Hakk’ın Sesi Mehmed Âkif Millî Mücadele’de

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        Şol gökleri kaldıranın

                        Donatarak dolduranın

                        “Ol” deyince olduranın

                        Doksan dokuz adıyla…

         

        Millî Mücadelenin şehit ve gazilerini; “hubb’ül- vatan mine’l- îmân” vatan sevgisini imandan bilerek bugün de şehit olan vatan evlatlarını ve bizi adı etrafında bir araya toplayan Hakk’ın sesi, İstiklâl Marşımızın şairi Mehmed Âkif Ersoy’u rahmet ve minnetle anarak sözlerime başlamak istiyorum.

        Milletler vardır, varlıklarıyla yoklukları belli olmayan, hürriyetin tadını alamamış milletler! Milletler vardır, hareketleriyle tarihin akışını değiştiren; hürriyetin kıymetini, esir milletleri de hürriyetine kavuşturacak kadar iyi bilen milletler! “İstiklâl benim karakterimdir”  diyen bir millet! İşte, milletler içinde bir millet Müslüman Türk Milleti! Esir yaratmayan bir Tanrı’ya iman eden bir milletin esareti düşünülür mü hiç?

        Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk isimli eserinin girişinde “Esirgeyen ve koruyan Allah’ın adıyla” başlayan ilk cümlelerinde Türk Milleti ile ilgili olarak kaydettikleri (Atalay, 1938:3-4) bir manzumede bakınız nasıl dile getiriliyor:

                                                                                        

        “Bir millet yarattım doğuda

        Adına Türk dedim

        Onu zalimin başına dert

        Mazluma sığınak verdim”

         

        Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına zemin hazırlayan Millî Mücadele ve 99 yıldır söylediğimiz -millî mutabakat metnimiz- İstiklâl Marşı, işte bu milletin hürriyet mücadelesi ve millî marşıdır.

        Millî Mücadele başladığında Âkif, İstanbul’da idi. Namık Kemal’in “Cihangirane bir devlet çıkarttık bir aşiretten” mısraı ile özetlenebilecek 600 yıllık Cihan Devleti Osmanlı ve ardından gelen çöküş…  Misak-ı Millî’nin Meclis-i Mebusan’da kabulü ve Millî Mücadele yıllarında bir cihan devletinin enkazı üzerinde bir millî devletin kuruluşunu sağlayan çetin, çetin olduğu kadar da anlamlı bir mücadele cereyan etmiştir. Bu süreç içinde yaşananları değişik şekilde adlandıranlar oldu: Millî Mücadele, Kurtuluş Savaşı, Anadolu İhtilâlı, Kurtuluş Hareketi, Millî Mücahade ve İstiklâl Harbi gibi.

         

        

         

        Millî Mücadele’de Âkif’i konuşacaksak, öncelikle Millî Mücadele’nin manevî cephesi üzerinde durmamız gerekecektir diye düşünüyorum. Millî Mücadele’yi hangi ruh ve hangi iman kazandırdı? Sorusuna cevap arayanlar için; Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi alanında çalışan akademisyenlerden Prof. Dr. Bayram Sakallı’nın Millî Mücadele’nin Sosyal Tarihi adlı kitabını (Sakallı, 1997) okumalarını tavsiye edebilirim. Millî Mücadele’nin manevî cephesini oluşturan en etkin teşkilatların başında Mehmed Âkif’in, Mustafa Sabri Efendi’nin ve Said Nursi’nin de içinde bulundukları Darü’l-Hikmet-il İslâmiye gelmektedir. Âkif, bu teşkilatın o zaman için genel sekreteridir. 100. Yılını gururla kutladığımız Millî Mücadele; daha sonra Halk Fırkası’na dönüştürülecek olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin Kuvay-ı Milliye ruhuyla bütün bir milleti şaha kaldırışını idare eden komuta heyetiyle milletin bütünleşmesinin getirdiği bir zaferdir. Bu süreçte; Niyazi Berkes’in “İslâm Felsefesi Okulu” olarak adlandırdığı Darü’l-Hikmet-il İslâmiye’nin dinî cephesi ağır basan bir teşkilat olarak Kuvay-ı Milliye’ye yardım ve destek konusundaki faaliyetlerini inkâr edemeyiz.

