Felsefe Özgünlüğünü ve Özgürlüğünü Kaybediyor Mu?

Mart 2020 - Yıl 109 - Sayı 391



        Felsefe kısaca, anlamak/bilmek isteyen öznenin, başta kendi varlığı olmak üzere tüm varlığın ve varoluşun anlamını çözme çabası olarak tanımlanabilir. Bu çaba, kendisi ve tüm varlık hakkında değer yargılarından oluşmuş bütüncül bir idrake kavuşmayı da amaçlar. Bu yanıyla felsefe, insan etkinliği olarak onun fıtrî yanını da anlatır. Ve yine bu haliyle felsefe yapma, akıllı ve zeki bir varlık olarak insanın anlam/değer arayışından başka bir şey değildir.

        İnsanın, başta kendi varlığı olmak üzere, onu kuşatan ve Kant’tan mülhem söyleyecek olursak; “nasıl”lığı itibarıyla olmasa da “niçin”liği itibarıyla “kendinde şey” olarak verili bulunan varlık âlemini anlama ve anlamlandırma ihtiyacı içerisinde bulunmasının nedeni ise onun akıl sahibi bir varlık olmasıdır. Çünkü sahip olduğumuz bu yeti, bizi değer ve anlam aramaya yönelten itkiden başka bir şey değildir. Akıl sonradan elde edilen değil verili olan bir yetimizdir. Bu nedenle her insan anlamlandırma çabası içerisinde bulunur. Çünkü aklın işi budur. Bu anlamıyla ulaşılan anlamlandırma, o kişi için artık bir bilgi nesnesidir. Bir başka şekilde ifade edecek olursak akıl, tüm insanlarda idrak etmenin/müdrikenin aynı ve yeterli kategorik seviyesine delalet eder. Yani iyi, doğru, güzel, vicdanî, ahlâki gibi değer hükümlerimizi akıl marifetiyle veririz ve bu hükümlere varmada aslında akıllar arasında kudret bakımından bir fark söz konusu değildir. Bu bağlamda pek âlâ bu değerlerin ihlaline yönelik insan davranışlarının kaynağının ne olduğu sorulabilir. Bu ya bir hastalık haline tekabül eder ya da içindeki iyiden, doğrudan, güzelden yana konuşan sesine rağmen insanın, “kötülüğü emreden” ve İslâmi öğretide “nefs-i emmare” denilen yanının insanı ayartmasından başka bir şey değildir.

        İnsan felsefî etkinlikte bulunurken zekâsını değil aklını kullanır. Çünkü felsefe yapmak bir alet ya da makine yapmak değildir. Felsefe yapmak anlamı aramaktır. Anlam ise zekâ ile değil akıl ile idrak edilebilecek bir şeydir. Çünkü zekâ bize bir edimin ya da eylemin ahlâkî olup olmadığını söylemez. Zekâ bize bir konuda sonuca nasıl gidebileceğimizin yol, yordam ve tekniklerini gösterir sadece. Bir edimin ya da eylemin ahlâkî olup olmadığını bize ihtar eden yetimiz aklımızdır. Bu nedenle olsa gerek İlkçağ filozoflarından bu yana ahlâk/erdem konusu felsefenin ilk ve temel konusunu oluşturmuştur. Aynı şekilde müteakip tüm yüzyıllar boyunca da ahlâk/erdem/etik, felsefenin en temel konusunu teşkil etmiştir. Nitekim Batı düşüncesinin zirve filozoflarından olan Kant’ın da en önemli felsefî sorunu ahlâk idi. Bugün de modern pozitif bilimsel bilginin yarattığı sorunlar karşısında elde edilen bilimsel başarıların ve teknolojinin iyi, doğru ve ahlâkî olup olmadığı, en ciddi ve elzem tartışma konuları olmayı sürdürmektedir. Bugünkü uygarlığımızın maddî/teknik yanını yaratan aklımız değil zekâmızdı. Bu gün aklımız, zekâmızın yarattığı bu teknik/teknolojik uygarlığı sorgulamakta ve zekâmıza;    “bu gidiş hayra değil, bize bir çıkış bul!” demekte, onu hayırlı/iyi teknikler bulmaya, tüm sonuçları itibarıyla insanın hayrına bir bilgi üretimi yapmaya çağırmaktadır.

