Millî Mücadele Ruhu

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        Dünyanın en kadim milletlerinden biri olan Türkler, tarihin her döneminde millî kimliğini koruyan nadir milletlerden biridir. Bu başarısının esasını kültürel değerler ve tarih şuuru oluşturur. “Bir milletin algıladığı duygular, ortaya koyduğu düşünceler, uyguladığı davranışlar, gösterdiği beceriler, ürettiği bilgiler, müşahhaslaştırarak âbideleştirdiği estetik değerler, şekillendirdiği sosyal yapılar, tatbik ettiği dinî, ahlâkî, hukukî, iktisadî, ve teknolojik sitemler, nihâyet kendi varlığı hakkında ulaştığı tarih şuuru gibi bütün bu unsurlar, o milletin ”[i] aslî özelliklerini ifade eder. Milliyet duygusu, mâzi ile âtiyi birbirine bağlar. Bu yönüyle “milliyet duygusu milletlerin uzun tarihlerinin mahsulü olduğu için, bir millette bu duygunun kuvvet ve derinliği, o milletin millî tarihi ile eski devirlerden kalma millî kültür eserleri hakkındaki bilgisi derecesine bağlıdır. Diğer bir tabirle, bir millet içinde millî tarih ve eski millî kültür eserleri hakkında bilgiler ne kadar yayılmış ise, o millette milliyet duygusu da o nispette kuvvetli ve derin olur. Eski tarihlerini ve eski devirlerin kültür eserlerini unutmuş olan milletler, yavaş yavaş milliyet şuurunu kaybedebilirler.” [ii] Bu gerçek ve oluşum, zaafa uğradığı zaman, kültürel kimlik ve tarih şuurunda çözülme görülmüş ve Türk milleti bedel ödemiştir.

                    Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan trajediler, bunun bir neticesidir. Emperyalist güçler, kendi aralarında gizli anlaşmalar yaparak Osmanlı Devleti’ni parçalamanın planlarını yaparlar. Bu amaçla “İngiltere ve Fransa arasında 31 Ekim 1915 yılında görüşmelere başlanır. Toplantıya İngiltere adına Sir Mark Sykes ve Fransa adına Charles François Georges-Picot katılır. Aralarında yapılan görüşmelerden sonra 3 Ocak 1916’da bir anlaşmaya varırlar. Ancak anlaşma Rusya’nın onayından sonra uygulanacaktır. Mart 1916’da Rusya anlaşmayı kabul eder. Böylece Osmanlı Devleti paylaşılmış olur.”[iii] Birinci Dünya Savaşı sonrası Sevr Antlaşması imzalanır ve Osmanlı Devleti son bulur. Türk milleti bu antlaşmayı kabul etmez, kolektif şuur harekete geçer.

        Bir millette kolektif şuurun oluşum ve gelişimi milliyet duygusu ile açığa çıkar. “Milliyet duygusu teşekkül etmiş bir millete mensup fertlerin, mensup oldukları millete, o milletin mâzisine, istikbâline, lisanına, kültürüne ve teşekkül sahası olan yurda karşı besledikleri derin, irsîleşmiş ferdi psikolojilerinin bir unsuru mahiyetini iktisap etmiş bağlılıktan ibaret bir ruhî hâlettir. Bu ruhî hâlet, millet içindeki bütün normal fertlere şâmil, bütün fertler arasında müşterek bir ruhî hâlettir. Onun için ferdi olduğu kadar da mâşeri bir şuurdur.”[iv]

                    Bunun en belirgin ve dikkat çekici örneği İstanbul’da yaşanır. İstanbul işgal edildiğinde, müttefik devletler İstanbul halkının sempatisini kazanmak ve çocukların ilgisini çekmek için bazı faaliyetler yaparlar. Bunlardan bir de “Noel’de çocuklar yönelik bir sergidir. Hazırladıkları büyük salona, toplar, bisikletler, türlü oyuncaklar koyarlar. İşgalcilerin amacı, Müslüman halkın çocuklarının gelmesidir. Ama serginin kapanışına kadar Rum, Ermeni, Yahudi çocuklarından başka gelen olmaz. Son gün, güneş batarken, başında fesi, ayağında şalvarcığıyla bir Osmanlı çocuğu kapıdan içeri girer. Herkes merakla ne yapacağını izlerken, o bütün oyuncaklara göz gezdirip, en sonunda kenarda duran bir ahşap tüfekte karar kılar. Emin adımlarla onu alır, kimseye bir şey söylemeden, geldiği gibi çıkıp gider. Bu duruma yakından tanık olan bir Fransız komutan şöyle der: ‘O zaman anladım ki, bu millet esir olmaz. Bu millet cesurdur. Çocuğu bile istiklâline böylesine düşkün…”[v]

