İran-Amerika Gerginliği Nelere Gebe?

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390



        Giriş

        2020 yılının ilk günlerinde Orta Doğu’da dengeleri beklenmedik bir şekilde sarsan bir olaylar zinciri meydana geldi. İran İslam Cumhuriyeti Devrim Muhafızları Ordusu’nun yurt dışındaki operasyonlarından sorumlu birimi olan Kudüs Gücü’nün Komutanı ve İran’ın en etkili aktörlerinden Kasım Süleymani’nin bizzat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump tarafından verildiği ifade edilen bir emirle öldürülmesi, deyim yerindeyse gerek İran’da gerekse de bölgede soğuk duş etkisi yarattı. Her ne kadar Süleymani’nin öldürülmesi ABD için işten bile olmasa da doğabilecek sonuçları hesaba katıldığında birçok uzman tarafından böyle bir suikast, zayıf bir ihtimal olarak görülmekteydi. Süleymani’nin Amerika’ya karşı saldırı hazırlığı içerisinde olması ise suikasta gerekçe olarak gösterildi. Amerikan Başkanı’nın fevri bir kararı gibi görünse de böyle bir hamlenin sonuçlarının dikkatle hesap edildiği olayın üzerinden yaklaşık bir ay geçtikten sonra anlaşılmıştır.

        Bu Noktaya Nasıl Gelindi?

        Trump daha seçim kampanyasında selefi Barack Obama Dönemi’nde İran ve 5+1 ülkeleri (ABD, Rusya, Çin, Almanya, Fransa ve İngiltere) arasında imzalanan ve kamuoyunda nükleer anlaşma olarak bilenen Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP), hayatında gördüğü en kötü anlaşmalardan biri olduğunu belirtmiş, seçilmesi durumunda söz konusu anlaşmayı yırtıp atacağını ifade etmişti. Gerçekten de dediğini yapan Amerikan Başkanı, Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmekle kalmamış, İran’a karşı “tarihin gördüğü en ağır yaptırımları” yürürlüğe koymuştu. İran’la -kendi deyimiyle- daha iyi bir nükleer anlaşma imzalamak için müzakere etmek isteyen Washington yönetimi; İran’ın füze kapasitesi, vekil güçleri ve nükleer enerji programını içeren 12 maddelik bir dizi ön şartı, müzakere öncesi ileri sürmüştü. İran’ı müzakere masasına oturtana kadar takip edilecek politika ise “maksimum baskı stratejisi” şeklinde isimlendirilmişti. Buna mukabil İran bilhassa bölgedeki nüfuzu, mevcut dolar rezervi ve yaptırımları delmedeki tarihî tecrübesine güvenerek inisiyatifin Amerika’da olduğu bir müzakere masasına oturmayacağını peşinen deklare etti. Yaptırımların olumsuz etkisi sebebiyle süreç doğal olarak İran’ın aleyhine işledi. Ülkede artan enflasyon ve işsizlik, İran riyalinin dolar karşısında hızla değer kaybedişi ve son olarak Tahran yönetiminin ülkeden döviz çıkışını engellemek adına aldığı tedbirler, İran toplumunu daha önce tecrübe etmediği bir ekonomik dar boğaza sürüklemiştir. Öyle ki ülkenin önde gelen siyasilerinin ekonomik gidişatın İran-Irak savaşındaki dönemden daha vahim olduğunu açıklaması dikkate değerdir. Kurulduğu günden bugüne yaptırımlarla yaşamaya alışık olan İran İslam Cumhuriyeti, bu dönem “ekonomik savaşın” yarattığı sorunların halka yansımasını önleyemediği gibi eski yöntemlerle artık yaptırımları delemeyeceğini de gördü. KOEP’in tarafları olan Avrupa ülkeleri, Çin ve Rusya, Amerika’nın bu dönemki tek taraflı yaptırımlarına istemeye istemeye uydu. Dahası Türkiye’de dâhil olmak üzere İran’la ekonomik ilişkilere sahip birçok üçüncü ülke de İran’la olan ticari ilişkilerini dondurmak durumunda kaldı. Petrolüne dünya piyasalarında düşük fiyata dahi alıcı bulamayan İran’ın bütçesi çok değil iki yıl içerisinde %10 civarı daralma yaşadığı gibi ülkede yüzlerce proje yarıda kaldı. Amerika’yla eşit şartlarda pazarlık etmek isteyen İran için geriye tek bir seçenek kalıyordu. Amerika ve müttefiklerinden (İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri) oluşan cepheyle gerginlik ve çatışmayı “kontrollü” bir şekilde yükselterek İran’ın savaşı göze aldığını göstermek. Bu doğrultuda savaş istemeyen taraf olduklarını ama gerekirse savaşmaktan imtina etmeyeceklerini pek çok defa vurgulayan İranlı yetkililer, çatışma ve gerginliği başta Basra Körfezi, Suriye, Irak ve Yemen olmak üzere “direniş ekseni” olarak isimlendirilen geniş hinterlantta yükseltmeye başladı.

