20 OCAK: AZERBAYCAN TÜRKÜ’NÜN DİRENİŞ ÖYKÜSÜ

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390



        Nesib L. NESİBLİ*

        Her milletin tarihinin önemli hadiseleri, devletin/milletin resmî günlerinde tecelli eder ve millî sembol hâline gelir. Resmî günlerde geçmişin felaketlerinin yanı sıra onurlu hadiseleri de yer alır. Kanunla düzenlenen resmî günlere bakarak millet ve devletin mevcut ideolojik durumunu, millî kimliğin içeriğini tahmin ve tespit etmek mümkündür.

        Günümüz Azerbaycan Cumhuriyeti’nde Yılbaşı Bayramı (1-2 Ocak), Hocalı Soykırımı Günü (26 Şubat, 1991 Ermeni-Rus birleşik güçlerinin Hocalı kıyımı), Azerbaycanlıların Soykırımı Günü (31 Mart, 1918 Ermeni-Rus birleşik güçlerinin Bakü ve yöresindeki kıyımı), Kadınlar Günü (8 Mart), Zafer Günü (9 Mayıs, 1945 Naziler karşısında zafer), Cumhuriyet Günü (28 Mayıs, 1918 bağımsızlığın beyanı),  Azerbaycan Halkının Millî Kurtuluş Günü (15 Haziran, 1993 Haydar Aliyev’in yeniden hâkimiyeti sağlaması), Silahlı Kuvvetler Günü (26 Haziran, 1918 Azerbaycan Ordusu’nun kurulması), Millî Bağımsızlık Günü (18 Ekim, 1991 bağımsızlığın tekrar kazanılması), Devlet Bayrağı Günü (9 Kasım, 1918 Millî Bayrağın kabulü), Anayasa Günü (12 Kasım, 1995 yeni Anayasa’nın kabulü), Millî Dirçeliş/Ayaklanma Günü (17 Kasım, 1988, anti-Sovyet halk hareketinin teşekkülü), Dünya Azerbaycanlılarının Dayanışma Günü (31 Aralık, 1989 Sovyet-İran sınırındaki dikenli tellerin sökülmesi), Nevruz (beş gün), Kurban ve Ramazan bayramları (iki gün) resmî günler olarak Azerbaycan takviminde yer almaktadır. Bu günlerin yanı sıra 20 Ocak da Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmî günleri arasında bulunmaktadır; bu güne “Umumhalk hüzün günü” deniyor. “Kanlı Yanvar (Kanlı Ocak)”, “20 Yanvar” olarak da anılmaktadır.

        20 Ocak’ın resmî günler arasında yer alması doğrudur. Çünkü 20 Ocak 1990’da fevkalade önemli hadiseler vuku bulmuş; yaklaşık 150 sivil vatandaş katledilmiştir. Ama “hüzün günü” tanımlaması kanımızca yetersizdir, hatta yanlıştır. Bu gün; yas tutmak, ağlamak günü değil; 30 yıl önce Azerbaycan Türkü’nün zulme, Rus emperyalizmine karşı protesto, direniş günü, bağımsızlık hareketinin bir aşamasıdır. 20 Ocak’ın en önemli niteliği budur. Fikrimizi gerekçelendirmek için üç soruyu yanıtlamaya çalışacağız: 20 Ocak neden yaşandı, nasıl oldu, nasıl değerlendirilmelidir? Son olarak, neden direniş günü sayılmalıdır, sorusuna da açıklık getirilmelidir.

        20 Ocak Neden Yaşandı?

        Sovyet yönetimi, 1980’lerin başından itibaren duraklayan, daha sonra krize giren Sovyet planlı-komuta ekonomisindeki çöküş sürecini düzene sokmak için reformlara girişti. 1985’te yılının Nisan ayında Komünist Partinin yeni Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov[1], ilk kez Sovyetler Birliği’nde ekonomik ve sosyal sorunların varlığını itiraf ederek mevcut ekonominin düzeltilmesi için reformlar paketi konusunu gündeme getirdi. “Hızlandırma” olarak nitelendirilen bu yeni reform programı, ekonomik tedbirleri içermekle birlikte genel anlamda ekonomi yönetimini iyileştirmeyi amaçlamaktaydı; ancak “gelişmiş sosyalizm”in içeriğini dönüştürmeyi kesinlikle ön görmüyordu. Bu gelişmelerden sonra Gorbaçov, ülkenin komünistlerini tam anlamıyla Perestroyka’ya (yeniden kurma/kurulma) çağırdı. Sovyet lideri, Perestroyka’nın ilanından sonra, basın üzerindeki sansürü kaldıran ve tabulaştırılmış konuların müzakeresine izin veren Glastnost (açıklık) politikasının başladığını ilan etti.