                    Müttefik devletler, ayrıca işgali pekiştirmek için kendilerini destekleyecek yeni taraftarlar edinmeye çalışırlar. Bunun için sosyal, kültürel ve sportif propaganda yöntemini kullanırlar. “Değişik yıldönümü münasebetiyle kutlamalar yaparlar, spor karşılaşmaları düzenlerler, konferans, münazara gibi çalışmalar gerçekleştirirler. Fransız edebiyatını yaymaya çalışırlar. Fransız taraftarı olan bir kısım insan 10 Ocak 1920’de Pierre Loti Derneğini kurar. Bu dernek, Türkiye’yi Fransız sömürgesi yapmak için gayret eder. Onlar, Pierre Loti’yi de, Türk dostu olarak Türklere pazarlamaya sevdirmeye çalışırlar.”[vi]

                    Millî varlığına, istiklâl ve haysiyetine önem veren milletler, hiçbir zaman onur ve şahsiyetlerini kaybetmezler. Düşmanın propagandasına kanmaz, onun kurduğu oyunları bozar ve istiklâlini kazanmak için her türlü fedakârlığa katlanırlar. Türk milleti de bu şuurla hareket eder. Millî Mücadele döneminin şuurlu aydınları ve edipleri kolektif şuuru etkin kılmaya çalışırlar. Bu dönemde çıkan gazete ve dergilerin pek çoğunda istiklâl mücadelesinin önemi vurgulanır. Dergâh mecmuası da bunlardan biridir. “Dergâh mecmuasının edebî ve fikri temelini Bergsonizm oluşturur. Bizde Bergson felsefesinin sevildiği ve memlekette bir ruhi muhit yarattığı devir Birinci Dünya Savaşı ile Mütareke yılları olur. (…) Bergson felsefesinin en önemli özelliği pozitivizm ile çeşitli izafiyeci felsefe sistemlerinin yıkıcı etkileri altında, mutlak hakikati elde etmenin ümit ve imanını kaybeden XIX. asrın insanlığına, bu asrın sonunda sezgi metodunu ortaya koyarak memlekete, bu ümit ve imanı getirmesidir. Bu sebepten her memlekette ilgi ve takdirle karşılandı. Asrımızın başında yine birbirini takip eden rölativist felsefelerin karşısında Bergsonculuk, insanlık vicdanının ümit cephesinin âdeta bekçisi oldu. Bu bakış açısı içinde hareket eden Dergâhçılar, Anadolu’yu işgal eden Batılı istilacılara karşı direnip bir ölüm kalım mücadelesi yapmanın gerekliliğine inanırlar. Onlara göre başarının sırrı rakam, ölçü ve müspet ilim değildir, Bunların yalnızca vasıta değeri vardır. Başarının sırrı canlıların hayat mücadelesindeki hâkim güçleri olan içgüdülerinden ‘hayat hamlesi élan vital’den gelmektedir. Bu ana fikir etrafında toplanan genç nesil Dergâh mecmuasında bu fikirlerin öncüsü ve savunucusu olurlar.”[vii]

        Dergâh mecmuasını yöneten Yahya Kemal, Darülfünunda öğrencilerine şair Vigny’nin bir şiirini tahlil ederek, onlara aidiyet duygusu ve millî şuurun önemini vermeye çalışır. Ona göre, “millî varlığına, istiklâline ve haysiyetine düşkün milletler mağlupken bile vakar ve şahsiyetlerini kaybetmezler. Türkler, bu değerlere en yüksek seviyede sahip bir millettir. Haksız işgallerle, namus ve haysiyet, yaşama hakkı ayaklar altına alınamaz.”[viii]