        Mehmed Âkif, Çanakkale Savaşı sırasında Teşkilat-ı Mahsussa Başkanı ile birlikte Arap diyarlarında din kardeşlerimiz Arapları, emperyalist devletlerle işbirliği yapmamaları konusunda ikna ile meşguldür. Âki’in Berlin’e de emperyalist devletlerin emrinde savaşırken esir düşen Müslüman esirlerle ilgilenmek üzere Teşkilat-ı Mahsusa tarafından görevlendirildiğini de biliyoruz. Âkif, Arap Yarımadasındayken görüştüğü Şeyh Şamil’in Sır Kâtibi’nden aldığı Şeyh Şamil’in Gazavatnamesi’nden bir bölümü İşgal altındaki İstanbul’da yayınlayınca işgal kuvvetlerinin dikkatlerini üzerine çekmiştir. Âkif, bu gazavatname ile Şeyh Şamil, bir avuç mücahitle Kafkaslarda Rus’a karşı hürriyet mücadelesi vermişse biz de burada aynı mücadeleyi verebiliriz mesajını verdiği için işgal kuvvetleri ondan rahatsız olmuştur. Âkif, bu arada Ankara’da bulunan Mustafa Kemal ile de irtibat hâlindedir. Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ercüment Kuran, o günlerdeki Mustafa Kemal’i anlatırken şunları yazıyor:

        “İstiklâl Savaşı devamınca Mustafa Kemal Paşa, Türk milletinin kurtuluşunu sağlamak için İslâm mücahitliği davasını gütmüştür. Büyül şair Mehmed Âkif’in derin bir ruh coşkunluğu içinde yazdığı İstiklâl Marşı’mız bu devrin millî olduğu kadar dinî heyecanını da aksettirmektedir. Sakarya Zaferi’nden sonra, Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya Gazi unvanının verilişi Millî Mücadele’nin İslâmî hüviyetini açıkça ortaya koyar.” (Kuran,1981: 26).

        Mustafa Kemal’in, Millî Mücadele’nin hemen başında Samsun’dan Havza’ya geldiğinde Havza’da camide imamlık yaptığını, o gün ilkindi namazında müezzinlik yapan Şerif Çıplak’tan dinlemiştim (Gürel, 2019:8-13). Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 7 Şubat 1923’te Balıkesir’de Zağnos Paşa Camii’nde hutbede cemaate seslendiğini de yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var sanırım. Aynı Camide daha önce Mehmed Âkif de halka vaaz vermiş ve onları Millî Mücadele’ye desteğe ve katılmaya davet etmişti.

        Modern Türkiye’nin doğuşu hakkında pek çok makale ve kitap yazıp yayımlayan Rustow’un Mehmed Âkif’i ve Mustafa Kemal’i aynı makale içinde ele alıp da Millî Mücadele için yaptığı tespitler bugün için de çok ama çok önemli ve manidardır. Newyork’ta siyasal bilimler sahasında söz sahibi olan Prof. Danhwart  A. Rustow, “Mehmed Âkif’s Independence March: Relicion and Natıonalism in Atatürk’s Movement of Lıbertıon” (Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı: Atatürk’ün Kurtuluş Hareketi’nde Din ve Milliyetçilik” başlıklı makalesinde; Millî Mücadele’nin gerçek rengini, yani dinî ve millî yanlarını ortaya koymakla kalmaz, Atatürk’ün ve dolayısıyla da Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışının da sınırlarını Âkif’in İstiklâl Marşı çizer der. Biz bu makaleyi İngilizceden Türkçeye çevirip yıllar önce Türk Yurdu dergisinde yayınlamıştık (Gürel, 2010: 58-61).