        Aydan aya derinleşen ekonomik ve sosyal kriz; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği olarak adlandırılan bu imparatorluğun daha fazla ayakta kalıp kalamayacağı yönünde soruları gündeme getiriyordu. Çok milletli devlet sistemi içerisinde yıllarca birikmiş olan sorunlar su yüzüne çıkıyor; Pandora’nın kutusu açılıyordu. Bu durum çökmekte olan imparatorluk sınırları dâhilindeki birbirinden farklı milletler için hem fırsat hem de öngörülmez tehditler barındırıyordu.

        Sovyet Azerbaycanı siyasi elitinin, yeni sürecin mahiyetini idrak edemediğini, bu nedenle katı ve tutucu bir tutum sergilediğini belirtmek gerekir. Azerbaycan siyasi eliti, sürecin başından itibaren Perestroyka’nın yenilikçi mahiyetini idrak ve kabul edemedi. Dolayısıyla, bu yeniliklere karşı olan güçlerin yanında yer aldı.

        Azerbaycan komünistlerinin lideri Haydar Aliyev, Sovyet Bakanlar Kurulu Başkanı’nın Birinci  Yardımcısı olarak görev yaparken bu tutucu tavrı nedeniyle Politbüro’daki görevinden alındı.[2] Azerbaycan Komünist Partisinin başındaki yöneticiler de aynı tutucu tavrı sergileyerek olaylara seyirci kaldılar. Azerbaycan Komünist Partisinin yeni Birinci Sekreteri Kamran Bağırov (1982-88), hiçbir özel vasfı olmayan parti nomenklatür üyesiydi. Bağırov, Komünist Partisinin 27. Kurultayı’ndaki (Mart 1986) konuşmasında, Bakü petrolünün öneminden, petrol üretimini artırmak için petrol çıkarma teknolojisinin yenilenmesi gerektiğinden, özellikle “Leninci halklar dostluğu”ndan bahsetmişti.[3] Moskova, Sumgayıt olaylarından (27-29 Şubat 1988) kısa bir süre sonra Azerbaycan’daki yerel yönetimi değiştirdi.

        Nüfuzunu kaybetmiş, kozmopolit Birinci Sekreter Bağırov’un yerine, atak ancak milletine yabancı, hatta milletinin dilini doğru konuşamayan Abdürrahman Vezirov, Azerbaycan’a yeni lider olarak atandı. Yolsuzluğa karşı amansız mücadele eden yeni Birinci Sekreter, Ermenilere karşı olumsuz duygular beslemeyen hakiki bir enternasyonalist, çağdaş düşünceli bir lider davranışıyla halkın sevgisini kazanmaya çalıştı. Parti ve devlet organlarını “Aliyev klanı”ndan bütünüyle temizlemeye çalışan Vezirov, bu klan yerine kendisi gibi kozmopolit düşünceye sahip kadroları atamaya başladı. Moskova’nın getirdiği ve merkezin siyasetini harfi harfine uygulayan Vezirov, sonunda Moskova’ya kaçmak zorunda kaldı.

