hazırız.” şeklinde biten bir mektup bile yazar. Onun diğerlerinden geç de olsa gerçekleri fark edince Stalin’e kızgınlıkla bağlılık arasında gidip gelen kararsız hâli eser boyunca okuru şaşırtır durur. “Gokka’nın kalbinde Stalin’e olan inanç o kadar derindi ki onu bir türlü suçlayamıyordu.”, “Stalin’e ve Sovyet Rejimi’ne inanç, onun kalbinde adeta bir bayraktı.”, “Dağ kartalı Stalin, günün birinde bu talihsizleri hatırına getirebilirdi. Ondan başka güvenilecek kimse yoktu.”, “ Kanla giren canla çıkarmış. Galiba bu da öyleydi. Stalin’e inanmayı içimize çok iyi sindirmişler.” türünden sözler oldukça fazladır. Gokka’nın zihninden bütün olanlara rağmen Stalin tabusunun yok olmamasının eğitimle, ona ve partiye bağlı olarak yetiştirilmekle ilgisi üzerinde ısrarla durulur:

        “Biz genç nesillerin yüreklerine bu türlü bir sevgiyi sindirmek için, ideolojinin cehennem makinesini çok etkili çalıştırmışlar. Bize gelen musibeti, insanın anlatmaya gücü yetmez. Ama biz bunu hâlâ Stalin’den bilmiyoruz. O, sanki yeryüzündeki tanrımız. Bu sözleri aklım söylüyor. Oysa kalbim yine Stalin’e verilmiş hâldedir. Bugün o, ‘benim için öl’ dese, düşünmeden ölüme giderim.’ dedi Gokka.”

        Stalin öldükten sonra (1953) -ki bunun üzerine anne babasının ölümüne bile ağlayamayan Gokka’nın gözlerinden yaşlar boşanır- partinin yirminci kongresinde delegelere hitaben konuşarak Stalin’in bütün haksız işlerini ortaya seren Kruşçev, gerçek yaşamda olduğu gibi romanda da Stalin’i ilah gibi görülmekten çıkaran kişidir. Ölümünden sonra herkeste başlayan Stalin’i lanetleme eğilimi Stalin hakkında nasıl suçlama yapılabildiğine şaşan ve ağlamaklı olan Gokka’ya hiç bulaşmaz, Stalin’i eleştirmek ona bir rüya kadar gerçek dışı görünür. Ona göre Stalin halkına felaket getirse de, bütün dünya proleterlerinin önderidir. Stalinsevicilik Gokka’nın uyanışına hep engel olur. Sovyet rejimini mantıklı biçimde değerlendirmeye başladığında “Düşünmezsem daha iyi.” diyerek en iyi bildiği şeyi yapan Gokka, sürgündeyken bile sosyalistlik ve komünistlik yarışında kimseden geri kalmaz. Romanın sonunda dahi uyanışı gerçekleşmemiş olan, Tötka Maria Stalin aleyhine konuşurken titreyen Gokka’nın durumuna anlatıcı tarafından “Gokka’nın kuşağı gibi hiçbir kuşağı şartlandırmamışlardı: Baban da, anan da, dinin de, imanın da, bütün hayatın da Stalin; gerisi boş, diye yetiştirmişlerdi onları. O zamanki genç kuşak, ‘gerçekten böyle’ diye içtenlikle inanmıştı, daha doğrusu inandırılmıştı. Şimdi de görüyorsunuz, madalyonun öbür yüzünü! Hemencecik nasıl değişiversin Gokka?!” sözleriyle açıklık getirilir. Sonunda Vatanın Aydınlık Sabahı’nı parçalasa da Stalin’e karşı içinde değişmeden duran tarafı susturamayan Gokka gibi arkadaşı Halimat da “Bizi, kafamızla düşünme imkânı vermeden yetiştirdiler. Bu durumda ona inanmayıp da ne yapacaktık?” der. Ancak bütün bunların eğitim sisteminden kaynaklandığının söylenmesi yeterince ikna edici değildir. Yazar Gokka’yı hain yapmamak, her zaman ve her durumda Sovyet ideolojisine bağlı göstermek için Stalin hakkındaki gerçeği fark ettiğinde bile ona “Stalin hakkında böyle nasıl düşünebildim?!” dedirtecek kadar abartılı bir ruh hali çizmiştir. İkinci kocası Harun’un geçmişte Alman işgaline uğrayan köyünde onlar tarafından -üstelik zorla- çalıştırılmış olduğunu öğrenir öğrenmez ondan soğuyup boşanacak derecede düşünme yeteneğinden yoksun olan Gokka’nın içindeki adalet çarkı sistemin çarkından hiç farklı çalışmaz. Eserde de hatırlatıldığı üzere Puşkin’in dediği gibi “Nerede olursan ol, kötü yazgıdan kurtuluş yoktur.” Gokka da bütün adanmışlığına rağmen iki türlü sürgün olma yazgısından kurtulamamıştır.

         

        *Karadeniz Teknik Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Trabzon. gulserenazderoglu@hotmail.com