        Mehmed Âkif, İstanbul’da Darü’l-Hikmet-il İslâmiye’deki görevinden istifa eder. Çünkü burada Mustafa Sabri Efendi ve bazıları Milli Mücadele aleyhindedirler. Âkif’in, Mustafa Sabri Efendi gibilerle olan mücadelesi ayrı bir konudur, bu konunun bir de Mısır ayağı vardır. Şimdilik o konulara girmek istemiyorum. Ve Âkif, Mustafa Kemal’in daveti üzerine Ankara’ya gelir. Payitaht’tan/İstanbul’dan Millî Mücadele’nin komuta merkezi Ankara’ya gelmek için iki yol vardır. Birincisi kara yoluyla İstanbul-İzmit-Adapazarı-Bolu-Ankara; diğeri ise İstanbul, deniz yoluyla İnebolu sonrasında karayoluyla Kastamonu-Çankırı-Ankara. Âkif’in Ankara’ya gelişi ile ilgili olarak pek çok kaynakta yanlış yazılarak İnebolu üzerinden gelmiştir denilmektedir. Hâlbuki Âkif, kara yoluyla Adapazarı üzerinden gelmiştir. Âkif, Teşkilat-ı Mahsusa’nın başındaki isim Eşref Sencer Kuşcubaşı (İstanbul 1873-İzmir 1964, Ubıh asıllı) ile birlikte yanlarında Âkif’in oğlu Emin ile birlikte Adapazarı-Mudurnu üzerinden Ankara’ya gelmek üzere yola çıkmışlardır. Hatta Kuşçubaşı Eşref, Âkif’in oğlu Emin’e bir de at hediye etmiştir. Bu yolculukta Kuşçubaşı Mudurnu’da kalmış ve Çerkez Ethem’i Millî Mücadele’ye katılması konusunda ikna etmiştir. Bu yol, daha sonra çıkan isyanlar dolayısıyla kapanacaktır. İsmet Paşa (İnönü), bu yolu kullanırken saldırılara karşı özel olarak korunmuş, hatta kendisine tebdil-i kıyafet amacıyla er elbisesi giydirilmiştir. Bu grup Bolu’ya geldiklerinde; Bulgaristan muhacirlerinden Kuvay-ı Milliyeci Gülezler’in konağına ulaştıklarında rütbeliler konakta üst kattaki misafir odasına alınır, erler ise alt katta mutfak kısmında ağırlanırlar. Biraz sonra İsmet Paşa’nın misafir odasında olmadığı anlaşılır, çünkü er kıyafeti giymiş olduğu için Paşa da mutfağa alınmıştır (Gürel, 2011:3).

        Mehmed Âkif, Ankara’ya ulaştığında bizzat Mustafa Kemal tarafından karşılanır. Âkif ve oğlu Emin, Ankara’da Samanpazarı tarafında lokantaya gittiklerinde burada eski dostları Halil Ağa ile karşılaşırlar. Bu Halil Ağa meselesi Âkif’le ilgili anlatılan bazı konulara açıklık kazandırmak için önemlidir. Meselâ Âkif’in hayattaki tek torunu Selma Argon Hanımefendi ile dedesi Âkif’i anlatmak üzere Anadolu’da yaptığımız sohbetlerden birinde; “Dayım Emin, çok güzel yemek yapardı” deyince, ben de “Yemek yapmayı nerden öğrenmiş?” dedim. O da bilmediğini söyleyince, ben de Halil Ağa meselesini anlatım. Çünkü Âkif’in can dostu Halil Ağa, Boluludur ve iyi bir aşçıdır (Gürel, 2012).

        Âkif, Ankara’da Burdur Milletvekili olarak görev yaparken oğlu Emin ile birlikte Taceddin Dergâhı’nda kalmaktadır. Bu dergâhta Âkif ile birlikte bazı milletvekilleri ve İslâm Dünyasından gelen temsilciler de kalmaktadır. Âkif ve Ankara’nın soğuğunda nöbetleşe giydikleri palto meselesinin muhatabı milletvekili Şefik kolaylı da Taceddin Dergâhı’nda kalanlardan biridir (Gürel, 2013). Şefik Kolaylı’nın Baytar Mektebi’nden Âkif’in arkadaşı olduğunu ve yine Âkif’in dostlarından biri olan Bolulu Neyzen Tevfik’in de kardeşi olduğunu da burada yeri gelmişken belirmeliyim (Gürel,2012).

        İstanbul-Ankara karayolu Millî Mücadele’ye katılmak için geleceklere isyanlar dolayısıyla kapanmıştır. İstanbul-İnebolu-Ankara yolunun mutlaka açık tutulması gerekmektedir. İşte bu safhada Âkif, irşat faaliyetlerinde bulunmak üzere iki aylığına Kastamonu’ya görevlendirilir. Âkif, Balkan Savaşı sırasında İstanbul’un Bayezid, Fatih ve Süleymaniye camilerinde, Millî Mücadele yıllarında da Balıkesir Zağanos Paşa camiinde, Konya’da vaazlar vermiştir. Kastamonu’ya gidene kadar da yol boyunca ve Kastamonu’da da Nasrullah camiinde halka vaaz vermiştir. Bu vaazlardan bazıları ile bazı şiirleri çoğaltılarak emperyalistlerle harbeden askerlerin arasında, İstanbul Harbiye Nezareti ve Ankara Hükümetinin Başkomutanlığınca dağıtılır. Âkif, vaaz eden şair-hoca, şair-mürşit olarak pek çok şairin girmediği bir mekânın aslî unsurlarından olmuş, camideki şair olarak da Müslüman Türk Milleti onu bağrına basmış, okumuş ve okumaya da devam ediyor. Edebiyat sosyolojisi açısından bakıldığında şu gerçekle karşılaşırız: Galiba Türkiye’de İslâm dininin kitabı Kur’an-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap Âkif’in Safahat isimli eseridir. Her iki kitabın da okunup anlaşıldığı ve gereğinin hakkıyla yerine getirilip getirilmediği konusu ise tartışmaya açıktır…