        Bu defa Moskova, Azerbaycan’da düzeni yeniden sağlamak için yerel kadrolardan Ayaz Mütellibov’u lider olarak atadı. Bu yeni lider de selefleri gibi Moskova’nın emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeye özen gösterdi. Mütellibov, Vezirov’un kaderinden dersler çıkartarak kendine yerel dayanak oluşturmaya çalıştı. Bu amaçla yerel Bakülü ve Şirvanlı, özellikle de Rus dilli kozmopolit tabakanın temsilcilerini teşkilatlandırdı ve onları hem şahsi hâkimiyetinin pekiştirilmesi için hem de o zamana dek hayli güçlenmiş olan millî ve demokratik harekete karşı kullanılması için örgütlemeye çalıştı. Mütellibov’un bölücü siyaseti ve bazı stratejik öneme sahip meselelerde yanlış tarafta yer alması (Sovyetler Birliği’nin korunup devam ettirilmesini içeren referandum, Sovyetler Birliği’nin devamını isteyenleri desteklemesi, İran’ın “tarafsızlığına” güvenmesi vs.), nüfuzunun sıfırlanması ile sonuçlandı.

        Mütellibov döneminin (Ocak 1990 – Mart 1992) en önemli olaylarından biri, Sovyet İttifakı Komünist Partisinin yerel teşkilatı olan Azerbaycan Komünist Partisi’nin sonuncu olağanüstü kurultayının düzenlenmesiydi. Bu kurultayda Azerbaycan Komünist Partisinin lağvedilmesi kararlaştırıldı. İlginçtir ki; Azerbaycan’dan farklı olarak Doğu Avrupa ülkelerinde, Sovyetlerin Hristiyan cumhuriyetlerinde Komünist partilerinin lağvedilmesi hayli zaman aldı, birtakım direniş hareketlerinin kırılmasından sonra partiler lağv edilebildi. Azerbaycan’da ise Komünist Partisinin bu kadar sessiz ve şerefsizce siyaset sahnesini terk etmesi (16 Eylül 1991), M. Emin Resulzade’nin bu teşkilat hakkında ileri sürmüş olduğu fikirlerin doğruluğunu göstermiştir. Vaktiyle Resulzade, Azerbaycan’da yerli komünist akımın olmadığını, bu akımın Rusya tarafından zorla dayatıldığını vurgulamıştır.

        Azerbaycan ve Ermenistan’da Komünist Partisinin yerel teşkilatlarının liderlerinin, özellikle yerel siyasi elitlerin millî hareketle ilişkiye geçme konusunda farklı tutumlar sergilediklerini belirtmek gerekir.

        Moskova, Mayıs 1988’de Ermenistan Komünist Partisinin liderlerini de değiştirdi. Millî hareketin yöneticilerinden biri olduğu için Birinci Sekreter Karen Demirciyan “sağlık durumu” bahanesiyle istifaya zorlandı. Onun yerine atanan Suren Arutyunyan da selefi gibi gayriformal (gayrikomünist) harekete düşmanlık beslemedi, tam tersine mümkün olduğu kadar Ermeni millî hareketiyle işbirliği yolunu tuttu. Gerard J. Libaridian’a göre, Ermenistan’da “mevcut iktidarla muhalefet arasında çoğu zaman medeni bir ilişki” vardı.[4]

        Azerbaycan’ın diğer komşusu Gürcistan’daki siyasi elit ise Azerbaycan ve Ermenistan’dan daha farklı bir özellik sergiledi. Aslında üç Güney Kafkas Sovyet cumhuriyeti arasında Gürcistan’ın o dönemin siyasi eliti daha ilerici bir konumda bulunarak diğerlerinden ayrılmaktaydı. Gürcistan komünistlerinin lideri Eduard Shevardnadze, Politbüro üyesi ve SSCB Dışişleri Bakanı görevinde bulunurken reformcu kişiliğiyle yalnız Sovyetlerde değil, tüm dünyada ünlendi. Gürcistan’ın komünist liderleri ve Gürcü millî hareketi, millî menfaatler söz konusu olduğunda uyumlu bir şekilde hareket etmeyi başardı.

