TÜRK DÜNYASI EDEBİYATINDAN OKUMALAR-5

Ocak 2020 - Yıl 109 - Sayı 389



        CILANDIN SÜYÜÜSÜ [YILANIN AŞKI]

        İlknur Bayrak İşcanoğlu*

         

        Bağımsızlık sonrasında 2008 yılında Cıpar İsabayeva tarafından kaleme alınan Cılandın Süyüüsü isimli eser, uzun hikâye tarzında (povest) yazılmıştır. Cıpar İsabayeva bağımsızlık sonrası eser veren Kırgız kadın yazarlardan biridir. Şair, yazar Cıpar İsabayeva, Narın ilçesinin Min-Bulak köyünde 20 Mart 1967 yılında doğmuştur. 1996 yılında Kırgız Mamlekettik Üniversitesi’nin Kırgız Filolojisi bölümünü bitirdikten sonra Cetkinçek gazetesinin edebiyat ve sanat bölümünde redaktörlük yapmıştır. 1997 yılında da Kırgız Karavan gazetesinde çalışan yazar, 2002 yılından itibaren de Kırgız Tuusu gazetesinde çalışmaktadır. Yazmaya 1981 yılında Kırgız Piyoneri bugünkü adıyla Cetkinçek gazetesinde başlar. O yıllardan itibaren şiirleri, hikâyeleri çeşitli gazetelerde yayımlanan İsabayeva,  2003 yılından itibaren Kırgız Yazarlar Birliği’nin üyesidir. Kırgızca, Rusça pek çok eser kaleme almıştır. Cılandın Süyüüsü adlı eser de bunlardan biridir.

        Aşk, pek çok farklı kültürün edebiyatlarının ele aldığı ortak konulardan biridir. Geçmişte yazılmış, bugün yazılan ve gelecekte yazılacak pek çok eserin de konusu olmaya devam edecektir. Türk ve Dünya Edebiyatı’nda aşkı konu edinen o kadar çok sayıda eser vardır ki: Türk Edebiyatında Eylül, Aşk-ı Memnu, Kürk Mantolu Madonna; Dünya Edebiyatında Aşk ve Gurur, İlk Aşk… kısacası insanı insan yapan duyguların başında gelen aşkın ve sevginin her yüzyılın konusu olmaya devam edeceği; sevgi üzerine söylenmiş ve söylenecek daha pek çok sözün ifade edileceği açıktır. Özellikle sevgi deyince akla Louıs Aragaon’un Türk Dünyasının önemli ismi Cengiz Aytmatov tarafından kaleme alınmış ve konusu aşk üzerine kurulmuş Cemile adlı eserine söylediği “Dünyanın aşkı anlatan en güzel eseri” sözü akla gelmektedir. Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Sait Faik Abasıyanık “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” derken Türk Edebiyatının bir başka önemli ismi olan Sabahattin Ali de “Dünyada âşık olmak herkesin alın yazısıdır. demektedir. Burada sıralanan örneklerde olduğu gibi,  Cıpar İsabayeva tarafından kaleme alınan “Cılandın Süyüüsü” adlı eserde de konu aşktır. Ancak bu aşk gerçek hayatta karşılaşılması pek de mümkün olmayan türden bir aşktır. Eserde, bir yılanın insana olan sevgisinden bahsedilmektedir. Bu gerçek dışı durumu Kırgızların zengin sözlü kültürleriyle ilişkilendirmek hiç de yanlış olmayacaktır. Kırgızlar zengin bir sözlü kültüre sahip Türk topluluklarındandır. Özellikle Manas Destanı onların en dikkat çekici ve en çok bilinen sözlü edebiyat ürünlerindendir. Manas Destanı hem uzunluğu hem de içerisinde Kırgız kültürüne dair örnekler vermesi bakımından önemlidir. Türk Dünyasındaki ortak destan ve efsanelerden biri olmayan, sadece Kırgızlarda bulunan Manas Destanı gibi yegâne bir eserin etkisiyle yetişen nesillerin de eserlerinde olağanüstü durumları konu edinmeleri beklenen bir durumdur. “Cılandın Süyüüsü” de bir yaradılış efsanesi ile başlamaktadır. Aslında eserin bir efsane ile başlaması, eserin ana kahramanlarından olan ve bir insana âşık “Can” isimli yılanın diğer yılanlardan farklı olduğunu gösterir niteliktedir. Eserde Can’ın geldiği yeri anlatan eserdeki efsane şöyledir:

        “Bir dere vardır ve bu derede gelinler ve kızlar yıkanmaktadırlar. Bu kızların içerisinde ne dilese olan, ne beddua söylese tutan, kar yağdıran, kış getiren bir kız vardır. Kız, babasından öğrendiği bedduaları söyler. İşte bu kızın beddua ettiği yerin birine Cindi Çap denmeye başlanır. Bu esere konu olan yılan da bu diyardan gelen bir yılandır.”