        Eylül ayında Suudi Arabistan’ın en büyük petrol tesislerinden olan ARAMCO’ya düzenlenen saldırı ve Amerika’ya ait gelişmiş bir insansız hava aracının İran tarafından Haziran ayında Umman Körfezi’nde sınır ihlali yaptığı gerekçesiyle düşürülmesi, İran’ın kontrollü gerginlikte elini kuvvetlendiren hamleler olarak müşahede edildi. Ayrıca zaman zaman Hürmüz Boğazı istikametindeki petrol tankerlerine yapılan sabotajlar yeni bir “Tanker Savaşları” mı başlıyor, sorusunu akıllara getirdi. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin “Eğer biz petrol satamazsak kimse petrol satamaz.” şeklindeki göz dağı da düşünüldüğünde, İran’ın gerginlik politikasında başarılı olduğu ve özellikle İran’la “sıcak temastan” kaçınan Körfez ülkeleri itidal çağrıları yapmaya başladı.

        Ne var ki Irak ve Lübnan’da geçtiğimiz aylarda baş gösteren sokak gösterileri, Amerika ve İran gerginliğini farklı bir safhaya taşıdı ve Süleymani’nin ölümüyle sonuçlanacak olaylar zincirinin ilk adımı oldu. Esasen halkın başta aksayan kamu hizmetleri olmak üzere devlet katında kronikleşen yolsuzluk ve iltimasa tepki göstermesiyle başlayan protestolar, çok sürmeden İran’a karşı öfkenin dışa vurulduğu ve dahası İran’ın bölgesel faaliyetlerinin eleştirildiği bir platforma dönüştü. Özellikle Iraklı Şiilerin çoğunluğu oluşturduğu Basra’da, İran Başkonsolosluğunun birkaç defa hedef alınması dikkat çekti. Gösteriler devam ederken Süleymani’nin protestoları bastırmada, İran’ın Iraklı yetkililere “tecrübe aktarımında” bulanabileceğini belirtmesi basına yansıdı. Gergin ortam sürerken Amerikan üslerine yapılan taciz atışları buna mukabil Amerika’nın İran’a müzahir Haşdi Şabi’ya ait noktaları vurması ve akabinde Haşdi Şabi’den bir grubun Bağdat’taki Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliğini basma girişimi, gerginliğin “kontrolden” çıktığına işaret ediyordu. Büyükelçilik duvarlarına yazılan “Kumandanımız Süleymani” sloganı oldukça manidardı. 3 Ocak 2020 sabahı, erken saatlerde Süleymani ve beraberindeki üst düzey bazı isimlerin Şam dönüşü Bağdat Havalimanı’nda füzeyle öldürülmesi, “Orta Doğu’da bombanın pimi çekildi.” şeklindeki yorumları beraberinde getirdi. Olaydan beş gün sonra beklenin aksine İran’ın vekil güçleri kullanmak yerine kendi topraklarından füze atışlarıyla yaptığı misillemede hiçbir Amerikan askerinin ölmemesi Amerika’yı saldırıya cevap vermekten alıkoydu. Son tahlilde gerginliğin karşılıklı olarak düşürüldüğü görülmektedir.