        Oğlu Emin, Âkif’in irşat faaliyetleriyle ilgili olarak şöyle diyor: “Millî Mücadele’nin muazzam bir cihat olduğuna halkı o kadar ikna etmişti ki, bu vadide öyle mahirane bir üslup, öyle candan bir ahenk kullandı ki, Anadolu’nun birçok vilayetinde, kazasında, hatta nahiyelerde, medreselerde, meydanlarda insan kitlelerine karşı hitap etti. O çok samimi konuşuyor, doğruyu söylüyordu. Sözleri herkesin üzerinde çok derin tesir ediyor, onu bir kere dinleyen ve eli silah tutabilen bütün erkekler ailesiyle vedalaşıyor; evini, karısını, çocuklarını Allah’a emanet ederek cepheye koşuyordu.”

        Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Âkif ile ilgili olarak diyor ki: “Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatıyla gören ve gösteren başka bir şair yoktur.” İslâmiyet ve Türklük Âkif’in şiirini yoğurur. Âkif, Türklüğünü ve dindarlığını açıkça söyleyen ve müdafaa eden yürekli bir yeni dindardır. Eski tip dindarlar umumiyetle Allah’ı ve ahreti/öte dünyayı düşünür, topluma ve dünyaya önem vermezdi. Âkif’in esas konusu dünya ve toplumdur. Onun için İslâm dini insanları nizama sokan ve yükselten bir kuvvettir. Âkif’in millî mücadele günlerini ve Kastamonu hatta Mısır günlerini bu tespitler ışığında yapmayanlar, yanlış çıkarımlar yapmakla kalmazlar, Âkif üzerinden bugün de Müslüman Türk toplumuna zehirlerini kusmaya devam ederler diye düşünenlerdenim.

        Hüsnü Açıksöz, Kastamonu’da Millî Mücadele’yi destekleyen Açıksöz gazetesini çıkartan kişidir. O, Mehmed Âkif’in Kastamonu günlerini anlatırken İstiklâl Harbinde Kastamonu adlı kitabında şunları yazmaktadır:

        “Büyük şairlerimizden Burdur Mebusu Mehmed Âkif Bey, 19 Teşrinievvel 1336 (1920) günü şehrimize gelmiştir. Mehmed Âkif Bey, Eşref Edip Bey’in Sinop’tan getirilmesini temin ettikten sonra Sebilürreşad’ı Kastamonu’da çıkarmaya karar vermiştir. 28 Teşrinisâni Pazar gününden başlayarak Sebilürreşad vilayet matbaasında bastırıldı. Bu mecmuanın da idare yeri Açıksöz’dü. Âkif Bey burada bulunduğu müddetçe Açıksöz’de oturur ve mecmuanın yazı işlerine bakardı. Bu mecmua bir ay kadar çıkabildi ve Sebilürreşad sahipleri 24 Kânunuevvel’de 1336 (1920)’de Ankara’ya gittiler. Âkif Bey, Gençler Kulübü’nde üç dört gece Asım’dan parçalar okuyarak gençlere tatlı şiir geceleri yaşatmıştı. Mehmed Âkif Bey Kastamonu’dan iyi bir sevgi ile ayrılmış olmalı ki İstiklâl Marşı’nı hiçbir yere vermezden evvel Açıksöz’e yollamış ve marş ilk önce bu gazetede basılmıştır”(Açıksöz,2019: 72).