        Eserin olağanüstü unsurlarla başlaması okuyucuda bir merak unsuru oluştururken zengin sözlü kültürün etkisini de eserin hemen başlangıcında görmek olağan bir durumdur. Şu bir gerçektir ki kişi yaşadığı toplumun kültürüyle şekillenir, yaşadığı toplumun kültürüne göre bakış açılarına ve anlatım şekillerine sahip olur. Bu sebeple yazarın da eserine olağanüstü özellikte bir efsane ile başlaması da son derece doğaldır. Yazarın eserindeki olağanüstülükler sadece bir efsaneyle de sınırlı kalmaz. Olağanüstü özelliklerle pek çok olayda ve durumda eser boyunca karşılaşılır. Ayrıca eserdeki olağanüstü aşkın kahramanının insanlığın başlangıcından bu yana insan tarafından pek de sevilmeyen bir hayvan olması ve bu hayvanın bir insana âşık olması farklı bir durumdur. Yılan pek çok kültürde insanlar tarafından sevilmeyen bir hayvandır. Hatta “Cılandın Süyüüsü” adlı eserde Can isimli yılan, insan ve yılan arasındaki bu düşmanlığı kendi aklınca şu şekilde düşünür:

         “Ak cılan suyun sesini dinler, çiçekler arasında gezer, insanları izler ve insanları çok sever; niye sevdiğini bilmeden. Büyükçe bir taşın üstüne çıkar, etrafı izler ve sürekli kendine neden diye sorar. Ben onlara ne kötülük ettim diye düşünür.” 

        Türk kültüründe yılanın kazandığı kötülük manasını bir Altay yaratılış efsanesinde bulmak mümkündür. Efsaneye göre yılan, Erlik’in sözüne aldanan bir hayvandır ve yılan ile köpek yenilmemesi gereken dört daldaki meyveyi korumakla görevlendirilmişlerdir. Erlik ilk insanları yasak meyveyi yemeleri yönünde ikna etmeye çalışırken yılan ağaca çıkar ve elmayı ısırır. Yılanın elmayı ısırması sonucu ilk insanlar da elmayı ısırır. Bu olayın üzerine yaratıcı Ülgen bu işin sorumlusunu sorunca yılan ve ilk insanlar suçu birbirlerine atarlar. Bu nedenle Ülgen hepsini cezalandırır ve yılana “Şimdi sen şeytan oldun. Kişiler sana düşman olsun, vursun, öldürsün” der. Aslında geçmişte göçebe bir yaşam tarzına sahip Kırgızlar için yılan kırsal hayatta sıklıkla karşılaşabilecekleri bir hayvandır. Bu sebeple Kırgız sözlü kültüründe ve halk hekimliği uygulamalarında da yılanla ilgili anlatılar ve uygulamalar bulunur.  Esere aşk konusu içerisinde bir yılanın seçilmesi aslında göçebe yaşamın bir etkisidir.

        Eserin bir diğer ana kahramanlarından ve yılanın âşık olduğu “Kızmonçok” hakkında da eser içerisinde olağanüstü özelliklere sahip olduğu konusunda çeşitli durumlara ve olaylara yer verilmiştir. Örneğin Kızmonçok, Can isimli yılan çadırlarına geldiğinde onun gelişini hissetmekte, anne ve babasının görmediği zamanlarda yılanla oyunlar oynamaktadır. Hatta Kızmonçok büyüyüp güzelleştiğinde onun yılan dilini bildiği ve bir yılan kadına dönüşeceği yönündeki komşu dedikoduları da eserde şu şekilde dile getirilir:

        “Yüzün batsın! Kızmonçok hamileymiş! Yılandan hamileymiş! Ayı günü dolduğunda yılan kadına dönüşecekmiş!”