        Öznenin, başta kendisi olmak üzere varlığın ve varoluşun anlamını ( ve tabii ki gayesini) anlama çabası, felsefeyi özgün ve özgür yapmıştır. İnsanın salt aklını kullanarak ve nesnel dünyanın kendi halindeki işleyişinden bağımsız olarak yapılan bu entelektüel faaliyetle oluşan birikimin ve tavır alışın; yani felsefenin, pozitif bilimsel bilgi metodolojisinin,  nesnel dünyadaki olgu ve oluşların “neden?” ve “nasıl?” lığına dair kazandığı mevzilerle, daha önceki yüzyıllarda olmadığı kadar özgünlüğünü ve özgürlüğünü kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu kanaatini taşımaktayız. Bu kanaatimizi izhar ederken felsefenin hemen her zaman vardığı sonuçlarda ve/veya yaptığı anlamlandırmalarda isabet ettiğini iddia ediyor değiliz. Demek istediğimiz,  isabet etmemiş olsa da felsefenin insanın içsel bir yetisi olan ve dış dünyadaki nesnel olup bitenlerden bağımsız olarak da zihni etkinliklerde bulunabilen aklın üretimlerinin, bugün için nesnel dünyadan yapılan bilgi üretiminden ve bilginin icadından gelen pozitif bilimsel bilgi verilerinin saldırısı karşısında özgünlüğünü ve özgürlüğünü kaybetme ihtimali ile karşı karşıya bulunduğudur. Dış dünyadaki varlık ve oluş âlemini kendi ihtisas alanlarına göre parçalayarak “neden” ve “nasıl”lığını çözen pozitif bilimsel bilgi, kanaatimizce felsefî faaliyetin bütünü ve anlamı arayan aleti olan aklı da bölüp parçalamakta,  onu sönükleştirmektedir. Bu gidişle akıl geriye çekilecek ve meydanı boşaltacak gibi görünmektedir.   

         

        Felsefe ile Bilim Çatışır mı?

        Esasen Batı Düşüncesi bağlamında söyleyecek olursak, felsefenin özgünlüğüne ve özgürlüğüne ilk darbe Aydınlanma Döneminde gelmiştir. Bu dönemde felsefe üzerindeki Yahudi-Hıristiyan Teolojisi’nin belirleyiciliğine karşı pozitif bilimsel bilgi alanında elde edilen başarılar üzerinden, aslında varlığın anlamına değil; “neden?” ve “nasıl?” sorularına dair üretilen başarılı cevaplar, o gün kendilerine doğa felsefecileri denilen bilim adamı veya mucitleri cesaretlendirmiş; bu cesaret müteakiben, özellikle pozitivist ve ateist pozitif bilimci ve filozoflarca felsefenin alanına tecavüz eden bir cürete dönüşmüştür. Bu darbe öylesine kuvvetli hale gelmiştir ki, bu döneme tepkinin bir ifadesi olan ve başını Alman felsefecilerin çektiği İdealist Felsefenin çıkışına rağmen pozitif bilimsel bilginin ve bunların sahiplerinin bu tecavüzlerinin geriletilmesi mümkün olamamıştır.

        Elde ediliş metodolojisinden ve kazanmış olduğu mahiyetten hareket ederek pozitif bilimsel bilgi üretimini üç aşamada tasnif etmek mümkün gibi görünmektedir: Klasik Dönem, Modern Dönem ve Dijital Dönem. Bu üç dönem aslında üç ayrı pozitif bilimsel paradigma değişikliği anlayışına da tekabül eder. Yani aslında bu paradigma değişmeleri, bilimin zemininin tüm zamanları kapsayacak şekilde kesin kural ve yasalara bağlanamayacağını da bizi göstermiştir. Pozitif bilimsel bilgi her gün yeni bir fetih yapmakta ama bu fetihleri, tüm oluş ve olguları kapsayacak ne bir bütüncül paradigmaya ne de değer ve anlam hükümlerine bizi götürmektedir. Ancak, bütüncül bir paradigma ortaya koyamasa da ortaya çıkan bilimsel ve teknik hasılalar, insan zekâsının ve yetilerinin nelere kadir olabileceği açısından insanın zekâsına olan özgüvenini öylesine artırmıştır ki; insanoğlu bugün, “kendi kapasitesi ve yetileri dışında başkaca hiçbir otoriteye gerek yok fikrî kabulünde, geçen yüzyıllara rağmen daha da tahkim olmuş gibi görünmektedir. Özellikle pozitif bilimsel bilgi muhitlerinde çalışan bilim insanlarında bu fikir mutlak fikir haline gelmiştir. Bu gelişmelerin felsefî alanı nasıl işgal ettiği ve/veya onu gerilettiği hususunda, bu yazının hacmi içinde kalmak zaruretine binaen kısaca şunlar söylenebilir kanaatindeyiz:

