Dengesizlik Dünyasında Kendi Dengemizi Kurmak

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        Ahmet Hamdi Tanpınar, “Hayatımız ikiye bölündü.” dedikten sonra Türkiye’nin üç kaynağı bulunduğunu söylüyor. Sözü eğip bükmeksizin bu üç kaynağı hemen sıralayalım: Doğu, Batı, Türkiye’nin andaki gerçekliği.

        Tanpınar, bugünkü Türk ruhunun trajedisinin Doğu ile Batı arasında kalmışlığımızdan, sıkışmışlığımızdan ve söz konusu bu iki âlemin iç dünyamızda yaptığı mücadeleden kaynaklandığını belirtiyor. Biz Türkler bin yıldan biraz daha fazla bir süre boyunca Doğu medeniyetinin içinde yer aldık. Doğu’dan kastettiğimiz şey Müslümanlığın temsil ettiği Doğu Akdeniz medeniyetidir. Bu medeniyete Afrika kıtasının en kuzeyindeki Mağrip ülkeleri ile Avrupa kıtasının güneybatısındaki Endülüs ülkesi de dâhildir. Biz bugün bu coğrafyaya Oryantalist dayatma nedeniyle “Orta Doğu” diyoruz. Oysaki İslam medeniyeti de dediğimiz bu geniş medeniyet havzasının sınırları Doğu Türkistan’dan şimdiki İspanya’ya kadar (Hindistan-Pakistan’ı da içine alarak) uzanmaktadır. Dolayısıyla “Orta Doğu” kavramı, yanlış bir tanımlamadır. Doğu Akdeniz medeniyeti dememiz ise kısmen doğrudur çünkü İslam medeniyetinin kaynağı Hicaz, Suriye, Irak ve İran havzasıdır. İşbu havzadaki medeniyet unsurlarının köklerinin pek çoğunu Sümer medeniyetine kadar indirebiliyoruz. Sümer kültürü bir medeniyet doğurduğu için Sümer medeniyeti ifadesini kullandım. Çöl Arapları yayılma yoluyla Suriye, Irak ve İran sahalarına girmeselerdi muayyen bir medeniyete intisapları pek mümkün olamayacaktı. Çıplak gözle baktığımızda bile Mağrip ülkelerindeki kültürün Maşrık Arap ülkelerindeki kültürden daha nezih ve daha renkli kaldığını açıkça görebilmekteyiz. Biz yine de meramlarımızı karmaşaya sürüklememek maksadıyla Doğu medeniyeti deyip geçeceğiz. Kaynağını Grek ve Roma’da bulan Batı medeniyeti ise Grek ve Roma’dan ötürü Batı Akdeniz medeniyeti adıyla anılabiliyor. Bizim Doğu’dan Batı’ya yönelişimiz ise bir zaruretin sonucudur. Bu zaruretin nedenleri biliniyor, burada tekrar etmeye gerek yoktur. Bununla birlikte Türklüğün asıl kaynağı Bozkır medeniyetidir. Şu hâlde yukarıda sıraladığımız üç kaynağa Bozkır medeniyetini de eklememiz gerekmektedir.

        Bütün bunlarla birlikte İslam medeniyeti kavramı, Doğu Akdeniz medeniyeti kavramıyla tam örtüşmüyor. Endonezya’dan Endülüs’e, Tataristan’dan Afrika içlerine yayılmış Müslümanlık coğrafyasını düşündüğümüzde, bu medeniyeti Doğu Akdeniz’le sınırlayamayız. İslam medeniyetini bu itibarla Orta Doğu kavramıyla da özdeş kılmamız mümkün olamıyor. Kaldı ki her semavi din gibi İslamiyet de evrenseldir. Şu hâlde evrensel bir din üzerinden tanımlanmış bir medeniyeti muayyen coğrafyalara sıkıştıramayız.