        3. Dünya Savaşı Çıkar mı?

        Kasım Süleymani’nin ölümünden hemen sonra “3. Dünya Savaşı çıkabilir!” şeklinde yorumları ekran başında tesadüf edildi. Gerçekten de iddia edildiği üzere bir dünya savaşa ya da hiç olmazsa Orta Doğu’yu kasıp kavuracak bir bölgesel savaşın çıkma ihtimali nedir? Öncelikle ne İran ne Amerika ne de bu iki ülkenin müttefikleri savaştan yana değil. Ancak görünen o ki Trump, İsrail’in bölgedeki temel sorunlarının tamamını çözmeye kararlıdır. Trump’ın başkanlığının birinci döneminde Amerikan Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması ve akabinde İsrail tarafından Golan Tepeleri’nin ilhak edilmesi kuşkusuz Tel Aviv açısından ciddi kazanımlardır. Bu iki hamleye Türkiye dışında İslam dünyasından dişe dokunur tepki gelmemesi ayrıca üzerinde konuşulması gereken bir konudur. Şayet Trump, birkaç ay sonraki Başkanlık seçimlerinde yeniden ipi göğüslerse İran’ın işi oldukça zorlaşacaktır. Zira yaptırımlar sebebiyle ülkedeki kötü seyreden ekonomik göstergeler, halkı gün geçtikçe darboğaza sürüklemektedir. İran açısından bu durum bir dönem daha sürdürülebilir değildir. Trump, İran’ı müzakere masasına çekmeyi başaramamışken tam da seçim arifesi askerî güç kullanarak kuşkusuz Amerikan kamuoyu nezdinde, “ülkesine zarar veren bir generali” ortadan kaldırdığı için (!) prestij toplayacaktır. Lakin yeniden başkan seçilmesi durumunda İran dosyasına nasıl yaklaşacaktır?

        Suriye meselesi gösterdi ki Amerika, Afganistan ve Irak örneklerindeki gibi doğrudan müdahale seçeneğini artık tercih etmemektedir. Bunun yerine daha az masraflı ve riskli olan bölgesel veya geleneksel müttefiklerini kullanma yoluna gitmektedir. Bu bağlamda Amerika’nın İran’ı dengelemek üzere kolaylıkla kullanabileceği müttefiklerinden biri veya başka bir deyimle taşeronu PYD/PKK olabilir. Unutulmasın ki PYD/PKK Amerika tarafından epeyce silahlandırılmıştır. Türkiye’nin güney sınırlarını güvence altına almak için gerçekleştirdiği “Barış Pınarı Operasyonu’yla” belli bir mesafe sınırlarımızdan uzaklaştırılsa da varlığını devam ettirmektedir. Halihazırda bitkisel hayatta olan bu örgüt, İran’ın Irak’taki nüfuzunu kırmak adına önce Haşdi Şabi’nin üzerine salınabilir.

        Amerika’nın İran’a topyekûn bir savaş açması akıllıca ve rasyonel değildir. Belki ciddi bir irade olması durumunda bazı askerî ve nükleer hedefler vurulabilir. Ancak İran’ı işgale kalkışmak tam bir felaket olur. Bu sebeple Amerika açısından gerek ekonomik gerekse de politik olarak İran’a karşı kuşatmayı her geçen gün daraltmak suretiyle ülke içerisinde devletle milleti karşı karşıya getirmek elverişli bir seçenektir. Bu seçeneği ajandasından çıkarmayacaktır.

        Her ne kadar İran, hâlihazırda Orta Doğu’da caydırıcı bir güce sahip olsa da topyekûn bir savaşta, kazanacakları kadar kaybedeceklerini de hesaba katacaktır. İran evvel emirde İsrail ve Suudi Arabistan’a ciddi zarar verebilir. Amerika’nın belli başlı üslerini de vurabilir. Fakat İran’ın üstesinden gelmesi gereken birçok ülke varken her zamanki gibi “mağrur bir yalnızlık” içerisindedir. Rusya’nın İran’a karşı samimi olduğunu söylemek güçtür. Rusya; Amerika ve Avrupa’yla zaten birçok anlaşmazlık yaşıyorken listeye İran’ı eklemeyecektir. Rusya-İran yakınlaşmasının konjonktürel ve geçici olduğunu yeri gelmişken söylemek lazım. Suriye’de dahi söz konusu iki ülke rekabet hâlindedir. 2. Dünya Savaşı’nda İran’ı işgal eden Rusya’nın 3. Dünya Savaşı’nda İran’a destek çıkmasını beklemek abes olur. İran toprakları Rusya için her daim doğal nüfuz alanıdır.