         

        

         

        Mehmed Âkif, görevli olarak Kastamonu’ya geldiğinde, Eşref Edip, Sebilürreşad dergisinin klişeleri ile birlikte daha önceden Kastamonu’ya gelmişti. Ama Kastamonu’da devletin bazı işlerine müdahale etmesi üzerine Kastamonu valiliğince Sinop’a sürgüne gönderilmişti. Âkif’in ilk işi Eşref Edip’i Sinop sürgününden Kastamonu’ya döndürmek olmuştur. Sebilürreşad, Kastamonu’da birkaç sayı çıktıktan sonra Ankara’da çıkmaya devam etmiştir. Hem de Büyük Millet Meclisi’nin Millî Mücadele’yi destekleyen dergi ve gazetelere sağladığı özel ödenekle…

        Âkif, Millî Mücadele’nin Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa’yı İngilizlerin suikastından kurtaran mücahittir. Âkif’in Millî Mücadele yıllarındaki görevlerinden biri de İslâm devlet ve topluluklarıyla Millî Mücadele Komuta merkezinin ilişkilerini yürütmektir. İşte bu bağlamda, İstanbul’dan Ankara’ya geçmek üzere İnebolu’ya gelen Hint Hilafet Cemiyeti erkânından Mücahid-i Muhterem Mustafa Sagir Han’ı İnebolu’da karşılayıp Kastamonu’da ağırlayan ve Ankara’ya gönderen ve onun Taceddin Dergâhı’nda kalmasını sağlayan, ona gelen mektuplar için Ankara’daki evinin adresini kullanmasına da müsaade eden Mehmed Âkif’tir. Mustafa Sagir’e gelen mektuplardan birinden şüphelenen Âkif, mektubun görünmez bir kimya ile yazıldığını fark edince durumu istihbarata haber verir ve mektupta Mustafa Kemal’e suikast emrinin olduğu anlaşılınca da İngiliz casusu Mustafa Sagir, Ankara’da Samanpazarı’nda asılarak idam edilir.

        İstiklâl Marşı yazılması ile ilgili yarışma açıldığında Âkif, Kastamonu’dadır. Ankara’ya geldikten sonra yarışmaya katılması için ikna edilmesi ve 12 Mart 1921’de Âkif’in yazdığı şiirin; Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Millet Meclisi Başkanı sıfatıyla kürsüde bulunduğu oturumda ayakta dinlenerek millî marş olarak kabul edilişinin hikâyesini bilmeyenimiz yoktur. O gün Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa da dâhil herkes Âkif’in yazdığı İstiklâl Marşı adlı şiiri ayakta ve alkışlayarak dinlerken bir tek Bolu milletvekili Tunalı Hilmi Ayağa kalkmamıştır. Millî Mücadele’de Tunalı Hilmi konusunu da burada anlatmak isterim ama zamanımız kısıtlıdır. Tunalı Hilmi, Bolu civarındaki isyanları bastırmak için görevlendirilmiştir ve İstiklâl Marşı yarışması için o da bir şiir yazmış, hatta şiirini bestelemiştir bile  (Gürel, 2012).

        Burada bir önemli husus da dünyadaki hiçbir milletin veya devletin millî marşının adı “İstiklâl Marşı” değildir. Bu adlandırma bir tesadüf değil, İlâhî bir tevafuktur. Çünkü esir yaratmayan bir Tanrı’ya iman eden Türk Milletinin İstiklâl karakteridir. Âkif’in bu şiiri yazdığı zamanlarda cephede savaş devam etmektedir ve Polatlı yakınlarındaki Sakarya Cephesi’nde atılan topların sesleri Ankara’da işitilmektedir. Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınması bile tartışılmaktadır. Âkif, şiirini Taceddin Dergâhı’nda 17 Şubat 1921 günü tamamlamış ve onu Kahraman Ordumuza ithaf etmiştir. Çünkü bu millet, ordu millettir! Bizim millî marşımız ile diğer milletlerin millî marşlarının karşılaştırmalı edebiyat çalışması olarak yapılması hâlinde milletimizin pek çok hasletinin diğer milletlerle insanlık adına mukayese bile kabul etmeyecek kadar yüksek değerler içerdiği görülecektir diye düşünüyorum. Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazdığı ve bugün için de Âkif Evi olarak ziyarete açık olan Taceddin Dergâhı’nın hikâyesini de burada anlatmak isterdim. Ama zaman elvermiyor. Bu konuyu ve Âkif ile ilgili daha fazlasını merak edenler bizim Korkma Sönmez isimli kitabımıza bakabilirler (Gürel, 2012).