        Tanpınar; ne maziyi sevmek, ne Garp’ı tanımak ve ona hayran olmak bizim için kâfi değildir, diyor.[1] Tanpınar’a göre “mazi” nihayetinde gelip geçmiş bir zamandır. Mazinin bizde hakkıyla yaşayabilmesi için ona kendi iç dünyamızdan bir şeyleri katmamız gerekmektedir. Yine Tanpınar’a göre, her neslin asıl görevi kendinden sonraki gelecek için olanı hazırlarken başlar. Milay Köktürk, parlak geçmişimize saplanıp kalmanın bir çözüm olmadığını hatırlatırken Oğuz Atay da herkesin tarih okuduğundan ve bugüne değer verenin kalmadığından yakınıyor. Milay Köktürk’ün saptamasıyla “Sadece idealleri olmak yetmez. Bu ideallere evrensel ve rasyonel değerlerin eklenmesi gerekir. Tarihsel gerçekliğin donmuş tasvirleri ile uğraşıp bizzat çağın yaşantısının içindeki gerçekliği yakalayamayan bir milliyetçilik bilinci gerçekleşmemiş bir bilinçtir ve varoluş krizi yaşıyor demektir.”[2] Maziye kendi içimizden bir şeyleri katmamız o maziyi herhâlde güncelleyerek şimdimize taşımamızdır. Levent Bayraktar buna “yaratıcı gelenek” demektedir. Diğer türlüsü geçmişe saplanıp kalmış olan donuk gelenektir. Gerçekçi düşünürsek, ne sekiz yüzyıl önceki atalarımız Selçukluların yaşadıkları gibi yaşayabiliyoruz, ne de daha sonraki atalarımız Osmanlılar gibi yaşayabiliyoruz. Ve hâliyle varlık sebebimiz olan Göktürkler veya Hunlar gibi de yaşamıyoruz. Bu mümkün değildir. Şimdiki zamanda görülen yozlaşmışlıkları Cumhuriyet kültürüne bağlayanlar şunu hiç düşünmek istemiyorlar ki, Osmanlı devam etseydi bile bizler bugün yine internet bağımlısı olacaktık. Osmanlı devam etseydi bile Tanzimat devrindeki Fransızca tabelaların yerinde bugün İngilizce tabelalar olacaktı ve küresel markalar Osmanlı’nın devamına rağmen her yerimizi kuşatacaklardı. Çağın koşullarının dayatmasına ne Osmanlı ne de Cumhuriyet direnebilirdi. Ancak belki birtakım önlemler alınabilir. Şu hâlde geçmişi ve bugünü sorgularken gerçekçi düşünmek zorundayız. Geçmişi ya da bugünü hem yererken hem överken yine gerçekçi davranmamız kaçınılmazdır. Aksi hâlde kafamızın içinde kurguladığımız yapay ve sakat yargıların tahakkümünden kurtulamayız. Tanpınar uyarıyor: “İstikbal için projeler kurduğumuz gibi, mâzi için de vehimler icat etmiş olabiliriz.”[3] Bizler bugünlerimizde atalarımız Selçuklular veya Oğuzlar gibi yaşamıyorsak, yarınlardaki torunlarımız da bizlerden çok farklı yaşayacaklar. Fakat her şeye rağmen özümüz baki kalacak. Hunlardan Cumhuriyet’e Türkçe konuşuyoruz. Dilimiz ne kadar değişirse değişsin yapısı itibarıyla daima Türkçedir. Yaşar Çağbayır’ın hazırladığı Ötüken Türkçe Sözlük’te 330 bine yakın madde başı var. Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca ağırlıklı olmak üzere dilimize girmiş olan ödünçleme sözcüklerin abartılı bir şekilde 30 bin olduğunu varsaysak bile geriye 300 bin Türkçe madde başı kalıyor. Şu hâlde Türkçemizin sadece yapısı değil söz varlığı da bakidir. Osman Karatay, dilimizin muhafazakâr karakterini şöyle açıklamaktadır: “Örneğin bir İngiliz’in 1000 yıl önceki İngilizceyi değil anlaması, İngilizce olduğunu fark etmesi bile çok zordur. Fakat günümüzdeki bir Türk 1300 yıl önceki yazıtların dilinin Türkçe olduğunu hemen fark eder ve önemli bir kısmını da anlayabilir.”[4]