        Çin’in tutumu da Rusya’dan çok farklı olmayacaktır. Geçtiğimiz günlerde Amerika’yla ticari konularda anlaşmaya varan Çin için İran vazgeçilemeyecek bir ortak değildir. Her ne kadar Çin, İran’ın en büyük petrol alıcılarından olsa da yaptırımlar nedeniyle İran’dan alamadığı petrolü üçüncü ülkelerden kolaylıkla tedarik edebilmektedir. Bu sebeple İran, savaş meydanında Amerika-İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri-Suudi Arabistan cephesine karşı yalnızdır. Yaklaşık 40 yıldır yatırım yaptığı paramiliter unsurların ve devlet dışı aktörlerin desteği İran’a yeterli gelmeyecektir. Savaş senaryosu gerçek olursa İran, bölgeyi ateş sarmalına çevirebilir; lakin kendi sonunu getirecek bir süreci de başlatabilir. Savaş’ın ilk olarak İran topraklarında başlamayacağı da göz önünde bulundurulduğunda Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri de savaştan imtina etmektedir. 2006 yılındaki savaşta, Hizbullah’ı dize getiremeyen İsrail belki İran’a karşı savaşı arzulayabilir ancak o da böyle riskli bir işi, Amerika’ya ihale etmek isteyecektir.

        Olası bir savaşın İran’ın bölgesel gücü ve nüfuzu sebebiyle Lübnan’dan Yemen’e kadar geniş bir hinterlanda yayılması mümkündür. İran, lojistik açıdan bu hattı besleyebildiği sürece çatışma orta ve yüksek yoğunlukta sürdürülebilir. Bu demektir olası bir savaş; İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan ve Irak topraklarında cereyan edecektir. Yıllardır süregelen iç savaşlar ve istikrarsızlıktan yorulan Irak ve Lübnanlıların da İran-Amerika hesaplaşmasında ne kadar istekli olduğunu tartışmak gerekir. Fakat bütün tarafların mutlaka zararlı çıkacağı belki kazananı olmayacak bir savaş, şu aşamada bölgede istenen bir gelişme değildir.

        Direniş Ekseninin İmtihanı

        Sekiz yıl süren İran-Irak savaşından neredeyse bütün askerî birikimini tüketerek çıkan İran, konvansiyonel güç açısından bölge ülkeleriyle arasındaki farkı artık kapatamayacağını anladığından asimetrik savaş gücüne yönelmeyi, ülkenin millî güvenlik doktrininin temel ilkesi olarak benimsemiştir. Bu doğrultuda “caydırıcı” bir güç olabilmek adına milis güçlere yatırım yapmış, Pehlevi rejiminden kalan nükleer çalışmaları sürdürmüş ve füze programını geliştirmiştir. Böylelikle İran’ı korumaya alacak şekilde Lübnan’dan Yemen’e uzanacak şekilde, bir mukavemet kemeri oluşturmayı başarabilmiştir. İranlı siyasi elitlerin “direniş ekseni” olarak adlandırdıkları bu savunma stratejisi Türkiye’de ve dünyada “Şii Hilali” şeklinde bilinmektedir. Suriye’de başlayan iç savaştan sonra bir yandan Akdeniz’e ulaşabilen diğer yandan ise Lübnan Hizbullah’ına karadan bir “koridor” açan İran, bölgedeki kazanımlarını pekiştirmiştir. Afganistan, Irak ve son olarak Suriye örneğinde görüldüğü üzere krizleri fırsata çevirebilen İran, bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olmasa da istikrarsız bölgelerin tamamında aktif ve taraftır.

        Süleymani’nin bir nevi liderlik ettiği direniş ekseni, önümüzdeki günlerde ciddi meydan okumalarla karşı karşıya kalacaktır. Zira bir yandan Rusya’yla anlaşan İsrail, Suriye’de İranlı askerî danışmanların ve İran’a müzahir grupların yer aldığı kampları vururken diğer yandan Amerika, Irak’ta Haşdi Şabi ve bileşenlerinin üzerine gitmektedir. Bu arada Haşdi Şabi’nin tamamının tek ses olacak şekilde İran’la iltisaklı olduğu söylenemez. Süleymani’nin ölümün bir vahamet yarattığı aşikârdır. Bu sebepledir ki gerek İran Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamanei gerekse de Lübnan Hizbullah’ı lideri Seyit Hasan Nasrallah, direniş eksinin dağılmaması için duygusal tonu yüksek konuşmalar yapmaktadır. Zira direniş ekseninin temel motivasyon kaynaklarından biri mezhebi birliktelik ve mücadele duygusudur.