        Tüm bu örnekler aslında Kızmonçok’un da sıradan insanlardan farklı olduğunu gösterir. Kızmonçok’un bir yılan olduğu şeklinde geçen durum akla, Türk Dünyası masallarındaki yılan donuna giren kız motifini getirmektedir. Ayrıca Anadolu kültüründe özellikle Güney ve Güneydoğu Anadolu’da bilinen “Şahmaran Efsanesi” de akıllara gelmektedir. Bu efsanede de yılanlar diyarında beyaz gövdesiyle üst kısmı insan olan bir yılan vardır.  Bu açıdan bakıldığında bağımsızlık sonrasında kaleme alınan bu eserin farklı coğrafyada da olsa “Şahmaran Efsanesi” ile benzerliği dikkat çekicidir. Anadolu coğrafyasında yılan ve insan aşkını konu edinen bir başka eser ise Yaşar Kemal tarafından kaleme alınmış “Binboğalar Efsanesi”dir. Bu eserde de yılanın insana olan aşkından bahsedilmektedir. Binboğalar Efsanesinde bir aşkın etrafında şekillenen ve bir obanın sonunu getiren olaylar anlatılmaktadır. Bu eserde, Ceren isimli ana kahraman Kızmonçok gibi çok güzel bir kızdır ve ağa oğlu Oktay ona âşık olurken Ceren obadan Halil’e âşıktır. Olaylar bu aşkın etrafında şekillenirken ağa oğlu Oktay’ın karşılıksız aşkı ve Ceren’in Halil’e olan aşkı obanın sonunu getirecektir. Eserde obanın geleceği için Ceren’in ağa oğlu Oktay’ın aşkına karşılık vermesi ve gerçek aşkı yani Halil’i unutması beklenmektedir. Oktay’ın Ceren’e olan karşılıksız aşkından bahsedilirken eserde bir bölümde yılanların insana âşık olduklarında bu sevdalarından deliye dönebilecekleri durumu ve karşısında hiçbir gücün duramayacağı şöyle dile getirilir:

        Yılanın, karayılanın sevdası beterdir. Sevdalı yılan kıpkırmızı uzun bir köze keser. Yılan kızlara sevdalanır. Karayılan sevdadan kıpkırmızı kesilir. Kız nereye, ne yana gitse yılan kıpkırmızı karşısında dikilir. Kıpkırmızı, mercan kırmızısı, nar zamanı, narçiçeği kırmızısı... Bir yurtta, bir yolda, bir çalı arkasında, bir ören içinde, çadırda uyurken, düğünde oynarken, koyun sağarken, çocuk uyuturken yılan kıpkırmızı karşısına dikilir. Yeşil otların, derin suların, ulu ormanların, tozların, karanlık bataklıkların içinden karsısına çıkar, kıpkırmızı. Hiçbir şey yapmaz. Önce kuyruğunun üstüne dikilir, sonra kızın önüne boylu boyunca kırmızı köz gibi upuzun serilir. Elindeyse, yüreğin var ise öldür sevdalı yılanı. Yılan kırmızıyı, narçiçeğini sever. Narçiçeğine, kırmızı giymiş kızlara sevdalanır.

        Türk Edebiyatında yılanın insana âşık olması durumunu konu edinen bir başka eser ise Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait Evin Sahibi adlı hikâyedir. Bu hikâyede de bir yılanın küçük bir kıza duyduğu aşk şöyle anlatılır:

        “Annemi bir yılan öldürmüştü ve bunu yapmadan önce ona bu felaketi, hatta daha büyüklerini haber vermişti. Bu inanılmayacak kadar garip bir hikâye idi. Annem daha henüz küçük bir kız denecek yaşlarda iken odasında her yalnız kalışında büyük, siyah bir yılan, bir türlü bulunmayan bir delikten çıkarak karşısına gelir, gözlerini üzerine dikerek onu seyredermiş. Annem onu görür görmez çığlıklar atar ve yürümeye dizlerinde takat bulamadığı için olduğu yerde bayılır kalırmış. Bütün ev halkının gayretine rağmen hayvan bir türlü yakalanmamış. Fakat zaman geçtikçe annem de kendisine alışmış ve aralarında bir nevi dostluk teşekkül etmiş…”

        Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait eserdeki yılan ve insan arasındaki bu arkadaşlık durumunun “Cılandın Süyüüsü” adlı eserdeki Can ve Kızmonçok arkadaşlığına benzerliği de açıktır.

         Cılandın Süyüüsü adlı eserde de küçük yavru yılan gel zaman git zaman kendisi gibi küçük Kızmonçok’a sevdalanır ancak insanların yılandan korkması sebebiyle bu sevda pek de beklenen bir durum değildir ve özellikle Kızmonçok’un ailesinde tedirginliğe yol açar. Kızmonçok’un annesi “Sırga” ve babası “Asılbek” çadırlarında yaşayan göçebe Kırgızlardandır. Asılbek komuz çalar, eşini ve kızını çok seven biridir. Sırga da eviyle ilgilenen, yemekler yapan bir kadındır. Hayatları oldukça sıradan iken çadırlarına çocuk yılan Can’ın gelmeye başlamasıyla değişir. İlk önceleri durumdan haberdar olmasalar da sonraları yılanla kızlarının arasındaki arkadaşlığı fark ederler. Kızlarının yılanı anlayabildiğine yılanla konuşabildiğine şahit olurlar.  Bu sıra dışı durum onları başlangıçta rahatsız etse de zaman içerisinde onlar da Can isimli yılana alışırlar. Can âdeta aileden biri olmuştur onlar için.