        “Bir gecede cahil bırakıldık.” söylemi nasıl bir kuruntu ise, Cumhuriyet’in bütün kazanımlarının gökten zembille inmişliği de kuruntudur. Atatürk inkılaplarının neredeyse her birinin Cumhuriyet öncesine inen kökleri vardır. Örneğin harf inkılabının Tanzimat sonrası tartışmalarından biri olduğunu hepimiz biliyoruz. İşin özeti Tanzimat, Meşrutiyet’i doğurmuştur. Meşrutiyet de Cumhuriyet’i doğurmuştur. Nasıl ki Sırderya havzasındaki Yabgulu Oğuz Devleti Selçuklu’yu doğurduysa, Selçuklu da Osmanlı’yı doğurduysa, Osmanlı da Cumhuriyet’i doğurmuştur. Yabgulu Oğuz Devleti’ni doğuransa Göktürklerdir. Ercilasun’a bakalım: “Oğuzların atalarının Türgişler olduğunu ve Türgişlerin 760’larda Karlukların önünden batıya çekilerek Aşağı Seyhun boylarındaki Oğuzları oluşturduğunu düşünüyorum. İstemi Kağan’ın yönettiği Batı Türkleri de Türgişlerin ataları olduğuna göre onları (Batı Türklerini) Oğuzların ataları kabul edebiliriz. Bu duruma göre Oğuzlar, başlangıçta beş Nu-şe-pi ve beş Tu-lu olmak üzere on kabile idiler. Seyhun boylarına göç sırasında Oğuz etnik teşekkülü devam etmiş ve kabileler 24’e çıkmıştır.”[5] Kısacası Oğuzlar Batı Göktürklerinin devamıdır. Türkiye ve Azerbaycan gibi devletler de Yabgulu Oğuz Devleti’nin devamıdır. Bu hareketlilik Türk kavminin karakteristik bir özelliğidir. Kaldı ki Osman Karatay da İlteriş Kağan zamanında Dokuz Oğuzların başında Baz Kağan’ın bulunduğunu söylüyor ve Bozok adının aslının Baz Ok olduğunu belirliyor. İşte bu saptama da Oğuz ve Göktürk bağlantısını dolaylı yoldan gösteriyor.[6]

        Gerçekçi davranmak, akılcı olmaktır. Fıtratımız uyarınca tabii ki duygusal tepkiler de vereceğiz ama duygularımız bizleri mevcut gerçeklere körleştirmemelidir. Tanpınar’a kulak verelim: “Bizim için asıl olan miras, ne mâzidedir, ne de Garp’tadır; önümüzde çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımızdadır. Onu yakaladığımız, onun meseleleri üzerinde durduğumuz, onlarla yoğrulduğumuz, bu meseleleri fikir hayatımızın zaruri yol uğrakları gibi değil, temeli olarak kabul ettiğimiz zaman tarihin ve hususi coğrafyamızın bize yüklediği büyük role erişeceğiz.”[7] Önümüzde çözülmemiş yumak gibi duran hayatımız mevcut gerçekliğimizdir. Realite karşısında başımızı kuma gömemeyiz. Mesela bizden önceki kaç bin yıllık Anadolu kültüründen bugünümüze hiçbir şey aktarılmadığını söyleyemeyiz. Tarihin ve coğrafyanın bize yüklediği rol nedir? “Birbirini anlamayan iki âlemin ortasında, bir düğüm noktasında yaşamış olmanın bize yüklettiği zahmetlerdir” diyor Tanpınar. Realitemizi kabullenerek sorunlarımızı çözdüğümüzde, işte o zaman “devam zinciri” tekrar içimizde bağlanacak ve biz muasır dünyada, birleştirici çehremizle ve bu çehreyi teşkil eden hayat çerçevesiyle kendimize lâyık yeri alacağız.

        Ahmet Ağaoğlu’nun sorusu şudur: “Cemiyet demek, ortak duygu ve düşünce taşıyan, ortak ideal sahibi, şuurlu bir zümre demektir. Yazık ki, bizde böyle bir zümre yoktur ve nasıl olsun?”[8] Milletleşme sürecimizdeki tökezlemeler dâhilinde söz konusu zümrenin tam manasıyla teşekkülünü engelleyen unsurları sayarken etnik asabiyetin öne çıkartılmasından vazgeçilmemesini en başa koyuyoruz. Bir diğer sebepse Şarklı kalmakta ısrarcı olanlarla Garp’a yönelmek isteyenlerin ısrarcılığı arasındaki çatışmadır. Oysaki ne Şark o eski Şark’tır ne de Garp’ın mevcuttaki ezici ağırlığı inkâr edilebilir. Meseleye dindarlık üzerinden baktığımızda ise İslam bütün insanlığa gönderilmiş evrensel dindir deyip de aynı İslam’ı Şark’la sınırlamaya kalkışmak bir çelişkidir. Türk Müslümanlığı diyoruz; Arap’tan, Fars’tan farklı olan bize özgü bir Müslümanlıktır diyoruz. Günün birinde Japonların veya Fransızların millet hâlinde topyekûn din değiştirip Müslüman olduklarını varsayalım. Bu durumda Japonların dindarlığı Japonlara özgü Japon Müslümanlığı biçimine bürünecektir. Fransızlar da hâliyle Fransız Müslümanlığını ihdas edeceklerdir. Milletlerin mizaç farklılıkları nedeniyle bugün Alman Hristiyanlığı ile İtalyan Hristiyanlığı birbirinin kopyası değildir.