        16’ncı yüzyıldan başlayarak 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar süren ve bizim Klasik Dönem olarak adlandırdığımız bu dönemde pozitif bilimsel bilginin daha önce felsefenin at oynattığı sahaları adım adım ele geçirdiğini görüyoruz. Bu dönemi, Batı Düşüncesinde teolojinin etkisi altında oluşmuş olan ve aslında felsefeden başka bir şey olmayan skolastisizmin, adım adım gerileyerek sahneyi ter ettiği bir dönem olarak da tanımlayabiliriz. Gerçi 18’inci yüzyıla gelinceye kadar skolastik felsefe hâlâ gücünü muhafaza etmektedir ama meydanda artık rakipler vardır ve bu rakipler, Kant’ın insan aklı ve onun ontolojisi üzerinden yaptığı müthiş Tanrı/Ahlâk temelli felsefesine rağmen bir yüzyıl sonra meydanı tamamen ele geçirecektir. Alman idealist felsefesi ve diğer idealist felsefecilerin çabalarının gücü, meydanı tekrar ele geçirmeye yetmeyecektir. Kaldı ki Kant’tan sonraki Alman İdealist Felsefesi de malul bir felsefe olarak ortaya çıkmıştır; yani sakat doğmuş bir felsefedir. Çünkü bu felsefe aslında Germen ırkının dünya egemenliğine dönük bir felsefesidir ve amacı nedeniyle, bilimin ve bilimsel olanın yarattığı kültürel iklimle bu anlamıyla bir mücadele içinde de değildir. O nedenle bu felsefe soyut olana, aşkın olana, tinsel olana göndermeler yapar ama Germen ırkçılığını besleyen etkilerini saymazsak, bu idealizmi bir romantizm olmaktan öteye gidememiştir. Kendisini daha çok edebiyat alanında gösteren bu romantik dönemin ardından bir miktar mevzi kaybeden pozitivizm, sahneyi tekrar tamamen ele geçirmiştir.

        19’uncu yüzyılın sonlarından başlayarak 1980’lere kadar devam ederek bilgi paradigmasını da değiştiren ve bizim modern dönem olarak adlandırmak istediğimiz pozitif bilimsel bilgi üretiminin bu döneminde ise Dünya iki büyük savaş yaşamıştır. Bu iki savaş, milyonlarca insanın ölmesine, bunlardan çok daha fazlasının sakat kalmasına neden olmuştur. Hiç şüphe götürmez bir gerçekliktir ki bu savaşların nedeni pozitif bilimsel bilginin yarattığı yeni bilgi türü ve onun teknolojisi ve bu teknolojinin ihtiyaç duyduğu başta petrol olmak üzere stratejik hammaddelerin bulunduğu dünya coğrafyalarının ele geçirilme mücadelesinden başka bir şey değildi. Pozitif bilimsel bilginin yarattığı yeni dünyaya ve yaşama biçiminin ihtiyaçlarına bağlı olarak oluşan bu saldırganlığa karşı, dönemin felsefesinden hiçbir anlamlı çıkışın olmadığına şahit olmaktayız. Gerçi postmodern felsefe akımı, modernizmin iddia ve ülkülerini sorgulayan bir dalga yaratmış ama bu da çok çabuk etkisini kaybetmiş; bir fantezi olmaktan öteye gidemeyen bir dalga olarak felsefe tarihinde yerini almıştır.