         Eserde olayların akışı sırasında göçebe Kırgız yaşamının izleri de görülür. Göçebe yaşamdaki geleneksel Kırgız evi olan boz üyde yaşam sürmekte ve göç zamanı gelince de göç edilmektedir:

        “Ak karlı Ala Dağ’ın arasına bahar ile yaz nasıl geç gelirse, sonbahar da öyle erken geliyor. Er ya da geç hava soğuyup kıyıya yağış düştüğü zaman da gelip çattı. Göçüyoruz dediğinden beri…”

         Göç sonrası Can, Kızmonçok ve ailesini bulamayınca üzülür:

        “Yılan da olsa gözleri buğulanıp, yerinde dolanmaya başladı! Sessizce iç dünyasında âlemi yankılatan bir güçlü haykırış yerini aldı.”

        Aradan zaman geçer ve Can, Kızmonçok ile ailesini bulur. Aile, Can’ı karşılarında görünce şaşırır. Kızmonçok artık büyümüş, güzelleşmiştir, Can da artık o çocuk yılan değildir. Can yine aile ile görüşmeye başlar ancak göç ettikleri bu yeni yerde de halkın dilinde Kızmonçok vardır. Çünkü onlara göre de Kızmonçok bir yılan kadındır. Bu durum insanlar arasında huzursuzluğa yol açar ve halk Kızmonçok’u oturdukları yerde istemez olur. Eserde Kızmonçok’u seven Bektemir isimli gençten de bahsedilir. Ancak Bektemir’in annesi Kızmınçok’u oğluna istememektedir. Kızmonçok ile Bektemir arasında bir aşk başlar ancak Can bu durumu kıskançlıkla karşılar fakat o gerçekten iyi niyetli bir yılandır, Bektemir’e herhangi bir kötülük etmez. Halkın Kızmonçok’u oturdukları yerde istememeye başlaması biraz da Bektemir’in annesi yüzündendir. Halk, Kızmonçok ve ailesinin yaşadığı çadıra yürür hatta çadırı yakmaya başlar. Halkın ileri gelenleri bile kızgın halkı durdurmaya yetmez. Halk, Kızmonçok’un ailesinden yanlarında sürekli dolaşan Can isimli yılanı öldürmesini, böylelikle onlara inanacaklarını söyler ama Sırga ve Akılbek bunu yapamaz. Halkın şiddeti karşısında çaresiz kalan Kızmonçok ve ailesinin yardımına Can ve yılan arkadaşları yetişir. Halk çok fazla yılanı bir arada görünce oradan korkuyla uzaklaşır. Bu olayın ardından Can ve Kızmonçok arasındaki vedalaşma konuşmaları şöyle geçer:

        -Eğer Yaradan seni yılan yapıp beni insan yapmasaydı, ben seni hiç kimseye değişmezdim, Can!

        - Ben sensiz yaşayamam Kızmonçok! Yılanın gözlerinden gözyaşı akacağını hissetti kız.

        - Ben de seni seviyorum Can!...

        Ben senin mutlu olmanı istiyorum. Can! dedi sertçe. Biliyorum sana yılanların arasında da yaşamak  zor! Ama insanların arasında da sana kalmak olmaz! Bu sebeple ben bugün senin kendi dünyana, yerine dönüp bu yerden temelli gitmeni istiyorum. İşte o zaman benim içim rahat olur!

         Böylece yılanın insana olan aşkı eserde ayrılıkla sona erer. Bu konuşmanın üzerinden yıllar geçer. Bektemir ile Kızmonçok evlenir. Mutludurlar ama Can’ın aklında hep Kızmonçok, Kızmonçok’un aklında da hep Can vardır.

        Manas Destanı’nın gölgesinde şekillenmeye devam eden Kırgız yazılı edebiyatının bağımsızlık sonrası döneminde Cıpar İsabayeva tarafından kaleme alınmış “Cılandın Süyüüsü” adlı eser, yılanın gözünden insanlığa aşkı anlatırken içerisindeki Kırgız kültürüne dair örnekleriyle ve masalımsı anlatımıyla da dikkat çeker. Ayrıca modern yaşam insanının kaybetmeye başladığı gerçek sevgi gibi değerleri de yeniden sorgulamasına olanak sağlar.

         

         

         


        * Öğr. Gör. Dr,, Gazi Üniversitesi, TÖMER, Ankara, ilknuriscanoglu@gazi.edu.tr