                    Yahya Kemal, Vigny’nin Kurdun Ölümü şiirini Millî Mücadele’nin ruhuna uygun olarak değerlendirir. Aralarında şair Vigny’nin de bulunduğu avcılar, gece, tüfeklerinin beyaz parıltılarını gizleyerek gördükleri taze ayak izlerini takip etmekte, ağaç dallarını ayırarak yavaş yavaş ilerler. Bir ara avcıların üçü duraklar. Vigny, onların ne gördüklerini merak edip aranırken ansızın karşısında alev saçan iki göz görür: Kurt! Yavruları biraz önce sessiz sessiz oynamakta, fakat içgüdüleriyle düşmanlarının yakında, pusuda beklediğini bilmektedirler. Dişi kurt ise ‘bu tehlike karşısında, bir zamanlar Roma’nın bânîleri Remus ve Romulus’u emzirdiği için Romalıların taptığı heykel gibi câmid’ bekler. Erkek kurt, bütün kaçış yollarının kapalı olduğunu anlayınca, önce ön ayaklarını kumluğa saplayarak çömelir, sonra üzerine saldıran köpeklerden en cür’etlisini seçer ve bütün gücüyle gırtlağına sarılır. Avcılar açtıkları ateşle erkek kurdu delik deşik eder, bıçaklarını gövdesine üşürler. Ne var ki o, demir gibi çene kemiklerini çözmez, nihayet köpeği öldürür. Başını çevirip avcılara bakar, ağzından akan kanları diliyle yalar, avcılara bir daha baktıktan sonra, nasıl öldürüldüğünü bilmeye tenezzül etmeksizin iri gözlerini kapatır.

                    “Yahya Kemal (öğrencilere) o derste bu şiirin çevresine bütün maceramızı sığdırır. Gece, ıssız ormanda, ay ışığında, ağzında akan kanları yalayarak ölen erkek kurdun etrafında, millî tarih, divan şiiri, İstanbul’un fethi, Malazgirt, Fransız İhtilâli, Millî Mücadele, hürriyet ve istiklâl aşkı, kucak kucağa, çok tabiî unsurlar gibi örülür. Zillete düşmeksizin, şerefle ölümün kucağına atılan erkek kurt, yok olan Türk ordusudur, dişi kurt, anne Anadolu. Kurdun yavruları ise İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki, dul annelerinden aldıkları dersi tekrar etmektedirler: ‘Hakk’a Tapan Milletimin İstiklâl!”[ix]

                    Emperyalistlerin Türk milletine yaptığı bu suikast, millî uyanışı harekete geçirir ve Sakarya Savaşı ile önlenir. Bu savaş aynı zamana “millî cereyan”ın zaferi olur. Falih Rıfkı Atay bu konuda şunları söylüyor: “Türk milletinin mübeşşirleri Anadolu’da neşrolunan beyannâmeleri, söylenen nutukları ve gazete yazılarını şüphesiz, büyük bir ibretle okuyorlar. Boğulmak istenen bu cesur ve halâskâr fikir, Sakarya Zaferiyle rüştünü ispat etti ve Türk ordusu o Türk nehrinin kıyılarında istilâ sürülerini nasıl mağlup etti… On sene evvel doğan çocuk, akıllara hayret verici bir hamle ve bir şevkle tehlikeler üstünden, ateşler arasından geçmiş ve artık muzaffer olmuştur. Sakarya muzafferiyetini ben en ziyade halâskâr fikrin bir zaferi gibi selâmlıyorum.”[x]

                    Kolektif şuur, çok yönü olan bir süreçtir. Bu süreç, siyasî, ekonomik, askerî ve insan kaynağının bütünleşmesiyle oluşur. Bunlardan mahrum olan milletler, iç dinamizmi ve bütünlüğü sağlayamazlar. Bunun en belirgin unsuru da kozmopolit bir anlayışla yetişen gençliğin millî mücadele ruhundan bîhaber oluşudur. Yakup Kadri’ye göre bu hususta edebiyata büyük görev düşmektedir: “Acaba edebiyatımız bu husustaki rolünü, ehemmiyetle oynayabilecek bir edâ ve bir neşve gösterebiliyor mu? Buna şimdilik hayır diyeceğiz. Hayatta tamamen öz yolunu bulmuş olan Türk gençliği maalesef bu vadide henüz reşit değildir. Zira bugün bile görüyoruz ki, yeni Türk âlemini yaratmaya çalışan Türk köylüsünün, Türk askerinin yanı başında geçen Türk muharririnin, Türk şairinin görebileceği iş, eline yakışan bir vazife yoktur. Nasıl olabilsin ki, hâlâ bu gençlerin bir kısmı Edebiyat-ı Cedîde’nin en hararetli muakkiblerindendir (takipçilerindendir). Maalesef bu cins muakkiblerinden bir fayda ummak çok beyhudedir. Zira bu edebiyat bilhassa bu edebiyatın kendi tabirlerince hayat-ı hakikiye prensibi bunların üzerinde öyle büyük zararlar bırakıyor ki, saymakla bitmez. Bu zararların birincisi ve belki başlıcası yarınki Türk bedîine pişvâ (hâkim) olmalarını beklediğimiz gençlerin kuru ve kavruk bir hâle girmeleridir.”[xi]