         

        DSCN0992

         

        Millî Mücadele’nin başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş aşamasındayken “Benim fikir babamdır.” Dediği Diyarbakırlı Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları isimli eserindeki şu tespitler oldukça anlamlıdır:

        “İki ordu ve iki millet birbiriyle savaşırken, birisinin galip, diğerinin mağlup olması neticesini veren başlıca amiller, iki tarafın felsefeleridir. Ferdî hayatı vatanın istikbalinden, menfaati namus ve vazifeden daha kıymetli gören bir ordu, mutlaka mağluptur. Bunun aksi bir felsefeye malik olan ordu, mutlaka galebe çalar. O halde halk felsefesi itibariyle Yunanlılarla İngilizler mi daha yüksektir, yoksa Türkler mi daha yücedir? Bu sualin cevabını verecek, Çanakkale Muharebeleri ile Anadolu Muharebeleridir. Türkleri bu iki muharebede de galip kılan, maddî kuvvetleri değildi. Ruhlarında hükümran bulunan millî felsefeleri idi.” (Gökalp, 1972: 187).

        Çanakkale Şehitleri şiirini yazan, Millî Mücadele sürecinde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte hareket eden ve Millî Marşımızı da yazan Mehmed Âkif, Mısır’dan döndüğünde hastane odasında kendisiyle yapılan bir mülakatta o günleri şöyle anlatıyor:

        “Ankara… Kaynıyordu. Heyecan ve helecan içinde… Kimsede kendini düşünecek hâl yok… Her sabah, bir başka Ankara olurdu orası… Her gün, bir gün evveli arardı sanki insan… Güneş bile, sanki bir gün evvelinden daha az parlak doğardı… Sönmeye doğru giderdi. Hiçbir şey kalmamış gibi idi kimsede… Lâkin o hava içinde kimsenin ‘Eh artık her şey bitti’ diye, tam bir ye’se düştüğü hamd olsun görülmedi. Hayır, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir mi idi? Ne topumuz vardı ne tüfeğimiz, fakat imanımız büyüktü…”

        İşte bu sözlerin ve inancın sahibi; yıkılmışlığın mahzunluğunda diriliş kararlılığıyla, Müslüman-Türk milleti için bir millî marş yazarsa ona ad olarak İstiklâl Marşı der ve bu marş da “Korkma!” diye başlar.

         

        Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

        Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

        O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

        O benimdir, o benim milletimindir ancak.

         

        “Bismillâhir’Rahmânir’Rahiym Lâ tahzen innallahe meana” Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Tövbe Suresinin 40. ayetinde mealen; “Korkma, Allah bizimledir.” buyrulmaktadır. Şimdi siz, Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’na “Korkma!” diye başlamasını bu ayetin ışığında ve tarihteki şu iki olayla irtibatlandırarak değerlendirir misiniz? Birinci olay, asırlar öncesinde İslâm Peygamberi Hazreti Muhammed’in hicretinde sığındığı Sevr Mağarasının ağzına Sureka başta olmak üzere kâfirler geldiğinde, Peygamberimizin, Hazreti Ebubekir’e bu ayeti hatırlatmasını (Çetin, 2011: 29); ikinci olay da, Sevr Antlaşmasıyla Anadolu yaylasında sıkıştırılışımızı birlikte düşünün… Bu inanç ve ümittir Mehmed Âkif’e “Korkma!” dedirten ve “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl” mısralarını yazdırtan. Şimdi yeri gelmişken hemen söylemeliyim. İstiklâl Marşımızın bestelenmesi sırasında konuyla yakından ilgilenen Mustafa Kemal Paşa’nın şu sözleri oldukça önemlidir:

        “Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak ne de unutturmak lazımdır. İstiklâl Marşı’nda istiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de burasıdır:

         

        Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet

        Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl

         

        Hakk’ın sesi Mehmed Âkif’in yazdığı İstiklâl Marşımızdaki “Korkma” hitabında Müslüman-Türk milletine şu telmihler/hatırlatmalar vardır:

        1.Tevbe Suresi 40. Ayet,

        2.Hicret ve Sevr Mağarası,

        3.Sevr Antlaşması,

        4.Kuran’da zafer vaadi ile bize seslenen Allah’ın 14 ayeti,

        5.Atamız Bilge Kağan’ın “Yukarıda mavi gök çökmedikçe, aşağıda yağız yer delinmedikçe ey Türk senin ilini ve töreni kim bozabilir! Titre ve kendine dön.”

        6.Mevlana Celâleddin-i Rumî’nin “Lâ Tahzen”/Korkma , Üzülme şiiri.