        İran’ın direniş ekseninin bileşenlerinden ya da medyadaki popüler kullanımla vekil güçlerinden yeri geldiğinden istifade edeceğinde kuşku yoktur. Direniş ekseni İran İslam Cumhuriyeti’nin İsrail ve Amerika karşısındaki en önemli silahıdır. Unutulmasın ki bu eksendeki her grup, İran’ın füzeleriyle kolaylıkla teçhiz edilebilir. İran ve Amerika’nın kozlarını paylaşması durumunda direniş ekseninin taraflarının imtihanının ağır olması muhtemeldir. Zira bir nevi cephe önünde düşmanı ilk karşılayacak olan direniş eksenidir. Bu meseleye önemle eğilen İran, Süleymani’nin acısını hafifletecek ve direniş eksenin motivasyonunu arttıracak bazı nokta atışı operasyonlar da bulunabilir.

        Düşürülen Ukrayna Uçağı

        İran, Süleymani’nin ölümü sebebiyle yaşadığı şoku henüz atlatamamışken Irak’taki Amerikan üslerinin İran tarafından vurulduğu 8 Ocak gecesi “insani hata” sonucunda Ukrayna’ya ait bir yolcu uçağının “seyir füzesi” zannedilerek Devrim Muhafızlarınca düşürülmesi, İran’ın adeta elini kolunu bağladı. Üstelik uçağın Devrim Muhafızları tarafından vurulduğunun Cumhurbaşkanı da dâhil olmak üzere yetkililerden ilk etapta saklanması ve birkaç gün sonra askerî bürokrasinin durumu açıklamak zorunda kalması, deyim yerindeyse İran’ı iyice köşeye sıkıştırdı.

        Gerçekten Ukrayna uçağı, açıklandığı üzere insani hata sonucu mu yoksa radarların en hassas olduğu sırada bir “elektronik harp” saldırı sebebiyle mi düşürüldü? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değildir. Ayrıca İran tarafı füze atışı yapmadan önce NOTAM ilan etmeyerek bir nevi ihmalde bulunmuştur. İran’ın kazara yolcu uçağı vurmayacak kadar dikkatli bir ülke olduğu hesaba katılıp İsrail ya da elektronik harpte kuvvetli başka bir ülkenin İran’a dünyaya izah edemeyeceği bir hata yaptırdığı düşünülebilir. Hatırlanırsa 2010 yılında İran Natanz Nükleer Tesisi’ne “Stuxnet” isimli bir virüsün bulaştığı ortaya çıkmış ve İran’ın nükleer programı sekteye uğramıştı. Söz konusu virüsün İsrail yapımı olduğu ve Hollanda gizli servisi tarafından enerji santraline bulaştırıldığı iddia edilmişti. Son uçak hadisesine geri dönüldüğünde şüphesiz bu durum en çok İsrail ve Amerika’nın işine gelecektir. Zira İran’ın bölgede terörizmi desteklediği ve sivilleri hedef aldığı uzun zamandır bu iki tarafından her platformda iddia edilmektedir.

        Trump, kendisi Başkan olduğu müddetçe İran’ın nükleer silaha ulaşamayacağını vurgulamaktadır. Buna mukabil İran tarafı, Devrim Rehberi Hamanei’nin nükleer silahın haram olduğuna ilişkin verdiği fetva sebebiyle “atom bombası” peşinde olmadığını açıklamaktadır. İran, nükleer silah yapmanın peşinde olsun veya olmasın gerçek olan şu ki Pakistan ve İsrail’den sonra Orta Doğu’da İran’ın da nükleer silaha sahip olması kendisine dokunulmazlık sağlayacağı gibi bölgedeki siyasi ve askerî denklemi de değiştirecektir. Bu bağlamda düşen Ukrayna uçağı yeniden düşünüldüğünde, “İran, yolcu uçağıyla füzeyi ayırt edemeyen bir ülke. Bu ülkenin elinde nükleer füze olursa ne olur?” şeklinde başlayan algı operasyonu anlam kazanabilir. Dolayısıyla İran’ın nükleer tesislerini vurabilmek için dünyada meşru bir zemin yaratmak için ilerleyen süreçte lobi faaliyetleri hız kazanabilir. Şu an için İran’ın nükleer tesisleri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının denetimlerine açıktır. Ancak İran, Amerika’nın uluslararası hukuk nazarında kanuni olmayan tek taraflı yaptırımları karşısında Avrupa’nın vermeyi taahhüt ettiği desteği alamamaya devam ederse önümüzdeki günlerde, radikal bir kararlara tesislerini denetime kapatabilir. Bu durum, İran’ı hem NATO’nun hem de Avrupa’nın bir güvenlik sorunu hâline getirmek isteyen Trump’a fırsat verecektir.