                    Millî duygu, bir milletin maddi ve manevi değerleriyle oluşur. Bu da kültürün özünü oluşturur. Yahya Kemal’a göre, bizim milletimizi Batılıdan ayıran birçok vasıf vardır. Onlar, bize ait bu vasıfları kavrayamamışlardır. “Düşmanlar, Kuvâ-yı Milliye’ce başlatılan istiklâl mücadelesinin, kafaları garplı fikirlerle şekillenmiş aydınların Avrupa’dan getirdikleri Tanzimat’tan beri görülen hürriyet ve meşrutiyet fikirlerine bağladılar. Bu savaşın, yoksul Anadolu halkının bağrından doğan bir istiklâl ‘mücahede’si olduğunu fark edemediler. Onlar Türk halkının yoksulluk, açlık, sefalet ve zulüm altında ezilip esareti kabul edeceğini sandılar. Oysa tam aksi vuku buldu. Fâcia büyüdükçe, istiklâl aşkı bu fakir milletin ruhunda daha da alevlendi. Nihayet Anadolu’yu bütün varlığı ile düşman cephesinin karşısına getirdi. Çünkü istiklâl hissi ithal değil fitrîdir. Bu milletin bağlı bulunduğu değerlerin en eskisi ve en köklüsüdür. Bu değer kitaplardan öğrenilmemiş, bizzat yaşanırken geliştirilmiştir.(…) Bunun içindir ki, zaruretler, sefaletler bu hissimizi köreltmedi, daha da artırdı.”[xii]

                    Millî mücadele ruhunun önemine dikkat çeken Mehmed Âkif, karşımızdaki düşmanı doğru değerlendirmemiz gerektiği üzerinde durur. Ayrıca bunun için kendi birlik ve beraberliği sağlamamızın önemine dikkat çeker. Kendi içinde bütünlük sağlayamayan bir milletin düşmana karşı mukavemet gösteremeyeceğini belirterek şu görüşlere yer verir: “Düşmandan hiçbir zaman dost olmaz, düşman hiçbir zaman ‘mahrem-i esrar’ kabul edilemez. Türk milleti arasında öteden beri yaygın olan ‘İngiliz adaleti’, ‘Fransız hamiyeti’, ‘Alman dehası’ ‘İtalyan terakkiyâtı’ gibi sloganlar, asla itibar edilmemesi gereken, gerçek dışı sözlerdir. Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetleri, sanayideki terakkileri inkâr olunan şeyler değildir. Ancak insiyaniyetlerini, insanlara olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki terakkileriyle ölçmek katiyen doğru değildir. Sık sık vicdan hürriyetinden bahseden Batılılar dünyanın en mutaassıp cemaatidir. Bu yüzden, çocuklar doğar doğmaz dinî ve millî telkinatla büyütülen, bilhassa Müslümanlara karşı büyük bir düşmanlık hissiyle yetiştirilen bir Hıristiyan’ın bir şarklıyı, hele bir Müslüman sevmesine, onunla dost olmasına imkân ihtimal yoktur. Müslümanların en büyük düşmanı, fitne, fesat, nifak ve şikaktır. Avrupa’nın medeni seviyesini yakalayabilmek için yapılacak yegâne şey, ilk önce aramıza sokulan fitne ve fesadı ortadan kaldırarak baş başa verip çalışmaktır. Düşmanın bizden istediği, vatanımızın herhangi bir vilayeti değil, dosdoğru başımız, boynumuz, hayatımız, bayrağımız, devletimiz, dinimiz ve imanımızdır. Bunun için aklımızı başa almanın zamanı gelmiştir; çünkü bundan sonra çekilip gitmek için arka tarafta bir karış toprağımız yoktur. Yeis ve ümitsizlik, hele Allah’tan ümidini kesmek, dinimizde küfürle bir tutulmuştur. Dünyada güvenilecek ve dayanılacak yegâne şey, Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve merhametidir.”[xiii]