         

        Sonuç

        Bugün bizlere düşen görev, şanlı tarihimizle ve tarihî şahsiyetlerimizle yetişen yeni nesillerimizi tanıştırmaktır. Tarihimizi anlatırken; hakikati, sadece hakikati anlatmak, kendi siyasetimize tarihi alet etmemektir. Tarihî şahsiyetlerimizi birbirine düşman kimlikler olarak göstererek nereye varmayı hedeflemekteyiz, kimlerin ekmeğine yağ sürdüğümüzün nasıl farkına varmayız? Buraya kadar anlattıklarımın ışığında baktığınızda; birbiriyle kavgalı Atatürk ve Âkif mi var yoksa Millî Mücadele’de birlikte yol arkadaşlığı yapan iki abide şahsiyet mi var? Bu gün bizlere düşen, yetişen yeni nesillerimizle birlikte zamanın elinden tutarak; Hakk’ın sesini, bırakın Türkiye’yi tarihte olduğu gibi, yeni baştan bütün cihana yaymak ve insanlığa ümit olmaktır.

        Geldiğimiz bugünde gençliğimize Âkifçe bakmak ve gençliğimize Âkif aşısı yapmak zarureti vardır. “Gençlerin millî ve manevî hisleri her gün daha fazla hırpalanıyor. Her gün dört koldan hücum var gençliğe yönelik. Bunu görmek için gençliğe Âkif’çe bakmak, Âkif olmak lazım. Bin kanaldan yapılan kültür sağanağına tutulmuş, duygu karmaşası içindeki gençliğe Âkif aşısı yapmak lazım. Cesur, kararlı, kendine güvenen inançlı bir gençlik için, Hakk’ın sesi Âkif’in hedeflediği Asım’ın Nesli için neler fedâ edilmez?”

        Gençliğe Âkif aşısı yaparsanız yeni Arif Nihat Asyalar yetiştirirsiniz. Âkif, Kastamonu’ya gittiğinde Arif Nihat, KASTAMONU Lisesinin yatılı öğrencilerinden biridir ve orada Âkif’in ateşli sohbetlerini dinlemiş ve ilk şiir derslerini bizzat Âkif’ten almış, zamanla da “Bayrak Şairi” olmuştur. Gençlerimize Âkif’i doğru anlatmalıyız, onların Âkif’le yüzleşmelerini sağlamalıyız. Biz, ümid-i vatan bildiğimiz gençlerimizi Hakk’ın sesi Mehmed Âkif ile muhatap kılmak için onlardan Âkif’e mektup yazmalarını istemiştik. Bu etkinliğimizin sonucunda çok enteresan öz eleştiriler ve mektuplarla karşılaştık. Daha sonra da bu mektuplardan bazılarını kitaplaştırdık (Gürel, 2007).

         

        

         

        Daha deniz, daha müren

        Güneş bayrak, gök kurukan

         

        Diyerek ordu millete cihan hâkimiyetini hedef olarak gösteren; “La ilâhe illallah” sözünü/tevhidi yaymakla yükümlü efsanevî atamız Oğuz Kağan’dan, Batılıların “Tanrı’nın Kırbacı” olarak kabul ettikleri Attilla’ya, milletimizin İslâm Halifesi tarafından “Cundullah” namıyla anıldığı günlerden, Millî Mücadele’de başkomutanlarına Batılıların “Bozkurt” diye hitap ettiği, Mehmetçik’in destanlar yazdığı günlere gelinceye kadar, bugün de cepheye giderken “yolculuk nereye*” dendiğinde “Kızılelma’ya” diyenlerin bütün zaferleri, aziz milletimizin kazanacağı yeni zaferlerin müjdecisidir.

        Bu millet, vefalı bir millettir. 2019 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri arasında yer alan Vefa Ödülü’nün 19 Aralık 2019’da Mehmed Âkif Ersoy’a verilmesi ve ödül törenine şairimizin torunu Selma Argon Hanımefendinin davet edilmiş olması, gelecek günlerin aydınlığıdır diye düşünüyorum.

        Dili bir, gönlü bir, imanı bir insanlar, Millî Mücadele’nin 100. Yılında Hakk’ın sesi Mehmed Âkif’i Millî Mücadele bağlamında sizlere anlatmaya çalıştım. Böylesine anlamlı bir programı düzenleyen Rektörlüğümüze, emeği geçenlere, konuşmacılara ve ümid-i vatan bildiğim siz sevgili gençlere beni sabırla ve dikkatle dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

        Evet, şimdi burada yalnız değilsiniz, şehit ve gazilerimizin ruhları da buradadır… İşitiyor musunuz, nasıl vuruyor mehter: Kur’an’da zafer vaad ediyor Hazreti Yezdan! Ümit var olunuz, ümit var olunuz, ümit var olunuz!