        İran-Amerika Gerginliğinde Türkiye’nin Konumu

        Türkiye, ilkesel olarak barışçıl ve uzlaşmacı bir dış politika takip eden bir ülkedir. İran ve Amerika arasında yükselen tansiyonu her daim düşürmeye çalışmıştır. Bunun yanı sıra kadim komşusu olması hasebiyle “bölgesel rekabet” ve “Neosafavizim” siyasetine rağmen İran’la ilişkilerini iyi tutmuştur. Yaptırımlar konusunda İran’a tam destek veren ender ülkelerden biri olan Türkiye, bu tutumu sebebiyle Amerika’yla ciddi sorun yaşamıştır. Süleymani’nin öldürülmesinin bir “savaş sebebi” olduğunu ve tasvip edilecek bir tarafı olmadığı pek çok Türk yetkili tarafından dile getirilmiş dahası taraflara sağduyu çağrısı yapılmıştır.

        Unutulmamalıdır ki İran ve Türkiye arasında köklü, çok yönlü ve derin siyasi, ticari ve kültürel ilişkiler mevcuttur. Yaptırımlar yoluyla yalnızca İran değil İran’la ilişki içerisinde olan üçüncü ülkelerde cezalandırılmaktadır. Örneğin Türkiye’den İran’a gelen turist sayısı düşmekte; Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi küçülmekte; Türkiyeli yatırımcılar İran’dan çıkmakta; Türkiye, İran’dan alamadığı petrolü başka bir ülkeden tedarik edince enerji maliyeti artmaktadır. Bu konuda örnekleri arttırabilmek mümkündür. Bunların yanı sıra Suriye krizini aşmak adına diplomasiye açık kapı bırakan “Astana Süreci”, son yıllarda terör örgütlerine karşı Türkiye ve İran arasında artan iş birliği Türkiye açısından önemli konulardır.

        Türkiye’nin güney sınırlarından aldığı tehdit dikkate alındığında İran, deyim yerindeyse bir istikrar adası durumundadır. İran’da merkezî yönetimi zayıflatmak için bölge dışı, hegemon güçler tarafından atılacak her adam ister istemez Türkiye’nin de istikrarını etkileyecektir. Bu sebeple Amerikalı yetkililer, her ne kadar amaçlarının İran’da “rejimi” değiştirmek olmadığını ileri sürse de politik tutumları güven telkin etmemektedir. Zira devrik şahın Amerika’daki sürgün şehzadesinin günden güne siyasi faaliyetlerine hız vermesi, İran karşıtı silahlı örgütlerin halka sivil itaatsizlik çağrıları yapmaya başlaması, İran’da Arap ve Kürt nüfusun yoğun yaşadığı sınır bölgelerinde faaliyet gösteren bazı terör örgütlerinin hareketlenmeye başlaması tesadüf gibi görünmemektedir. Akla İran’ın yalnızca ekonomik olarak değil birçok enstrümanla kuşatılmaya çalışıldığı gelmektedir.

        İran’a komşuları arasında vize uygulamayan tek ülke Türkiye’dir. Olası bir istikrarsızlık durumunda İranlıların gerek iki ülke arasındaki kültürel yakınlık gerekse de Türkiye’nin en kısa sürede ulaşılabilir güvenli ülke olması hasebiyle ilk durağı Türkiye olacaktır. İran’da kötü seyreden ekonomik gidişat nedeniyle son günlerde Türkiye’deki İranlı öğrenci, mülk sahibi ve göçmen sayısında ciddi artış yaşanmaktadır. Olası bir çatışma durumunda İran’dan Türkiye’ye akacak göç dalgası ise üzerinde titizlikle düşünülmesi gereken bir konudur. Bu sebeple Amerika-İran gerginliğinde Türkiye açısından en mantıklı seçenek statükonun korunması ve İran’a uygulanan tek taraflı yaptırımların kaldırılmasıdır.