        Etnik çatışma arifesinde ve çatışmanın yaşandığı ilk yıllarda Azerbaycan ve Ermenistan’daki durumu birbirinden farklı kılan ikinci önemli etkene de kısaca değinelim. Ermenistan’da nomenklatür aydınların çoğunluğu, millî hareketin temelini teşkil etti. Özellikle millî hareketin başlarında Zori Balayan (gazeteci), Silviya Kaputikyan (şair), İgor Muradyan (ekonomist) gibi aydınlar, Ermeni millî hareketinin sözcüsü rolünü üstlendiler. Bu aydınlar sık sık Moskova’ya giderek Sovyet liderleri karşısında Ermeni iddialarını dile getirdiler. Azerbaycan’da ise nomenklatür entelijensiyanın (birkaç isim istisna) çoğunluğu millî harekete katılmaya cesaret edemedi, millî hareketle arasına mesafe koydu. Entelijensiyanın bu grubunun kriz döneminde cesaret ettiği tek rol, eski yönetimle yeni örgütlenen muhalefet arasında uzlaştırma göreviydi. Mart 1992 siyasi krizinde, Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov’un istifasından sonra devlet başkanı rolünü üzerine alan nomenklatür entelijensiya temsilcisi Prof. Dr. Yakub Memmedov, hâkimiyette güçlenme amacına ulaşamadı. Haziran 1992’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Yakub Memmedov sadece %1,7 oy alabildi. Bu durum, adayın bireysel niteliklerinden çok millî-demokratik hareketin yükseldiği bu gelişme döneminde nomenklatür aydın zümrenin halk gözünde azalan nüfuzunun bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. (7 Haziran 1992’de yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerini, Azerbaycan Halk Cephesinin lideri Ebülfez Elçibey kazanmıştır.)

        Sovyet Ermenistanı’nın Karabağ meselesini ortaya atması, Ermenistan’da yerel Türklere karşı saldırıların başlaması, Ermenistan’ın Karabağ’ı 1987’de talep etmesi üzerine Sovyet Azerbaycanı’nda da Sovyet hâkimiyetine karşı hareket başladı.

        23 Eylül 1989’da Azerbaycan SSC Ali/Yüksek Sovyeti millî-demokratik hareketin baskısı ile SSCB dâhilinde ilk defa olarak Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin suverenliği/egemenliği hakkında Azerbaycan SSC Anayasası Kanunu’nu kabul etti. Bu arada millî-demokratik hareket de hızla gelişmekteydi. Artık hareketin temel temsilcisi olan Azerbaycan Halk Cephesi, siyasi hayatın iki etkeninden (resmî Sovyet hâkimiyetinin yanında) birine dönüşmüştü. Sovyet yönetiminin Ermeni yanlısı duruşu belirginleştikçe hareketin radikalleşmesi, aynı ölçüde yükselmekteydi. Aralık 1989’da Lenkeran ve Celilabad’da yönetim, AHC yerel şubelerine geçti. Aynı yılın son günlerinde hareketin heyecanı o kadar arttı ki; halk Nahçıvan’dan Astara’ya dek Sovyet-İran sınırındaki dikenli telleri söküp attı. Bu, Azerbaycan’ın bölünmesine halkın itirazı ve Güney Azerbaycan’da yaşayan yarısı ile birlik duygusunun dışavurumuydu. Diğer bir deyişle, 1990 yılının başlarında artık Azerbaycan’da tam anlamıyla çift başlı bir hâkimiyet söz konusuydu. Ayrıca vurgulanması gereken diğer bir husus daha vardı: Azerbaycan’daki millî-demokratik hareket, Sovyetlerdeki anti-Sovyet hareketlerin önüne geçmişti. Newsweek dergisi (25 Aralık 1989), 1989’un sonlarında hürriyet için mücadele yürüten halklar hakkında yazılar yayımlamış, derginin kapağına ise Bakü’deki Lenin (bir süre sonra Azadlıq) Meydanı’ndaki azametli protestonun resmini yerleştirmişti. Yerel nomenklatür ise sürecin tam arkasında sürünmekteydi.

        Bu arada, 9 Ocak 1990’da Ermenistan Yüksek Sovyeti/parlamentosu, Dağlık Karabağ’ı kendi bütçesine dâhil etme kararını aldı. Bu adım, Azerbaycan halkını çileden çıkarttı. Bakü’de ve Azerbaycan’ın diğer bölgelerinde hareket daha da genişledi.

        Moskova, tedbir almakta gecikmedi.

        19-20 Ocak Gecesi Neler Oldu?