        Abdülkadir İlgen, Türk Yurdu’ndaki bir makalesinde, biz 20. yüzyılımızda diyor, 12. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar bütün yüzyılların tamamını bir arada yaşamıştık. Batı’da yaşanan devrim niteliğindeki o büyük dönüşümleri yaşamadan yaşamıştık bütün bu çağları. Çünkü bizim bu sürecimiz durağan denilebilecek bir aynılıkta yekpare bir zaman olarak deneyimlenmiştir. İlgen bu sözleriyle Tanpınar’ın devamlılık fikrine dokunuyor. İlgen’e göre, yaşadığımız dram yüzyıllar öncesinin referanslarıyla güncel hayat arasındaki derin uçurumun gerilimidir. Kaldı ki zaten Tanpınar’ın bütün eserlerinde bu gerilim merkezde yer alıyor. Hayatlarımıza giren bütün yenilikleri gecikmiş bir bilinçle kavramaya çalıştığımızı söyleyen İlgen, bu gecikmiş bilincin işlevsiz kaldığını vurguluyor. İlgen’e göre millî kültür adını verdiğimiz şey aslında kullanım değeri taşımayan müzelik bir şeydir. İkinci Meşrutiyet Devri ve sonrası aydınlarımızın modern hayat manasında ortaya attıkları “Yeni Hayat” mektebi de esas itibarıyla Doğu ile Batı arasındaki gerilimi çözme girişimidir. İlgen, iki dünya arasındaki birtakım uzlaşmazlıklar nedeniyle gerilimin çözülemediğini, açıkça söylersek başarılı olamadığımızı ve çuvalladığımızı belirtiyor. Modern unsurları millî kültüre uydurma çabalarımızın fos çıkmasını ise İlgen, modern suretlere arkaik bir içerik kazandırma gayretkeşliğimize bağlıyor. Bu ona göre “melez kültür”dür ve melez kültür şizofrenik davranışlara (kültürel şizofreniye) yol açmaktadır.[9]

        Şizofrenik melez kültüre İlgen “tuhaf zamanlar” derken Tanpınar ise hayatlarımız ikiye bölündü yakınmasıyla beraber bu iki farklı dünyayı kendi içimizde buluşturup yaşamamız gerektiğinden bahsediyor. Tanpınar “hayata dair kıymetler” vardır, diyerek aktüel hayatın bu kıymetlerini inkâra yanaşmıyor. Murat Koç “Her Şey Bana Karşı” adlı bir kurmaca kaleme almıştır ki burada Tanpınar’ın duygu ve düşünceleri Koç’un kaleminden fakat Tanpınar’ın kendi cümleleriyle beslenilerek aktarılıyor. Böylesi bir anlatı abes değildir çünkü Ağaoğlu’nun dediği gibi, “Sanatçılar yalnız kendi ruhunun değil, içinde bulunduğu çağdaş cemiyetin ruh heyecanlarını da aksettirirler; edebiyat hayattır; edebiyat zaman ve mekânla beraber yürür.”[10] Dolayısıyla Murat Koç’un, Tanpınar’ı Tanpınar’ın kalemiyle aktarıyormuş tarzındaki kurgusunda hiçbir beis yoktur. Biz burada Koç’un Tanpınar’a söylettiklerine kısaca göz atalım: “Yahya Kemal, bu adam, tek başına kendi içinde iki medeniyeti birleştirmiş ve bu medeniyetleri şahsi bir tecrübe gibi yaşamıştı. Onun kalbinde ve ruhunda Şark ve Garp her ikisi de yerini bilerek uslu çocuklar gibi oturmayı öğrenmişlerdi. Bu oturma esnasında her ikisi arasında geçişler oluyor, fakat bu geçişler sahip olduğu denge sebebiyle ahengi asla bozulmuyordu. Yahya Kemal’den, büyük ve hakiki kıymetlerin bir terbiye dairesinde bir arada nasıl bulunabileceğini öğrendim. Bu büyük kıymetlerin peşinden gitmeye müsait mizacım, benim içimde de bir dengeyi beraberinde getirdi. Şark ve Garp karşısındaki tavrım da işte bu denge gözetilerek ele alınmalıdır.”[11]