                    Millî ruh, vatan kavramı ile hayatiyet kazanır. Bizim kadim tarihimizde vatan kavramı bulunmakla birlikte, bu kavram, Fransız İhtilâli yeni bir boyut kazanır. Özellikle romantik ekol tarafından vatan kavramı edebî eserlerde sıkça işlenir. Namık Kemal’in “Cümlemizin validemizdir vatan.” sözü, bu anlayışın bir ifadesidir.

                    Namık Kemal’in 1973 yılında İbret gazetesinde yayımlanan “Vatan” makalesi bu yönüyle önemlidir. Namık Kemal, vatanı niçin sevmeliyiz sorusuna şu cevabı verir: “İnsan vatanını sever, çünkü vatan Allah’ın insanlara bahşettiklerinin en azizi olan hayat, vatan havasını teneffüsle başlar ve gözümüzü açtığımızda ilk gördüğümüz vatan toprağıdır. Daha da maddi varlığımızla vatanın bir cüz’üz. Hürriyetimiz, rahatımız, hakkımız, menfaatimiz, vatanla kaimdir. (…) Atalarımızın yattığı, çocuklarımızın doğacağı yerdir vatan. Vatandaşlar arasında dil ve menfaat birliği, ruh akrabalığı ve fikir kardeşliği vardır. Bu bakımdan insan, dünyaya nispetle vatanı, oturduğu şehre nispetle kendi evi görür. Kısacası vatan, bir galibin kılıcı veya kâtibin kalemiyle çizilmiş mevhum hatlardan ibaret değil, millet, hürriyet, menfaat, kardeşlik, tasarruf, hâkimiyet, atalara saygı, aileye sevgi, hatıralar gibi birçok yüce duygunun bir araya gelmesinden hâsıl olmuş bir ‘fikr-i mukaddes’tir.”[xiv]

                    Vatan kavramı ile büyüyen bir gencin ruhu incelenirse, onu bir faaliyete sevk eden mutlak bir idealin, tüm iradesine hâkim olduğu görülür. Ondaki bu gizli kuvvet, onu bir emele doğru koşmaya, milliyetin ve insanlığın dayanağı olan kutsal değerleri bütünüyle hâkim kılmaya yöneltir.[xv] 

                    Millî birliğin gelişiminde ve millî ruhun oluşumunda tarihin önemli bir misyonu vardır. Bu konuda Osman Turan şunları söylüyor: “Yaratıcı bir kültürün gelişmesinde eşsiz bir hazine teşkil eden Türk tarihinin bu görevini yerine getirebilmesi için de, geçmişle gelecek arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi ve bu büyük mirasın ilmî metotlarda işlenmesi şarttı(r). (…) Türk kültürünün ve sanatlarının yaratıcı bir istikamet alabilmesi için öncelikle kültür mirasımızı millî mefkûreye bağlamak gerekir.”[xvi]

         

                    SONUÇ

         

                    Türk milletinde millî şuur, Göktürk Yazıtları ile başlar. Bu yazıtlarda, bize ait kültürel kodlar verilir. Millî birlik ve beraberliğin önemi anlatılır. Millet adına yapılan hatalar da gündeme getirilir ve bundan ders çıkarılması istenir. Tarihi süreç içinde geniş coğrafyalara yayılan Türkler bazen kendi kültürel kodlarını ihmal ederler. Bu da tarihin tekerrür etmesi sonucunu doğurur.

         

                    Büyük badireler yaşayan Türk milleti, her yaşadığı badireden sonra küllerinden yeniden doğar. Çünkü Türk milletinin hamuru mayasında kolektif şuur vardır. Bu şuur, Çanakkale direnişi ile açığa çıkar ve Millî Mücadele ile taçlanır. Türk milleti, istiklâli için tarihin her döneminde büyük bedeller öder ve ödemeye de devam ediyor.