        YAZI BAŞLIĞI * 12 Mart 2020 tarihinde Gazi Üniversitesi Rektörlüğü tarafından düzenlenen “Millî Mücadelenin 100. Yılında İstiklâl Marşı ve Âkif” konulu Panelde yaptığım konuşmanın metnidir.

         

        İSİMLİĞE ** Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü Türkçe Eğitimi Anabilim Dalı Teknikokullar-ANKARA  zekigurel@yahoo.com

         

        Kaynakça

        Açıksöz, Hüsnü (2012). İstiklâl Harbinde Kastamonu, Yayına Hazırlayanlar: Mehmet Serhat Yılmaz-Mustafa Eski, Kastamonu, Kastamonu Türk Ocakları Yayını.

        Atalay, Besim (1938). Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, 1. Cilt, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayını.

        Çetin, Nurullah (2011). İstiklâl Marşı’mızı Anlamak, 2. Baskı, Ankara, Öncü Kitap.

        Ersoy, Mehmed Âkif (2010). Safahât, Yayına Hazırlayanlar: Kâmil Akarsu-Mustafa Yücel, Ankara, Berikan Yayınevi.

        Gökalp, Ziya (). Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan: Mehmet Kaplan, İstanbul, Millî Eğitim Bakanlığı Yayını.

        Gürel, Zeki (2004). “Millî Mücadele’nin Sosyal Tarihi”, Türkistan Yazıları, Ankara, s.315-322, Berikan Yayınları.

                          Gürel, Zeki (2010). Mehmed Akif in İstikâl Marşı Atatürk'ün Kurtuluş Hareketinde Din ve Milliyetçilik", Prof. Dr. Dankwart A. Rustow, İngilizceden tercüme eden: Zeki Gürel, Türk Yurdu, Mart 2010, Sayı:271, s.58–61.

                      Gürel, Zeki(2011). “Gülezler Konağı Ruhuna Kavuşuyor”, Bolu Havadis Gazetesi, 28 Kasım 2011, Yıl: 1, Sayı: 1.

                          Gürel, Zeki (2012). “Âkif’in Can Dostu Bolulu Halil Ağa Kim? I, II, III, IV”, Bolu Havadis, 30 Ocak 2012, Y. 1, S. 10; 6 Şubat 2012, Y. 1, S.11; 13 Şubat 2012, Y. 1, S. 12; 20 Şubat 2012, Y. 1, S. 13.

                          Gürel, Zeki (2012). “İstiklal Marşı Mecliste Okunduğunda Ayağa Kalkmayan Bolu Milletvekili Kim? I, II”, Bolu Havadis, 27 Şubat 2012, Y. 1, S. 14; 5Mart 2012, Y. 1, S.15.

        Gürel, Zeki (2012).“Bolulu Neyzen Tevfik Kolaylı I, II, III”, Bolu Havadis, 9 Nisan 2012, Y. 1, S. 20; 16 Nisan 2012, Y. 1, S. 21; 23 Nisan 2012, Y. 1, S. 22.

                           Gürel, Zeki(2013). “İstiklal Marşı Şairi Âkif’le Ankara’nın Soğuk Günlerinde Paltosunu Paylaşan Bolulu Kim?-I-II”, Bolu Havadis Gazetesi, Y. 2, S. 66; 18 Mart 2013, Y. 2, S.67.

                          Gürel, Zeki (2019). “Atatürk’ün Koruması İstiklâl Harbi Gazisi Osmancıklı Şerif Çıplak”, Bayram Dergisi, Osmancık, Sayı: 3, s.8-13, Osmancık Gazeteciler Cemiyeti Yayını.

        Gürel, Zeki (2007). Ölümünün 70. Yılında Mehmed Âkif’e Mektup Var, Ankara, 303 s, Işık Eğitim Kültür Hizmetleri Yayını.

        Gürel, Nazlı Rânâ-Zeki Gürel (2013). Korkma Sönmez, Bolu, 219 s., Üçem Yayınları.

        Kuran, Ercüment (1981). Atatürkçülük Üzerine Denemeler, Ankara, T.C. Kültür Bakanlığı Yayını.

        Sakallı, Bayram (1997). Millî Mücadele’nin Sosyal Tarihi, İstanbul, 432 s., İz Yayıncılık.

        Mehmet Akif Ersoy’un Torunu Dedesini Anlattı. 4 Mart 2014, www.mudurnuhaber.com>mehmet (23.03.2020/13:14

        Mudurnu M. Akif Ersoy torunu konferans, YouTube.ilhami cetin/5 mart 2014 (23.03.2020/13:16)