        13-15 Ocak’ta Bakü’deki yerel Ermeniler üzerinde baskılar teşkil edildi. KGB, 32 Ermeni’yi katletti. Çok sonraları, Rusya’nın Ermeni asıllı, tanınmış siyaset bilimcisi Sergey Kurginyan, Sumgayıt ve Bakü’de Ermenileri Azerbaycanlıların öldürmediğini itiraf etti.[5]

        Aynı günlerde Karabağ’da çatışmalar şiddetlenerek devam etmekteydi. Bakü’deki mitinglerin ardı arası kesilmedi, miting katılımcıları, Komünist Partisi genel merkezi karşısındaki meydanda yerel yönetimin istifasını talep etmekteydiler. Azerbaycan’ın bağımsızlığı isteği de ara sıra seslendirilmekteydi. Bakü’de olağanüstü hâl ilan edilmesini içeren kararın verileceği ve Bakü’ye ordu birliklerinin yerleştirileceği hakkında söylentiler yayılmaktaydı. Azerbaycan’daki süreci idare etmek için Bakü’ye gönderilen Yevgeni Primakov ve diğer yüksek düzeyli memurlar, şehre ordu yerleştirilmeyeceği, sıkıyönetim rejiminin uygulanmayacağı konusunda vaatler vermekteydiler. 19 Ocak’ta Genel Sekreter Gorbaçov, TV konuşmasında Azerbaycan’da durumun fazla gerildiğini, burada “tahribatcı unsurların” İslam cumhuriyeti kurmak istediğini beyan etti. Bu açıklamanın amacı, ülke dâhilinde ve haricinde kamuoyunu yapılacak katliama hazırlamaktı. Aynı gün, 20 Ocak saat 00’dan itibaren Bakü’de ve etraf bölgelerde sıkıyönetim ilan edildi.

        Sovyet ordu birlikleri, 50 binden fazla asker ve onlarla tank ile birkaç yerden Bakü’ye girmeye başladı. Sovyet özel timleri televizyon yayınlarını durdurarak Azerbaycan’ın dünyayla iletişimini kesti. Halk, yollarda sembolik barikatlar kurmuş; ordunun geçmesine izin vermemek için canlı duvar oluşturarak yolları kesmişti.

        Halkın reaksiyonu dikkat çekiyor. Psikolojik baskılara rağmen halk korkmadı. Eli yalın tankın üstüne yürüdü. Sovyet tankları da ateş aça aça, acımasızca insanları ezdi geçti. Bileceri Yokuşu bölgesinde olayların içinde yer alan bir hareketçi olarak tarihî süreci izlemek imkânına sahip oldum. İnsanların el ele verip tankın karşısında durabildiğinin şahidiyim. Binlerle insanın kendi vatanları için fedakarlığa hazır olduğunu gördüm. Gaz bombaları atıldıktan sonra insan duvarı bozuldu ve tanklar geçti. Otuz yıl sonra da bu direnişi Azerbaycan Türkü’nün içindeki fedakârlık, vatanseverlik göstergesi olarak değerlendirmekteyim.

        Bakü direnişinde 137 kişi öldürüldü. Bu bilinen insanların sayısıdır. Cesetlerin helikopterlerden Hazar’a döküldüğü, şahitlerin ifadeleriyle onaylanmıştır. Öldürülenlerin 120’si Azerbaycan Türkü, 6’sı Rus, 3’ü Yahudi, 3’ü Tatar Türkü idi. 744 kişi ağır yaralandı; 4 kişi kayboldu; 800 kişi tutuklandı. Sıkıyönetim ilan edilmeyen Neftçala ve Lenkeran bölgelerinde 25-26 kişi öldürüldü.[6]

        Sovyet rejiminin söz konusu son katliamı tarihe, Kanlı Yanvar hadisesi olarak geçti.

        20 Ocak’ın Değerlendirilmesi

        Kanlı Yanvar’ın üzerinden tam 30 yıl geçti. Gerekli siyasi değerlendirmeler hâlâ yapılmış değil.