        Gerçekten de Batı Felsefesi bu saldırgan dönemde ister pozitivist, ister idealist, ister nihilist olsun, asla iyi bir sınav verememiş ve hatta bu saldırganlıkların meşru olacağını ima eden fikirler serdedilmiştir. Hegel Germen ırkçılığı yapmış, nihilist Nietzche, üstün insanın ortaya çıkması için korkunç savaşların yaşanması gerektiğini dahi ifade edebilmiş, Heidegger birkaç on yıl sonra sonra ortaya çıkacak olan Nazizmin fikri taşlarını döşemiştir. Bu dönemde Almanya dışında metafizik ve idealizm tarafında bir felsefeci olarak ortaya çıkan Bergson’un fikirleri ise “kubbede hoş bir sadâ” olmaktan öteye gidememiştir. Bu dönem pozitivist bilim adamı, pozitivist sosyolog, pozitivist felsefeci ve pozitivist psikologların sahneyi tamamen ele geçirdiği bir dönemdir. Dünya, pozitif bilimsel bilginin yarattığı teknikle üretilen silahlarla, yeni yaşama biçiminin ihtiyaç duyduğu petrol bölgelerini, ticaret yollarını ele geçirmek amaçlı iki dünya savaşı yaşarken,  bu savaşlarda on milyonlarca insan ölürken; hangi felsefi ekolün temsilcisi olursa olsun bu dönem felsefecilerinden; “ biz ne yapıyoruz!” çığlığı çıkmamıştır.

        İkinci Dünya Savaşı’nın ardından pozitif bilimsel bilgi üretiminin yarattığı bilgi, teknoloji ve bunların ihtiyaçları üzerinden oluşan dünya, artık felsefenin gittikçe zayıfladığı bir dönemi anlatmaktadır. Bu dönemde ne Avrupa’da ne de Amerika’da sistem kuran felsefecilere rastlamak mümkün değildir. Felsefe kürsüleri vardır, felsefeciler vardır, oldukça şöhretlileri de vardır ama dönem örneğin Kant ölçeğinde bir filozof çıkaramaz. Dönemin ürettiği felsefeciler ya Fransız varoluşçuları gibi Tanrı’ya ve düzene karşı çıkan ve yitiğini; yani anlamı yine modern toplum içinde ve onun parametreleri üzerinden arayan ateist felsefecilerdir. Yaptıkları vurgu, milyonluk nüfuslarla oluşmuş, teknolojik araç gereçlerle doldurulmuş kentlerde, milyonlar içinde yaşayan insanın yalnızlığına dikkat çekmekten öteye gitmeyen bunalım felsefesinden başka bir şey değildir.  Bu felsefeciler, bunalımın nedeninin pozitif bilimsel bilgi ve teknolojinin yarattığı insanın yalnızlığı ve yabancılaşması olduğunu tespit etmişlerdir ancak, bu bilgi üretiminin ve yaşama biçiminin yarattığı çevresel sorunlar artık yadsınamayacak biçimde ortaya çıkmasına değin bu felsefecilerden öyle kuvvetli itirazlar ve argümanlar da ortaya çıkmamıştır. Söyledikleri sadece, “her şey gider”, “Peru’nun dağ köyünde ihtiyar köylünün anlattığı efsane de bilgi olmak bakımından izafiyet teorisine eşittir”, “her şey bir dil oyunundan ibarettir”, “yapı bozumu”, “yapı sökümü” gibi fanteziler olmuştur. Bu dönem felsefesinde neredeyse Tanrı’ya, Ahlâk’a, tinsel/manevî olana hiç yer yoktur. Güya insan merkezdedir ama aslında merkezde addettikleri varlık, makine gibi bir nesneden başka bir şey değildir. O’nu hormonları ve bazı beyinsel kimyasallar yönetmektedir ve aşkın hiçbir boyutu yoktur. Bu felsefe insana bir şey veremezdi ve nitekim vermemiştir.

        Oysa bu dönemde bizim pozitif bilimsel bilgi olarak tanımladığımız arayışlarla oluşan makrokozmosa ilişkin bilgi paradigması ve birikimi, bir başka bilimsel gerçeklikle karşılaşmaktaydı. Atomaltında/mikrokozmosta karşılaşılan bu yeni fiziksel gerçeklikler üzerinden, klasik fiziğin bulgu ve her şeye kadir olduğuna inanan özgüvenine; “Yavaş ol bakalım ahbap! Öyle her şeyi sen açıklayamazsın ve zaten de açıklayamadın!” diyen bu yeni yeni paradigma, kuantum fiziği/mekaniği idi. Bu dönem,  modern dönemin ikinci aşaması olarak adlandırılabilir kanaatindeyiz. Bu dönemde atomaltı fiziksel evrende klasik fiziğin belirlenimci/ determinist karakterinin olmadığı, aksine belirsizliğin, öngörülemezliğin, kaosun ve olasılıksallığın olduğu görülmüştür.  Belirsizliğin, öngörülemezliğin, kaosun ve olasılıksallığın egemen olduğu görülen bu âlemde, henüz sistem haline getirilemeyen ve hâlâ bir takım tahminlerden ibaret olan gerçeklik yumağı üzerinden oluşan bu yeni bilimsel paradigma, felsefecilerin ve filozofların özgünlüğüne ve özgürlüğüne ikinci darbeyi vurmuş gibi gözükmektedir. Çünkü mikrokozmostaki bu fiziksel olgu ve oluşlar, filozofları hakikatin anlamı ve amacı konusunda yeni bir düşünce sistematiği ve dili üretmeye zorlamaktadır.

