Bir Dost Meclisinin Düşündürdükleri Tuhaf Zamanlar-3

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki,

        biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve

        tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

        (Kur’an-ı Kerim, Kehf, 18)

        Suretler ve Siretler

        Geçiş veya kırılma dönemlerinde içerikler kolektif bilinçdışının yapı taşları olan arketiplerle düzenlenirken, şekiller başka bir evrende, o evrenin kurallarına göre düzenlenmektedir. Neticede sonuçları belirleyen gerçek nedensellik dizgesiyle çağrışımlarımızı yöneten içerik dizgesinin mantıksal örgüsü birbirini yadsımakta, hatta ifna etmekte ve iki ayrı düzlemde işlemektedir. Bu, aynı sonuç için iki farklı gerekçelendirme biçimi, iki farklı akletme biçimine sahip olduğumuz anlamına gelir ki, tam bir yarılma, şizofreni hâlidir. İki farklı dizgeyle bunu kastediyoruz. Şekil ve içeriği düzenleyen dizgelerin ayrışması, kendiliğin bölünmesi!

        İş bu noktaya gelince “Neden bir toplumun kendi yaşanmışlığı ve tarihi; tabii, kendiliğinden bir hadise olarak değil de bir zorlama olarak adlandırılır?” sorusu, gayet yerinde bir soru olarak gündeme gelir. Aslında bu tarz bir tarizin arkasında yatan asıl saik, pek tabii ki bir toplumun tabii seyrinde yaşadığı tarihî tecrübenin hayatımızı etkilemesine duyulan bir tepki değildir elbette. Burada normalin dışında olan; 20. yüzyılın son çeyreği gibi geç bir zamanda, çok çok eski yüzyıllara, o yüzyılların saati ve sembollerine göre yaşayan insanların durumuna ilişkin bir itirazdır aslında. Benim, etkilerini hâlâ üzerimizde hissettiğimiz gerçek/sahici mekanizma olarak adını koymaya çalıştığım dil; o çağların grameri ve ona ait imgelerin kullanılıyor olmasıdır. Buna kısaca zihniyet de diyebiliriz. Burada asıl sorun, zihniyetimizi idare eden asıl kodların günümüze değil, geleneğe[1] ait imge ve semboller tarafından düzenleniyor olmasıdır. Biçimler yeni, içerikler eski ve arkaiktir. Arka planında bir fon müziği gibi durmadan çalıp duran asıl beste güncel değil, gelenekseldir.

        Meseleyi biraz daha açarsam söylemeye çalıştığım şey daha iyi anlaşılır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse Platoncu anlamda idea(ler) her psike’de vardır. Buna adcılık da denir ki, varlıkla kurulan ilişkide her zaman bu ilk isimlendirme ve ilk anlam akla gelir ve varlıkla ilişki hep o bağlam üzerinden kurulur. Benim Aristo’nun tümel ve tekilleri üzerinden varlıkla ilişki kurmak olarak adını koymaya çalıştığım anakronik durum da budur: modern olanı gelenekle tanımlamak. Bilincin yarılması budur işte, bilincin ve kendiliğin. Arketiplerin arkaik olması derken de kastettiğim budur.

        İnsan kavrasın ya da kavramasın, arketiplere ait dünyanın bilincindedir. Arketip de “Doğanın bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır.” Jung bunu söylerken çok kritik bir noktaya parmak basar ve devam eder: “İnsan ile yaşamın ilkimgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmamakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da bir ahır hâlini alır.” (Jung, 2005: 32)[2]. Bununla Jung salt rasyonel olanın değil, aklın bir şekilde ilişki hâlinde olduğu irrasyonel olanın da hayatımızdaki yadsınamayacak önemdeki rolüne dikkatleri çeker. Buradaki irrasyonel olan/alan semboller ve arketiplerin dünyasıdır. Çünkü insan sürekli sembol yaratır ve bu semboller de o ana kadar üretilenlerle diyalektik bir ilişki hâlinde kesintisiz olarak biçimlenir.

        Aşırı rasyonalistler çoğu kez ve genellikle kendi bilme biçimlerinin kapsamına girmeyen şeylerin varlığını yok sayma eğilimindedirler. Çoğu bilim insanı bu katı Pozitivist paradigmaya bağlı olmadığı için, bu tarz bir yaklaşımı reddeder. Jung da bunlar arasındadır, daha da ileri giderek Psike öncesinin aşkın/müteal sahası ve onun etkilerinin de hesaba katılması lazım geldiğini söyler. Bu, bir anlamda Kitap’ın “Bir de sana ruhtan soruyorlar, de ki: ruh rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra, 85) şeklinde bahsettiği ruhun kişiye özgü hâllerine ilişkin ilahi tasarıma yapılan bir gönderme gibi görünüyor. Bu bahis, Jung’un eserinde özel olarak ele alınmış ve Almanca Geist kavramının anlamı ve bu anlamın dönüşümü üzerine uzun bir bahis açılmıştır.[3] Bizim amacımız “ruh” üzerine yeni bir bahis açmak olmadığı için, bu kadarlık bir temasla yetiniyoruz.