        Bakü operasyonuna komutanlık eden SSCB Savunma Bakanı, bu meşum geceden bir süre sonra itiraf edecekti: Azerbaycan Halk Cephesi gibi ekstremist, ayrılıkçı gücün faaliyetleri sonucu Azerbaycan’da kanuni hâkimiyet çökmüştü. Biz burada Sovyet hâkimiyetini yeniden kurmak için geldik. İkinci bir resmî amaç da vardı: “Ermenileri kurtarmak.”.

        Halk ne yaptı? Devletin resmî propagandasının caydırıcılık faaliyetlerine bakmaksızın halk, öldürülenlere şehit dedi. Cenaze merasimine bir milyondan fazla insan katıldı. Şehitler için şehrin en yüksek yerinde mezarlık açıldı.[7]

        1992’de, Azerbaycan Cumhuriyeti’nde 20 Ocak, “Umumhalk Hüzün Günü” ilan edildi. Bu hadisenin resmîleştirilmesi gerekirdi. Bu yapıldı, ama anlamlandırılmadı. Dönemin yerel nomenklatürünün gücü buna yetti. Sonraki yıllarda da aynı ad altında etkinlikler teşkil edildi; medyada, devlet kurumlarında, mescitlerde yas törenleri düzenlendi. İnsanlara hadisenin onurlu tarafları değil, kompleks yaratıcı yönleri dayatıldı. Kanlı Yanvar’ın bazı müsebbibleri gizlenerek ayrı ayrı “ekstremistler” kınandı.

        20 Ocak’ın sonuçları ortadan kaldırılmadığı, ona gereken siyasi anlam verilmediği siyasi ortamda Hocalı Katliamı (26 Şubat 1992) yaşandı. Her ikisi, Rus-Ermeni işbirliğinin Azerbaycan’a karşı suçudur; uluslararası mahkemelere konu olabilecek suçtur.

        Sonuç

        Rusya Azerbaycan’ı 19. yy’ın başlarında işgal ettiğinden beri, Azerbaycan’daki millî hareketi hiç kabullenemedi. 1918-20’lerde Azerbaycan Türkü’nün, Rusya Türklerinin önde gelen lider kısmı olduğunu hiç kabullenemedi. Bu “başkaldırının” Sovyet döneminde hep öcünü aldı. Azerbaycan’da Türkçülüğe hiç tahammülü olmadı. Azerbaycan’a yönelik özel politika uyguladı. Ermenileri hep güçlendirdi ve Türk’e karşı kışkırttı. 20 Ocak, Rusya’nın Azerbaycan’daki katliamlarının yalnız bir halkasıdır: 1804’te Gence Hanlığı’nın işgalinde, diğer bölgelerin işgalinde dökülen kanlar; 19. yy boyunca 20-30 yılda bir yaşanan ayaklanmaları kanla bastıran da aynı Rusya’ydı; 1905’te Ermenileri Türklerin üstüne kışkırtan; 27 Nisan 1920’de Grabnedelya/Talan haftası düzenleyen; 1920’den 1991’e kadar sürekli repressiya siyaseti uygulayan da aynı Rusya’ydı.

        Sovyet rejiminin özel politikalarının bir yönü de kendine kilitlenmiş yerel elitin şekillendirilmesiydi. Onu mümkün olduğu kadar gayri Türk unsurlardan oluşturmaya ya da Türklüğünden uzaklaştırmaya özen gösterdi. 20 Ocak, yerel elitin gayri millî karakterini ortaya çıkardı. Kanlı Yanvar’ın diğer bir müsebbibi olan eski Birinci Sekreter Vezirov, Moskova’ya götürüldü, hâlen oradadır. Kanlı Yanvar’ın 30. yılında Moskova’daki etkinlikte açıklama yapan Azerbaycan Cumhuriyeti Büyükelçisi Polad Bülbüloğlu, yabancı sefirler, Rusya Parlamentosunun üyeleri, Rusya’nın tanınmış adamlarına hitaben âdeta utanırcasına şu ifadeleri kullanmıştır: “Azerbaycan hiçbir surette bu suçu demokratik Rusya ile ilişkilendirmez. Bu, Sovyetler Birliği’nde vuku buldu, bu karar Sovyetler Birliği liderleri, Gorbaçov tarafından kabul edilmiştir.”[8] Bu anormal açıklamaya tepkilerden birisinde gayet esaslı olarak belirtildiği gibi, Bülbüloğlu büyükelçiyse Rusya Federasyonu’nun SSCB’nin hukuki varisi olması gerçeğini bilmesi gerekirdi.