        Sonuç

        Yakın gelecekte İran bir “yol ayrımıyla” karşı karşıya kalacaktır. Zaman İran’ın aleyhine işlediğinden bir tercih yapmak durumundadır. Son olaylar göstermiştir ki kontrollü veya kontrolsüz bir gerginlik İran’ın son kertede işine yaramamaktadır. Trump’un önümüzdeki Amerikan Başkanlık seçimlerinde kazanamaması İran’a can simidi olabilir. Fakat aksi taktirde müzakere masasına oturmak ya da artık dayanılmaz bir noktaya varan Amerikan baskılarına cevap vermek dışında yapacağı bir şey yoktur. Müzakere masasında 40 yıldır bölgede elde ettiği asimetrik savaş gücünün bir kısmından vazgeçmek suretiyle İran ve Amerika arasında orta yol bulunabilir. Burada temel belirleyici, pazarlık esnasında Amerika’nın İran’dan vekil güçler, füze programı ve nükleer faaliyetlerin tamamına ilişkin kazanımlarından vazgeçmesinde diretmemesidir. Aksi durumda bir çözüm bulmak oldukça güç olur. İran, artık son çare olarak Amerika ve bölgedeki müttefiklerini sıkıştırmaya başlar ve bu durum bir savaşa evirilirse savaş sonrasında İran’ın 40 yıl belki de 100 yıl önce başladığı yere dönmesi muhtemeldir. İran-Irak savaşında ciddi derecede yıpranan ve Pehlevi rejiminden arta kalan bütün askerî birikimi neredeyse tüketen İran, bütün varlığını tehlikeye atacak bir oyuna girmek istemeyecektir. Dolayısıyla doğrudan savaştan kısa ve orta vadede İran’ın kaçınacağı öngörülebilir.

        Öte taraftan bir sosyal deney yaparmışçasına Amerikan yönetimi, gün geçtikçe tek taraflı yaptırımların dozunu arttırmaktadır. Amerikalı yetkililer, yaptırımların hedefinin İran halkı olmadığını ve bölgede istikrarsızlığa sebebiyet veren Tahran yönetimi olduğunu öne sürse de gerçek olan yaptırımların doğrudan halkı etkilediğidir. İran’da kâğıt, yedek parça ve ilaç sıkıntısı baş göstermiştir. Ülkeye az da olsa girebilen ithal malların fiyatları astronomik derecede yükselmiştir. Ekonomik sıkıntılardan bunalan halk zaman zaman küçük kıvılcımlarla sokağa çıkabilmektedir. Görüldüğü kadarıyla İran’da kitleler hassaslaşmıştır. Süleymani’nin ölümüyle bir nevi seferber olan halk, Ukrayna uçağının Devrim Muhafızlarınca yanlışlıkla düşürüldüğünün anlaşılmasından sonra yeniden sokağa inmiştir. Tabiri caizse İran’da şehirli orta sınıf siyasi gelişmelerin anaforunda savrulmaktadır. Sokakların karıştığı esnada Amerika’dan İran halkına destek mesajlarının gelmesi ise İran halkı tarafından en hafif tabirle “samimi” bulunmamaktadır. Her ne kadar İran toplumunun yönetime ilişkin bazı memnuniyetsizlikleri bulunsa da Amerika’ya hele de Trump’a güvenmedikleri kesindir.

        Son olarak bölge ülkelerinin karşılıklı tehdit algısı düşmedikçe gerginliğin kalıcı bir şekilde gündemden çıkması beklenemez. Beyaz Saray’ın son birkaç yılda İran dosyasına bakışı gerçekten bölgeyi bir anda alevlendirecek derecede sert ve ideolojiktir. Önümüzdeki Amerikan Başkanlık Seçimleri bundan sonra yaşanabilecekler açısından belirleyici olacaktır…

         

        *     Dr., Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi / İran Araştırmaları Merkezi.