        Yukarıda belirtmiştik: Felsefe anlam/değer arama ve/veya inşa etme etkinliğidir. Bu yönüyle dinle aynı işlevi görür, görme iddiasındadır. Ancak felsefe bunu yaparken sadece aklı kullanır. Çünkü anlam ve/veya değer inşa etme sağlam bir akıl yürütmeye, kendi içinde tutarlı akledilebilir bir zemine ihtiyaç duyar. Bu bir rasyonalizmdir; yani akılcılıktır. Bununla birlikte bu akılcılık, yani felsefî rasyonalizm, pozitif bilimsel bilginin kullandığı akılla aynı değildir. Pozitif bilimsel bilgi metodolojisinin kullandığı akıl ve ussallık, nesnel dünyadaki neden-sonuç ilişkisine, determinizme sıkı sıkıya bağlı bir akılcılıktır ve bu paradigmada hemen her şey neden-sonuç ilişkisi içerisinde meydana gelmektedir. Belirsizlik ya da sürpriz yoktur. Bu paradigma kuantum fiziğindeki şaşırtıcı buluşlara/tespitlere kadar egemenliğini sürdürmüştür. Ancak kuantum fiziği ile aklı kullanan pozitif bilim insanlarının önünde yepyeni bir soru ve sorunlar dünyası açılmıştır. Çünkü atomaltı dünyada hiçbir şey önceden belirlenememektedir. Bir belirsizlik ve öngörememe durumu vardır.

        Bu özellikleriyle/tuhaflıklarıyla Kuantum fiziğinin mikrokozmosa dair bilgi ve bulguları, ilk bakışta felsefenin ve filozofun önünde istediği gibi akıl yürüteceği, ya da spekülasyon yapabileceği bir alan yaratmış gibi görünürken ve bu alanda epeyce kalem oynatılmışken, aslında mikrokozmosa dair belirsizliklerle ve öngörülemezliklerle dolu fiziksel evren, felsefe açısından yeni güçlükleri de beraberinde getirmiş gibidir. Gerçi mikrokozmosa dair bu belirsizlik ve öngörülemezlik durumu, pozitif bilim için de bir sorun teşkil etmekle beraber, bilim nesnel olan,  olgusal olan üzerinden oluştuğu ve nesnel olgu ve oluşlara bağımlı olarak yargılara ulaşmaya çalıştığı için, gerektiğinde bilinemezliği ve öngörülemezliği de bilimsel bir gerçeklik/yasa olarak takdim ederek, onu yine nedensellik kavramına yerleştirebilmekte ve kendini kurtarmaktadır.  Oysa felsefe böyle bir zemine ve geri çekilme hakkına sahip değildir. Çünkü felsefe sessiz kaldığı anda kaybedecektir. Her ne olursa olsun felsefe cümle kurmak zorundadır. Ve eğer felsefe bilimin icra-i faaliyet ettiği seküler/din dışı bu alanda Tanrısız bir dil kullanmak zorunda ise bu tavır felsefeyi bilimin yedeğinde giden, özgünlüğünü ve özgürlüğünü kaybetmiş olan bir aklî etkinliğe mahkûm edecektir. Çünkü felsefenin söyledikleri, söyleyecekleri bilimden başka bir şey olmayacaksa, bu zaten bilim tarafından söylenmektedir. Felsefe ne yapacaktır da aşkın olanla ilgilenmeyen, kendi sınırları dışında kalan konulardan uzak duran bilimin nesnel ve nesnel olgular dünyasında anlam arama ya da anlam inşa etme etkinliğinde bulunacaktır?  