        Sembollerin Dünyası: Bir Model

        Jung (2005: 72), bilinçdışını “dönüşüm yetisine sahip olan şey, bilincin göze çarpmayan, neredeyse görünmeyen kökü” olarak tanımlarken başka bir iklime, Kur’an-ı Kerim’in iklimine girer. Bilinçle bilinçdışı arasındaki ilişkiyi model alarak bir okuma yapar. Zaten bilinci besleyen bilinçdışına ait içerikler değil midir? Ve başlar Kur’an-ı Kerim’in 18. suresi olan Kehf Suresi’ni bu minvalde yorumlamaya. Kehf (mağara), ona göre bilinçdışıdır.[4] Mağara kişinin ya kendi içinde ya da kendi dışındadır. Her kim bu alana girerse bir dönüşüm sürecine girmiş olur. Mağaraya girmek, bilinçdışına girmek; bilinç ile bilinçdışı arasında bir bağ kurmak demektir. Musa Peygamber, arayış içinde olan insanı simgeler.

        Derken, Kitap ilk bakışta alakasız gibi görünen ahlak kurallarına göndermede bulunur. Fakat bu alakasızlık yanıltıcıdır diye devam eder Jung. Çünkü bu bilgiler, yeniden doğamadıkları için ahlak kurallarına, yani yasaya bağlılıkla yetinmek zorunda kalanların ihtiyaç duyduğu malzemedir. Kurallara uygun davranışın ruhsal dönüşümün yerine geçtiği durumlara sık sık rastlanır diye ilave eder müellif. Bu ahlaki ilkeleri Musa ve Yûşa bin Nun öyküsü izler. Kıssadaki Hızır, yalnızca yüce bilgeliği değil, aynı zamanda insan aklının ermeyeceği davranışları da temsil eder. Kıssada geçen balık, bilinçdışı içeriklerin besleyici etkisi, onun sembolüdür. Dönüşüm yetisine sahip olan şey (Kıssada ölü balık dirilmiş, dönüşmüştür.) bilincin göze çarpmayan, neredeyse görünmeyen bilinçdışı köküdür. Bilinçdışı yabancı, Ben olmayan gibi hissedildiği için, bilinçdışının yabancı bir figürle tasvir edilmesi gayet yerindedir. Kıssanın kişisel olmayan bir üslupla anlatılması, der Jung, “Ben bilincinin kendilik ile özdeşleşmesidir.” Çünkü (aksi bir durum) “Bilinci çözülmekle tehdit eden bir şişkinliğe neden olur.” (Jung, 2005: 66-76). Sonra devam eder:

        “Karşımızda şişkinlik nedeniyle çarpıklaşmış iki dosta dair uyarıcı bir örnek var: Nietzsche ve Zerdüşt; ama bu uyarı anlaşılmamıştır. Ya Faust ile Mephisto’ya ne demeli. Delirmenin ilk adımı Faustvarî bir kibirdir. Bence Faust’taki dönüşümün mütevazı başlangıcının, yenilebilen bir balık değil de bir köpek, dönüşen figürün ‘inayetimizin ve bilgeliğimizle donattığımız’ bilge bir dost de­ğil de şeytan olması, sırlarla dolu Cermen ruhunu anlamamızın bir anahtarı olabilir.” (Jung, 2005: 76).

        Kitap’ın (Kur’an-ı Kerim) semboller ve arketiplerle okunmasının tipik bir örneği olarak hayranlıkla anlatılan Kehf Suresi’nde "sevgili şehir" (dünyanın merkezi Kudüs) diye anılan şehir de Kendiliktir. Kendilik, henüz doğumunda bile hasetle ortak güçler tarafından tehdit edilen kahramandır; herkesin sahip olmak istediği, kıskançlık kavgalarına yol açan mücevherdir. Ve nihayet şöyle der Jung: “18. Sure, görünüşte kopuk kopuk, simgeci bir yapıda olsa da bugün psikoloji bilgimizin artmasıyla bireyleşme süreci olarak nitelediğimiz ruhsal dönüşümün neredeyse mükemmel bir tasviridir.” (Jung, 2005: 77).

         


        [1] Burada “gelenek”le kastettiğimiz Platon ve Aristo felsefesinin mantığı, o döneme ait kavram içeriklerinin hâlâ zihnimize egemen olmasıdır.

        [2] Bu yazıda faydalanılan eser: Carl Güstav Jung, (2005), Dört Arketip, çev. Z. A. Yılmazer, İstanbul.

        [3] Hatta bir yerde şöyle denir: “Run denilen fenomen, insan psike’sinin bilinçöncesi yapısında evrensel olarak var olan özerk bir ilkimgeye dayanır.” (Jung, 2005: 72-84, 84).

        [4] Jung, ısrarla “bilinçdışı” tabirini kullanır, bilinçaltını değil. Ve şöyle der: “Bilinçdışı yalnızca ‘bilincin altında’ değil, üstündedir de, hatta o kadar üstündedir ki kahramanlarımızın ona ulaşmak için bir hayli tırmanması gerekir.” (Jung, 2005: 107).