         

                    Atatürk ve arkadaşları Millî Mücadele döneminde, kolektif şuuru harekete geçirerek Türk milletinin tarihten silinmesine mâni olur. Atatürk, “Onuncu Yıl Nutku”unda Türk milletinin aslî özelliklerini sıralar ve asıl başarının millî birlik ve beraberliğe elde edildiğini belirtir. Ayrıca bilimin ve güzel sanatların önemine de vurgu yapar.

         

                    Medeniyetler savaşının yaşandığı günümüzde, tarih şuuru ve kültürün önemi her geçen daha da belirginleşiyor. Kendi kültürel değerlerini işleyen ve evrensel boyuta taşıyan milletler varlıklarını devam ettirecekler, bunu başaramayanlar ise asimile olup zamanla tarih sahnesinden silineceklerdir.

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

                    KAYNAKÇA

         

        Arsal, Sadri Masudi (1990). Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İst.: Ötüken.

         

        Atay, Falih Rıfkı (1921), Dergâh Mecmuası Millî Cereyanın Zaferi, Nu:12, İstanbul.

         

        Ayvazoğlu, Beşir (1995). Yahya Kemal Eve Dönen Adam,İstanbul: Ötüken.

         

        ________ , ____ (2013). Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na, İstanbul: Kapı Yayınları.

         

        Birinci, Nejat (1983). Ölümünün Yirmibeşinci Yılında Yahya Kemal, Ankara: TKAE.

         

        Çetin, Nurullah (2011). Millî Doğruluş Yeniden, Ankara: Öncü Kitap.

         

        ____, _______ (2007). II. Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı, Ankara: Akçağ Yay.

         

        Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1922). Edebiyat ve Millî Cereyan,Nu:29, İstanbul.

         

        Mehmet Emin (2006) Çanakkale Kahramanlığı ve Medeniyet, Yeni Mecmua 1918,

                                İstanbul: Yeditepe

         

        Uçarol, Rıfat (1997) Siyasi Tarih,İstanbul: Harp Akademileri Yayınları.

         

        Uçman, Abdullah (2011), Mehmed Âkif Ersoy, II. Meşrutiyet’ten İstiklâl Savaşı’na

                                Mehmed Âkif’in Mücadele Yılları. Ankara: KTBY.

         

        Yüce, Sefa (2012). Türk Edebiyatında Dergâh Mecmuası, Ankara: Kurgan Edebiyat.

         

        Yücel, Y.-Yediyıldız, B.(1990) Millî Kültür Unsurlarımız Üzerine Genel Düşünceler,

                                Ankara: ATKM.

         

         

        Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi, sefayuce@gazi.edu.tr

         

         


        [i] Yaşar Yücel-Bahaeddin Yediyıldız, Tarih ve Kültür, Ankara 1990, s.58.

        [ii] Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İstanbul 1979, s.211.

        [iii] Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, İstanbul 1987, s.419.

        [iv] Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Unsurları, İstanbul 2018, s.90.

        [v] Nurullah Çetin, Millî Doğruluş Yeniden, Ankara 2010, s.62.

        [vi] Nurullah Çetin, İkinci Meşrutiyet Döneminin Siyasî ve Sosyal Görünümüne Genel Bakış, Ankara 2007, s.95.

        [vii] Sefa Yüce, Türk Edebiyatında Dergâh Mecmuası, Ankara 2012, s.15

        [viii] Nejat Birinci, Millî Mücadelede Yahya Kemal, Ankara 1983, s.143.

        [ix] Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal Eve Dönen Adam, İstanbul 1995, s.87-89.

        [x] Falih Rıfkı (Atay), Millî Cereyanın Zaferi, İstanbul 1337 (1921), Nu:12, s. 1.

        [xi] Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Edebiyat ve Millî Cereyan, İstanbul 1338 (1922), Nu:29, s.1

        [xii] Nejat Birinci, Millî Mücadelede Yahya Kemal, Ankara 1983, s.162.

        [xiii] Abdullah Uçman, II. Meşrutiyet’ten İstiklâl Savaşı’na Mehmed Âkif’in Mücadele Yılları, Ankara 2011, s.86-87.

        [xiv] Beşir Ayavazoğlu, Vâlidemiz Vatan, İstanbul 2013, s.32-33.

        [xv] Mehmet Emin, Çanakkale Kahramanlığı ve Medeniyet, İstanbul 2006, s.125.

        [xvi] Beşir Ayvazoğlu, Türk Muhafazarkârlığının Kültürel Kuruluşu, İstanbul 2013, s.240.