        Günümüzde Kuzey Azerbaycan’ın hâlen iki önemli sorunu var, onları çözmeden hiçbir millî meselesini çözemez. Bunlardan birincisi millî kimlik meselesidir. Bu, yalnız “Biz Türk müyüz, Azerbaycanlı mıyız?” sorusunu yanıtlamaktan ibaret değildir. Hem de dostunu düşmanını millet seviyesinde idrak etmektir. İkinci sorun kısmen Çarlık ama doğrudan Sovyet döneminin yetiştirdiği millî siyasi elit meselesidir. Bu elit, Rus kültürünü dünyanın en gelişmiş, kendine en yakın kültür kabul etmiş; Rus devletine/devletçiliğine bağlıdır; aynı zamanda ondan cin iğneden korkar gibi korkar. Otuz yıldır Azerbaycan hâkimiyeti halkı ağlamağa, matem tutmaya çağırdı. Onun heyecanını öldürmeye çalıştı. Gerçekliği idrak etmekten uzak tutmağa özen gösterdi.

        Halka gelince, halk kahramandır, fedakârlığa hazırdır. Hatta “Sonunu düşünmeyen kahramandır.” Yeter ki Azerbaycan halkı, katiline âşık durumda kalmasın; Rusya’nın sömürgesi olmasın; kendisi için bir kazanç saymasın; normal tarih bilincine sahip olsun; dostunu düşmanını tanısın.

         


        *             Prof. Dr., Ankara Üniversitesi, DTCF Öğretim Üyesi.

         

         

        [1]      Dönemin Sovyet Anayasası’na göre Komünist Partinin Genel Sekreteri, ülkede en yüksek makam idi. 1988-1991 arasında aynı zamanda Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanı, 1990-1991’de ise SSCB’nin son Başkanı oldu.

        [2]      Sonraları taraftarları Haydar Aliyev’in istifasını, Karabağ sorununun ortaya atılmasına bağlayıp Ermeni entrikalarının sonucu olarak ifade etmeye çalıştılar. Oysaki Haydar Aliyev’in Politbüro’dan atılması, tutucu konumda olduğu için, diğer bir ifade ile, yeni Genel Sekreter Gorbaçov’un yanında yer almadığı için yaşandı. bk. Charles van der Leeuw, Azerbaijan. A Quest fot Identity. A Short History, Richmond Surrey: Curzon Press, 2000, p. 132-133.

        [3]      XXVII съезд Коммунистической Партии Советского Союза. 25 февраля-6 марта 1986 года. Стенографический отчет, т. 1, Москва: Политическая литература, 1986, с. 275-280.

        [4]      G. J. Libaridian, The Challenge of Statehood. Armenian Political Thinking Since İndependence, Cambridge: Blue Crane Books, 1999, p. 29.

        [5]      Сергей Кургинян о трагедии в Сумгаите, Вестник Кавказа, 3 марта 2018, https://vestikavkaza.ru/video/Sergey-Kurginyan-o-tragedii-v-Sumgaite.html

        [6]      Ölen, yaralanan, tutuklananların sayısı hakkında değişik kaynaklarda değişik bilgiler vardır.

        [7]      1920 yılının ikinci işgali zamanı kurşuna dizilenler tam da burada, Çemberekend Kabristanlığı denilen yerde defnedilmişlerdi. Sovyet döneminde mezarlık sökülüp yerinde eğlence parkı kurdular, Moskova’nın emissarı Azerbaycan Komünist Partisi Birinci Sekreteri Sergey Kirov’a da ucube bir heykel diktiler. Ocak 1990’da bu bölge yeniden mezarlığa, Şehidler Hiyabanı’na dönüştü.

        [8]      https://report.az/region/polad-bulbuloglu-azerbaycan-20-yanvar-hadiselerini-bugunku-rusiya-ile-elaqelendirmir/