        Kurmaca da olsa Tanpınar’ın dünyasıyla (Tanpınar’ı bilenler gözünde) bire bir uyumlu bu cümleler bize bir dengeden dem vuruyor. Bütün huzursuzluğuna karşın Tanpınar bir debelenme çağında dengeyi sağlayabilmiştir. Bu salt onun değil onun gibilerin entelektüel dengesidir. Halk ise bugünümüzde bunları pek de düşünmüyor, yeterince umursamıyor, sorgulamıyor; toplumun bireyleri gündelik hayatlarında kendi işine bakar, kendisini kurtarmaya ve hayata tutunmaya çabalar. Gündelik yaşam pratiktir. Gerçek böyledir. Bireyler birtakım ideolojilerin peşinden koşarlar ama bu ideolojiler, onların yaşam tarzlarının içerisinde âdeta sıradanlaşır. Derinlemesine düşünmezler. Mesela, laik bir ortamda şeriat isteyen vatandaş, ne laikliği ne de şeriatı bütün enerjisiyle kurcalayıp öğrenmiştir. Bu her görüşten vatandaş için böyledir. Dolayısıyla da mevcut düzenden yana ve mevcut düzene muhalif her vatandaş gündelik hayatında o kadar da mustarip sayılamazlar. Ve işte bundan ötürüdür ki bu sıradan vatandaşlar da kendi dengelerini böylece kurmuş olurlar. Şu hâlde dengesizlik nerededir? Aslına bakılırsa dengesizlik her çağda ve her mekânda geçerlidir. Hiçbir zaman diliminde insanlar kendi hayatlarını bir ütopya ülkesinde yaşar gibi yaşamamışlardır. Batı’nın değer hükümlerinin bize musallat olmasından önce kendimize özgü devamlılığımız vardı var olmasına fakat o devamlılık asırları birer asrısaadet olmanın yanına bile yaklaşamıyorlardı. Sadece bizde değil, bütün dünyada böyleydi. Şimdi de böyledir ve şimdi artık insanlık tuhaf zamanların büsbütün tuhaflaşması karşısında “postmodern zamanlar” vehmiyle modern zamanları mumla aramaya koyulmuşlardır. Buna somut bir örnek verirsek, bizim neslin kendi gençliğinde şikâyet ettiği yetmişli yılları şimdilerde yeni nesiller bile mumla arıyorlar. Demek ki mesut zamanlar hiç yoktur, demek ki her çağ kendine özel dengesizliği içinde hayata tutunmasını sağlayacak iyi kötü bir denge kurabilmektedir.

         


        [1] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Asıl Kaynak”, Yaşadığım Gibi, Dergâh Yay., İstanbul 1996, s. 40-43.

        [2] Milay Köktürk, Millet ve Milliyetçilik – Eleştirel Yazılar 1, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2016, s. 120.

        [3] A. H. Tanpınar, “Aşka Dair”, Yaşadığım Gibi, s. 132.

        [4] Osman Karatay, Macarlar (Kökler ve Türkler), Ötüken Neşriyat, İstanbul 2020, s. 203.

        [5] Ahmet Bican Ercilasun, Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig), Dergâh Yay., İstanbul 2019, s. 635-636.

        [6] O. Karatay, İlk Oğuzlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2017, s. 122-123.

        [7] A. H. Tanpınar, Yaşadığım Gibi, s. 43.

        [8] Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay., İstanbul 1972, s. 99.

        [9] Abdülkadir İlgen, “Bir Dost Meclisinin Düşündürdükleri Tuhaf Zamanlar-1, Türk Yurdu, S: 390, Şubat 2020, s. 9-10.

        [10] A. Ağaoğlu, Üç Medeniyet, s. 107.

        [11] Murat Koç, Her Şey Bana Karşı, Eren Yay., İstanbul 2016, s. 42.