        Kaldı ki pozitif bilimsel bilgi üretimi bizi bugün dijital teknoloji çağına getirmiş bulunmaktadır. Yapay zekâ çalışmaları ile beraber gelişen dijital teknoloji, hayatımızın her zerresine nüfuz etmeye, yeni bir yaşama biçimi yaratmaya başlamıştır. Bu evrende birey dijital teknolojinin bir kullanıcısı olmasının yanında, dijital teknoloji üzerinden yürütülen bir algı yönetiminin nesnesi haline gelmiştir. Ancak insan bu halinden şikâyetçi değil gibi görünmektedir. Dijital teknolojinin tüm özel alanları ifşa yeteneğine rağmen insan bu durumdan şikâyetçi olmadığı gibi, aksine kendisi bu araç ve gereçler üzerinden tüm mahremiyetini ifşa etmektedir. Çünkü insan dijital teknoloji araçlarının yaratmış olduğu sanal âlemde yer aldıkça ve kendisini bu âlemde görsel kıldıkça, bu âlemdeki platformlar ve tartışmalara iştirak ettikçe, edilgin değil etkin bir özne olduğu sansına kapılarak tatmin olmakta; “ben de varım!” demektedir. Ayrıca bu tavrıyla birey, sanal ortamda da olsa çok sayıda iştirakçinin yer aldığı tartışma ya da görünürlük ortamında, kendisinin sosyalleşmesini de sağlamakta, bu ise onu mutlu etmektedir. Dijital teknolojinin yarattığı bu ortamda hemen her şey tedavül etmektedir. Açıktır ki dijital teknoloji de insan zekâsının bir zaferidir. Demek ki insan zekâsı potansiyel olarak bu gün hayal dahi edemeyeceğimiz teknik/teknolojik gelişmelere bizi taşımaya devam edecek kapasiteye sahiptir. Öyleyse,  insanın gücünün de belki sınırı yoktur. Dijital teknolojideki bu gelişmeye bağlı olarak, bu teknolojiyi yaratan insan zekâsının gücüne olan iman daha da kuvvetlenmiştir. Bu iman kuvvetlenmesi aynı zamanda bilim adamı ve mühendislere olan güvenin daha da yükselmesi anlamına gelmektedir. Sıradan insanın nazarında felsefe sadece boş boş konuşmakta, bilim ise hayatı değiştirmektedir. Bu bir doğrusal süreçtir ve bilim gelecekte her şeyin cevabını verebilecektir

        İşte, felsefenin alanını daraltan da yukarıda ifade etmeye çalıştığımız düşünce ve kabullerdir.   Bugünkü felsefe, klasik ve modern dönem diye bu yazıda tanımladığımız pozitif bilimsel gelişmelere ilave olarak bugün dijital teknolojinin gücü ve etkileri açısından da bir çıkış aramakla karşı karşıyadır. Tam burada bir iddiada/önermede bulunmak istiyoruz: Seküler felsefe dili ve bakışı, felsefeye bu çıkışı sağlayamaz kanaatindeyiz. Gerçi şu ileri sürülebilir: Felsefe nasıl ki pozitif bilimsel bilgi ve teknolojinin sahaya egemen olmaya çalıştığı ve olduğu 18, 19 ve 20’nci yüzyılın ortalarına kadar pozitivist felsefe ile kendine bir yol açtıysa, bugün de kuantum fiziğinin ve dijital teknolojinin biçimlendirdiği dünyada yine kendisine bir yol açacaktır. İyi de felsefe bu zemini kullanacaksa; yani pozitif bilimsel bilginin zeminini ve dilini kullanacaksa,  bu halde meydanda ne felsefe kalır ne de felsefeci. Çünkü bu dönem 18, 19 yüzyıllarla, 20’inci yüzyılın ilk yarısında egemen olan teknolojinin sadece makinelerden ibaret dünyasından ve meydan okumasından çok çok farklıdır. Felsefe mevcut envanteri ile bu mücadeleye girişemez. Başka imkân ve araçlara ihtiyaç bulunmaktadır. Kanaatimizce bir başka yazının konusu olmakla beraber bu konudaki önermemiz şu olacaktır. Pozitif bilimsel bilginin yarattığı bu gerçeklik ve algı dünyası karşısında seküler felsefenin değil, teolojik felsefenin anlam ve değer ihya ve inşa gücü olacaktır. Yani seküler/pozitivist felsefenin bir şansı yoktur ama gelecekte de teolojik felsefenin insanın anlam ve değer ihtiyacını karşılamaya imkânı vardır. Çünkü bu imkân insan zekâsından değil, Tanrı’sız yapamayan insan aklından ve bu ihtiyacı karşılayacak olan son vahiy olan Kur’an’daki Tanrı inancı üzerinde yapılacak olan felsefî çalışmalardan gelecektir.